İşitmek
Cemal ÇAĞLAK
Bir işlemle ilgili
formül tam olarak bilinmiyorsa sonucu doğru çıkarmak imkansızdır. Başlama
noktasında, kesinleşmemiş bir bilgiyle yapılan girişimler, her adımda yanlış
üstüne yanlış ortaya koyacaktır. Bu durumda beklenilenler elde edilemeyeceği
gibi uğraş sahiplerini bir yılgınlık kuşatacaktır. Burada sorun ya doğru olanı
tanıyamama ya da yanlışları doğruymuşcasına sahiplenmekten kaynaklanmaktadır.
İnsanlık yanlışlar
içinde bocalarken tevhid doğruyu göstermiş sonra da doğruyu gösteren bu tevhidi
yürüyüş bulandırılarak yeni yanlışların ortaya çıkmasına sebebiyet verilmiştir.
Ne ilginçtir ki karanlıktan aydınlığa çıkaran tevhidi hareketler bir süre sonra
cahillerin eliyle tahrif edilmiş; sonra da sıkıca sahiplenilen bir kurtuluş
yolu olmuştur. Zaten Allah’ın insanlara her seferinde yaptığı seslenişin sebebi,
iyi olanı koruyamamaktan ve kötüleştirilene de "iyi" niyetiyle sahip
çıkılmasındandır.
Kur’an, bu sapmaya
götüren anlayışın sorumluluğunu "işitmedikleri halde işittik diyenlere"
yüklemektedir. Bu ayet bana, bilmediği halde bildiğini zanneden insanları
anlatmakla kalmamakta, aynı zamanda insanın kendi yanlışlarını da doğru ilkeler
gibi sahiplenmesini anlatmaktadır… Öyleyse anlıyoruz ki işin içine zan girmiştir
ve bu durumda bilgi mutlak doğru olmaktan çıkarak beşerin kendi kutsallarına
göre yorumlanma boyutuna girmiştir. Bu durumda insanlara hidayet veren Allah,
etken durumdan çıkarılarak edilgen duruma sokulur ki bunun tek bir adı vardır, o
da şirktir. Bu yüzdendir ki bildiklerimizin ışığında yürüme azminden önce
bildiklerimizin ne olduğunun iyice tartılması gerekmektedir. Karşınıza aldığınız
insanlara, hayata bakış açılarını sorun -ki anlatılacakların hepsi bir dindir-
ve işitin. Size bir şekilde atalarından kalanı kullandıklarını sözleriyle ya da
eylemleriyle söyleyecek ve göstereceklerdir. Hepsi Allah’a, kitaplara,
peygamberlere, meleklere, ahiret gününe inandığını söyleyecektir. Ancak ortaya
çıkan "Amentü ortaklığının" bu toplumu birleştiremiyor oluşunu nereye
koyacağınızı siz de bilemeyeceksiniz. Onlara babalarından kalan bir din var.
Kendi işlerine bile yaramayan bu din ne acıdır ki çocuklarının işine hiç
yaramamaktadır. Bu yüzden değil mi ki bir zaman Bilalleri taşlar altından
çıkarıp konuşturan İslam, şimdiki kavrayış ve sunuş biçimiyle insanlığa Che
Guevera kadar seslenemiyor. Bu, Che’nin efsaneviliğinden değil İslam’ın sadece
ahiretlik hale getirilişindendir. Belki bu sözler biraz dokunacaktır ama
gücenenler öncelikle Cuma hutbelerinde "süne mücadelesiyle" emrolunan(!)
imamların karşısında ağzını açarak yıllardan beri insanlığı sömüren tepedeki
sünelerin niçin bu hutbelere konu olmadığını sorarlarsa cidden kendileri için
iyi bir başlangıç yapmış olacaklardır. Ancak hutbe esnasında doğacak olan bu
"Konuşma günahı" göze alınmadığı için "İşitir ve itaat edercesine" dağılan iman
edenlerin dini, dertlerimize ancak mistik tatmin boyutu kadar deva olmaktadır.
Akletmenin günaha,
hatta kafirliğe sebep olabileceği bir İslam, insanı nasıl kurtuluşa götürebilir?
