“Ölümün Çocukları”
Çeviren : Refik
TUNÇ
Kaynak: ZNET,
14.06.2003, www.zmag.de
Barış gemisi Akabe
limanından, merasimle tehlikeli yolculuğuna uğurlandıktan bir hafta sonra bir
torpido tarafından vuruldu. Geminin batıp batmayacağı veya hasara rağmen
yolculuğuna devam edip etmeyeceği henüz belli değil. Yolculuğunun şu ana kadarki
tarihçesi şöyle: Bir İsrail savaş helikopteri, Hamas hareketinin siyasi kanat
lideri Abdulaziz el-Rantisi’yi öldürmeye teşebbüs etti. El-Rantisi adeta
mucizevi bir şekilde kurtuldu. Hemen akabinde savaş helikopterleri başka Hamas
liderlerini tasfiye ettiler. Açıktır ki bu, Hamas’ın tüm kanatlarının –askeri,
siyasi, sosyal, eğitimsel ve dinî- liderlerini tasfiyeye yönelik bir kampanyanın
başlangıcı idi. Tabii ki böylesi bir kampanya, haftaları veya ayları gerektiren
uzun hazırlıkların bir sonucu idi. Akabe-Zirvesi’nin tarihi henüz belirlenmeden
önce planlanmış olduğu aşikar. Ancak kampanya, başkan Bush’un Kızıl Deniz
kıyısındaki şanlı resimli anlarına mani olmamak için Sharon tarafından
ertelenmişti. Başarıyla parlayan başkan ve ekibi ülkelerine geri döndükten az
bir zaman sonra ise ölüm makinası aksiyona geçti. Tüm dünya mahkemeleri basit
bir prensibe göre hareket ederler: Sonuçları önceden kestirilebilir bir eyleme
girişen kişi, sanki o sonuçları amaçlamış gibi itham edilir. Aynısı bu kampanya
için de geçerli. Hamas liderlerinin (eşleri, çocukları ve tasadüfen olay yerinde
bulunan yayalar dahil) öldürülüşüyle şu sonuçların ortaya çıkması
hedeflenmektedir: a) Hamas’ın misillemede bulunması, yani intihar eylemlerine
girişmesi; b) Filistin yönetiminin Hamas’la ateşkes imzalama çabalarının akamete
uğraması; c) Ebu Mazen’in ta en başından beri siyasi olarak diskalifiye
edilmesi; d) Yol Haritası’nın imhası; e) Sözümona bazı "dış kontrol
noktaları"nın kaldırılmasından sonra yerleşimcilerin zararının tazmini. Bu
hedeflerin beşine de ulaşılmıştır. Ülkeyi kan ve ateş kaplamış durumda; her iki
tarafın medya kuruluşları cenazelerle ve karşılıklı tahriklerle meşgul; ateşkes
sağlama çabaları durduruldu; Şaron Ebu Mazen’i yolunmuş tavuk olarak niteledi;
Yol Haritası sallantıda; Bush, bütün öfkesini Hamas’a yöneltirken Şaron’a
yumuşak bir suçlamada bulundu. Sahte ‘dış kontrol noktaları’nın "fesh"i
durduruldu. (Yahudi) Yerleşim birimlerindeki inşaat faaliyetleri bütün hızıyla
devam ediyor, aynı zamanda, Batı Şeria’nın ta içinden geçecek yeni bir sınır
niteliğindeki "bölme çiti"nin inşası sürüyor. (Bush ve Blair, bu duvarın
yapımının durdurulmasını talep ettiler –bu talep, aylar önce başlattığımız
kampanyanın bir başarısı olmuştur). Batı Şeria’daki kordon ve ablukalar
yoğunlaştırıldı. Sanki İşgal altındaki bölgelerdeki durum öncekinden farksız,
sanki Akabe’deki tiyatro hiç olmamış gibi. Buna göre Rantisi’yi öldürme kararı
İsrail tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ve ilk olarak sorulması gereken sual
şudur: Bu kararı kim verdi?
