Yıl 22  Sayı 290 Şubat 2003
Bu Sayıda
 

 

ABD’nin Kuşattığı Türkiye’nin Açmazları

 

AKP, düşünsel eksen olarak, global sistem ve onun amiral gemisi ABD’nin stratejik beklentilerine uygun bir çizgide bulunmaktadır. Ve AKP’nin bu (Laik-Demokrat-Müslüman) ideolojik ekseniyle ABD’nin bölgedeki amaçları arasında fonksiyonel bir ilişkinin bulunduğu da konuyla ilgili taraflarca bilinmektedir. Bunun yanı sıra, AKP’nin, kuruluşundan bugüne ABD ile sıcak ilişkiler içerisinde bulunduğu da herkesin malumudur. İşte bu ve benzeri nedenleri peşpeşe sıralayıp düz bir mantıkla hareket eden çevreler, AKP Hükümeti’nin ABD istekleri konusundaki ihtiyatlı tavrı karşısında şaşırmış gözükmektedirler. Üstelik bu şaşkınlık o kadar ileri boyutlara ulaşmış bulunmaktadır ki, bir yandan TÜSİAD, hükümete muhtıra verip, “neden stratejik müttefikimiz ABD’nin isteklerini yerine getirmiyorsun?” mealinde açıklamalar yapıyorken, diğer yandan "En kötü karar karasızlıktan iyidir" diyen Genel Kurmay İkinci Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, hükümeti kararsızlıkla suçlamaktadır. Oysa MGK’nın son resmi açıklamasıyla hükümetin ihtiyatlı tutumu arasındaki paralellik açıkça gözlemlenmektedir. Belki burada tartışma yaratacak husus, hükümetin Irak krizini savaşsız çözmeyi amaçlayan diplomatik ataklarının arka planında başka gayelerin bulunup bulunmadığıdır. Ve Türkiye’deki derin devlet bu tür niyet tahlillerini sistem-içi güç ve çıkar mücadelesinin bir enstrümanı olarak sık sık kullanmaktadır. Nitekim hükümetin bu barış atağını, amacını aşan bir şekilde yorumlamak alışkanlığında olanların argümanlarının ne kadar zayıf olduğunu yukarıdaki örneklerde bir kez daha görmüş olduk. Benzer bir mantıkla, ancak bu kez barış çığlıklarıyla hükümetin insiyatifini yorumlayan sivil toplum örgütlerinin sergilediği manzara da diğerlerinden pek farklı gözükmemektedir. Malum çevreleri bir kenara bırakırsak, ilkeleri ve çerçevesi belli olmayan bir barış talebinde bulunan ve kendilerini İslam ile tavsif eden çevrelerin manzarası tam anlamıyla ibret vesikası görünümündedir. Bunlar, müftülükler önünde toplanarak "demokratik" tepkilerini ortaya koymuşlar ve imamların hutbelerinde "savaşa hayır" mesajını cemaate vermelerini talep ederek tipik bir garabet örneği sergilemişlerdir. Öte yandan her tarafta kuşatılmış; ekonomik olarak hareket alanı sınırlı, siyaset yapma alanı daraltılmış, Kıbrıs sorunu nedeniyle tam manasıyla ikilem içerisinde bulunan hükümetin başı olarak Abdullah Gül, Irak kriziyle ilgili suçlamaları reddediyor. Başbakan Gül, hükümetinin yürüttüğü politikanın MGK’da varılan mutabakat sınırları içerisinde olduğunu da özellikle vurgulamaktadır. Böylece Gül, hükümetin, Irak konusunda, ABD’ye ideolojik temele dayalı bir tavır koymasının söz konusu olmadığını, reel politikadan uzaklaşılmadığını deklare etmiş oluyor. Öyleki AKP’nin formatının bazılarının aksettirdiği çerçevede olmadığı dikkate alındığında bu açıklama daha da anlam kazanıyor...

Dolayısıyla, sistem içindeki çeşitli güç odaklarının farklı yaklaşımları ve Türkiye’nin yeniden yapılanması çerçevesindeki güç mücadeleleri bizleri aldatmamalı, hükümetin, TSK’nin, TÜSİAD’ın ve benzerlerinin çeşitli nedenlere dayalı öncelikleri ve hassasiyetleri yerli yerinde değerlendirilmelidir.

