Yıl 22  Sayı 295 Temmuz 2003
Bu Sayıda
 

 

 

Emperyal Amaçlar

 

 

Çeviren : Serhat KARA

Kaynak: 15.05.2003 www.zmag.de

David Barsamian´ın Noam Chomsky ile söyleşisi

David Barsamian: ABD´nin Irak'ı istilası ve işgali bölgesel ne tür sonuçlar doğurur?

Noam Chomsky: Bence, sadece Ortadoğu değil, genel anlamda tüm dünya bunu doğru olarak, askeri gücün kullanışının geçen sene eylülde genel düstur olarak ilan edildiği gibi, yeniden düzgülenmesini denemeye yönelik bir basit test aracı olduğunu düşünüyor. Geçen Eylülde ABD´nin Ulusal Güvenlik Strateji´si ilan edilmişti. Bu, dünya çapında güç kullanımı hakkında adeta yeni ve olağanüstü aşırı bir doktrin teşkil etmekteydi. Irak´a karşı çalınan savaş çanlarının bu doktrinin zamanına denk gelmesi hiç de gözden kaçacak bir olay değil. Bununla beraber kongrenin kampanyası da başlatılmıştır. Bu olayların hepsi birbiriyle bağlantılıdır.

Bu yeni doktrin muhtemelen BM-Şartı’na uygun olan ilk vuruşu (düşmandan önce davranarak) değilde, daha çok uluslararası hukukla hiç alakası olmayan önleyici savaşı kapsıyor. Bilindiği gibi bu doktrin ABD´nin dünyayı güç kullanarak yönetmesidir. Eğer kendi hakimiyetine karşı bu uzaktan üretilmiş, vehmedilmiş - artık her nedenden dolayı olursa olsun -herhangi bir dokunma algıladıkları zaman,  o zaman bu durum  ABD´ye daha kendisi için gerçek manada tehdit oluşturacak kıvama gelmeden önce, bu oluşumu yok etme hakkını veriyor. İlk vuruşun aksine önleyici savaş işte bu demek oluyor.

Yeni bir doktrin oluşturulmak istendiğinde, güçlü bir devlet bu doktrinin yeni bir norm olarak tanımlanmasını sağlayabilir. Mesela Hindistan´ın korkunç mezalimlere bir son vermesi için Pakistan´a saldırması yeni bir norm oluşturmaz. Ama ABD´nin Sırbistan´ı şüpheli gerekçelerle bombalaması yeni bir norm oluşturur. Bu da gücün tarifidir.

Dolayısıyla yeni bir norm yerleştirilmek isteniyorsa, birşeyler yapılması gerek. Bunun içinde en basit yol gelmiş geçmiş zamanların en güçlü askeri gücü tarafından toz duman edilebilecek olan tamamen güçsüz ve savunmasız bir hedefin seçilmesidir. Bunu yaparken şayet inandırıcı olunmak isteniyorsa, en azından kendi halkı açısından, bu halkı korku ve dehşet içine düşürmek gerekir. Yani bu güçsüz ve savunmasız hedefi, 11 Eylül’ün sorumluluğunu taşıyan, ve tekrar saldırıya geçebilecek, ABD halkının varlığını yok edebilecek korkunç bir tehdit olarak gözde büyütülmesi gerek. Ve neticede gerçekten bu böyle yapıldı. Geçen Eylül’de yoğun çabalarla Amerika dünyanın tek ülkesi olarak Saddam Hüseyin´in sadece bir canavar değil aynı zamanda varlıksal bir tehdit olduğu konusunda ikna edilmeye çalışıldı. Kongrenin “Ekim kararı"nın ve o zamandan bu yana bir çok manevranın içeriği budur. Netice kendini bir çok ankette gösteriyor: ABD halkının yarısına yakını Saddam Hüseyin´i 11 Eylül’ün sorumlusu olarak görüyor.