Kimin vermediğini
söylemek daha basit. Dalkavuklar ve evet-deyiciler korosu haline dönüşmüş olan
hükümet tarafından verilmediği kesin. Şaron’un bunları adam yerine koyduğu yok.
Onlara danışmayı aklından bile geçirmiyor. Daha önce eşi görülmemiş biçimde
alçalan-seviyesizleşen Knesset de vermedi. Açıkça bilinmektedir ki bu parti,
yeraltı dünyasının temsilcilerinden, katillerden ve sanki tesadüfen sokaktan
devşirilmiş kişilere benzeyen bir kaç önemsiz politikacıdan oluşmaktadır. Parti
sözcüsü, eğlendirici bir orijinal olarak bilinmektedir.
Yine söz konusu
karar topyekün halk tarafından da verilmiş değil. Yapılan tüm resmi
soruşturmalar, kamuoyunun, Yol Haritası’nın başarısını temenni ettiğini
göstermektedir. Herkes, Şaron’un ciddi olarak barış peşinde olduğuna inanıyordu.
Sol kanattan da bir sürü hışır adam, tutumunu değiştirdiği(!) için Şaron’u
övdüler. Hiç kimse halka, yeni bir şiddet dalgasını isteyip istemediğini
sormadı. Yapılan en son kamuoyu soruşturmaları, halkın % 67’sinin, Hamas lideri
Rantisi’ye yönelik suikast girişimini desteklemediğini ortaya koymuştur. Ne var
ki Şaron, kamuoyunun, kendi kararlarını kabul edeceğini ve çiftliğindeki
koyunlar misali kendisine uyacaklarını biliyordu. Şu halde kararı veren kimdi?
Bu bir sır değil. Karar beş tane general tarafından verildi: Emekli bir iki
yıldızlı general olan başbakan Ariel Şaron, (yine emekli) bir üç-yıldızlı
general olan savunma bakanı Şaul Mofaz, üç yıldızlı bir general olan Genelkurmay
Başkanı Moşe Ya’alon, önceden iki yıldızlı general olan Mossad şefi Me’ir Dagan
ve rütbe itibariyle üç yıldızlı bir generale eşit olan emniyet şefi Avi Dichter
tarafından verilmiştir.
Bu askerî-komita şu
anda, İsrail’in kaderiyle ilgili kararlar vermektedir. Belki de gelecek bir kaç
kuşak boyunca veya her zaman için bu konudaki insiyatif bunların elinde
olacaktır. Latin Amerika’da olsa bu duruma cunta adı verilirdi. Biz bir çok kez
üniformalı ve üniformasız generallerin, bu ülkedeki özel statüleri üzerinde
konuştuk. Batı dünyasında böyle bir şeyin benzerine rastlanmaz. Hiç bir
demokratik ülkede bir general, başbakan değildir. Hiç bir demokratik ülkede bir
asker savunma bakanı değildir, bakanlığa atanmasından bir gün önce general
kıyafeti taşıyan birisi ise hiç değil. Hiç bir demokratik ülkede bir genelkurmay
başkanı hükümetin bütün kabine toplantılarına, "güvenlikle ile ilgili tüm
konularda" kendisine danışılan en yüksek otorite olarak katılmaz. Ki bu
konular, İsrail’de, ulusal siyasetin bütün meselelerini içine almaktadır.
Generallerin nüfuzu-gücü kapsamlı bir altyapıya dayanmaktadır. Genelde İsrailli
bir general orduyu kırk yaşlarının başında terkeder. Eğer herhangi bir siyasal
partinin en üst yönetim kadrosuna katılmıyorsa (Likud, Labor ve Ulusal-Dini
Parti halihazırda generaller tarafından ve Meretz de bir albay tarafından
yönetilmektedir) ya da belediye başkanı adayı olmuyorsa, bu durumda
meslekdaşları kendisine, herhangi bir hükümet organına, bir üniversiteye ya da
resmi bir hizmet kuruluşuna müdür olma konusunda yardımcı olurlar. Hükümet ve
toplum içinde kilit pozisyonlara sahip olan yüzlerce general emeklisi, salt
birbirleriyle eski anıları paylaşan gazilerin teşkil ettiği bir gurup değildir.
