Siyasal İslam
‘Siyasal İslam’,
Batılı İslam araştırmacılarının modern dünyanın gündemini özellikle son 20
yıldır yoğun bir şekilde meşgul eden ‘İslami Uyanış’ olgusunu tanımlarken
kullandıkları temel kavramlardan biridir ve hiç şüphesiz statükoyu (genelde
modern uygarlığı, özelde de İslam ülkelerindeki yerel iktidarları) tehdit eden
İslami inisiyatiflerin ortak adı olarak kullanılmaktadır. Bu yönüyle ‘siyasal
islam’ kavramı, 20. Asrın son çeyreğinde İslam dünyasında ortaya çıkan dini
canlanmanın ‘özel’ bir boyutunu karşılamaktadır. Kimi zaman bu kavramın yerine
kullanılan ‘islami fundamentalizm’, ‘militan islam’, ‘aşırı dincilik’, ‘radikal
islam’ gibi bir dizi aynı anlam içeriğine sahip kavramda da aynı boyut öne
çıkmakta ve ‘siyasal islam’, modern dünyanın hiç arzu etmediği talepleri olan
bir siyasal akımın adı olarak yoğun tartışmaların odağı olmaktadır.
Kavramı İslam
açısından tahlil ederken, Batılı araştırmacıların yüklediği anlamın elbette
doğrudan kabul edilmemesi gerekmektedir. Aslında İslam’ın temel ilkelerinin
belirlemediği ve fakat başka değerlerin biçimlendirdiği her kavram için aynı
yöntem mutlaka uygulanmalıdır. Bu açıdan ‘siyasal islam’ kavramı da İslam’ın
değişmez ilkeleri doğrultusunda incelenmelidir. Bu noktada, her kavramsal
tahlilde olduğu gibi burada da iki önemli analizin yapılması gerekmektedir.
Bunlar semantik ve işlevsel analizdir.
Semantik analizde,
kavramı oluşturan terimlerin anlam içeriklerinin tahlili gerekmektedir ve bu
noktada birincil önem, ‘siyasal’ terimine verilmelidir. Bu terkip (siyasal
islam) de kavramın betimleyicisi, ‘siyasal’ terimidir. Bu açıdan öncelikle,
neyin ‘siyasal’ olduğu sorusunun sorulması gerekmektedir. Bir başka ifade ile ve
daha net bir şekilde "siyaset nedir?" sorusuna cevap aranmalıdır. Bu soru önemli
bir sorudur ve cevabı çok net verilememiş sorular arasındadır. Sorunun cevabı
genellikle "siyaset devlet yönetimidir" şeklinde verilmektedir ve bu cevap
insanların çoğu için yeterli olmaktadır. Fakat terimin tahlili yapıldığında
siyasetin 5 farklı kategori altında incelenebileceği görülmektedir. Buna göre
siyaseti ‘iktidar’, ‘çatışma’, ‘kaynakların tahsisi’, ‘karar alma’ ve ‘devlet’
kavramlarıyla açıklamak mümkündür. Siyaseti ‘iktidar’ terimiyle açıklayan görüş,
onu, iktidarın ele geçirilmesi ve paylaşılması süreci olarak tanımlarken,
‘çatışma’ terimini merkeze oturtan yaklaşım, siyasetin, farklı tercih, arzu ve
çıkarların çatışma alanı olduğunu söylemektedir. ‘Karar alma’ terimini önceleyen
yaklaşımda, siyasal aktörün, kollektif amaçlar için bağlayıcı karar aldığı her
durum ‘siyasal’dır. ‘Kaynak tahsisi’ yaklaşımında ise, siyaset, mevcut kıt
kaynakların toplumsal amaçlar için tahsis edildiği sürecin adıdır. Bu 4 tanım,
siyaseti, taşıdığı temel ‘işlev’e göre tanımlamaktadır. Beşinci ve son tanımlama
ise, ‘kurumsal’ bakış açısıyla yapılmakta ve siyaseti "devletin kurumsal
çerçevesi içinde yapılan her türlü faaliyetin adı" adı olarak tarif etmektedir.