Ve böylece herşey biraraya geliyor. Yeni bir doktrin oluşturulmaktadır. Çok basit bir mesele aracılığıyla yeni bir norm yerleştirilmektedir. Halk telaşa sürükleniyor ve bu ABD halkı dünyada tek olarak bu safsatalara inanıyor ve bu yüzden askeri gücün  kendini  koruma amaçlı olarak kullanışını tasvib etmektedir. Bu durum aynen yeni yapılacak saldırıların çerçevesini genişletmeyi amaçlayan ders kitablarında tasvir edilen bir saldırı taktiğine benzemektedir. O basit sorun halledildikten sonra, diğer ağır sorunlarla ilgilenebilir.

Yeryüzünün bir çok yerinde savaşa karşı oluşun ana nedenleri bunlardır. Olay sadece Irak´a saldırı ile bağlantılı değil. Bir çok insan bu saldırının gerçek amacını biliyor. Bu nedenle, dünya halklarının büyük çoğunluğu ABD´yi dünya barışını tehdit eden bir unsur olarak görüyor. George Bush bir sene içinde ABD´yi çok korkulan, reddedilen ve hatta nefret edilen bir ülke konumuna getirdi.

D.B: Ocak ayının sonundaki Dünya Sosyal Forum´unda Bush´u ve yakın çalışma arkadaşlarını 'emperyal güç'  kullanan 'ırkçı milliyetçiler' olarak tanımladınız. Washington´daki bu rejim kendinden önceki rejimlerden ilke temelinde ne kadar ayrışıyor?

N.C.: Tarihsel bir bakış açısına sahip olmak faydalıdır. Şimdi politik sahnenin diğer ucundaki Kennedy´nin etrafındaki liberallere bakalım. 1963 yılında iç güvenlikle alakalı Bush´un Strateji dökümanından pek farkı olmayan bir doktrin yayınlamışlardı. Kabul görmüş, emektar devlet adamı olan, o zamanlar Kennedy yönetiminin yüksek danışmanı olan Dean Acheson "Amerikan Ulusal Hukuk Topluluğu"´nda sunduğu tebliğde ABD´nin konumuna, prestijine ya da otoritesine dokunan bir unsura, hangi türden olursa olsun karşılık vermesinin suçlama gerekçesi oluşturmayacağı konusunda bilgilendiriyordu. Seçtiği kelimeler şimdiki rejiminkinden pek farklı değildi. Neyi ima ediyordu? ABD´nin Küba´ya karşı terörist ve ekonomik yollarla sürdürdügü savaşı kast ediyordu. Sunulan tebliğin zamanlaması çok aydınlatıcıdır. Dünyanın roket krizinden dolayı bir atom savaşının eşiğine geldiği zamana denk gelmekteydi. Roketlerin gönderilmesi geniş çaplı terör kampanyasıyla beraber rejim değişikliğini amaçlıyordu. Hemen bunun ardından Kennedy terör kampanyasını artırdı ve Acheson´da "Amerikan Ulusal Hukuk Topluluğu"nun bizim  konumumuza ve prestijimize en ufak bir şekilde dokunan bir tavra karşı "önleyici savaş" yürütmemizin hakkımız olduğu konusunda bilgilendirdi. Bunun için hayati bir tehlikeyle karşı karşıya olmamızın gerek bile olmadığını da ekliyordu. Onun seçtiği ifadeler aslında Bush-Doktrini´nden bile daha sertti.

Diğer taraftan bu beyanatın sadece Acheson´a ait olduğu iddia edilebilir. Resmiyeti olmayan bir siyasi beyanattı. Kendi türünde ilk ve son olmayan bir beyanattı. Geçen Eylül´dekinin alışılmışın dışında olmasının sebebi ise sadece yüksek bir siyasetçinin değil hükümetin resmi siyasi açıklaması olması ve örtülü olmaması idi.

D.B: Barış yürüyüşlerinde sık sık "Petrol için savaşa hayır" sloganını duyduk. Petrol ABD´nin Irak´a saldırısı ve istilasının itici gerekçesi olarak dile getirildi. Petrol ABD´nin planları için ne kadar önemli?

