Yıl 22  Sayı 295 Temmuz 2003
Bu Sayıda
 

İran’da Son Gelişmeler

 

Amerika, Irak’a yönelik operasyonunun ardından, bu kez Şer Ekseni olarak nitelediği üç ülkeden biri olan İran’a karşı düşük dozajlı bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın muhtemel sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunmadan önce, Amerika’nın ne yapmaya çalıştığını iyi anlamak gerekir. Bu yüzden, bazılarının beklentilerinin aksine, gelişmelerin istikameti ve Amerika’nın bölge üzerindeki hesapları konusunda titiz bir tahlil yapmak elzemdir. Bu bağlamda, öncelikle, Amerika’nın bir zamandır benimsemiş olduğu stratejik konsepti baz alarak bir tahlil çabasına girilmelidir. Ardından da İran’daki iç dinamikleri değerlendirmek gerekecektir.

Bilinmelidir ki, Amerika, İran’a karşı, Irak’ta olduğu gibi bir askeri operasyon yapmak niyetinde değildir. Bunun en önemli nedeni, İran’ın hemen hiçbir açıdan Irak’a benzememesidir. Bu durum, İran’a yönelik politikanın da farklı olmasının temelini oluşturmaktadır. Amerika’nın amacı, bir süredir sürdürdüğü ‘containment’ (kuşatma) politikasından azami ölçüde istifade etmek ve özellikle ‘iç unsurları’ kullanarak, bir rejim değişikliği gerçekleştirmektir. Dolayısıyla, İran hadisesi, pek çok açıdan Irak hadisesine benzemeyecektir. Tek benzerlik, Amerika’nın her iki ülkede de rejim değişikliği istemesidir. Fakat bunun biçimi, önem arz etmektedir ve gelişmelerin seyrini de yine bu ‘tarz’ ve ‘biçim’ belirleyecektir.

Amerika, yeni dönemde, ‘Şahinler’ olarak bilinen ekibin belirlediği yeni stratejik konsept gereğince, Ortadoğu’ya bir çeki-düzen vermek istemekte ve bunu da ‘sopa’ taktiğine başvurarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunun elbette pek çok nedeni vardır ve yeni belirlenen bu strateji, bir ‘çete’nin işi değil, think-tank kuruluşlarının uzun zamandır yapmış oldukları tavsiyeler gereğince, yürürlüktedir. Şu halde Amerika’nın bölgeye yönelik politikasının kısa-erimli olmayacağı ve bölge politikalarını epeyce bir süre ‘doğrudan’ etkileyeceği beklenmelidir. Bunun anlamı şudur: Amerika, Irak’a boşuna gelmemiştir ve kısa sürede bölgeden çekilmeyecektir. Irak’ta askeri varlığını fiilen çok uzun süre tutmayabilir, ancak bölgeye bu kez daha etkin bir şekilde yerleşmeyi istediği çok açıktır. Bu yüzden bu yeni dönemde, İran üzerindeki baskının daha da artacağı beklenmelidir.

Ancak bazılarının öngörülerinin aksine, İran, kolay lokma değildir ve Amerika da bunu bilmektedir. Geçmişte Irak’ı İran’ın üstüne saldırtan da bizzat Amerika’dır. Hatta Amerika, o dönemde İran’a karşı ufak çaplı bir askeri operasyon dahi düzenlemiş ve başarısız olmuştur. Ayrıca İran, tarihten gelen devlet geleneği ile de, Irak’tan farklıdır. Bölgenin etkin ülkelerindendir. Nüfusu ve askeri varlığı ile de Irak gibi değildir.