Bu 5 tanım da, ‘siyaset’ olgusunun farklı boyutlarını dikkate alması açısından
isabetli unsurlar içermektedir. Buna göre özetle, siyaset, iki ana faaliyet
alanının adıdır. Bu iki alanı da en iyi karşılayan terimler ‘iktidar’ ve
‘yönetim’dir. Buna göre, siyaset iktidar mücadelesinin ardından yönetimin
ilkelerinin işlerlik kazandığı bir alanı temsil eder. Bu açıdan ‘siyasal olan’ın
tanımı şu şekilde yapılabilir: "farklı çıkar, düşünce ve tercihleri olan ve bu
yüzden birbirleriyle mücadele eden (çatışan) insanların, bu amaçları uğrunda
iktidarı ele geçirmek amacıyla giriştikleri faaliyetler, bir süre sonra (yani
mücadele bir biçimde sona erince) iktidarın paylaşımı sorununu çözmeye yönelir
ki bu aşamada artık ‘yönetim’in ilkeleri devreye girer. Bu noktada iktidar
sahipleri, ‘karar almak’ ve eldeki kaynakları en optimal düzeyde tahsis
edebilmenin yollarını ararlar. İşte bütün bu sürecin adı ‘siyaset’tir".
Terkibin ikinci
terimi olan ‘İslam’ ise, öncelikle bir ‘din’dir ve her dinin olduğu gibi,
İslam’ın da dünya hayatına müdahalesi vardır. Bu müdahale, bir hayat tarzı
sunmak şeklinde ortaya çıkar. Kısaca İslam, Allah’a teslim olmuş kulların
‘yolu’dur. Bu yolun temel direğini, kelime-i tevhid oluşturmaktadır. Buna göre,
Allah’tan başka hiçbir güç (ya da iktidar) sahici değildir ve reddedilmelidir. O
halde sözü dinlenecek, itaat edilecek tek varlık vardır; o da Allah’tır. Ancak,
şayet bazı varlıklar ilahlık iddiasında bulunacak olurlarsa, bu durumda, bu
dinin tabileri, bu ilahları reddedecek ve onlara karşı mücadele vereceklerdir.
İslam’ın tanımladığı imanın en özet şekli işte budur. Bu sınırlar içerisinde
İslam’ın ‘iktidar’ı hedeflediği çok açıktır. İslam, hayatın her anında yaşanan
bir din olduğu için, günlük işler dahi, ibadet ruhu içinde yapılır ve Allah, bir
an bile hayatın dışında değildir. O murakabe eder, gözler, denetler ve hesap
sorar. O halde, mümin, Allah’la sürekli bağı olan kişidir. Bu bağ, iktidar
mücadelesinde de, yönetim aşamasında da asla kopmaz ve her türlü ‘siyasal’
faaliyet dahi, aynı bilinçle yürütülür.
Yukarıda
özetlendiği şekliyle, İslam’ın bizatihi kendisi ‘siyasal’ iken, başka bir vasfa,
ek bir nitelemeye ihtiyaç duymayacağı çok açıktır. O halde ‘siyasal islam’
tabiri, İslam nokta-i nazarında hatalı bir tanımlamadır. İşte bu noktada
‘işlevsel analiz’ önem kazanmaktadır. Her ne kadar her kavram, değişmez bir
öz/sabit anlama sahipse de, insan belleği onu çoğunlukla ‘işlev’ini gözönünde
tutarak kullanır. Kısaca insanlar, genellikle kavramları belirli ‘amaçlar’ için
kullanmaktadırlar. İşte bu açıdan, ‘siyasal islam’ tabirinin hangi amaçlar için
kullanıldığının tayini gerekmektedir. Yukarıda da ifade edildiği gibi, ‘siyasal
islam’ Batının icad ettiği kavramlardandır ve o coğrafyada somut bir anlamın
karşılığı olarak kullanılmaktadır. Modernizm evresinde seküler yaşam tarzının
hakimiyetiyle birlikte, din (religion) hayatın dışına itilmiştir. O dönemden bu
yana yapılan bütün ‘din’ tanımları siyasal içerikten soyutlanmıştır. Din, ferdin
hayatında bir öğe olabilir, ama toplumsal alana karışamaz. Din (kilise) ayrı
devlet ayrıdır. Modern insan, Batının kendi yerel şartlarının ürünü olarak
ortaya çıkan bu yaklaşımı, aynı şekilde, İslam’a da uygulamış ve bütün tarihsel
dönemler boyunca ortaya koyduğu pratikle bu şablona hiçbir şekilde uymayan
İslam’ı da diğer dinler gibi ‘siyaset dışı’ bir mistisizm olarak görme tavrı
içine girmiştir. Ancak 20. Asrın özellikle son çeyreğinde dünyanın gündemine
giren İslami Diriliş olgusu, Batıyı bu yeni duruma tekabül edecek yeni kavramlar
üretmeye sevketmiştir. İşte Batı, özellikle modern evrede hemen hiç
karşılaşmadığı bu yeni gelişme (tehdid)ye bir ad bulmak ve onu anlayıp kuşatmak
için yeni kavramlar üretmiştir. Kendisini en ciddi boyutta tehdit eden akımı da
‘siyasal islam’ (ya da fundamentalizm, radikalizm...) olarak tanımlamıştır.