N.C.: Kesinlikle çok önemli. Ben akli dengesi yerinde olan bir insanın bundan şüphe edeceğini düşünemiyorum. Körfez bölgesi 2. Dünya Savaşı´ndan bu yana dünyanın en önemli enerji üretim sahası ve en azından bir kuşak daha bu böyle kalacak. Bu bölge yüksek değerde stratejik güç ve maddi zenginlik kaynağı ve Irak´da ayrıcalıklı bir değere sahip. Çünkü Irak çok rahat ulaşılabilinen ve maliyeti ucuz olan dünyanın ikinci büyüklükteki petrol rezervlerine sahip. Irak´ın denetimi bize OPEC´in önemini azaltacak bir şekilde petrolün fiyatını ve üretim oranını belirlemede çok güçlü bir pozisyon sağlıyor. Böylece tüm dünyada ağırlığımızı ortaya koymuş oluyoruz. Bu 2. Dünya Savaşı'ndan sonra böyle. Özelde ise petrole ulaşmakla ilgili hiçbir ilişkisi yoktur; ABD gerçek manada ona el uzatmayı düşünmüyor. Ancak kontrol etmeyi hedefliyorlar, işin arkasında bu var. Irak Orta Afrika'nın bir köşesinde olmuş olsaydı test alanı olarak seçilmezdi. Böylece petrol orada olduğu gibi başka daha az önemli olan Ortaasya'nın bölgelerinde arkaplanda yer alıyor. Ancak bu yine de operasyonun zamanlamasını açıklamıyor. 

D.B: Dışişleri Bakanlığı’nın 1945´de yayınladığı bir belge Ortadoğu petrolünü 'yüksek değerde stratejik güç kaynağı ve dünya tarihinin en fazla erişilmesi gereken maddi getirisi' olarak tasvir ediyordu.  ABD şu anda petrol ihtiyacının %15'ini Venezüella´dan ithal ediyor. Kolumbiya ve Nijerya´dan da petrol ithal ediyor. Bu üç ülke Washington açısından şu anda biraz sorunlu ülkeler olarak görülüyor. Washington'un perspektifinden Venezüella´da Chavez´in durumu, Kolumbiya´da iç savaşı andıran vahim çekişmeler ve Nijerya´daki ayaklanmalar oralardaki petrol kaynaklarının kullanımını tehdit ettiğinden bu üç devlet şu sıralar problematik olarak görünmektedir. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?

N.C: Bu sorunlar belirleyici önemde, çünkü ABD bu bölgelere gerçektende giriş hakkını elde tutmak istiyor. Ortadoğu´yu ise denetlemek istiyor. Fakat en azından İstihbarat teşkilatının perspektifi açısından ABD kendini, emin kaynaklar olarak derecelendirdiği ve zor bir bölge olan Ortadoğu’ya nazaran daha yüksek nispette denetledigi Atlantik Havuzun’a (Batı Afrika ve Batı Yarım Küresi) dayandırmak istiyor. Yani amaç Ortadogu´yu denetlemek ve fakat Atlantik Havuzu’na (biraz önce bahsettiğimiz üç ülkeyi de içeriyor) ise giriş imkanını açık tutmaktır. Dolayısıyla, bu bölgelerde eksik bir uyum ve sıkıntı ciddi bir tehdit teşkil edecektir. Bu nedenle şayet Irak´da hesaplandığı gibi çarpışma olmadan bir zafer elde edilip, büyük felaketler yaşamadan demokratik olarak tanımlanan bir rejim yerlestirilebilinirse, mezkur bölgelerde Irak'dakine benzer başka bir eylem daha gerçekleştireceklerdir. Bu bağlamda birçok seçenek muhtemel. Örneğin  And  Dağları büsbütün yoğun silahlarla donatılmış ABD askeri üsleriyle çevrilmiş durumda. Şu an orada çok büyük askeri birlikler bulunmaktadır. Kolumbiya ve özellikle Venezuela petrol üreten önemli ülkeler. Ayrıca Ekvador ve Brezilya´da da petrol kaynakları var. Önceden değindiğim yeni norm yerleşip ve kabullenildikten sonra, Önleyici Savaşlar kampanyasındaki bir sonraki adım bu ülkelerin işgalini beraberinde getirebilir. İran da muhtemel bir seçenek.

