Yıl 22  Sayı 295 Temmuz 2003
Bu Sayıda
 

“Ölümün Çocukları”

 

 

Çeviren : Refik TUNÇ

Kaynak: ZNET, 14.06.2003, www.zmag.de

 

Barış gemisi Akabe limanından, merasimle tehlikeli yolculuğuna uğurlandıktan bir hafta sonra bir torpido tarafından vuruldu. Geminin batıp batmayacağı veya hasara rağmen yolculuğuna devam edip etmeyeceği henüz belli değil. Yolculuğunun şu ana kadarki tarihçesi şöyle: Bir İsrail savaş helikopteri, Hamas hareketinin siyasi kanat lideri Abdulaziz el-Rantisi’yi öldürmeye teşebbüs etti. El-Rantisi adeta mucizevi bir şekilde kurtuldu. Hemen akabinde savaş helikopterleri başka Hamas liderlerini tasfiye ettiler. Açıktır ki bu, Hamas’ın tüm kanatlarının –askeri, siyasi, sosyal, eğitimsel ve dinî- liderlerini tasfiyeye yönelik bir kampanyanın başlangıcı idi.  Tabii ki böylesi bir kampanya, haftaları veya ayları gerektiren uzun hazırlıkların bir sonucu idi. Akabe-Zirvesi’nin tarihi henüz belirlenmeden önce planlanmış olduğu aşikar. Ancak kampanya, başkan Bush’un Kızıl Deniz kıyısındaki şanlı resimli anlarına mani olmamak için Sharon tarafından ertelenmişti. Başarıyla parlayan başkan ve ekibi ülkelerine geri döndükten az bir zaman sonra ise ölüm makinası aksiyona geçti.  Tüm dünya mahkemeleri basit bir prensibe göre hareket ederler: Sonuçları önceden kestirilebilir bir eyleme girişen kişi, sanki o sonuçları amaçlamış gibi itham edilir. Aynısı bu kampanya için de geçerli. Hamas liderlerinin (eşleri, çocukları ve tasadüfen olay yerinde bulunan yayalar dahil) öldürülüşüyle şu sonuçların ortaya çıkması hedeflenmektedir: a)  Hamas’ın misillemede bulunması, yani intihar eylemlerine girişmesi; b) Filistin yönetiminin Hamas’la ateşkes imzalama çabalarının akamete uğraması; c) Ebu Mazen’in ta en başından beri siyasi olarak diskalifiye edilmesi; d) Yol Haritası’nın imhası; e) Sözümona bazı "dış kontrol noktaları"nın kaldırılmasından sonra yerleşimcilerin zararının tazmini. Bu hedeflerin beşine de ulaşılmıştır. Ülkeyi kan ve ateş kaplamış durumda; her iki tarafın medya kuruluşları cenazelerle ve karşılıklı tahriklerle meşgul; ateşkes sağlama çabaları durduruldu; Şaron Ebu Mazen’i yolunmuş tavuk olarak niteledi; Yol Haritası sallantıda; Bush, bütün öfkesini Hamas’a yöneltirken Şaron’a yumuşak bir suçlamada bulundu. Sahte ‘dış kontrol noktaları’nın "fesh"i durduruldu. (Yahudi) Yerleşim birimlerindeki inşaat faaliyetleri bütün hızıyla devam ediyor, aynı zamanda, Batı Şeria’nın ta içinden geçecek yeni bir sınır niteliğindeki  "bölme çiti"nin inşası sürüyor. (Bush ve Blair, bu duvarın yapımının durdurulmasını talep ettiler –bu talep,  aylar önce başlattığımız kampanyanın bir başarısı olmuştur). Batı Şeria’daki kordon ve ablukalar yoğunlaştırıldı. Sanki İşgal altındaki bölgelerdeki durum öncekinden farksız, sanki Akabe’deki tiyatro hiç olmamış gibi. Buna göre Rantisi’yi öldürme kararı İsrail tarihinde bir dönüm noktasıdır. Ve ilk olarak sorulması gereken sual şudur: Bu kararı kim verdi?