Statükoyu tehdit etmeyen gruplar için ise aynı ‘amaç’a uygun olarak ‘folk
islamı’, ‘geleneksel islam’, ‘kültürel islam’, ‘ılımlı islam’ gibi
kavramsallaştırmalar yapılmıştır. Görüldüğü gibi, Batının farklı İslam
tanımlamaları yapmasının önemli bir ‘işlev’i vardır; o da bu tür
kategorizasyonların kendi varlığına yönelik tehditi bertaraf etme amacına hizmet
etmesidir. Bu tür ayrıştırmaların en önemli işlevi ise, dinin tümüyle
dışlanmadığı ve fakat aslında dinin ‘özünde olmayan’ yabancı unsurların (siyasal
islamın) ayıklandığı imajını vermesidir. Böylece, statüko, bir yandan tehdidi
yok ederken, öte yandan dini ‘koruma’ işini de bizzat kendi üzerine almış
olmakta ve halkın kimi kesimlerinden gelebilecek tepkileri de önlemiş
olmaktadır.
Kavramın yaygın
kullanımına bakarsak açıkça görülmektedir ki, Batı bu kategori ile İslam’ı bir
hayat nizamı olarak kabul eden tevhidi, ihlaslı müslümanları kastetmektedir.
İşte bu noktada müslümanların bu kavrama yaklaşımlarının nasıl olması gerektiği
tartışılmalıdır. Bu bağlamda, ilk olarak müslümanlar arasında ‘sivil toplumcu’
ve ‘demokrat’ söylemleriyle tanınan bir kesimin eleştirisi üzerinde
durulmalıdır. Bu nevzuhur kesimce, " ‘siyasal islam’ aslında İslam’ı politize
etmekle özdeştir ve bu açıdan İslam’ın temel ilke ve kurumlarına ters
düşmektedir. Bunun bir diğer adı da ‘radikalizm’dir. Bu akım totaliter,
mutlakçı, baskıcı ve özgürlükleri yok edici bir karaktere sahiptir ve bu
özellikleriyle modern dönemin diğer siyasal akımlarından pek farklı da değildir.
İslam devleti istemektedir ama bu devlet de aslında modern devletin bir başka
versiyonudur. Kısaca ‘siyasal islam’ akımında modern zihniyet İslami kalıplar
içinde yeniden üretilmiştir." Bu eleştiri birkaç noktadan zaaflarla maluldür,
zira modern zihniyete bu ölçüde karşı çıkan bu kesim, aynı hassasiyeti ‘sivil
toplum’, ‘demokrasi’ gibi kavramlarda göstermemektedir. Sivil toplum ve
demokrasinin islamileştirilebileceğini savunanların bu kavramlara göre çok daha
nötr anlam içeriğine sahip olan ‘siyasal islam’ kavramına bu ölçüde
yüklenmelerinin ardında başka niyetler olduğunu düşünmek herhalde psikanaliz
yöntemiyle kişilerin iç dünyalarının tahlili sayılmasa gerektir. İkincisi, öyle
görünüyor ki, bu kesimi ‘siyasal islam’ ile kastedilen şey ürkütmektedir. Burada
temel sorun, açıktır ki, ‘siyasal islam’ın devlet olma/iktidarı ele geçirme
talebidir. Ancak bilinmelidir ki, bir düşüncesi veya ideolojisi olan her akımın
mutlaka iktidar talebi olacaktır. Şayet bir akımın sahici bir iktidar talebi
yoksa, o takdirde o akımın sahici bir düşünce ekolü/ideoloji/din olmadığı
söylenmelidir. Zira fikir, iktidar olmak ister. Bu çok net bir kuraldır. O halde
İslam’ın da bir iktidar talebi vardır ve bu bütün çağlar boyunca böyle olmuştur.