D.B: Hakikaten bu böyle. Bush´un "barış adamı" olarak tanımladığı Şaron ABD´ye Irak savaşının bitişinin ertesi günü hemen İran´a saldırmasını tavsiye etti. İran hem "şer ekseni" ülkeleri arasında hem de zengin petrol kaynaklarına sahip.

N.C: İsrail açısından Irak hiç bir zaman ciddi bir sorun oluşturmadı. Onlar için Irak küçük bir hedef. Ama İran ise biraz başka bir vakıa. Çünkü İran çok daha ciddiye alınması gereken askeri ve ekonomik bir güce sahip. İsrail yıllardır ABD´yi İran´ı işgal etmesi için sıkıştırıyor. İran İsrail için çok kuvvetli, onun için bu işi büyük ağabeyine bırakıyor.

Şu an İran’a karşı savaş hazırlıklarının yapıldığını iddia etmek bile mümkündür. Bir sene önce, İsrail’in hava kuvvetlerinin %10'u uzun vadeli olarak Türkiye´nin doğusuna yerleştirildiği bildirilmişti. Ve onların oradan İran sınırının ötesine kadar keşif uçuşları düzenledikleri açıklanmıştı. Ayrıca ABD, İsrail ve Türkiye’nin Kuzey İran’daki Azeri milliyetçilerini İran’ı bölmeleri ve topraklarını Azerbeycan’la birleştirmeye yönelik kışkırttıklarına dair güvenilir raporlar var. İran'a karşı kurulmuş, belki İran’ın bölünmesi ve İran’a karşı savaşla sonuçlanabilecek bir nevi ABD-İsrail-Türkiye ekseninden bahsedebiliriz. Ancak İran’a karşı böyle bir saldırıyı sadece İran´ın tamamen savunmasız hale geldiği garanti altına alındıktan sonra yaparlar. Çünkü onlar kendini koruyabilecek hiç bir güce saldırmazlar.

D.B: ABD Afganistan, Irak, Türkiye ve Orta Asya´daki askeri üsleriyle İran´ı kuşatmış bulunuyor. Bu durum acaba İran´ı kendisini savunması için nükler silah üretimini teşvik etmez mi, şayet şu ana kadar üretmemişlerse?

N.C. Muhtemelen İran yönetiminde böyle bir düşünce oluşabilir. Elimizdeki az olan belgeler Ozirak reaktörünün bombalanmasının Irak'ın nükleer silah programını teşvik ettiğine ve belki de asıl sebebini teşkil ettiğine işaret etmektedir. Onlar bir Atom reaktörü kurmaya çabalıyorlardı, ama hangi türden olduğunu kimse bilmiyordu. Bu saldırıdan hemen sonra Harvard'dan bir meşhur fizikçi tarafından tetkik edildi, zannediyorum o dönemlerde Harvard'ın Fizik bölümünün şefi idi. O araştırmasının sonuçlarını önde gelen bilim dergisi Nature'da yayınlamıştı. Buna göre bombalanan bir elektrik tesisatıydı. O bu alanda uzmandır. Başka Irak'lı kaynaklar (mülteciler), öyle fazla bir şeyin olmadığını ifade ediyorlardı (ki bu ifadeleri ispatlayamayız). Onlar belki nükleer silah üretme fikrini akıllarından geçiriyorlardı, ancak bombalama eyleminin asıl saik olduğu çıkıyor. Bunu ispatlayamıyoruz, fakat ipuçları o tarafa işaret ediyor. Ve bu akla yatan bir şey. Hakikat olmayabilir; yüksek bir ihtimal olabilir. 

Eğer birileri bir ülkeye "bak, biz sana saldıracağız" derlerse, ve bu tehdit edilen ülkenin kendini koruması için konvansyonel güç yeterli gelmeyecekse, o zaman onları kitle imha silahları ve terör ağı kurmaları için zorlamış olurlar. Bu anlaşılır bir şey. Aynen CIA ve bir çok kişinin tahmin ettiği gibi.