Zira sistem-içi tüm çevreler iyi bilmektedirler ki, Batı, gerek düşüncesi/ideolojisi ile, gerek ekonomik, siyasi ve kültürel olarak ve gerekse de askeri olarak Türkiye’yi kuşatmış bulunmaktadır. Üstelik bu kuşatma, bir anlamıyla, sistemi kontrol eden odakları rahatsız eder de gözükmemektedir. Bilinmektedir ki konjonktür gereği bu kuşatmanın başrol oyuncusu da ABD’dir. Ve bu gerçeği ortaya koyan çok net belirtiler, Irak sorunu nedeniyle bir kez daha ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ancak, bizce asıl üzerinde durulması gereken husus, bu kumpasın içerisinde yer alan ve global sistemin lideri ABD’nin kendi çıkarları doğrultusunda yazdığı bir senaryoda bölgesel bir güç olarak baş rolü oynayan Türkiye’deki "muhafazakar-demokrat" hükümetin ve destekçilerinin durumudur. Öyle ki, bunlar, bir taraftan söz konusu Amerikancı kuşatmanın bir parçasıyken, diğer taraftan, toplum manipüle edilerek bunlara hak etmedikleri bir misyon yüklenebilmekte, tüm olanlara karşın hala itibar edilmek istenmektedir. İddiaya göre, bölgedeki ABD politikalarına karşı AKP hükümeti güya direniş göstermekte, halkı müslüman devletlerin bir kısmının da dahil olacağı ve Irak sorununu barışçı yöntemlerle çözecek bir insiyatif oluşturmak istemektedir. Üstelik Ortadoğu’da Amerikan yanlısı görüntüleriyle ön plana çıkan Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelere Suriye ve İran gibi bölgedeki bir savaştan derin bir şekilde etkilenecek ülkeleri de içine alan bu barış insiyatifi ile ABD savaştan vazgeçirilecek, Saddam da BM silah denetçilerine her türlü desteği vermesi konusunda ikna edilecekmiş. Ne yazık ki gerçekler hiç de gösterilmek istenildiği gibi değildir. Evet, bu girişimle birlikte Türkiye Arap aleminde bugüne kadar olmadığı ölçüde bir itibar kazanmış bulunmaktadır. Aynı zamanda belirli sınırlar içerisinde kalması kaydıyla bu tür girişimlere prensip olarak ABD’nin de Türkiye’deki bazı çevreler gibi bakmadığı da bilinmektedir. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti bu girişimini reel politik sınırlarının ötesine taşırır ve stratejik müttefiki ABD ile bir çatışma noktasına taşırsa, bunun ortaya çıkaracağı iç ve özellikle de dış gelişmelere hazır olmak durumundadır. Çünkü gerçekler ayan beyan ortadadır. Global sistemin güç esasına dayalı mantığı, dünyadaki güç dengeleri ve bu denklem içerisinde Türkiye’nin yüklendiği misyon böyle bir gelişmeye geçit verecek bir manzara oluşturmamaktadır.

Gelişmeleri yakından izleyen uzmanların da açıkça ortaya koydukları gibi, ABD Ulusal Güvenlik Doktrini, tüm uluslararası hukuk kurallarını, hem de ABD’nin de altında imzası bulunan uluslararası yasaları, "ABD için iyi olan dünya için de iyi olmak durumundadır" mantığıyla hiçe saymaktadır. Ve mevcut güç dengeleri de terörist ABD’nin bu keyfiliğini şimdilik engelleyebilecek yapıda bulunmamaktadır. Öyleyse resmi çok net bir şekilde görmek mümkün olursa neler yapılıp yapılamayacağı veya orta ve uzun vadede yapılması elzem olan hususlar ortaya çıkmış olacaktır.