Peygamberlerin mücadeleleri bunun en açık ve somut örnekleri olarak karşımızda
durmaktadır. Onlar "biz tebliğ ettik, siz ne yaparsanız yapın" dememişler;
bilakis kendilerine tabi olanlarla birlikte, güçleri oranında iktidarı ele
geçirip, Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmaya çalışmışlardır. Hz. Musa
Firavun’un sarayına boşuna gitmemiş; Hz. İbrahim Nemrud’la boşuna çekişmemiş;
Hz. Muhammed de Medine’yi boşuna kurmamış ve onca savaştan sonra Mekke’yi boşuna
ele geçirmemiştir. İktidar, mümini asıl amacı olan Allah rızasına ulaştıracak
‘vesile’lerden biridir. O halde mümin, bu ‘vesile’yi kullanmak için gayret
göstermelidir. Sivil toplumcu kesimin bir diğer eleştirisi de, ‘radikaller’in
iktidarı ele geçirdikten sonra takınacakları ‘sözde’ baskıcı tutuma yöneliktir.
Hiç şüphesiz bu yargı, statükonun kullandığı söyleme bütünüyle denk düşmektedir.
Bu söylemin temel tezi ise "İslam iktidar olduktan sonra özgürlükleri kısıtlar,
kendisi gibi düşünmeyenlerin sesini boğar" şeklinde özetlenebilir. Bu yargı,
modernitenin ‘özgürlük’ kavramına yüklediği anlamdan kaynaklanmaktadır. Modern
zihniyete göre ‘rasyonel birey’in kişisel tercihleri kutsaldır ve bu alanda kişi
alabildiğince özgürdür. Toplumsal alandaki bağlayıcılık ise her bireyin ‘ortak
çıkar’ı olan konular için geçerlidir. Bu alan ise son derece sınırlıdır ve asla
bireyin gündelik yaşamına müdahaleyi öngörmez. Bunun İslami terminolojiye basit
tercümesi şu şekilde yapılabilir: "birey, kendi tercihiyle isterse zina
edebilir, içki içebilir, kumar oynayabilir..." Kısaca bu özgürlük anlayışının
İslam’daki karşılığı ‘nefsin ilah edinilmesi’dir. İslam’ın böylesi bir
‘özgürlük’ anlayışını benimsemesi ise elbette söz konusu değildir ve bu konuda
İslami devlet müdahalecidir. Bu, onun sahip olduğu inancın/ideolojinin
gereğidir. Aslında yukarıdaki özgürlük anlayışını dünyaya empoze eden demokratik
ülkeler dahi, sonuçta özgürlüklere bir sınır çizmekte, hiç kimseye dilediği
şeyi, dilediği kadar yapma izni vermemektedirler. Hele bu özgürlüğün sınırı,
statükoyu zorlayacak boyutlara ulaşırsa, bu durumda, muhalif sesler derhal
kesilmektedir. Malcom X demokrasinin vatanı kabul edilen Amerika’nın bu sınırı
hangi noktada tuttuğunun güzel bir örneğidir. Bu demokrasilerin özgürlük sınırı,
Hyde Park’ta deşarj olmanın ötesine taşmamaktadır! Aslında demokrasi gerçek
‘iktidar bloğu’nun halkla oynadığı yaldızlı bir oyundur. Özetle, "demokrasi,
halkın afyonudur". Şu halde İslam’ın da mübahlarının bir sınırı vardır ve o
noktada karşımıza haramlar çıkar. Bu, ‘hududullah’tır. Devlet, bu sınırları
korumak zorundadır, zaten bunun için vardır. Bu noktada o devletin tebaası
olanlar, o kurallara uymak zorundadırlar. Bu, bütün zamanlar boyunca böyle
olmuştur ve istisnası da görülmemiştir. İstisnası ancak, anarşist bir ortam
için, Thomas More’un Ütopyası için, Marx’ın komünal toplumu için söz konusu
olabilir ki, bu modellerin hayalden öte bir değeri olmadığı herkesin malumudur.
