ABD’nin Kuşattığı Türkiye’nin Açmazları
AKP, düşünsel eksen
olarak, global sistem ve onun amiral gemisi ABD’nin stratejik beklentilerine
uygun bir çizgide bulunmaktadır. Ve AKP’nin bu (Laik-Demokrat-Müslüman)
ideolojik ekseniyle ABD’nin bölgedeki amaçları arasında fonksiyonel bir
ilişkinin bulunduğu da konuyla ilgili taraflarca bilinmektedir. Bunun yanı sıra,
AKP’nin, kuruluşundan bugüne ABD ile sıcak ilişkiler içerisinde bulunduğu da
herkesin malumudur. İşte bu ve benzeri nedenleri peşpeşe sıralayıp düz bir
mantıkla hareket eden çevreler, AKP Hükümeti’nin ABD istekleri konusundaki
ihtiyatlı tavrı karşısında şaşırmış gözükmektedirler. Üstelik bu şaşkınlık o
kadar ileri boyutlara ulaşmış bulunmaktadır ki, bir yandan TÜSİAD, hükümete
muhtıra verip, “neden stratejik müttefikimiz ABD’nin isteklerini yerine
getirmiyorsun?” mealinde açıklamalar yapıyorken, diğer yandan "En kötü karar
karasızlıktan iyidir" diyen Genel Kurmay İkinci Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt,
hükümeti kararsızlıkla suçlamaktadır. Oysa MGK’nın son resmi açıklamasıyla
hükümetin ihtiyatlı tutumu arasındaki paralellik açıkça gözlemlenmektedir. Belki
burada tartışma yaratacak husus, hükümetin Irak krizini savaşsız çözmeyi
amaçlayan diplomatik ataklarının arka planında başka gayelerin bulunup
bulunmadığıdır. Ve Türkiye’deki derin devlet bu tür niyet tahlillerini
sistem-içi güç ve çıkar mücadelesinin bir enstrümanı olarak sık sık
kullanmaktadır. Nitekim hükümetin bu barış atağını, amacını aşan bir şekilde
yorumlamak alışkanlığında olanların argümanlarının ne kadar zayıf olduğunu
yukarıdaki örneklerde bir kez daha görmüş olduk. Benzer bir mantıkla, ancak bu
kez barış çığlıklarıyla hükümetin insiyatifini yorumlayan sivil toplum
örgütlerinin sergilediği manzara da diğerlerinden pek farklı gözükmemektedir.
Malum çevreleri bir kenara bırakırsak, ilkeleri ve çerçevesi belli olmayan bir
barış talebinde bulunan ve kendilerini İslam ile tavsif eden çevrelerin
manzarası tam anlamıyla ibret vesikası görünümündedir. Bunlar, müftülükler
önünde toplanarak "demokratik" tepkilerini ortaya koymuşlar ve imamların
hutbelerinde "savaşa hayır" mesajını cemaate vermelerini talep ederek tipik bir
garabet örneği sergilemişlerdir. Öte yandan her tarafta kuşatılmış; ekonomik
olarak hareket alanı sınırlı, siyaset yapma alanı daraltılmış, Kıbrıs sorunu
nedeniyle tam manasıyla ikilem içerisinde bulunan hükümetin başı olarak Abdullah
Gül, Irak kriziyle ilgili suçlamaları reddediyor. Başbakan Gül, hükümetinin
yürüttüğü politikanın MGK’da varılan mutabakat sınırları içerisinde olduğunu da
özellikle vurgulamaktadır. Böylece Gül, hükümetin, Irak konusunda, ABD’ye
ideolojik temele dayalı bir tavır koymasının söz konusu olmadığını, reel
politikadan uzaklaşılmadığını deklare etmiş oluyor. Öyleki AKP’nin formatının
bazılarının aksettirdiği çerçevede olmadığı dikkate alındığında bu açıklama daha
da anlam kazanıyor...
Dolayısıyla, sistem
içindeki çeşitli güç odaklarının farklı yaklaşımları ve Türkiye’nin yeniden
yapılanması çerçevesindeki güç mücadeleleri bizleri aldatmamalı, hükümetin,
TSK’nin, TÜSİAD’ın ve benzerlerinin çeşitli nedenlere dayalı öncelikleri ve
hassasiyetleri yerli yerinde değerlendirilmelidir.