Birilerinin ictihadındaki hatadan sevap kazandığı yerde, Kur’an üzerine düşünüp
görüş belirtenlerin yirmi küsür ilmi tahsil etmedikçe doğru bir tefsir yapsa
dahi kafir olacağı fıkhen belgelenmiş olduktan sonra…Bu nokta üzerine biraz
konuşmak gerekli sanırım. Resulallah’a isnad edilen ancak üzerinde biraz ama can
alıcı şekilde oynanan hadisle Allah’ın dini iptal edilmek istenmektedir. "Her
kim Kur’an’ı kendi aklıyla yorumlarsa/tefsir ederse, isabet etse dahi kafir
olur" hadisi, Kur’an’ın "Allah, akletmeyenlerin üzerine pislik bırakır" ayetiyle
alenen çelişmektedir. Bu pislik ise Kur’an’ın kendi terminolojisinde şirk
anlamına gelmektedir. Ancak birileri bu pislikten gökten tezek yağacağını
anlıyorsa onlara diyecek bir sözüm yoktur. Söz konusu hadisin gerçek ifade şekli
ise "Her kim Kur’an’ı kendi reyine (istek ve beklentilerine) göre tefsir ederse
kafir olur" şeklindedir. İşte bu doğrudur. Ayetler birilerinin hurafelerini,
diktalarını, meşreplerini ve çıkarlarını korumak için çarptırılarak
yorumlanıyorsa bu insan küfrün içindedir. Bu noktada yapan ve yaptıran aynı
ateşin içindedir. İşte burada "akletmek ve rey" kavramlarını yerli yerine
koymak gerekmektedir. Her ikisini de aynı anlamın içine sokmak İslam’ın önüne
engel koymaktır. Akletmek insanın, verilen yetenekler vasıtasıyla doğruyu anlama
sürecidir. Allah bu sürecin vahiy üzerine işlemesini emretmektedir. Halbuki rey,
evvelden sahiplenilen gerek doğru gerek yanlış bir istikamet ya da değer için
yeniyi eskisine benzetme girişimidir.
Aslında akletmeye
karşı verilen bu kutsal savaş(!) günümüzün türedi bir operasyonu değildir. Bu
acımasız mücadelenin en şiddetli olduğu zamanlar ise diktatörlüklerin,
krallıkların, sultanlaşan halifelerin, çağın sömürücü rejimlerinin -ki sahneden
çok az çekildiler- ayakta oldukları zamandır. Zulme karşı ayağa kalkan her
peygamberin karşısına "Ataların örnek yolu" çıkarıldı ve pek azı müstesna bu
mazlumların çoğu kanla susturuldu. Arzu ve heveslerin tevhid karşısında
tökezlediği zaman, zulmün başarıyı yakalama şansı Musa’ya karşı Yusuf’u
çıkarmak, Muhammed’e karşı da Ibrahim’i çıkarmak şeklinde olmuştur. Zamanımızda
ise Muhammed’in karşısında onun yolunda olduğunu söyleyenler vardır. Demokrattır
ama Muhammed’in yolundadır; zalimdir, hırsızdır, işkencecidir, faizcidir, paraya
tapar, milliyetçidir, laiktir, yine Muhammed’in yolundadır. Dün peygamberinin
savaştığı zalimlere buğz etmekle beraber bugün şirkin çağdaş versiyonlarını
sahiplenen ve ayakta tutmak isteyen Firavun ahlakının takipçisi durumundadır.
Çünkü putlar ve putperestlik Mekke’de kalmıştır; Ebu Cehiller Bedir’de
tükenmiştir. Allah’ı inkar etmediği için en kötü şekliyle günahkar müslümandır.
Kur’an bu yaklaşımı "Onların içinde bir de ümmiler var ki, kitabı bilmezler,
bütün bildikleri birtakım kuruntular (hurafeler, hezeyanlar…) dır; Onlar sadece
zannediyorlar" ayetiyle kınamaktadır. İşte bu anlayışlar, tevhidi tebliğ eden
peygamberi bir kenara bırakarak örfün peygamberini ortaya koymuş ve
sahiplenmiştir. Örfün peygamberi ise hiçbir zaman Daru’n Nedve’ye baş
kaldıramaz.