İran için bu listenin uzatılması mümkündür. Ancak bunların içinden bazıları önemlidir ve asıl bu etmenler nedeniyle Amerika’nın, İran’a yönelik bir askeri operasyon ihtimali zayıftır. Bunlar arasında en önemlisi, Devrim’den sonra, kuşatma politikası ile eli-kolu bağlanmaya çalışılan ülkede, Devrim’i ihraç etme arzularının yeniden depreştirilmesi ihtimalinin olmasıdır. Malum olduğu üzere, ‘çifte kuşatma’ politikası ile siyasal ve ekonomik açıdan köşeye sıkıştırılmaya çalışılan İran, Humeyni döneminde olduğu gibi, Devrim ihracı siyasetini askıda tutmak durumunda kalmıştı. Amerika’nın askeri operasyona girişmesi durumunda, devrimci kesimler tetiklenmiş olacaktır ve tekrar Devrim’in ilk yıllarındaki siyasal aktiviteyi ateşleme riski doğacaktır. Bu nedenle Amerika, askeri bir operasyonu istemez. Ayrıca Amerika, şu dönemde, ılımlı Hatemi iktidarının zayıflatılması sonucunu doğuracak bu tür bir operasyonu, İran’ın iç dengelerini de bozacağı düşüncesiyle istemez. Zira Amerika, Hatemi’nin çizdiği imajı, bir biçimde desteklemektedir; zira onun politikası, kimilerinin deyimiyle, ‘sertlik yanlıları’nın siyasal arenada popülaritesini kaybetmesi ile, kimi yerde aynı anlamı taşımaktadır. Dolayısıyla, askeri operasyon, Hatemi ve onu destekleyen ‘reform’ taliplilerinin ayakları altındaki zemini kaybetmeleri neticesini beraberinde getirebilir. Öte yandan Hamaney’in temsil ettiği ‘radikal’ (bazılarınca, ‘tutucu’, bazılarına göre de, ‘sağcı’) grupların cesaretlendirilmesi riski de vardır. Bu nedenle, kısa dönemde Irak’ta olduğu gibi, geniş çaplı bir askeri operasyon ihtimali, zayıftır.      

Ancak, bu, Amerika’nın, İran’a yönelik hiçbir askeri inisiyatif kullanmayacağı anlamına da gelmemelidir. Zira Amerika, belki son tahlilde, İran’ın nükleer programını bahane ederek, bu tesislere yönelik ‘sınırlı’ bir askeri operasyonu düşünebilir. Ancak bu, kanaatimizce, Amerika’nın en son kertede gündemine alabileceği bir seçenektir. Zira bunun dahi, hem bölgesel ve hatta küresel neticeler doğurması ihtimali vardır. Fakat eğer gelişmeler, bu yönde bir inisiyatifi gerektirirse, Amerika, bu seçeneği de son tahlilde düşünebilir.

Amerika’nın yapacağı şey, açık söylemek gerekirse, İran’ın ‘iç işlerine’ müdahale etmektir. Yani Amerika, İran’da kendi çıkarları lehinde çalışacak grupları kullanarak, ‘içerden’ bir değişimin yollarını arayacaktır. Şu günlerde bazı Amerikalı yetkililerin dillendirdikleri: "askeri operasyon da bir seçenektir" türünden sözler, zemini yumuşatmak ve ülke içindeki potansiyel reform yanlılarını cesaretlendirmek için söylenmektedir. Yani Amerika bu tür sözleri, niyetinin ciddi olduğunu göstermek için dillendirmektedir. Hatırlanacak olursa, Irak operasyonundan önce de bu yönde pek çok beyanat verilmişti. Kimi zaman "askeri operasyon kaçınılmaz" türü beyanatlar verilirken, kimi zaman da "askeri operasyondan vazgeçebiliriz" tarzı açıklamalar yapılıyordu. Bunlar, sadece zemine ve zamana göre yapılmış açıklamalardı ve kimi zaman da hedef şaşırtmak amacı güdülüyordu. İran konusunda da Amerika’nın benzeri birbiriyle çelişen açıklamalar yapması ihtimali güçlüdür. Bu yüzden, bu tür açıklamalara bakarak Amerika’nın asli amaçlarını anlamak mümkün değildir. Burada yapılması gereken şey, küresel politikayı iyi anlamak olmalıdır. Bu başarıldığı taktirde, Amerika’nın neler yapacağı konusunda doğru çıkarımlarda bulunmak zor olmayacaktır.

Bu bağlamda, Amerika, gerek ülke dışındaki İran diasporasını, gerekse de, ülke içindeki muhalif unsurları kullanarak, kısa vadede, bir ‘gündem’ oluşmasına çalışacaktır. Bu gündemin asli unsurları, İran rejiminin ‘çağdışı’ olduğu, ‘nükleer silah üretmeye çalıştığı’, ‘kanlı bir Şeriat rejimi olduğu’, ‘demokrasi ve insan haklarını hiçe sayan bir Ortaçağ rejimi’ olduğu vb. iddialar olacaktır. Dışarıdan Halkın Mücahitleri gibi örgütler, içeriden Azeri ve Kürt etnik unsurlar kışkırtılmaya çalışılacak, ayrıca zihniyeti Batılı değerlerle yoğrulmuş Farsi unsurlar da bu kampanyada önemli rol üstleneceklerdir.