ABD’nin dünya ölçeğindeki yeni stratejisini inceleyenlerin büyük bir kısmı, ABD’nin 3. Dünya paylaşımında aslan payını almak istediğinin özellikle altını çizmektedirler. Söz konusu uzmanlara göre ABD’nin bu yeni stratejisi üç ana başlıkta incelenebilir. Bunlardan birincisi, enerji alanlarının kontrol altında tutulmasıdır. Bu bağlamda ABD, Irak ve Körfez petrolünü kontrol altında tutmak, bu bölgelerde ABD dostu yönetimlerin hakim olmasını sağlamak istemektedir. Dahası ABD, Hazar havzası, Latin Amerika ve Sahra’nın güneyindeki Afrika petrollerini de kontrolüne almak üzere bir dizi operasyonlar planlamaktadır. Bu stratejinin ikinci ana başlığı ise, silah sanayiini güçlendirmektir. Böylece dünya üzerindeki hegemonyasının sürdürebilmesi için gerekli olan askeri üstünlüğünü korumuş olacaktır. Nitekim ABD, ileriye yönelik ihtiyaçlarına cevap verecek ve Bush’u iktidara taşıyan odaklardan biri olan silah lobisini tatmin edecek "üstün nitelikli silah teknolojisi" projesini devreye sokmuş bulunmaktadır. Aynı zamanda ABD, 11 Eylül’den sonra kendisini ve müttefiklerini, özellikle de İsrail’i tehdit eden ülkelere karşı her an hazır bir güç bulundurmak arzusundadır. Tüm bu stratejik amaçlarını gerçekleştirmek üzere ABD, "Demokratik Emperyalizm"in her türlü enstrümanlarını kullanmak isteyecektir. Zaten bu konudaki başarısı stratejik hedeflerine ulaşmasını da sağlayacak, böylece hakimiyetini pekiştirmiş olacaktır.

Buna karşılık, ABD’nin bu keyfi ve "güçlü haklıdır" esasına dayalı stratejisi çerçevesindeki operasyonlarına dur diyecek, onu dengeleyecek uluslararası güç odaklarından da henüz bahsedebilmek mümkün değildir. AB çatısı altında toplanıp uluslararası bir güç olma yolunda önemli adımlar atan Batılı ülkeler ile gelecekte süper güç olacağı söylenen ülkelerin ise ne yazık ki ABD’ne karşı denge unsuru olabilecek güçleri bulunmamaktadırlar. Irak’a ABD’nin müdahalesine karşı gözüken Fransa yöneticilerinin kendi kamuoylarını tatmine yönelik çıkışlarının ardından Irak’a müdahale konusunda ABD’ni destekleyeceğini açıklaması da bu çerçevede değerlendirilebilecek bir gelişmedir. Zira Fransa da bilmektedir ki, gerek global piyasa ekonomisinin sürdürülebilir olması ve gerekse de enerji güvenliği konularında hala ABD’ne muhtaç bulunmaktadırlar. Ve bazı çekincelerine ve çıkar kavgalarına rağmen Batılı ülkeler kendilerini ABD’nin yanında yer almaya mecbur hissetmektedirler. Ortak değerlere ve aynı emperyalist gayelere sahip oldukları ABD ile, en azından, ciddi bir çatışmaya girmekten kaçınacaklardır.

Uluslararası sistemdeki bu güç dengesizliği ve ABD’nin keyfi politikalarının yansımaları Irak krizinde de kendini göstermekte, bölge ülkelerini güç durumda bırakmaktadır.

IRAK KRİZİNDE TÜRKİYE’NİN AÇMAZLARI:

ABD’nin Irak’ta ve devamında diğer bölge ülkelerinde yeni bir yapılanma stratejisi izlemesi büyük riskleri de beraberinde getirmektedir. Bölge ülkelerinin çoğu, ABD’nin Irak operasyonuyla birlikte başlayan bu sürecin kendi yönetimlerini de tehdit ettiğini farketmektedirler. Bu nedenle bölgedeki Amerikancı yönetimler bile, ABD’nin verdiği teminatlara rağmen, Irak’a müdahaleye sıcak bakmamaktadırlar. Dolayısıyla Suriye ve İran’ın kaygılarının ise diğer ülkelere göre daha boyutlu ve daha derin olmak durumunda olduğu da açık bir gerçektir.

ABD ve Batı için burada önem arz eden parametre ise bu yeni sistemde devletlerin, daha doğrusu yeni yapılanmaların piyasa ekonomisine uyum sağlayıp sağlayamamalarıdır. Keza bu ülkelerin global sisteme karşıt gelişmeleri üretebilme riskini taşıyıp taşımamaları da ABD açısından büyük önem arzetmektedir. İşte bu bağlamda Türkiye, ABD ve Batı için kilit ülke konumunda bulunmaktadır. Nitekim Pentagon’a danışmanlık yapan ve Bush’un Irak politikalarının entellektüel mimarlarından olan James Woolsey’in "Bush, G. Washington ve Atatürk’ün takipçisi. Türkiye’nin kuruluş ilkelerini Ortadoğu’nun bütününe yaymayı hedefliyor." ifadelerini de ABD’nin bölgedeki politikalarında Türkiye’nin önemini vurgulayan ifadeler olarak nitelendirmek fazla abartılı olmasa gerektir.