Kimin vermediğini söylemek daha basit. Dalkavuklar ve evet-deyiciler korosu haline dönüşmüş olan hükümet tarafından verilmediği kesin. Şaron’un bunları adam yerine koyduğu yok. Onlara danışmayı aklından bile geçirmiyor. Daha önce eşi görülmemiş biçimde alçalan-seviyesizleşen Knesset de vermedi. Açıkça bilinmektedir ki bu parti, yeraltı dünyasının temsilcilerinden, katillerden ve sanki tesadüfen sokaktan devşirilmiş kişilere benzeyen bir kaç önemsiz politikacıdan oluşmaktadır. Parti sözcüsü, eğlendirici bir orijinal olarak bilinmektedir.

Yine söz konusu karar topyekün halk tarafından da verilmiş değil. Yapılan tüm resmi soruşturmalar,  kamuoyunun, Yol Haritası’nın başarısını temenni ettiğini göstermektedir. Herkes, Şaron’un ciddi olarak barış peşinde olduğuna inanıyordu. Sol kanattan da bir sürü hışır adam, tutumunu değiştirdiği(!) için Şaron’u övdüler. Hiç kimse halka, yeni bir şiddet dalgasını isteyip istemediğini sormadı. Yapılan en son kamuoyu soruşturmaları, halkın % 67’sinin, Hamas lideri Rantisi’ye yönelik suikast girişimini desteklemediğini ortaya koymuştur. Ne var ki Şaron, kamuoyunun, kendi kararlarını kabul edeceğini ve çiftliğindeki koyunlar misali kendisine uyacaklarını biliyordu. Şu halde kararı veren kimdi? Bu bir sır değil. Karar beş tane general tarafından verildi: Emekli bir iki yıldızlı general olan başbakan Ariel Şaron,  (yine emekli) bir üç-yıldızlı general olan savunma bakanı Şaul Mofaz, üç yıldızlı bir general olan Genelkurmay Başkanı Moşe Ya’alon, önceden iki yıldızlı general olan Mossad şefi Me’ir Dagan  ve rütbe itibariyle üç yıldızlı bir generale eşit olan emniyet şefi Avi Dichter tarafından verilmiştir.

