H.Ahmet
KEÇELİ/Yozgat
Soru 1: Yaşadığımız dünyada cereyan eden olayları anlamada zorlanıyoruz. Biz
inanıyoruz ki, Allah (c.c.) kainatı yaratan, yöneten, yönlendiren ve
hükmedendir.
Bir çok müslüman yaşadığımız dönemde Amerika’nın süpergüç olduğunu, dünyayı
yönettiğini, yönlendirdiğini ve idare ettiğini söylüyor. Bu yukarıdaki inançla
bir çelişki meydana getirir mi?
Cevap: İnsan, hayat
ve kainatı yaratmada hiçbir ortağı bulunmayan Allah; bütün varlıkları dilediği
gibi yaratmıştır.
"Biz her şeyi bir
kader ile yarattık" (54/49) buyurarak eşyaya dilediği özellikleri vermiştir. Her
birinin var olması ve varlığını sürdürmesi için de değişmez yasalar koymuştur.
Eşyaya sahip olmak, hükmetmek, istifade etmek için, bu yasalara uygun davranmak
suretiyle ona sahip olma veya ondan istifade etme gücünü de insana bahşetmiştir.
İnsan bu özelliğini
kullanarak bozkırı tarla yapmış, yabani hayvanları ehlileştirip sırtından,
gücünden, etinden ve sütünden istifade etmiştir. Ağacı yakarak ısısından,
yontarak kerestesinden faydalanmıştır.
Bahçenize
dikeceğiniz bir meyve fidanı için bile Allah, uyulması gereken yasalar
koymuştur. Bu yasalara uygun hareket etmediğiniz zaman o fidanın yeşermesi
mümkün değildir. Ondan istifade etmenin yolu, Allah’ın bu konudaki koyduğu doğal
yasalara uygun hareket etmekle mümkün olacaktır.
Bu yasaları
değiştiremeyen insan, kabaran arzularını tatmin için seralar kurarak, dar bir
alanda gerekli şartları yerine getirmiş, zemheride gül yetiştirmeyi, kışın yaz
sebzelerini elde etmeyi başarmıştır. Burada bilmemiz gereken şey, insanın
aklederek Allah’ın doğaya koyduğu yasaları dar bir zeminde yerine getirerek bunu
başarmış olmasıdır.
Bir de işin pazar
kısmı vardır. Bunun başarılmış olması yetmiyor. Kim daha çok üretir, kaliteyi
yakalar, pazara arz ederse, piyasaya da o hakim olacaktır. Bunu kotaran şahıs,
toplum, devlet veya millet her kim olursa olsun başarıya imzasını atacaktır.
Allah, doğaya
değişmez, değiştirilemez yasalar koyduğu gibi, toplumlar içinde değişmez
yasalar koymuştur. Topluma ulaşmanın, onu ikna etmenin, ondan istifade etmenin,
ve ona hükmetmenin yolu da bu yasaları tanımak ve onlara riayet etmekten
geçmektedir.
Toplumlara ulaşmak
için iki yol kullanılmıştır: birincisi ilahi nebevi tebliğ yolu. İkincisi ise
beşeri, tağuti ve tiranlık yolu.
İnsanları kendi
cinsinden, kendi kavminden ve o kavmin dili ile hakka davet ettiren Allah;
davetin yöntemini de kendisi belirlemiştir:
"Rabbinin yoluna
hikmetle ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel bir biçimde mücadele et..."