Zaten Türkiye’nin yeniden yapılandırılması konusunda özellikle dış odakların ısrarlı çabaları, "Laik-Demokrat-Müslüman Türkiye" modelini oluşturmak üzere sistematik olarak uygulamaya sokulan projeleri de bu çerçevede değerlendirmek doğru olacaktır. Öncelikle model ülke Türkiye’nin piyasa ekonomisine tam anlamıyla uyumlu hale getirilmesi ve çağdaş emperyalizmin önemli bir enstrümanı olan demokrasinin yeni versiyonu ile uygulama alanı bulmasının, ABD’nin ve Batı’nın bölgesel stratejileri için elzem gözüken adımlar olduğunu da bilmekteyiz.

Tüm bu gerçekler ortadayken Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nasıl bir politika izlemektedir? Bu konuda sistemi kontrol eden güç odakları arasında bir uyum söz konusu mudur? Bir devlet politikasından bahsedebilmek mümkün müdür? Türkiye’nin uzantısı olduğu global sisteme ve ABD’ne rağmen bağımsız bir politika izleyebileceği iddiası ne kadar gerçekçidir? Kuşatılmış bir ülkenin dünyayı ve bölgeyi kontrol eden güçler karşısında hareket kabiliyeti ne kadardır?...

Bir kere daha şu hususun altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki Türkiye Cumhuriyeti, ideolojik, ekonomik, politik ve kültürel olarak başat güçler tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu durumda olan bir ülkenin, ciddi ve derin bir ekonomik krizden çıkmaya çalıştığını, AB’ne giriş süreci gibi stratejik önem verdiği bir süreci yaşadığını, buna bağlı olarak kısa zamanda öyle ya da böyle çözmek zorunda olduğu Kıbrıs sorunuyla karşı karşıya olduğunu, sistemin bazı unsurları tarafından tereddütle karşılanan iki-üç aylık tecrübesiz bir hükümete sahip olduğunu düşünürsek, uluslararası ilişkilerde zaten dar olan hareket alanının daha da kısıtlandığını söylemek zor olmasa gerektir. Üstelik, yeniden yapılanma sürecini yaşayan ekonomik ve siyasal sistemin aktörleri arasında derin bir güç ve çıkar mücadelesi yaşandığı da düşünüldüğünde, temel ilkeleri netleşmiş uyumlu bir devlet politikasından da söz edebilmek kabil gözükmemektedir. Zaten uzantısı bulunduğu global sisteme rağmen Türkiye’nin bağımsız bir politika izleyebileceğini beklemek ise yukarıda çizdiğimiz resmin tamamen gerçek dışı olduğunu kabul etmek anlamına gelecektir. Ancak, tüm bu olumsuzluklara rağmen, AKP Hükümeti’nin Irak’ta savaşsız bir çözüm arayışı reel politik koşulların iyi algılanması ve stratejik müttefik ABD’nin de ikna edilmesi halinde olumlu bir insiyatif olarak değerlendirilmelidir. Ama bu girişim çok abartılmamalı, AKP tabanına ve iç kamuoyuna, Arap alemine olumlu yansımaları ötesinde bir sonuç beklenilmemelidir. Velev ki, bölgede yapılan yığınağın yanı sıra Saddam’a yönelik baskılardan sonuç alınarak Saddam rejimi ortadan kalkmış ya da içeriden çökertilmiş olsun. Ne var ki, hükümetin bu insiyatifinin Türkiye’nin sahip olduğu çok dar bir politik hareket alanında gündeme sokulmasını, başta Türk medyası ve uluslararası ekonomik sistemin bir uzantısı olan TÜSİAD’ın "kraldan çok kralcı" yaklaşımları sekteye uğratmaktadır. Kendi geleceklerini tehlikede gören bölge ülkelerinin bir kısmı ile AB içerisinde oluşmaya başlayan barış insiyatifinin Türk hükümetinin barış atağına yeterli desteği sağlaması ise pek imkanlı gözükmemektedir. Keza, Türkiye