Yıl 22  Sayı 295 Temmuz 2003
Bu Sayıda
 

İşitmek

 

 

Cemal ÇAĞLAK

 

 

Bir işlemle ilgili formül tam olarak bilinmiyorsa sonucu doğru çıkarmak imkansızdır. Başlama noktasında, kesinleşmemiş bir bilgiyle yapılan girişimler, her adımda yanlış üstüne yanlış ortaya koyacaktır. Bu durumda beklenilenler elde edilemeyeceği gibi uğraş sahiplerini bir yılgınlık kuşatacaktır. Burada sorun ya doğru olanı tanıyamama ya da yanlışları doğruymuşcasına sahiplenmekten kaynaklanmaktadır.

İnsanlık yanlışlar içinde bocalarken tevhid doğruyu göstermiş sonra da doğruyu gösteren bu tevhidi yürüyüş bulandırılarak yeni yanlışların ortaya çıkmasına sebebiyet verilmiştir. Ne ilginçtir ki karanlıktan aydınlığa çıkaran tevhidi hareketler bir süre sonra cahillerin eliyle tahrif edilmiş; sonra da  sıkıca sahiplenilen bir kurtuluş yolu olmuştur. Zaten Allah’ın insanlara her seferinde yaptığı seslenişin sebebi, iyi olanı koruyamamaktan ve kötüleştirilene de "iyi" niyetiyle sahip çıkılmasındandır.

Kur’an, bu sapmaya götüren anlayışın sorumluluğunu "işitmedikleri halde işittik diyenlere" yüklemektedir. Bu ayet bana, bilmediği halde bildiğini zanneden insanları anlatmakla kalmamakta, aynı zamanda insanın kendi yanlışlarını da doğru ilkeler gibi sahiplenmesini anlatmaktadır… Öyleyse anlıyoruz ki işin içine zan girmiştir ve bu durumda bilgi mutlak doğru olmaktan çıkarak beşerin kendi kutsallarına göre yorumlanma boyutuna girmiştir. Bu durumda insanlara hidayet veren Allah, etken durumdan çıkarılarak edilgen duruma sokulur ki bunun tek bir adı vardır, o da şirktir. Bu yüzdendir ki bildiklerimizin ışığında yürüme azminden önce bildiklerimizin ne olduğunun iyice tartılması gerekmektedir. Karşınıza aldığınız insanlara, hayata bakış açılarını sorun -ki anlatılacakların hepsi bir dindir- ve işitin. Size bir şekilde atalarından kalanı kullandıklarını sözleriyle ya da eylemleriyle söyleyecek ve göstereceklerdir. Hepsi Allah’a, kitaplara, peygamberlere, meleklere, ahiret gününe inandığını söyleyecektir. Ancak ortaya çıkan "Amentü ortaklığının" bu toplumu birleştiremiyor oluşunu nereye koyacağınızı siz de bilemeyeceksiniz. Onlara babalarından kalan bir din var. Kendi işlerine bile yaramayan bu din ne acıdır ki çocuklarının işine hiç yaramamaktadır. Bu yüzden değil mi ki bir zaman Bilalleri taşlar altından çıkarıp konuşturan İslam, şimdiki kavrayış ve sunuş biçimiyle insanlığa Che Guevera kadar seslenemiyor. Bu, Che’nin efsaneviliğinden değil İslam’ın sadece ahiretlik hale getirilişindendir. Belki bu sözler biraz dokunacaktır ama gücenenler öncelikle Cuma hutbelerinde "süne mücadelesiyle" emrolunan(!) imamların karşısında ağzını açarak yıllardan beri insanlığı sömüren tepedeki sünelerin niçin bu hutbelere konu olmadığını sorarlarsa cidden kendileri için iyi bir başlangıç yapmış olacaklardır. Ancak hutbe esnasında doğacak olan bu "Konuşma günahı" göze alınmadığı için "İşitir ve itaat edercesine" dağılan iman edenlerin dini, dertlerimize ancak mistik tatmin boyutu kadar deva olmaktadır.