(16/125)
"İyilikle kötülük
bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir biçimde sav. O zaman seninle arasında
düşmanlık bulunan kimse sıcak bir dost gibi olduğunu görürsün." (41/34)
"Allah’ın rahmeti
sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı yürekli olsaydın
çevrenden dağılırlardı. Onları affet, onlara bağışlanma dile, iş hakkında onlara
danış; fakat karar verdiğin zaman Allah’a güven, Allah kendisine güvenenleri
sever." (03/159)
Elçilerin davetini
kabul eden müminlere öğüdü ise şöyledir:
"Hepiniz birden
Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: hani
birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi uzlaştırdı. Onun nimeti
sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun kenarında idiniz. Allah sizi
oradan kurtardı. Doğru yola erişesiniz diye Allah size ayetlerini böyle
açıklıyor." (03/103) Bir kalenin taşları gibi birbirine kenetlenmiş olan
müminlerin kemiyetine değil keyfiyetine değer vererek;
Nice az
toplulukları Allah nusratıyla destekleyerek (03/124/125) başarıya ulaştırmış ve
alemlere üstün kılmıştır.
"Ey iman edenler!
Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah’a
karşı gelmekten sakının ki, başarıya ulaşabilesiniz." (03/200)
"Onlarla
(kafirlerle) savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onlara azap etsin ve onları
rezil etsin. Sizi onlara üstün kılsın. İnanan toplumun gönüllerine su serpsin ve
yüreklerin öfkesini gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah
bilendir, hikmet sahibidir." (09/14-15)
Bu şerefe ulaşmanın
bedeli, Allah’ın ismini ilâ için cihada sarılmak iken, Cihadı bırakıp
dünyevileşmenin sonucu ise zillettir. Ateş çukurunun kenarından kurtarılan bu
toplum zaman içinde Allah’ın lûtfunu unutarak dünyanın geçici nimetlerine
yönelmiş, hak ve adaleti ayakta tutmak için bir gayret göstermemiştir. Sonunda
nefislerindekini (13/11) değiştirmiş olmaları nedeniyledir ki, Allah’ta onların
halini değiştirip içinde bulundukları zillete düşürmüştür.
"Ey iman edenler
Allah ve Rasulüne itaat edin, işittiğiniz halde ondan yüz çevirmeyin" (08/20)
Bir de öyle bir beladan sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere isabet
etmekle kalmaz, (hepinizi içine alır) biliniz ki, Allah’ın azabı pek
şiddetlidir. (08/25)
"Ey iman edenler
Allah’a ve Rasulüne hainlik etmeyin. Yoksa bile bile kendi emanetlerinize
hıyanet etmiş olursunuz." (08/27)
İşte müslümanların
coğrafyasında Amerika’yı söz sahibi yapan bu gerçektir. Müslümanların kendi
değerlerine (Allah ve Rasulüne) ihanet etmeleri, Allah’ın "şerefinizi verdim"
buyurduğu kitabını hayatın dışına atmaları sonucu, kardeş kardeşe düşman olmuş,
güç ve rüzgarları kalmamıştır.
Tağuti yöntemlerin
insana sahip olması için her yol meşrudur. Dünyevileşen insanın dünya menfaati
için satmayacağı değer yoktur. "Her insanın bir fiyatı vardır" sözü seküler
insanın insana bakışını çok iyi anlatan bir ifadedir. Gerçekten inanan bir insan
için hiçbir anlam ifade etmeyen bu anlayış, seküler insan için hayat
felsefesidir. Çünkü mümin malını ve canını Cennet karşılığında Allah’a
satmıştır. Bir kere elinden çıkan şey üzerinde asla tasarruf hakkı olmadığını
bilir. Bu millet buna böyle inanmış iken kanını oluk oluk akıtmış, inandığı
değerler için milyonlarca evladını şehit vermiş; ama mukaddesatını korumuştur.
Oktay Sinanoğlu’nun
bu konuyla alakalı gördüğümüz şu beyanını da, son dönemde bu değerlerin
kalıntısını göstermesi açısından önemli buluyoruz:
Yıllar önce
Türkiye’ye gönderilen bir CIA ajanı Türkiye’de yerli işbirlikçiler bulabilmek
için çok gayret sarf ettiğini, fakat kimsenin böyle bir işe yanaşmadığına
hayretle bakar. Ülkesine dönünce bir roman yazar ve o romanda:
"Türkler,
inançlarına ve ülkelerine o kadar bağlılar ki çok uğraştım ama bir tane
işbirlikçi bulamadım" der." Konuya devam eden Sinanoğlu : " O, o zamandı şimdi
istemediğin kadar" diyerek sözüne devam ediyor.