Zira sistem-içi tüm
çevreler iyi bilmektedirler ki, Batı, gerek düşüncesi/ideolojisi ile, gerek
ekonomik, siyasi ve kültürel olarak ve gerekse de askeri olarak Türkiye’yi
kuşatmış bulunmaktadır. Üstelik bu kuşatma, bir anlamıyla, sistemi kontrol eden
odakları rahatsız eder de gözükmemektedir. Bilinmektedir ki konjonktür gereği bu
kuşatmanın başrol oyuncusu da ABD’dir. Ve bu gerçeği ortaya koyan çok net
belirtiler, Irak sorunu nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Ancak, bizce asıl üzerinde durulması gereken husus, bu kumpasın içerisinde yer
alan ve global sistemin lideri ABD’nin kendi çıkarları doğrultusunda yazdığı bir
senaryoda bölgesel bir güç olarak baş rolü oynayan Türkiye’deki
"muhafazakar-demokrat" hükümetin ve destekçilerinin durumudur. Öyle ki, bunlar,
bir taraftan söz konusu Amerikancı kuşatmanın bir parçasıyken, diğer taraftan,
toplum manipüle edilerek bunlara hak etmedikleri bir misyon yüklenebilmekte, tüm
olanlara karşın hala itibar edilmek istenmektedir. İddiaya göre, bölgedeki ABD
politikalarına karşı AKP hükümeti güya direniş göstermekte, halkı müslüman
devletlerin bir kısmının da dahil olacağı ve Irak sorununu barışçı yöntemlerle
çözecek bir insiyatif oluşturmak istemektedir. Üstelik Ortadoğu’da Amerikan
yanlısı görüntüleriyle ön plana çıkan Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi
ülkelere Suriye ve İran gibi bölgedeki bir savaştan derin bir şekilde
etkilenecek ülkeleri de içine alan bu barış insiyatifi ile ABD savaştan
vazgeçirilecek, Saddam da BM silah denetçilerine her türlü desteği vermesi
konusunda ikna edilecekmiş. Ne yazık ki gerçekler hiç de gösterilmek istenildiği
gibi değildir. Evet, bu girişimle birlikte Türkiye Arap aleminde bugüne kadar
olmadığı ölçüde bir itibar kazanmış bulunmaktadır. Aynı zamanda belirli sınırlar
içerisinde kalması kaydıyla bu tür girişimlere prensip olarak ABD’nin de
Türkiye’deki bazı çevreler gibi bakmadığı da bilinmektedir. Ancak, Türkiye
Cumhuriyeti hükümeti bu girişimini reel politik sınırlarının ötesine taşırır ve
stratejik müttefiki ABD ile bir çatışma noktasına taşırsa, bunun ortaya
çıkaracağı iç ve özellikle de dış gelişmelere hazır olmak durumundadır. Çünkü
gerçekler ayan beyan ortadadır. Global sistemin güç esasına dayalı mantığı,
dünyadaki güç dengeleri ve bu denklem içerisinde Türkiye’nin yüklendiği misyon
böyle bir gelişmeye geçit verecek bir manzara oluşturmamaktadır.
Gelişmeleri
yakından izleyen uzmanların da açıkça ortaya koydukları gibi, ABD Ulusal
Güvenlik Doktrini, tüm uluslararası hukuk kurallarını, hem de ABD’nin de altında
imzası bulunan uluslararası yasaları, "ABD için iyi olan dünya için de iyi olmak
durumundadır" mantığıyla hiçe saymaktadır. Ve mevcut güç dengeleri de terörist
ABD’nin bu keyfiliğini şimdilik engelleyebilecek yapıda bulunmamaktadır. Öyleyse
resmi çok net bir şekilde görmek mümkün olursa neler yapılıp yapılamayacağı veya
orta ve uzun vadede yapılması elzem olan hususlar ortaya çıkmış olacaktır.
ABD’nin dünya
ölçeğindeki yeni stratejisini inceleyenlerin büyük bir kısmı, ABD’nin 3. Dünya
paylaşımında aslan payını almak istediğinin özellikle altını çizmektedirler. Söz
konusu uzmanlara göre ABD’nin bu yeni stratejisi üç ana başlıkta incelenebilir.