Akletmenin günaha, hatta kafirliğe sebep olabileceği bir İslam, insanı nasıl kurtuluşa götürebilir? Birilerinin ictihadındaki hatadan sevap kazandığı yerde, Kur’an üzerine düşünüp görüş belirtenlerin yirmi küsür ilmi tahsil etmedikçe doğru bir tefsir yapsa dahi kafir olacağı fıkhen belgelenmiş olduktan sonra…Bu nokta üzerine biraz konuşmak gerekli sanırım. Resulallah’a isnad edilen ancak üzerinde biraz ama can alıcı şekilde oynanan hadisle Allah’ın dini iptal edilmek istenmektedir. "Her kim Kur’an’ı kendi aklıyla yorumlarsa/tefsir ederse, isabet etse dahi kafir olur" hadisi, Kur’an’ın "Allah, akletmeyenlerin üzerine pislik bırakır" ayetiyle alenen çelişmektedir. Bu pislik ise Kur’an’ın kendi terminolojisinde şirk anlamına gelmektedir. Ancak birileri bu pislikten gökten tezek yağacağını anlıyorsa onlara diyecek bir sözüm yoktur. Söz konusu hadisin gerçek ifade şekli ise "Her kim Kur’an’ı kendi reyine (istek ve beklentilerine) göre tefsir ederse kafir olur" şeklindedir. İşte bu doğrudur. Ayetler birilerinin hurafelerini, diktalarını, meşreplerini ve çıkarlarını korumak için çarptırılarak yorumlanıyorsa bu insan küfrün içindedir. Bu noktada yapan ve yaptıran aynı ateşin içindedir. İşte burada "akletmek ve  rey" kavramlarını yerli yerine koymak gerekmektedir. Her ikisini de aynı anlamın içine sokmak İslam’ın önüne engel koymaktır. Akletmek insanın, verilen yetenekler vasıtasıyla doğruyu anlama sürecidir. Allah bu sürecin vahiy üzerine işlemesini emretmektedir. Halbuki rey, evvelden sahiplenilen gerek doğru gerek yanlış bir istikamet ya da değer için yeniyi eskisine benzetme girişimidir.

Aslında akletmeye karşı verilen bu kutsal savaş(!) günümüzün türedi bir operasyonu değildir. Bu acımasız mücadelenin en şiddetli olduğu zamanlar ise diktatörlüklerin, krallıkların, sultanlaşan halifelerin, çağın sömürücü rejimlerinin -ki sahneden çok az çekildiler- ayakta oldukları zamandır. Zulme karşı ayağa kalkan her peygamberin karşısına "Ataların örnek yolu" çıkarıldı ve pek azı müstesna bu mazlumların çoğu kanla susturuldu. Arzu ve heveslerin tevhid karşısında tökezlediği zaman, zulmün başarıyı yakalama şansı Musa’ya karşı Yusuf’u çıkarmak, Muhammed’e karşı da Ibrahim’i çıkarmak şeklinde olmuştur. Zamanımızda ise Muhammed’in karşısında onun yolunda olduğunu söyleyenler vardır. Demokrattır ama Muhammed’in yolundadır; zalimdir, hırsızdır, işkencecidir, faizcidir, paraya tapar, milliyetçidir, laiktir, yine Muhammed’in yolundadır. Dün peygamberinin savaştığı zalimlere buğz etmekle beraber bugün şirkin çağdaş versiyonlarını sahiplenen ve ayakta tutmak isteyen Firavun ahlakının takipçisi durumundadır. Çünkü putlar ve putperestlik Mekke’de kalmıştır; Ebu Cehiller Bedir’de tükenmiştir. Allah’ı inkar etmediği için en kötü şekliyle günahkar müslümandır. Kur’an bu yaklaşımı "Onların içinde bir de ümmiler var ki, kitabı bilmezler, bütün bildikleri birtakım kuruntular (hurafeler, hezeyanlar…) dır; Onlar sadece zannediyorlar" ayetiyle kınamaktadır. İşte bu anlayışlar, tevhidi tebliğ eden peygamberi bir kenara bırakarak örfün peygamberini ortaya koymuş ve sahiplenmiştir. Örfün peygamberi ise hiçbir zaman Daru’n Nedve’ye baş kaldıramaz.