Cumhuriyeti’nde, kritik kararların alınmasında hala önemli bir unsur olan TSK’nin ABD taleplerine soğuk bakmadığı düşünülürse bu insiyatifin başarı şansı daha da azalacaktır. Hatırlanacağı gibi I. Körfez krizinde "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" yaklaşımıyla ABD ile birlikte harekete soğuk yaklaşan TSK’nin, Kürt Devleti senaryosu başta olmak üzere çeşitli argümanlarla ikna edildiğini söylemek de mümkün gözükmektedir. Öyle ki ABD kaynaklı haberlerde, ABD’nin, Genel Kurmay ve dışişleri bürokrasisine kendisini anlatabildiği, hükümete ise anlatamadığı yolunda haberler çıkmakta, resmi ağızlardan olmasa bile gayri resmi çevrelerce Türk hükümetine aba altından sopa gösterilmektedir. Ancak bu dolaylı uyarılara rağmen, hükümetin Irak sorununu savaşsız çözmek için diplomatik atakta bulunması ve bir barış insiyatifi grubu oluşturma çabası, ABD’nin kontrolünde bir gelişme olmasa da ABD’nin buna tepkisi içerideki ABD yanlıları kadar sert olmamış, bir müddet için de son sözler söylenmemiştir. Zaten bu ve benzeri girişimlerle AKP iktidarı, sınırları zorlamak yerine ABD’ni ikna ederek savaş öncesi her ihtimali değerlendirmek niyetindeyse bu hükümet hanesine olumlu bir not olarak düşülecektir. Ancak, bu arada, ABD’nin Irak’ta gerçekleştireceği bir operasyonda en çok etkilenecek ülke olan Türkiye’deki hükümetin stratejik müttefikiyle de niyetini paylaşması, onu ikna etmesi gereği bulunmaktadır. Aksi takdirde, Türkiye’nin, geçmişte olduğu gibi yeni faturalar ödemesi ve başına yeni gaileler sarılması mukadder olacaktır. Ki Türkiye’de böyle bir kararı verip, sonuçlarını hesap ederek akıllıca bir strateji uygulayabilecek (ortada gözükmeyen) yiğitleri alkışlamak da hepimize bir borçtur. Evet, Türkiye garip bir ülkedir. Ancak, ciddi bir hazırlığa ve öngörüye sahip olmadan "biz bu bölgenin ülkesiyiz, komşularımızla birlikte yaşayacağız" gibi hamasi söylemlerle siyaset yapılması da beklenilmemelidir. Zira Türkiye için sınırlar giderek daralmış bulunmaktadır. Eskiden olduğu gibi Türkiye’nin statükoyu muhafazaya yönelik politikalar izlemesi çok zor hatta imkansız gözükmektedir. Yol ayrımında bulunan Türkiye, ya kendini her cephede kuşatmış olan müttefiki ABD ile birlikte hareket edecek, Batı sisteminin önemli bir ülkesi olarak kendinden beklenilen politikaları uygulayacak, ya da köklü bir zihniyet değişikliği ve buna paralel radikal politikaları gündemine alacak kadrolar yetiştirecektir. İki arada bir derede politikalara tevessül edilmesi halinde ise Türkiye’ye yeni faturalar ödettirilmesi, direkt ya da endirekt yöntemlerle tedip edilmesi söz konusu olacaktır. Ve bu gerçeği en iyi AKP iktidarının göreceği kanaatindeyiz. Zira AKP zihniyeti, sistemin temel ilkeleri üzerine yeni bir yapılanmayı gerçekleştirmek üzere dış ve iç odakların yürüttüğü bir projenin kilit unsuru olarak sistemdeki yerini almış bulunmaktadır. Aksine intibalar, şimdilik, bazı gerçeklerin gizli kalmasında yarar umulmasından ve/veya bölgesel hassasiyetleri gidermeye yönelik manipülatif yaklaşımlardan kaynaklanabilir.

"KÜRT DEVLETİ" KURULABİLİR Mİ?

Irak’a ABD müdahalesi dolayısıyla Kürt Devleti kurulacak mı, kurulmayacak mı tartışmaları yine gündemdeki yerini aldı.