Ormanı kesen balta
misali, onları güçlü,bizi güçsüz kılan da işte budur. Yoksa ABD on bin mil
uzaktan gelip de Ortadoğu’da istediğini yapamazdı.
Hakkı söyleyen
şairimiz şöyle dile getiriyor bu ızdırabımızı:
"Girmeden bir
millete tefrika düşman giremez.
Toplu vurdukça
yürekler onu top sindiremez."
Enfal 25. ayette
beyan edilen bela işte budur. Geldiği zaman insanların tümünü içine alır. Sadece
zalimlere isabet etmez. İnsani değerleri yok eder. İnsanlığa kimliğini
kaybettirir. Kimliğini kaybedenlerin ise şamar oğlanına dönmeleri muhakkaktır.
Osmanlı, Viyana
kapılarına dayanınca, Roma Katolik kilisesi haçlı seferleri ilan eden bir
politika izlemeye başlıyor. Martin Luther bu anlayışa karşı çıkarak şöyle
söylüyor:
"Türkler Tanrı’nın
falakasıdır. Tanrı günahlarından dolayı Hıristiyanları Türklerle cezalandırıyor.
Kilisenin böyle bir misyonu yüklenmesi son derece yanlıştır. Savaşları prenslere
bırakın, onlar savaşsınlar. Kilise, Hıristiyanları günahlarından kurtulmaya ve
tanrının bağışlaması için dua etmeye çağırmalıdır. O zaman Tanrının bu cezası
olan Türklerden kurtulabiliriz."
Benzeri sözleri Hz.
Ömer sefere gönderdiği mücahitlere söylüyor:
"Sizler
düşmanlarınızın çokluğundan korkmayın, günahlarınızdan korkun. Sizi
düşmanlarınıza galip getiren şey düşmanlarınızın Allah’a olan isyanlarıdır.
Allah sizlerin kılıçlarıyla onları cezalandırıyor. Eğer sizler de düşmanlarınız
gibi Allah’a isyan ederseniz, o zaman Allah sizden desteğini çeker, size yardım
etmez. O zaman da güçlü olan galip gelir. Biz hiçbir zaman düşmanlarımız kadar
maddi güce ulaşmadık."
Dünyadaki gidişatı
değiştirecek şey, nefislerindekini Allah’ın kitabında olanla değiştirmiş,
Muhammedî bir anlayışa sahip, şeref ve izzeti Allah’tan (35/10) bekleyen, ondan
başkasına kulluk etmeyen bir neslin ihyasıdır. İnsanlık tarihi bu gerçeğe
defalarca tanık olmuştur. Yeter ki bu anlayışa ulaşmış bir topluluk bulunsun.
‘Hüküm Allah’a
aittir. Allah kafirlere müminlerin aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.(04/41)
Bütün mes’ele mümin olabilmektir.
Sorunuzun "çelişki
yok mu?" kısmına bundan sonra daha rahat cevap verebiliriz: Sorunuzdaki
anlayışta çelişki yoktur. Kastedilen "yönetim", insanlara bırakılan ve insanın
iradesi kapsamına giren işler cümlesindendir. Allah’ın iradesi dahilinde olan
işlerden değildir. Allah insanı sorumlu tutması için bir takım işlerin (eliyle
ayağı arasındaki yaptığı: inanma, inkar etme, zikir-küfür, helal-haram ve
benzeri konularda ) icrasını insana bırakarak onu imtihan etmek (67/02)
istemiştir. Bu nedenledir ki "Dileyen iman etsin dileyen inkar, ancak hesabı
Allah’a aittir" buyurmuştur. Bu saha kulun sorumlu tutulduğu davranışların
cereyan ettiği kısımla ilgilidir. Allah bu konularda hiçbir kulun iradesine
müdahale etmediğini bildiriyor. Ancak peygamber ve kitap göndererek onları doğru
olana çağırıyor. Gelenlerin kurtulacağını, gelmeyenlerin de kaybedeceğini açıkça
bildiriyor. Tercihini Allah’tan yana yapan müminlere ise açıkça yardım
edeceğini de vaat ediyor. Ancak, müminlerin bu yardımı hak edecek konuma
gelmeleri gerekiyor. Bütün gayret ve çabalar bu yardıma layık olacak topluluğu
oluşturmaktır. Bu anlayış üzerinde kazanmak- kaybetmek, yaşamak-ölmek arasında
hiçbir fark yoktur. Bu yolda mağlubiyet bile büyük bir başarıdır.