İslam devletinin kuracağı otoritenin bazı kesimlerce ‘baskı’ olarak algılanması
da mümkündür; ancak pratik, bunun aksini kanıtlamaktadır. İslam’ın hakkıyla
uygulandığı dönemlerde, müminler "adaleti ayakta tutmuş, hayra çağırmış, iyiliği
emretmiş, kötülükten nehyetmiştir." Müminlerin iktidarı, baskıcı değil
‘adil’dir. Hz. Ömer’in tabiriyle, müminlerin boyunduruğu yumuşaktır. Zira
iktidar, salt amaç değildir; o, belli bir amaç için kullanılmaktadır ve yanlış
kullanıldığında hesaba çekilme bilinci hakimdir. Bu, mümin toplumun olduğu gibi,
iktidar sahibinin de oto-kontrole tabi olması demektir. Ve bu kontrolden daha
etkili bir denetimi hiçbir güç sağlayamaz. Evet, çağlar boyunca insanlar, Allah
adı kullanılarak da kandırılmışlardır; ancak bu, iktidarın bizatihi ‘zararlı’
olduğu sonucunu doğurmamalıdır. Bu, anarşizm tuzağına düşmek demektir. İslam
nazarında, iktidar, ‘fitnelerden biri’dir. Evet zorlu bir fitne (imtihan)dir ama
sonuçta bu sınavdan başarıyla geçmek mümkündür. Hz. Süleyman örneği bunun somut
kanıtı olarak önümüzde durmaktadır. Özetle, iktidar, çoğunlukla olduğu gibi,
kötüye de kullanılabilir, ama hayrın hizmetinde de olabilir. Kur’an, müminlerin
iktidarının böyle olduğunu çok açık bir şekilde beyan buyurmaktadır.
‘Siyasal İslam’
kavramının doğuracağı sonuçlardan çekinen bir diğer grubun eleştirisi ise
tümüyle laf cambazlığıyla açıklanacak tarzdadır. Buna göre, müslümanlar, "sen
radikal müslümansın" ya da "islamcısın" veya "siyasal islamı savunuyorsun"
şeklinde ‘dışarıdan’ yapılan tanımlamaları reddetmeli ve kendileri için yalnızca
‘müslüman’ sıfatını uygun bulmalıdırlar. Fakat açıktır ki bu tutum, sorunu
çözmeye yetmemektedir. Yakinen bilindiği gibi bu toplumda kime sorulsa "ben
müslümanım" diyebilmektedir. Bu toplumun, en üçkağıtçısından en takvalısına her
bireyi, üstelik hamd cümleciğini de ekleyerek, müslümanlık iddiasında
bulunabilmektedir. Halbuki Kur’an, bu terimle, Allah’a teslim olmuş kişiyi
kastetmektedir. Allah’ın emirlerine uymayan, haramlarından kaçınmayan bir
kişinin Kur’ani tabirle ‘müslüman’ olarak adlandırılması mümkün değildir.
Müslüman, Allah "namaz kıl" dediğinde, bu emre teslim olup namaz kılan, "cihad
et" dediğinde cihad eden, "piyango, at yarışı, kumar vs.den kaçın" dediğinde
bunlardan uzak duran, "başka ilahları reddet" dediğinde, yarı-tanrı şeyhleri
terkedip, tek ilah olana teslim olan kişidir. Ama Türkiye’de ‘müslüman’, Allah’a
başkaldırmış kişiyi de, ona ihlasla bağlı olan kişiyi de tavsif etmek için
kullanılmaktadır. Kısaca, ‘müslüman’ ismi, bu toplumda ‘gelenek’ zırhının
altında kalmıştır ve herkesin Türk olması nasıl çok sorgulanmıyorsa, müslüman
olması da fazla sorgulanmamaktadır. O halde, burada bir sorun var demektir. Bu
terim, bu toplumda, Kur’an’ın kullandığı anlamda kullanılmamakta, bir vasıf
olmaktan ziyade, bir yafta olarak varlığını sürdürmektedir. Siyasal İslam
terimine bu zaviyeden karşı çıkanlar ise, kendilerini bu genel kitleden
ayırmanın doğuracağı ağır sonuçları çok iyi bildikleri için olsa gerek, bilinçli
bir şekilde: "ben radikal değilim, müslümanım" şeklinde bir ifadeyi dillerine
dolamaktadırlar. Burada açıkça bir kurnazlık vardır. Zira bu kişiler, örneğin