Bunlar işitememe
hastalığından kaynaklanmaktadır. İşittiğini zannedenlerin, hezeyanlarına kapılan
kalabalıkların oluşturduğu hayat ancak bu kadar yaşanır olabilir. İslam adına
sadece birilerine havale edilmiş ve ilmihale mahkum edilmiş, Kur’an’la arası
fersah fersah açılmış müslümanların, akletme şansı yoktur. Onlar sadece
inanabilecek kadar izin sahipleridirler. İşitme yeteneği kaybettirilmiş
insanların önündeki engeller, Kur’an’a gelene kadar kaldırılmış, Kur’an’a
gelince de aşılmaz engeller sakınma adına farz kılınmıştır. "Ne okursanız okuyun
ama Kur’an’ı ehil ellere bırakın" mantığını ilke haline getiren sesleniciler
sayesinde elimizde, bin üç yüz küsür yılık cehalet ve kuruluktan başka bir
sermaye yoktur. İşte Allah bu kültür yığını haline gelmiş cehaletin
boyunduruğuna bağlanan insanlara "işitmediğiniz halde işittik diyenler gibi
olmayın" demektedir. Evet İslam dünyası asırlardır İslam adına çok şey işitti
ama İslam’ı bir türlü işitemedi, işittirilmedi. Allah’ın kitabı yerine başka
başka kitaplar -ki Kur’an’dan ayetler neshedenleri mevcuttur- işittirildi.
Peygamberlerin yerine başka önderler bulundu. Ancak sorulduğunda ayetlerin ve
peygamberlerin hep önde tutulduğu iddia edilmesine karşın hayata bakıldığında
bunun doğruluğunu ispatlayacak bir delil bulunamadı. Rakamlar ve rüyaların
yardımıyla gaybdan haber alanların bu apaçık isyanları bile tevillerle meşru
gösterilerek "Kitabın özüdür" niyetine dayatıldı. Ve bu dinler ve ilahlar
armonisi toplumu sadece ya yapayalnız bıraktı ya da birilerini hayatın içinden
çekip alarak riyazet ve takvayı elde etme adına sadece Allah’a(!) karşı sorumlu
bir insan haline getirdi. Doğal olarak hak aramaktan korkan, susmaya
inandırılmış ve maslahatçı kalabalıklar doğdu ve boynuzlu koyunun boynuzsuz
koyundan hak alacağı(!)itikadıyla iş kadere havale edilince çözüm sadece ahirete
kaldı. Ancak bu teselli, doyurucu değildir. Merhamet yerine azap getirici,
yücelme yerine aşağılatıcıdır. Yeryüzünün kör, sağır ve dilsizleri yani Allah’a
karşı vahiy ekseninde sorumluluklarını yerine getirmeyenlerin, akletmeyip sürü
haline gelenlerin Allah’ın rahmetinden bir pay beklemeye hakkı yoktur.
Fırsatçılık, bencillik ve çıkarlar noktasında can yakıcı, süratli, dakik bir
şekilde gören, işiten, konuşmakla kalmayıp yaygarayı koparan insanın bu tavrını,
insan olmasıyla üzerine yüklenen sorumluluklara karşı kayıtsız kalışını,
alışkanlık haline getirdiği salih amelleri(!) temizleyemeyecektir.
Artık işitme
zamanıdır, fert fert, ev ev bu Kur’an okunmalı ve anlama gayretine girilmelidir.
Hayat sınavında en çok çalışılması gereken dersimiz budur. Bu sayede ümmet
olduğuna inanan insanlarımız gerçekten ümmet olma bilincine erişebilecek ve
kitabın oluşturduğu ortak bilinç sayesinde Bedir topluluğu gibi fırkasız bir
hareket başlatacaktır. Bu taktirde acılar, yoksulluklar, eziyetler, işkenceler
bunları kaldırmak adına yekvücut bir halde göğüslenecektir.
Ümmetin ihtilafında
rahmet arayanların ihtilaftan önce ümmeti oluşturması gerekir. Bu da ancak doğru
bilgi sonucu olarak doğru liderlerle ulaşılabilinecek bir yürüyüştür. Bunu
oluşturabilecek tek etkense bugüne kadar işittiğimiz ama sadece kaybımızı
arttırmaya yarayan yanlışları bir kenara bırakarak, Allah’ın peygamberiyle
yaptığı çağrıya kulak vermeli ve o değişmez önderimizin safında yer almalıyız.
Biz bu daveti yeni yapılıyormuşcasına işitelim ve diyelim ki: "Rabbimiz, biz,
Rabbinize inanın diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen inandık.
Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, canımızı iyilerle
beraber al."