Bunlardan birincisi, enerji alanlarının kontrol altında tutulmasıdır. Bu
bağlamda ABD, Irak ve Körfez petrolünü kontrol altında tutmak, bu bölgelerde ABD
dostu yönetimlerin hakim olmasını sağlamak istemektedir. Dahası ABD, Hazar
havzası, Latin Amerika ve Sahra’nın güneyindeki Afrika petrollerini de
kontrolüne almak üzere bir dizi operasyonlar planlamaktadır. Bu stratejinin
ikinci ana başlığı ise, silah sanayiini güçlendirmektir. Böylece dünya
üzerindeki hegemonyasının sürdürebilmesi için gerekli olan askeri üstünlüğünü
korumuş olacaktır. Nitekim ABD, ileriye yönelik ihtiyaçlarına cevap verecek ve
Bush’u iktidara taşıyan odaklardan biri olan silah lobisini tatmin edecek "üstün
nitelikli silah teknolojisi" projesini devreye sokmuş bulunmaktadır. Aynı
zamanda ABD, 11 Eylül’den sonra kendisini ve müttefiklerini, özellikle de
İsrail’i tehdit eden ülkelere karşı her an hazır bir güç bulundurmak
arzusundadır. Tüm bu stratejik amaçlarını gerçekleştirmek üzere ABD, "Demokratik
Emperyalizm"in her türlü enstrümanlarını kullanmak isteyecektir. Zaten bu
konudaki başarısı stratejik hedeflerine ulaşmasını da sağlayacak, böylece
hakimiyetini pekiştirmiş olacaktır.
Buna karşılık,
ABD’nin bu keyfi ve "güçlü haklıdır" esasına dayalı stratejisi çerçevesindeki
operasyonlarına dur diyecek, onu dengeleyecek uluslararası güç odaklarından da
henüz bahsedebilmek mümkün değildir. AB çatısı altında toplanıp uluslararası bir
güç olma yolunda önemli adımlar atan Batılı ülkeler ile gelecekte süper güç
olacağı söylenen ülkelerin ise ne yazık ki ABD’ne karşı denge unsuru olabilecek
güçleri bulunmamaktadırlar. Irak’a ABD’nin müdahalesine karşı gözüken Fransa
yöneticilerinin kendi kamuoylarını tatmine yönelik çıkışlarının ardından Irak’a
müdahale konusunda ABD’ni destekleyeceğini açıklaması da bu çerçevede
değerlendirilebilecek bir gelişmedir. Zira Fransa da bilmektedir ki, gerek
global piyasa ekonomisinin sürdürülebilir olması ve gerekse de enerji güvenliği
konularında hala ABD’ne muhtaç bulunmaktadırlar. Ve bazı çekincelerine ve çıkar
kavgalarına rağmen Batılı ülkeler kendilerini ABD’nin yanında yer almaya mecbur
hissetmektedirler. Ortak değerlere ve aynı emperyalist gayelere sahip oldukları
ABD ile, en azından, ciddi bir çatışmaya girmekten kaçınacaklardır.
Uluslararası
sistemdeki bu güç dengesizliği ve ABD’nin keyfi politikalarının yansımaları Irak
krizinde de kendini göstermekte, bölge ülkelerini güç durumda bırakmaktadır.
IRAK
KRİZİNDE TÜRKİYE’NİN AÇMAZLARI:
ABD’nin Irak’ta ve
devamında diğer bölge ülkelerinde yeni bir yapılanma stratejisi izlemesi büyük
riskleri de beraberinde getirmektedir. Bölge ülkelerinin çoğu, ABD’nin Irak
operasyonuyla birlikte başlayan bu sürecin kendi yönetimlerini de tehdit
ettiğini farketmektedirler. Bu nedenle bölgedeki Amerikancı yönetimler bile,
ABD’nin verdiği teminatlara rağmen, Irak’a müdahaleye sıcak bakmamaktadırlar.
Dolayısıyla Suriye ve İran’ın kaygılarının ise diğer ülkelere göre daha boyutlu
ve daha derin olmak durumunda olduğu da açık bir gerçektir.
ABD ve Batı için
burada önem arz eden parametre ise bu yeni sistemde devletlerin, daha doğrusu
yeni yapılanmaların piyasa ekonomisine uyum sağlayıp sağlayamamalarıdır. Keza bu
ülkelerin global sisteme karşıt gelişmeleri üretebilme riskini taşıyıp
taşımamaları da ABD açısından büyük önem arzetmektedir. İşte bu bağlamda
Türkiye, ABD ve Batı için kilit ülke konumunda bulunmaktadır. Nitekim Pentagon’a
danışmanlık yapan ve Bush’un Irak politikalarının entellektüel mimarlarından
olan James Woolsey’in "Bush, G. Washington ve Atatürk’ün takipçisi. Türkiye’nin
kuruluş ilkelerini Ortadoğu’nun bütününe yaymayı hedefliyor." ifadelerini de
ABD’nin bölgedeki politikalarında Türkiye’nin önemini vurgulayan ifadeler olarak
nitelendirmek fazla abartılı olmasa gerektir.