Soru 2: Allah’ın
Kudret ve Kadir sıfatının pratik hayata yansıması nasıldır? Önceki soruya
bağlantılı olarak cevaplarsanız memnun oluruz.
Cevap: Kudret; güç
yetirme, bir şeyi yapmaya muktedir olma anlamındadır. Bu açıdan bakıldığında
Allah her şeye kadirdir. İstediğini yapan, var eden, yok eden, her şeyi bilen,
gören, işiten, yaşatan, öldüren, dirilten, rızık veren, yeri ve göğü yaratan ve
ayakta tutan, bütün varlıkları görüp gözeten, her işe hükmeden Allah’tır. "Ondan
habersiz bir yaprak dahi yerini terk etmez."
"Gökleri ve yeri
(kusursuz) yaratandır. O, bir işin olmasını dileyince, ona sadece "ol" der, o da
hemen oluverir." (02/117) Bu oluveriş eşyaya verdiği özelliğe göre, dilerse bir
anda dilerse ona takdir ettiği süre içinde olur. Örneğin; bir çocuk dokuz ayda
olgunlaşıp dünyaya gelirken, bir çekirdek yıllar sonra meyve verecek bir fidan
olabilecek özellikte yaratılmıştır. Dünyanın insanlar için yaşanabilir bir hale
gelmesi için ise, süresini ancak Allah’ın bildiği kadar uzunca bir zaman
geçtikten sonra bu hale gelmesini istemiştir. Dilerse bunları bir anda yok etme
gücüne de sahiptir. Ancak böyle olmasını dilemiştir. Kimse de ondan hesap sorma
gücüne sahip değildir.
Pratik hayatla
ilgili Allah’ın kudretinin yansımasının nasıl olduğu konusunda sözü Kur'an’a
bırakarak, verilen örnekler üzerinde düşünmenizin sizi tatmin edeceğini
düşünüyoruz.
"Güldüren de
ağlatan da O’dur. Akıtılan damladan (meniden) iki çifti erkek ve dişiyi yaratan
da O’dur; son yaratma da O’nun işidir. Zengin eden de, fakir eden de O’dur. Şira
yıldızının Rabbi de O’dur. İlk Ad kavmini ve Semud kavmini yok edip geri
bırakmayan, daha önce Nuh toplumunu yok eden de O’dur. -Onlar daha azgın, daha
zalim idiler.- Ve alt üst olmuş kasabaları yere batıran, onları gömdükçe gömen
de O’dur." (53/43-54)
"İnsanı biz
yarattık, kendi kendine ne fısıldadığını da biliriz. Çünkü biz ona şah
damarından daha yakınız."(50/16)
İbrahim
peygamberin diliyle Allah şöyle buyuruyor:
"Beni yaratan ve
bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren, içiren de O’dur. Benim canımı
alacak sonra diriltecek O’dur. Rabbim bana hikmet ver, salih kulların arasına
kat."(26/78-83)
"Gökleri ve yeri
yaratmış, size kendi cinsinizden eşler, çift çift hayvanlar var etmiştir. Bu
suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir,
görendir."(42/11)
"Göklerin ve yerin
hükümranlığı Allah’ındır. O dilediği şeyi yaratır. Dilediğine kız çocuk verir.