D.B: Irak´ın işgali Filistin için ne anlama geliyor?

N.C: Bir felaket.

D.B: Barış için yollar tıkanık mı?

N.C: İlgimi çeken bir nokta var. Nasıl yerleşmiş bilemiyorum ama, her halükarda kesinlikle uygulanan yeni bir gazetecilik kuralı oluşmuş. Bu da ne zaman ki Bush´a bir yazıda değinilsin, yazının başlığı onun vizyonunu ve içeriği ise onun hayallerini içeriyor. Belki yazının sağında da onun uzaklara bakışını gösteren bir fotoğrafını koymuşlardır. Bush’un vizyon ve hayallerinden bir tanesi de, nerede ve ne zaman olursa olsun, net tanımlanmamış bir bölgede mesela çölde, bir Filistin devletinin kurulmasıdır. Bizden ise beklenen, bunu yüreklilik olarak övmek ve takdir etmektir. Bu durum gazetecilerimizde bir teamül haline geldi. Wall Street Journal´ın 21.03.2003 tarihli başyazısında vizyon ve hayal kelimeleri yaklaşık on kere kullanılmıştı.

Esas olması gereken vizyon ve hayal, ABD´nin geri kalan bütün dünyanın soruna herhangi bir siyasi çözüm bulma konusundaki çabalarının altını oyma teşebbüslerinden bir gün belki vazgeçmeleridir. Son 30 yıldır ABD siyasi bir çözümü engellemiştir. Bush yönetimi engellemeyi o kadar aşırı derecede yapmıştır ki, ve hatta bazen haberlerde yayınlanamayacak kadar ileri gitmiştir. Örneğin Aralık ayında, BM´de ilk kez Kudüs´le ilgili kendi politikasını tersine çevirmiştir. En azından bugüne kadar, şeklen de olsa, Güvenlik Kurulu´nun 1968´deki, İsrail´in Doğu Kudüs´ün ilhakini, işgalini ve iskanının iptalini emreden kararını desteklemişlerdi. Amaç, her türlü siyasi çözümün önünü tıkamak. Bu gelişmeyi gizlemek için adını da vizyon koyuyorlar ve bu çizgideki çabaları Amerikan'ın inisiyatifi olarak adlandırıyorlar. Halbuki tarihle biraz olsun ilgilenenler için çok açık bir şekilde görülüyor ki, esas niyet uzun süren Avrupalılar ve Araplar arasındaki gayretleri budamak ve önemsizliğe mahkum etmektir. Yapılan tehlikeli propagandanın başarısı neticesinde, Şaron’un, ki kendisi son 50 yılın en büyük terörist komutanlarından biridir, ABD´de büyük bir devlet adamı olarak geniş bir şekilde övülmesi ilginç bir fenomendir.

Mart ayında Bush, ilk kez kapsamlı olarak Arap-İsrail sorunuyla ilgili tavır alışı olarak tanımlanan düşüncelerini kamuoyuna duyurmuştu. O bir konuşma yaptı. Kalın başlıklar. Bir cümle hariç, bayağı sulandırılmş bir konuşma. Bu cümleyi mercek altına aldığımızda ise Bush´un istikametini açığa vuruyor. "Barış süreci ilerledikçe İsrail yeni yerleşme tasarılarını iptal etmeli." Bu ne demek oluyor? Barış süreci Bush için dikkate şayan bir noktaya gelene kadar, bu çok uzak bir gelecek de de olabilir, İsrail o zamana kadar yeni yerleşme bölgeleri oluşturmaya devam etmeli! Bu bir siyasi dönüm noktasıdır. Şu ana kadar ABD İsrail´in barış sürecini engelleyen yasadışı yerleşim tasarılarını en azından resmi olarak menfi karşılıyordu. Şimdi ise Bush tamamen ters istikamette konuşuyor: "Barış süreci kabul edilebilinir bir duruma gelene kadar, siz yerleşmeye devam edin. Biz sizin giderlerinizi karşılayacağız." Böyle bir durum, daha fazla saldırganlığa, uluslararası hukuku zedelemeye ve barış imkanlarını ortadan kaldırmaya yönelik mühim bir dönüm noktası idi. Ama medya bu durumu böyle yansıtmadı, ancak kelimelerin kullanımına dikkat edilmeli.