Zaten Türkiye’nin
yeniden yapılandırılması konusunda özellikle dış odakların ısrarlı çabaları,
"Laik-Demokrat-Müslüman Türkiye" modelini oluşturmak üzere sistematik olarak
uygulamaya sokulan projeleri de bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır.
Öncelikle model ülke Türkiye’nin piyasa ekonomisine tam anlamıyla uyumlu hale
getirilmesi ve çağdaş emperyalizmin önemli bir enstrümanı olan demokrasinin yeni
versiyonu ile uygulama alanı bulmasının, ABD’nin ve Batı’nın bölgesel
stratejileri için elzem gözüken adımlar olduğunu da bilmekteyiz.
Tüm bu gerçekler
ortadayken Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nasıl bir politika izlemektedir? Bu
konuda sistemi kontrol eden güç odakları arasında bir uyum söz konusu mudur? Bir
devlet politikasından bahsedebilmek mümkün müdür? Türkiye’nin uzantısı olduğu
global sisteme ve ABD’ne rağmen bağımsız bir politika izleyebileceği iddiası ne
kadar gerçekçidir? Kuşatılmış bir ülkenin dünyayı ve bölgeyi kontrol eden güçler
karşısında hareket kabiliyeti ne kadardır?...
Bir kere daha şu
hususun altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki Türkiye Cumhuriyeti, ideolojik,
ekonomik, politik ve kültürel olarak başat güçler tarafından kuşatılmış
durumdadır. Bu durumda olan bir ülkenin, ciddi ve derin bir ekonomik krizden
çıkmaya çalıştığını, AB’ne giriş süreci gibi stratejik önem verdiği bir süreci
yaşadığını, buna bağlı olarak kısa zamanda öyle ya da böyle çözmek zorunda
olduğu Kıbrıs sorunuyla karşı karşıya olduğunu, sistemin bazı unsurları
tarafından tereddütle karşılanan iki-üç aylık tecrübesiz bir hükümete sahip
olduğunu düşünürsek, uluslararası ilişkilerde zaten dar olan hareket alanının
daha da kısıtlandığını söylemek zor olmasa gerektir. Üstelik, yeniden yapılanma
sürecini yaşayan ekonomik ve siyasal sistemin aktörleri arasında derin bir güç
ve çıkar mücadelesi yaşandığı da düşünüldüğünde, temel ilkeleri netleşmiş uyumlu
bir devlet politikasından da söz edebilmek kabil gözükmemektedir. Zaten uzantısı
bulunduğu global sisteme rağmen Türkiye’nin bağımsız bir politika
izleyebileceğini beklemek ise yukarıda çizdiğimiz resmin tamamen gerçek dışı
olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. Ancak, tüm bu olumsuzluklara rağmen,
AKP Hükümeti’nin Irak’ta savaşsız bir çözüm arayışı reel politik koşulların iyi
algılanması ve stratejik müttefik ABD’nin de ikna edilmesi halinde olumlu bir
insiyatif olarak değerlendirilmelidir. Ama bu girişim çok abartılmamalı, AKP
tabanına ve iç kamuoyuna, Arap alemine olumlu yansımaları ötesinde bir sonuç
beklenilmemelidir. Velev ki, bölgede yapılan yığınağın yanı sıra Saddam’a
yönelik baskılardan sonuç alınarak Saddam rejimi ortadan kalkmış ya da içeriden
çökertilmiş olsun. Ne var ki, hükümetin bu insiyatifinin Türkiye’nin sahip
olduğu çok dar bir politik hareket alanında gündeme sokulmasını, başta Türk
medyası ve uluslararası ekonomik sistemin bir uzantısı olan TÜSİAD’ın "kraldan
çok kralcı" yaklaşımları sekteye uğratmaktadır. Kendi geleceklerini tehlikede
gören bölge ülkelerinin bir kısmı ile AB içerisinde oluşmaya başlayan barış
insiyatifinin Türk hükümetinin barış atağına yeterli desteği sağlaması ise pek
imkanlı gözükmemektedir. Keza, Türkiye Cumhuriyeti’nde, kritik kararların