Dilediğine erkek çocuk verir. Dilediğini de kısır bırakır. O bilendir ve her
şeye gücü yetendir."(42/49-50)
"Deki: "yer
yüzünde dolaşın da, Allah’ın yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. İşte Allah
son yaratmayı da yapacaktır. Allah’ın her şeye gücü yeter. Dilediğine azap eder,
dilediğine de acır. Sizler O’na döndürüleceksiniz. Sizler yerde ve gökte Allah’ı
aciz bırakamazsınız. Allah’tan başka ne bir dostunuz nede bir yardımcınız
vardır." (29/20-22)
O, Evveldir.
Ahirdir. Zahirdir. Batındır. O her şeyi bilir. (57/3)
"Yeryüzünde vuku
bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan
önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah’a göre kolaydır.
(Allah bunu)
elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle
şımarmayasınız diye açıklamaktadır. Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenen
kimseleri sevmez." (57/22-23)
"Allah’tan başka
güç ve kuvvet sahibi yoktur."
Bunların ardından
birinci sorunuzla bağlantılı olarak diyeceksiniz ki, tüm dünyayı kan gölüne
çeviren asrın tağutlarını Allah niçin kırıp geçirmiyor, yerin dibine batırmıyor?
Tağutlar işini yaparken bu kadar ‘ümmeti Muhammed ‘ne yapıyor dersiniz? ‘Onlar
da üzerine düşeni yapıyor’ diyebilmeyi ne kadar çok isterdik. Fakat onlar da
görevlerini yapmış olsalardı, dünya bugünkü olumsuzluklara şahid olmazdı. Zulüm
gücünü, benliğini yitirmiş küfre payandalık yapan insanların şaşkınlığından
almaktadır. Allah’ı unutanlara Allah da kendilerini unutturmuş(59/19) küfrün
karşısında zillete düşürmüştür. Allah, kendisine yardım etmeyenlere asla yardım
etmez; Kendine yönelenleri de asla yardımsız bırakmaz. Hakka teslim olan fakat,
yeryüzünde zayıflıkları sebebiyle ezilenlerin intikamını almaya Allah
muktedirdir.
Allah asla ihmal
etmez, imhal eder (zamanının gelmesini kollar). Zulüm, gazabın sınırına ulaşınca
Allah asla tehir etmez. Geçmiş kavimlerin yok edilişindeki sünnetullahın
işleyişine baktığımızda, o kavmin içinde yalnız Allah’a kul olan ve O’na
sığınarak dinini tebliğe çalışan bir toplumun varlığını görüyoruz. Allah Teala ,
onların eliyle zalimlere hakkı duyuruyor. Onlar ise hakkı tanımayıp haddi aşarak
azgınlıklarını artırıyorlar. Allah da onları ansızın yakalayıp yok ediyor. Ancak
içlerinde gerçekten iman eden bir kişi de olsa onu da rahmetiyle kurtarıyor.
Bugün de saflar bu kadar belirginleşir, mücrimlerin durumu gazabın sınırına
gelirse, sünnetullah hükmünü icra edecektir. Fakat bu bizi sorumluluktan
kurtarmaz.
‘Helak ettiğimiz
toplumlar içinde kendilerini iyi olarak görenler, kötülere mani olsalardı ya;
olmadılar. Bizde hepsini birden helak ettik.’ İnzarın bizim için de geçerli
olduğunu unutmayalım. Bulunduğumuz konum, yaşadığımız yer ve zaman, bizi kuşatan
ortam ne olursa olsun; gücümüzün yettiği kadar sorumluluk hepimizin omuzlarına
yüklenmektedir. Kimse kendisini müstağni göremez. Bu anlayışla kulluk bilincini
kuşananlara selam olsun diyor, sizi Allah’a emanet ediyoruz.