D.B: Siz Irak savaşına karşı yapılan kamusal protesto ve direnişlerin yoğunluğunun "şu ana kadar hiç gerçekleşmemiş" olarak tanımladınız. Bir savaş arefesinde daha önce hiçbir zaman bu kadar yoğun protestolar yapılmamıştı. Bu direniş hareketi sizce nereye doğru gidiyor?

N.C: Ben insanların davranışını önceden haber vermeye yarayacak bir yöntem tanımıyorum. İnsanlar nasıl karar verirlerse öyle gelişir. Birçok imkanlar var. Ama bu direniş hareketi yoğunlaştırılmalı. Vazifeler öncekinden daha büyük ve ciddi.  Bununla beraber iş daha da zorlaştı. Psikolojik olarak insanları bir askeri saldırıya karşı harekete geçirmek, uzun vadeli emperyal politikaların karşısına dikilmekten daha kolay. Bu iş daha  iyi hesaplanmalı ve daha fazla gayret ve uzun vadeli angajman gerektiriyor. Şu iki söylemin arasında bir fark var: " Evet, ben burada uzun vadeli amaçlarım için mücadele ediyorum" ve "Evet, ben yarın bir yürüyüşe katılacağım ve ondan sonrada eve gideceğim". Bunların hepsi birer karardır. Sivil haklar hareketindekilerin, kadın hareketlerindekilerin, her taraftakinin benzeri.

D.B: Biraz da ABD'deki protestolara katılanlara karşı yapılan tehdit ve yıldırmayı ve burada yaşayan göçmenlerin zoraki biraraya toplatılmalarını konuşalım!

N.C: Göçmenler gibi kolayca saldrılabilecek insanlar hakkında gerçekten düşünmek gerekiyor. Şimdiki hükümet kendi benzerine rastlamadığımız yeni yasalar çıkarttı. Bazı savaş dönemlerinde nahoş olan, örneğin 1942’de Japonların zoraki bir araya toplatılmaları ve Wilsons´ın Birinci Dünya Savaşı’ndaki etkinlikleri gibi, olaylar var. Şimdi ise vatandaşın aile yakınlarına ve avukatlarına bildirilmeden, sebebsiz, hukuka uygun olmayan şekilde tutuklanmasını ve haps edilmelesini yasallaştıran kanunlar kabul edildi. Onun için, göçmenler ve diğer kolayca hakkına tecavüz edilebilecek kişiler dikkatli olmalılar. Diğer yandan bizim gibi ayrıcalıklı vatandaşlar için var olan tehdit, dünyanın bir çok ülkesinde var olanlara nazaran , o kadar hiddetlenmeyi gerektirmeyecek kadar az. Son zamanlar bir kaç defa Türkiye ve Kolumbiya´da bulundum. Oradaki insanların karşı karşıya oldukları tehditlerle kıyaslandığında biz cennette yaşıyoruz. Ona rağmen, o ülkenin insanları kendilerini cesaretsizliğe düşürmüyorlar, en azından pes etmiyorlar.

D.B: Avrupa ve Doğu Asya’nın ABD´’ye karşı bir denge oluşturabileceğini düşünebiliyor musunuz?

N.C: Aslında kendilerini çok iyi geliştiriyorlar. Ekonomik açıdan Avrupa ve Doğu Asya'nın hemen hemen ABD ile aynı düzeyde bulunduğu tartışmasız ortadadır. Onların ABD´nin isteklerinden bağımsız kendi çıkarları var. Fakat onlar sıkı bir şekilde birbirleriyle bağlantılılar. Örneğin ekonomik sektörde çeşitli bağlantılar var ve bunlar ortak çıkarları beraberinde getiriyor. Buna rağmen, bilhassa Avrupa’yla çok öncelere dayanan farklı çıkarlar da var.