İlişkiler bundan daha derindir. Yıllar süren askeri hizmetin biçimlendirdiği
belli bir hayat anlayışı, belli bir siyasal dünya görüşü, bir düşünme ve hatta
bir konuşma tarzı söz konusudur. Bunca yıldır İsrail’de bu kuralın üç ya da
dörtten fazla istinası olmamıştır. İlk bakışta hem sağ kanadın hem de sol
kanadın generalleri vardır, ama bu sadece bir göz yanılsamasıdır. Bu hafta
içinde bu durum daha bir aşikar hale geldi: Rantisi’ye yönelik suikast
girişiminden ve Hamas’ın misillemesinden sonra bir dizi general medyada boy
gösterdiler. (İsrailli bir general, ne kadar ahmak olursa olsun, otomatik olarak
medyada çok aranan bir yorumcu olmaktadır.) Dengeyi korumak adına ekrana hem sağ
kanattan hem de sol kanata mensup generaller çıkartıldı –hepsi de az çok aynı
şeyleri söylediler, hem de aynı terminolojiyi kullanarak. Bu durum, bizzat
"yorum"ların kendisinden çok iki ibranice sözcükte ifadesini buluyordu: Ben
Mavet ("Ölüm(ün) Oğlu", yani öldürülmesi gereken bir kişi) Sanki bir emir olarak
algılanmışçasına, bu menfûr sözcük, geniş toplumsal tartışmalara konu oldu. Bu
sözcüğü zevk ile kullanmayan hiç bir general, hiç bir siyasetçi ve muhabir
kalmadı. Daha önce bu kelime medyada hiç duyulmamışken, şimdi birden herkesin
diline pelesenk olmuştu. Rantisi "ölümün oğlu"ydu. Şeyh Yasin de "ölümün
oğlu"ydu. Hamas’ın diğer yöneticileri de "ölümün çocukları" idi. Belki Yasir
Arafat da öyle... Bu tabir, Eski Ahid’de, II. Samuel’de (12/6) geçmektedir. Kral
Davut menfur bir suç işler; en sadık komutanı olan Hittî Uriya’nın cenkte
öldürülmesi ve böylece onun karısı olan Batşeba’yı elde edebilmek için,
Uriya’nın tehlikeli bir mevziye yerleştirilmesini emreder. Peygamber Natan onu
bu fiilinden dolayı açıkça suçlar ve ona, fakir bir adamın sahip olduğu tek
koyunu kesen zengin adamın kıssasını anlatır. Davud buna öfkelenir ve Natan’a
şöyle der: "Hay olan Rabbin hakkı için bunu yapan ölüm(ün) oğludur!...Ve Natan
Davud’a dedi ki: "O adam sensin!". Ne kadar ironiktir ki, İncil bu sözcüğü,
İsrailoğulları’nın en büyük önderine (ki o menfur bir suç işlemişti) karşı
kullanmaktadır. Ve şimdi bu sözcük İsrail devletinin yöneticileri tarafından
filistinlilere karşı kullanılmaktadır. Ne ki asıl önemli olan bu değil. Daha
önemlisi, bu kelimenin başbakan ve onun generallerden oluşan küçük grubu
tarafından tedavüle sokulmuş olması ve herkesin bu sözcüğü düşünmeden ve
tepkisizce, bir papağan sürüsü gibi tekrarlamasıdır. Tek başına bu durum dahi
korkutucudur, ancak eğer bu sözler yıkıcı bir ulusal kararın yansıması ise ve
halk da sorgulamadan bunu kabul ediyorsa, işte o zaman bu daha da korkunç bir
şey.
Şaron’un barış
gemisini batırmayı başarıp başarmadığı henüz belli değil. Belki başkan Bush tüm
bu olup bitenlerden sonra bir nebze kararlılık gösterir de uğruna kendi kişisel
prestijini ortaya koyduğu barış insiyatifini kurtarır. Aradan geçen süre içinde
ölüm dansı yine devam edecek ve kelimenin tam anlamıyla kan, İsrail ve Filistin
sokaklarında akmaya devam edecek.