Bu noktada şu hususun altını çizmek gerekmektedir. Amerika, böylesi bir kampanyayı şu dönemde yürütme cesaretini nereden almaktadır? Bu sorunun cevabı, hem yeni stratejik konsept çerçevesinde, hem de İran’ın iç sorunları muvacehesinde verilebilir. İlk unsurun gerekçeleri bellidir ve üzerinde fazla durmayı hak etmemektedir. Ancak ikinci unsur önemlidir; zira burada İran’ın ciddi sorunları olduğu görülmektedir. İşte Amerika, bu hususu, İran’ın ‘yumuşak karnı’ olarak algıladığı için, böylesi kapsamlı bir kampanyayı başlatabileceği ümidini taşımaktadır. Bu ümidi, Amerika’ya veren, yine İran’ın bu mevcut durumudur. Açıkçası Humeyni zamanında böylesi bir şeyi düşün(e)meyen Amerika, neden Hatemi döneminde bu kampanyayı başlatmayı göze alabilmiştir? Bu sorunun cevabı, İran’ın özellikle ‘ideolojik’ açıdan ciddi sıkıntılar yaşıyor oluşudur. Amerika, Devrim’in ilk yıllarındaki o canlı havanın kaybolduğunu görmektedir. Amerika, Hatemi döneminde, demokratik söylemin, neredeyse ‘resmi’ söylem haline geldiğini görmektedir. Batının eril kavramlarına yönelik ciddi eleştirel çıkışlar İran’da artık istisna haline gelmeye başlamıştır. Yani, devrimci söylemin gücünü yitirmesidir Amerika’yı kışkırtan… Çünkü bu durum, aynı zamanda karşı-devrimcileri de beslemektedir. Bu durum, kendi söylemini terk eden bir resmi hükümet ve bunun yanında Batılı söyleme giderek daha çok yaklaşan bazı halk kesimleri profilini güçlendirmektedir. Dolayısıyla, hesabını tutan ve defterdeki hesabı, günü geldiğinde görmeyi kafasına koymuş bir Amerika için, bu durum, tam bir fırsat olarak görünmektedir. Baba Bush’un başladığı işi oğul Bush bitiriyorsa, Carter’in başlayıp da bitiremediği işi, (eğer o cesaret verilirse) bir başka Amerikalı yapmayı düşünebilir. Bu nedenle, yapılması gereken, açık kollayanlara bu fırsat verilmemelidir. Tabii bu işin boyutları, kısa vadede çözülebilecek sınırları geçmiştir ve tehlikenin gelip kapıya dayandığı şu dönemde, acil çözümler bulmak zordur. Ancak bilinmelidir ki, sorunun büyüğü buradan çıkmaktadır ve bu soruna köklü çözüm bulunmadıkça, derde deva bulmak zordur.

Bu arada, çözüm bağlamında söyleyeceklerimizi daha sonraki yorumlarımıza bırakmak üzere, muhtemel gelişmeler hakkında bazı öngörülerde bulunmayı da yararlı görüyoruz. Öncelikle, Amerika’nın kısa vadede bir askeri operasyona girişmesini zor buluyoruz. Zira Irak’ta işini tümüyle bitirmeden başka bir cephe açması ciddi riskler taşır. İkincisi, İran’ın özel durumu nedeniyle, askeri operasyondan ziyade, iç karışıklıklar temelinde bir strateji geliştirilmesi ihtimali yüksektir. Amerika bu karta oynayacaktır. Ancak burada da kısa vadede bir sonuç alınması zordur. Fakat süreç başlatılmıştır ve zaman içinde rejime karşı kampanyanın yoğunlaştırılacağı beklenmelidir. Buna cevap olarak İran’ın iki tür tepki vermesi muhtemeldir. İlkinde Amerika’nın eline koz vermemek düşüncesinden hareketle, İran’ın tavrını ‘yumuşatması’ söz konusu olabilir. İkinci ihtimal ise, İran’ın tavrını sertleştirerek kamuoyunu yanına almasıdır. Yönetim kademesinin bu ikinci seçeneği pek düşünmediği görülmektedir. Bu nedenle, ilk seçeneğin benimseneceği yönündeki beklenti daha güçlü görünmektedir. Fakat eğer şartlar ikinci seçeneği devreye sokmayı mecbur kılarsa, bu durumda, Hatemi-tarzı bir siyasi iktidarın İran’da sonu gelmiş demektir. Bu ise, Amerika’nın hiç istemeyeceği bir şey olarak değerlendirilmelidir.

FİLİSTİN’DE NELER OLUYOR?