alınmasında hala önemli bir unsur olan TSK’nin ABD taleplerine soğuk bakmadığı
düşünülürse bu insiyatifin başarı şansı daha da azalacaktır. Hatırlanacağı gibi
I. Körfez krizinde "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" yaklaşımıyla ABD ile birlikte
harekete soğuk yaklaşan TSK’nin, Kürt Devleti senaryosu başta olmak üzere
çeşitli argümanlarla ikna edildiğini söylemek de mümkün gözükmektedir. Öyle ki
ABD kaynaklı haberlerde, ABD’nin, Genel Kurmay ve dışişleri bürokrasisine
kendisini anlatabildiği, hükümete ise anlatamadığı yolunda haberler çıkmakta,
resmi ağızlardan olmasa bile gayri resmi çevrelerce Türk hükümetine aba altından
sopa gösterilmektedir. Ancak bu dolaylı uyarılara rağmen, hükümetin Irak
sorununu savaşsız çözmek için diplomatik atakta bulunması ve bir barış
insiyatifi grubu oluşturma çabası, ABD’nin kontrolünde bir gelişme olmasa da
ABD’nin buna tepkisi içerideki ABD yanlıları kadar sert olmamış, bir müddet için
de son sözler söylenmemiştir. Zaten bu ve benzeri girişimlerle AKP iktidarı,
sınırları zorlamak yerine ABD’ni ikna ederek savaş öncesi her ihtimali
değerlendirmek niyetindeyse bu hükümet hanesine olumlu bir not olarak
düşülecektir. Ancak, bu arada, ABD’nin Irak’ta gerçekleştireceği bir operasyonda
en çok etkilenecek ülke olan Türkiye’deki hükümetin stratejik müttefikiyle de
niyetini paylaşması, onu ikna etmesi gereği bulunmaktadır. Aksi takdirde,
Türkiye’nin, geçmişte olduğu gibi yeni faturalar ödemesi ve başına yeni gaileler
sarılması mukadder olacaktır. Ki Türkiye’de böyle bir kararı verip, sonuçlarını
hesap ederek akıllıca bir strateji uygulayabilecek (ortada gözükmeyen) yiğitleri
alkışlamak da hepimize bir borçtur. Evet, Türkiye garip bir ülkedir. Ancak,
ciddi bir hazırlığa ve öngörüye sahip olmadan "biz bu bölgenin ülkesiyiz,
komşularımızla birlikte yaşayacağız" gibi hamasi söylemlerle siyaset yapılması
da beklenilmemelidir. Zira Türkiye için sınırlar giderek daralmış bulunmaktadır.
Eskiden olduğu gibi Türkiye’nin statükoyu muhafazaya yönelik politikalar
izlemesi çok zor hatta imkansız gözükmektedir. Yol ayrımında bulunan Türkiye, ya
kendini her cephede kuşatmış olan müttefiki ABD ile birlikte hareket edecek,
Batı sisteminin önemli bir ülkesi olarak kendinden beklenilen politikaları
uygulayacak, ya da köklü bir zihniyet değişikliği ve buna paralel radikal
politikaları gündemine alacak kadrolar yetiştirecektir. İki arada bir derede
politikalara tevessül edilmesi halinde ise Türkiye’ye yeni faturalar
ödettirilmesi, direkt ya da endirekt yöntemlerle tedip edilmesi söz konusu
olacaktır. Ve bu gerçeği en iyi AKP iktidarının göreceği kanaatindeyiz. Zira AKP
zihniyeti, sistemin temel ilkeleri üzerine yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmek
üzere dış ve iç odakların yürüttüğü bir projenin kilit unsuru olarak sistemdeki
yerini almış bulunmaktadır. Aksine intibalar, şimdilik, bazı gerçeklerin gizli
kalmasında yarar umulmasından ve/veya bölgesel hassasiyetleri gidermeye yönelik
manipülatif yaklaşımlardan kaynaklanabilir.
"KÜRT DEVLETİ" KURULABİLİR Mİ?
Irak’a ABD
müdahalesi dolayısıyla Kürt Devleti kurulacak mı, kurulmayacak mı tartışmaları
yine gündemdeki yerini aldı.