Oysa, gerek Kürtlerin içerisinde yaşadıkları sosyolojik gerçekler, gerek coğrafi koşullar ve gerekse emperyalist güçlerin Kürt kartını ihtiyaç duydukça politik manipülasyon aracı olarak kullanması öyle bir devletin kurulmasını önleyen temel faktörler olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha geriye gitmeye gerek yok. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bölgedeki çıkarları için diğer etnik unsurları kullandığı gibi Kürtleri de kullanan İngilizler, Kürt Devleti kurduracağı vaadiyle Kürtleri uzun süre oyalamış bulunmaktadır. Daha sonra oyunu farkeden bir kısım Kürtler başka arayışlar içerisine girmişlerdir. Ancak, önce Irak Devleti’ni kuran İngilizler ve sonra da bölgeyi hakimiyeti altında tutmak isteyen global ve bölgesel güçler Kürt etnisitesiyle hep ilgili olmuşlardır. Tarihi ayrıntılara girmeden özetlersek, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bölge hakimiyetini İngilizlerden devralan ABD, zaman zaman bölge ülkesi olan Suriye, Irak ve İran’daki Kürt unsurları, bölgesel sorunlarının çözümü sürecinde devreye sokma ihtiyacı duymuşlar ve her defasında bu girişimler başarılı olabilmiştir.

Ancak, Osmanlı Devleti içerisinde diğer müslüman unsurlarla birlikte kendilerini yabancı hissetmeden yaşayan, önemli fonksiyonlar icra eden ve büyük çoğunluğu müslüman olan Kürt aşiretlerin, ulus-devlet anlayışının bölgede hakim olması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ümmet esası üzerinde değil de ulus bilinci üzerinde yükseltilmesiyle, adeta uluslararası güçlerin ve onların bölgedeki uzantılarının insafına terkedildikleri de bu arada not edilmelidir.

Öyle ki, öncelikle ABD’nin Iraklı Kürtler başta olmak üzere İran ve Türkiye’deki Kürtleri, zaman zaman bu ülkelerdeki rejimleri hizaya getirmek amacıyla harekete geçirdiği bilinmektedir. PKK’nın hangi güçler tarafından kurdurulduğu, konjonktür gereği bazen yalnız bırakıldığı, Avrupa ülkelerinin himayelerine terk edildiği, işlevi sona erince de aynı güçlerce nasıl paketlenip Türkiye’ye teslim edilerek, bir taş ile iki kuş vurulmak istenildiği de malumdur. Keza I. Körfez krizinden sonra Kuzey Irak’ta kendilerine uygun zemin sunulan Kürt örgütlerinin Kürt Devleti kurma niyetleri tüm tarafların bilgisi dahilindedir. Ancak konjonktürel bu gelişmelere karşın, ABD ve bölge ülkeleri bilmektedirler ki, Irak’ta bir Kürt Devleti’nin kurulması, başta Irak olmak üzere Türkiye, Suriye ve İran’ın parçalanmasına neden olur. Bu durum ise, ABD tarafından kabul edilebilir olmadığı gibi bölgede hakim unsur olan Arapların da tepkisini çekecektir. Keza ABD, stratejik müttefik olarak kabul ettiği ve bölgesel amaçları doğrultusunda "model" ülke olarak hazırladığı Türkiye’yi bölmek istemeyecektir. Ancak, bölgedeki Kürt örgütlerin de bu umudunu hep sıcak tutmaktadır ki bugün Irak krizinde de olduğu gibi gerektiğinde faydalanabilsin. Bunun için de, toprak bütünlüğü korunacak olan Irak’ta, etnik temele dayanmayan coğrafi bazda federatif bir yapıda Kürt gruplara bir takım imkanlar sağlaması söz konusu olacaktır...

Dünyaya hakim olan azgın güçlerin bir hesabı varsa, muhakkak, Allah’ın da bir hesabı vardır. Yeter ki, Muvahhid güçler, Allah’ın emirleri doğrultusunda şerefli bir duruş sergileyebilsinler, Tevhidi bir eksende alternatif bir yaşam biçimi ortaya koyabilecek gayreti gösterebilsinler. Sonrasında, yukarıda resmetmeye çalıştığımız, tüm kuşatılmışlığa rağmen, hiç kimsenin tahmin edemediği gelişmelere şahit olmak, müminler dışında herkesi hayrete düşürecek, onların ise şükürlerini arttıracaktır.

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'