Bunlar işitememe hastalığından kaynaklanmaktadır. İşittiğini zannedenlerin, hezeyanlarına kapılan kalabalıkların oluşturduğu hayat ancak bu kadar yaşanır olabilir. İslam adına sadece birilerine havale edilmiş ve ilmihale mahkum edilmiş, Kur’an’la arası fersah fersah açılmış müslümanların, akletme şansı yoktur. Onlar sadece inanabilecek kadar izin sahipleridirler. İşitme yeteneği kaybettirilmiş insanların önündeki engeller, Kur’an’a gelene kadar kaldırılmış, Kur’an’a gelince de aşılmaz engeller sakınma adına farz kılınmıştır. "Ne okursanız okuyun ama Kur’an’ı ehil ellere bırakın" mantığını ilke haline getiren sesleniciler sayesinde elimizde, bin üç yüz küsür yılık cehalet ve kuruluktan başka bir sermaye yoktur. İşte Allah bu kültür yığını haline gelmiş cehaletin boyunduruğuna bağlanan insanlara "işitmediğiniz halde işittik diyenler gibi olmayın" demektedir. Evet İslam dünyası asırlardır İslam adına çok şey işitti ama İslam’ı bir türlü işitemedi, işittirilmedi. Allah’ın kitabı yerine başka başka kitaplar -ki Kur’an’dan ayetler neshedenleri mevcuttur- işittirildi. Peygamberlerin yerine başka önderler bulundu. Ancak sorulduğunda ayetlerin ve peygamberlerin hep önde tutulduğu iddia edilmesine karşın hayata bakıldığında bunun doğruluğunu ispatlayacak bir delil bulunamadı. Rakamlar ve rüyaların yardımıyla gaybdan haber alanların bu apaçık isyanları bile tevillerle meşru gösterilerek "Kitabın özüdür" niyetine dayatıldı. Ve bu dinler ve ilahlar armonisi toplumu sadece ya yapayalnız bıraktı ya da birilerini hayatın içinden çekip alarak riyazet ve takvayı elde etme adına sadece Allah’a(!) karşı sorumlu bir insan haline getirdi. Doğal olarak hak aramaktan korkan, susmaya inandırılmış ve maslahatçı kalabalıklar doğdu ve boynuzlu koyunun boynuzsuz koyundan hak alacağı(!)itikadıyla iş kadere havale edilince çözüm sadece ahirete kaldı. Ancak bu teselli, doyurucu değildir. Merhamet yerine azap getirici, yücelme yerine aşağılatıcıdır. Yeryüzünün  kör, sağır ve dilsizleri yani Allah’a karşı vahiy ekseninde sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin, akletmeyip sürü haline gelenlerin Allah’ın rahmetinden bir pay beklemeye hakkı yoktur. Fırsatçılık, bencillik ve çıkarlar noktasında can yakıcı, süratli, dakik bir şekilde gören, işiten, konuşmakla kalmayıp yaygarayı koparan insanın bu tavrını, insan olmasıyla üzerine yüklenen sorumluluklara karşı kayıtsız kalışını, alışkanlık haline getirdiği salih amelleri(!) temizleyemeyecektir.

Artık işitme zamanıdır, fert fert, ev ev bu Kur’an okunmalı ve anlama gayretine girilmelidir. Hayat sınavında en çok çalışılması gereken dersimiz budur. Bu sayede ümmet olduğuna inanan insanlarımız gerçekten ümmet olma bilincine erişebilecek ve kitabın oluşturduğu ortak bilinç sayesinde Bedir topluluğu gibi fırkasız bir hareket başlatacaktır. Bu taktirde acılar, yoksulluklar, eziyetler, işkenceler bunları kaldırmak adına yekvücut bir halde göğüslenecektir.

Ümmetin ihtilafında rahmet arayanların ihtilaftan önce ümmeti oluşturması gerekir. Bu da ancak doğru bilgi sonucu olarak doğru liderlerle ulaşılabilinecek bir yürüyüştür. Bunu oluşturabilecek tek etkense bugüne kadar işittiğimiz ama sadece kaybımızı arttırmaya yarayan yanlışları bir kenara bırakarak, Allah’ın peygamberiyle yaptığı çağrıya kulak vermeli ve o değişmez önderimizin safında yer almalıyız. Biz bu daveti yeni yapılıyormuşcasına işitelim ve diyelim ki: "Rabbimiz, biz, Rabbinize inanın diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle beraber al."

 

 


 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'