Oysa, gerek
Kürtlerin içerisinde yaşadıkları sosyolojik gerçekler, gerek coğrafi koşullar ve
gerekse emperyalist güçlerin Kürt kartını ihtiyaç duydukça politik manipülasyon
aracı olarak kullanması öyle bir devletin kurulmasını önleyen temel faktörler
olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha geriye gitmeye gerek yok. Birinci Dünya
Savaşı’ndan sonra, bölgedeki çıkarları için diğer etnik unsurları kullandığı
gibi Kürtleri de kullanan İngilizler, Kürt Devleti kurduracağı vaadiyle Kürtleri
uzun süre oyalamış bulunmaktadır. Daha sonra oyunu farkeden bir kısım Kürtler
başka arayışlar içerisine girmişlerdir. Ancak, önce Irak Devleti’ni kuran
İngilizler ve sonra da bölgeyi hakimiyeti altında tutmak isteyen global ve
bölgesel güçler Kürt etnisitesiyle hep ilgili olmuşlardır. Tarihi ayrıntılara
girmeden özetlersek, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölge hakimiyetini
İngilizlerden devralan ABD, zaman zaman bölge ülkesi olan Suriye, Irak ve
İran’daki Kürt unsurları, bölgesel sorunlarının çözümü sürecinde devreye sokma
ihtiyacı duymuşlar ve her defasında bu girişimler başarılı olabilmiştir.
Ancak, Osmanlı
Devleti içerisinde diğer müslüman unsurlarla birlikte kendilerini yabancı
hissetmeden yaşayan, önemli fonksiyonlar icra eden ve büyük çoğunluğu müslüman
olan Kürt aşiretlerin, ulus-devlet anlayışının bölgede hakim olması ve Türkiye
Cumhuriyeti’nin ümmet esası üzerinde değil de ulus bilinci üzerinde
yükseltilmesiyle, adeta uluslararası güçlerin ve onların bölgedeki uzantılarının
insafına terkedildikleri de bu arada not edilmelidir.
Öyle ki, öncelikle
ABD’nin Iraklı Kürtler başta olmak üzere İran ve Türkiye’deki Kürtleri, zaman
zaman bu ülkelerdeki rejimleri hizaya getirmek amacıyla harekete geçirdiği
bilinmektedir. PKK’nın hangi güçler tarafından kurdurulduğu, konjonktür gereği
bazen yalnız bırakıldığı, Avrupa ülkelerinin himayelerine terk edildiği, işlevi
sona erince de aynı güçlerce nasıl paketlenip Türkiye’ye teslim edilerek, bir
taş ile iki kuş vurulmak istenildiği de malumdur. Keza I. Körfez krizinden sonra
Kuzey Irak’ta kendilerine uygun zemin sunulan Kürt örgütlerinin Kürt Devleti
kurma niyetleri tüm tarafların bilgisi dahilindedir. Ancak konjonktürel bu
gelişmelere karşın, ABD ve bölge ülkeleri bilmektedirler ki, Irak’ta bir Kürt
Devleti’nin kurulması, başta Irak olmak üzere Türkiye, Suriye ve İran’ın
parçalanmasına neden olur. Bu durum ise, ABD tarafından kabul edilebilir
olmadığı gibi bölgede hakim unsur olan Arapların da tepkisini çekecektir. Keza
ABD, stratejik müttefik olarak kabul ettiği ve bölgesel amaçları doğrultusunda
"model" ülke olarak hazırladığı Türkiye’yi bölmek istemeyecektir. Ancak,
bölgedeki Kürt örgütlerin de bu umudunu hep sıcak tutmaktadır ki bugün Irak
krizinde de olduğu gibi gerektiğinde faydalanabilsin. Bunun için de, toprak
bütünlüğü korunacak olan Irak’ta, etnik temele dayanmayan coğrafi bazda
federatif bir yapıda Kürt gruplara bir takım imkanlar sağlaması söz konusu
olacaktır...
Dünyaya hakim olan
azgın güçlerin bir hesabı varsa, muhakkak, Allah’ın da bir hesabı vardır. Yeter
ki, Muvahhid güçler, Allah’ın emirleri doğrultusunda şerefli bir duruş
sergileyebilsinler, Tevhidi bir eksende alternatif bir yaşam biçimi ortaya
koyabilecek gayreti gösterebilsinler. Sonrasında, yukarıda resmetmeye
çalıştığımız, tüm kuşatılmışlığa rağmen, hiç kimsenin tahmin edemediği
gelişmelere şahit olmak, müminler dışında herkesi hayrete düşürecek, onların ise
şükürlerini arttıracaktır.