ABD her zaman Avrupa’yla ilgili sarih bir tutuma sahip olmadı. Bir yandan ABD şirketlerinin oradaki pazara daha rahat giriş yapabilecekleri için, Avrupa’yı  birleşmiş olarak görmek istediler. Diğer yandan, Avrupa’nın değişik bir yöne yönelmesi ihtimalinden hep tedirgindiler. ABD Doğu Avrupa ülkelerinin AB´ye katılmalarından memnun. Bu ülkelerin AB´’de ağırlığı olan, kendilerine daha bağımsız bir yol çizmek isteyen büyük gelişmiş ülkelerden Fransa ve Almanya’yı bu yolda engelleyebilecekleri ve ABD’nin nüfuzuna daha açık olacaklarını ümit ediyorlar.

Ayrıca arka planda ABD´’nin Avrupa´nın maaşları ve çalışma ortamını düzelten sosyal devlet modeline karşı eskiye dayanan bir kini var. Bu model ABD´dekinden çok farklı. Tehlikeli olduğu için, bu sistemin yok olmasını istiyor. Kişiler bu modelin etkisi altında garip düşüncelere varabiliyorlar. Doğu Avrupa ülkelerindeki düşük maaş, işçilere karşı var olan zulüm ve benzeri eziyetlerin Avrupa´’daki sosyal ve işçi standartlarına darbe vuracak oluşu ABD´nin mefaatine.

D.B: Kötüleşen ekonomik durum ve kütlesel işten atılışların devam ettiği bir ortamda Bush yönetimi, bazılarının "kışla devlet yönetimi" olarak tanımladıkları ve çeşitli ülkelere karşı uzunca süren savaş ve işgalleri devam ettirmeyi beraberinde getiren şeyi nasıl ayakta tutacaklar?

N.C: Önümüzdeki 6 yıl içinde bunu başarmak zorundalar. O zamana kadar ABD´de yüksek seviyede reaksiyoner programlar gerçekleştirmiş olmayı ümid ediyorlar. Onlar ekonomiyi 80´li yıllardaki gibi büyük açıklar veren bir duruma oturtacaklar. Ardından bir başkası durumu düze çıkarmak zorunda kalacak. Bu arada nefret ettikleri sosyal programları ve demokrasiyi geri dönüşü zor olan karar mekanizmalarını kamusal alandan özel alana kaydırarak zedeleyecekler. Bu şekilde fakat sadece halkın çoğunluğu için omuzlanması zor olan bir miras bırakmış olacaklar. Ama küçük bir azınlık bundan kazanç elde edecek, takriben Reagan dönemindeki gibi. Neticede aynı kişilerin çıkarı söz konusu.

Uluslararası sahada da, emperyal hakimiyet doktrinlerini seçenekli olarak şiddet ya da önleyici savaşlarla yerleştireceklerini umuyorlar. ABD’nin askeri harcamaları tüm diğer ülkelerin bütününün harcamasını aşıyor. Askeri teknoloji açısından dehşet verici bir şekilde gelişmişler ve uzay gibi daha da tehlikeli alanlara yöneliyorlar. Endüstrisine ne tür bir zarar gelirse gelsin kendilerine itiraz yükseltilemeyecek derecede askeri bir güç teşkil edeceklerini zannediyorlar.

D.B.: Bu kadar uzun zaman Irak savaşına karşı mücadele etmiş ve şimdi de öfke ve üzüntü içinde olan barış aktivistlerine ne dersiniz?

N.C.: Gerçekçi olmalarını söylemek isterim. Köleliğe karşı yürütülen hareketi ele alalım. Gelişme kaydedilene kadar ne kadar mücadele edildi? Her seferinde hemen hedefe ulaşılmadı diye pes edilirse en kötü olanın gerçekleşmesi garantidir. Bunlar sert ve uzun savaşlardır. Ve gerçekten de son aylarda cereyan eden olaylara ümitle bakılmalı. Daha ağır görevler omuzlayacak olan bir barış hareketi için bir zemin oluşturuldu. Bu şekilde bu işler yürür. Kolay değil.


 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'