Bu askerî-komita şu anda, İsrail’in kaderiyle ilgili kararlar vermektedir. Belki de gelecek bir kaç kuşak boyunca veya her zaman için bu konudaki insiyatif bunların elinde olacaktır. Latin Amerika’da olsa bu duruma cunta adı verilirdi. Biz bir çok kez üniformalı ve üniformasız generallerin, bu ülkedeki özel statüleri üzerinde konuştuk. Batı dünyasında böyle bir şeyin benzerine rastlanmaz. Hiç bir demokratik ülkede bir general, başbakan değildir. Hiç bir demokratik ülkede bir asker savunma bakanı değildir, bakanlığa atanmasından bir gün önce general kıyafeti taşıyan birisi ise hiç değil. Hiç bir demokratik ülkede bir genelkurmay başkanı hükümetin bütün kabine toplantılarına, "güvenlikle ile ilgili tüm konularda" kendisine danışılan en yüksek otorite olarak katılmaz.  Ki bu konular, İsrail’de, ulusal siyasetin bütün meselelerini içine almaktadır. Generallerin nüfuzu-gücü kapsamlı bir altyapıya dayanmaktadır. Genelde İsrailli bir general orduyu kırk yaşlarının başında terkeder. Eğer herhangi bir siyasal partinin en üst yönetim kadrosuna katılmıyorsa (Likud, Labor ve Ulusal-Dini Parti halihazırda generaller tarafından ve Meretz de bir albay tarafından yönetilmektedir) ya da belediye başkanı adayı olmuyorsa, bu durumda meslekdaşları kendisine, herhangi bir hükümet organına, bir üniversiteye ya da resmi bir hizmet kuruluşuna müdür olma konusunda yardımcı olurlar. Hükümet ve toplum içinde kilit pozisyonlara sahip olan yüzlerce general emeklisi, salt birbirleriyle eski anıları paylaşan gazilerin teşkil ettiği bir gurup değildir. İlişkiler bundan daha derindir. Yıllar süren askeri hizmetin biçimlendirdiği belli bir hayat anlayışı, belli bir siyasal dünya görüşü, bir düşünme ve hatta bir konuşma tarzı söz konusudur. Bunca yıldır İsrail’de bu kuralın üç ya da dörtten fazla istinası olmamıştır. İlk bakışta hem sağ kanadın hem de sol kanadın generalleri vardır, ama bu sadece bir göz yanılsamasıdır. Bu hafta içinde bu durum daha bir aşikar hale geldi: Rantisi’ye yönelik suikast girişiminden ve Hamas’ın misillemesinden sonra bir dizi general medyada boy gösterdiler. (İsrailli bir general, ne kadar ahmak olursa olsun, otomatik olarak medyada çok aranan bir yorumcu olmaktadır.) Dengeyi korumak adına ekrana hem sağ kanattan hem de sol kanata mensup generaller çıkartıldı –hepsi de az çok aynı şeyleri söylediler, hem de aynı terminolojiyi kullanarak. Bu durum, bizzat "yorum"ların kendisinden çok iki ibranice sözcükte ifadesini buluyordu: Ben Mavet ("Ölüm(ün) Oğlu", yani öldürülmesi gereken bir kişi) Sanki bir emir olarak algılanmışçasına, bu menfûr sözcük, geniş toplumsal tartışmalara konu oldu. Bu sözcüğü zevk ile kullanmayan hiç bir general, hiç bir siyasetçi ve muhabir kalmadı. Daha önce bu kelime medyada hiç duyulmamışken, şimdi birden herkesin diline pelesenk olmuştu. Rantisi "ölümün oğlu"ydu. Şeyh Yasin de "ölümün oğlu"ydu. Hamas’ın diğer yöneticileri de "ölümün çocukları" idi. Belki Yasir Arafat da öyle... Bu tabir, Eski Ahid’de, II. Samuel’de (12/6) geçmektedir. Kral Davut menfur bir suç işler; en sadık komutanı olan Hittî Uriya’nın cenkte öldürülmesi ve böylece onun karısı olan Batşeba’yı elde edebilmek için, Uriya’nın tehlikeli bir mevziye yerleştirilmesini emreder. Peygamber Natan onu bu fiilinden dolayı açıkça suçlar ve ona, fakir bir adamın sahip olduğu tek koyunu kesen zengin adamın kıssasını anlatır. Davud buna öfkelenir ve Natan’a şöyle der: "Hay olan Rabbin hakkı için bunu yapan ölüm(ün) oğludur!...Ve Natan Davud’a dedi ki: "O adam sensin!". Ne kadar ironiktir ki, İncil bu sözcüğü, İsrailoğulları’nın en büyük önderine (ki o menfur bir suç işlemişti)  karşı kullanmaktadır. Ve şimdi bu sözcük İsrail devletinin yöneticileri tarafından filistinlilere karşı kullanılmaktadır. Ne ki asıl önemli olan bu değil. Daha önemlisi, bu kelimenin başbakan ve onun generallerden oluşan küçük grubu tarafından tedavüle sokulmuş olması ve herkesin bu sözcüğü düşünmeden ve tepkisizce, bir papağan sürüsü gibi tekrarlamasıdır. Tek başına bu durum dahi korkutucudur, ancak eğer bu sözler yıkıcı bir ulusal kararın yansıması ise ve halk da sorgulamadan bunu kabul ediyorsa, işte o zaman bu daha da korkunç bir şey.

Şaron’un barış gemisini batırmayı başarıp başarmadığı henüz belli değil. Belki başkan Bush tüm bu olup bitenlerden sonra bir nebze kararlılık gösterir de uğruna kendi kişisel prestijini ortaya koyduğu barış insiyatifini kurtarır. Aradan geçen süre içinde ölüm dansı yine devam edecek ve kelimenin tam anlamıyla kan, İsrail ve Filistin sokaklarında akmaya devam edecek.

 

 


 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'