"ben radikal değilim, muvahhidim" demek yerine, bilhassa bu cümleyi
kullanmaktadırlar. Zira ‘müslüman’ terimine bu toplum, geleneklerinden gelen bir
özelliğin gereği olarak, tepki göstermemektedir. Halbuki, Kur’an’ın tanımladığı
‘müslüman’ tipi "ben müslümanım" diyen bu toplumun önemli bir kesiminin düşünce
ve tavırlarıyla açıkça zıtlaşır. Peki o halde Allah’a ihlasla bağlanmak
isteyenler, bu toplumda kendilerini nasıl tanımlayacaklardır? İşte cevabı
aranması gereken önemli soru budur. Aslında bu sorunun cevabı da yine ‘iktidar’
kavramında aranmalıdır. Zira müslümanlar, bir güç sahibi olarak varlık
gösteremedikçe, kısaca varolma sorunlarını çözmedikçe, ‘dışarıdan’ tanımlanma
süreci asla tersine çevrilmeyecektir. Zira bu durumda, sizin kendinizi nasıl
tanımladığınız çok fazla önemli olmayacak, fakat bilakis, sizi ciddi bir tehdid
olarak görenlerin tanımlamaları bir anlam ifade edecektir. Müslümanlar,
istedikleri kadar (kimi zaman olduğu gibi) kendilerine "ben Humeynici değilim"
desinler, iktidar sahipleri, onlar için bu adı ısrarla kullanacaklar ve bu ad, o
toplumun genelinde geçerli olacaktır. Müslümanlar istedikleri kadar (şimdi
olduğu gibi) "ben radikal islamcı değilim" desinler, eğer İslam’ı hakkıyla
yaşamaya çalışıyorlarsa, bu toplumda onların adı ‘radikal islamcı’ olacaktır.
Fakat ne zaman ki müslümanlar, kendi kimlikleriyle toplum önüne çıkıp,
varlıklarını ispatlarlarsa, işte o zaman kendileri için uygun gördükleri
tanımlama, toplum tarafından da kullanılacak ve bu tür kavramsal tartışmalar
sona erecektir.
Evet, modern
uygarlık, kendisini tehdid eden her türlü akımı yoketmek istediği gibi, İslam’ı
da kuşatmak ve etkisizleştirmek istemektedir. Bu amaçla Batı, önce düşmanını,
kendi ideolojik argümanları çerçevesinde ‘tanımlamakta’, ardından da halkı, yeni
düşmana karşı oluşturulan sığınma mevzilerine çağırmaktadır. Bu bağlamda
üretilen islamizasyon politikası ise oldukça işlevsel hizmetler görmektedir. Bu
politika gereği, "islama karşı islam" taktiğine başvurulmakta ve Türkiye
örneğinde görüldüğü gibi, ‘yerel İslamizasyon modelleri üretilmektedir. Nitekim,
İran İslam Devrimi’nin akabinde Türk-İslam Sentezi’nin devletin resmi ideolojisi
olarak benimsenmesinin tek amacı, kapıya dayanmış acil tehlikeyi bertaraf
etmekti. Şimdilerde "Siyasal İslam’a karşı Türk Müslümanlığı" tezinin işlenmesi
de yine aynı amaca yönelik olarak ortaya atılmaktadır. Bu tezler, muvahhid
müslümanların mücadelesi varoldukça eksik olmayacak; küfr güçleri, bu
mücadelenin zeminini kaydırmak için her türlü yolu deneyeceklerdir. Bu dönemin
atlatılması, müslümanların varlıklarını somut olarak kanıtlaması ile mümkündür.
Eğer müslümanlar rüştlerini ispatlarlarsa, bu durumda rejim de tavır
değiştirecek ve bu kez zorbaca yöntemlere başvuracaktır. Bu dönem, artık sıcak
mücadelenin başladığı dönemdir ve tarihen sabittir ki, bu aşamada müslümanların
kaybettiği pek görülmemiştir. Fakat rejim, işin bu noktaya gelmemesi için türlü
taktikler denemektedir. Müslümanlar, bilmelidirler ki tehlikenin büyüğü,
Şeytan’ın sağdan yaklaşmasıdır. Müslümanlar Şeytan’ın tuzaklarına karşı hiçbir
zaman dikkati elden bırakmamalıdırlar.