Yol Haritası’nı taraflara kabul ettiren Amerika, Filistin’de kendi istediği yönde bir çözüme ulaşılması için yoğun baskı uygulamaya devam ediyor. Bu arada sadece Filistin ve İsrail’in resmi yetkililerini değil, Radikal örgütleri de bir biçimde sürece dahil etmeye çalışıyor. Nitekim, bu konuda gelinen son noktada, Radikal İslamcı örgütlerin İsrail’e karşı 3 ay ateşkes ilan ettiğini görüyoruz. Bu ateşkes ne kadar sürer ayrı bir tartışma konusudur ancak, böylesi bir antlaşmanın yapılabilmiş olması, Amerika’nın işi sıkı tuttuğunu göstermektedir ve bu önemlidir. Önceki sayımızda da bu konunun altını çizmiş ve durumun özellikle İslamcı örgütler açısından daha da zorlaşacağı değerlendirmesinde bulunmuştuk.

Bu son gelişmenin önemli bir boyutu da, İsrail’in, Yol Haritası’nı benimsemekte çok fazla direnmemesi olgusudur. Gerçekten İsrail, daha önceki barış süreçlerindeki tutumunun aksine, bu kez çok uysal bir görüntü çizmiştir. Üstelik ‘şahin’ Şaron’un başbakanlığında…

Bu gelişmeyi doğru anlayabilmek için, yine Amerika’nın bu plan üzerindeki ısrarının nedenlerini iyi tahlil etmek gerekmektedir. Gerçekten de Amerika, Filistin sorununun çözümünü de, Ortadoğu’ya yönelik yeni stratejik konsepti çerçevesinde görmektedir. Bu yüzden kendisi bir yandan Irak’ı istila ederken, öte yandan, Filistin’i istila eden Şaron’a gözdağı vermekte ve barışa yanaşması için yoğun baskı uygulamaktadır. Çünkü Amerika’nın çıkarı, şu an Irak’ın istilasında olduğu gibi, İsrail’in de Filistin topraklarından çekilip, bir barış antlaşmasına imza atmasındadır! İşte bu nedenle Şaron, Amerika’ya karşı fazla direnememektedir. Burada bir benzetme yapacak olursak, Amerika karşısında İran ve İsrail’in konumlarını değerlendirebiliriz. Aslında Amerika’nın fiilen Irak’a girmiş olması, hem İran hem de İsrail üzerinde benzer etkiler yapmaktadır. Her iki ülkeye de ‘kendilerine çeki-düzen vermesi’ yönünde mesajlar verilmiştir. İsrail, bunun gereğini yapmış ve bir Filistin ‘devlet’ine karşı olmadığını resmen ilan etmiştir. İran da, benzer bir mesaj almıştır ancak devletin temelleri bu tür mesajlara çabucak papuç bırakmaya müsait olmadığı için şu an itibarıyla bir geri adım atmamıştır.

Buradan şu sonuç çıkar: aslında Amerika’nın Irak’a fiilen girmesi ile birlikte, İsrail’in Filistinlilere karşı kullandığı bazı kozları elinden alınmıştır. Fakat sanılmamalıdır ki, bu, Filistin tarafının elinin güçlenmesi anlamına gelir. Hayır, İsrail’den nasıl taviz istenmişse, Filistin tarafından da istenmiştir ve tavizin daha büyüğü onlardan da alınmıştır. O taviz şudur: İsrail’in varlığını kabul etmek ve güvenliğine tehdit oluşturmaktan vazgeçmek. Mahmut Abbas ismi sırf bu yüzden bir süredir gündemde tutulmaktadır. Arafat ise, biz de Erbakan nasıl yedeğe alınmışsa, aynı şekilde diskalifiye edilmek durumunda kalmıştır. Zira onun da miadı artık dolmuştur!

Filistinli İslamcı örgütler ise, bu Yol Haritası sürecinden olumsuz etkilenmektedir. Zira tarafların üzerinde anlaştığı hususlar, bu örgütlerin kabul edebileceği şeyler değildir. Dolayısıyla eğer bir anlaşma olursa, bu örgütler, anlaşmaya uymayan taraf olarak görülecek ve üzerlerinde büyük bir baskı hissedeceklerdir. Elbette ki bu örgütlerin bu aşamadan sonra yollarını değiştirmeleri mümkün değildir. Hamas ve İslami Cihad’ın, İsrail’in varlığını meşru görmelerini beklemek zordur. Böyle olunca, çatışma kaçınılmaz görünmektedir. Üstelik bu çatışmada, yeni kurulacak Filistin devletinin kolluk güçleri de rol almak durumundadırlar. Dolayısıyla yeni süreçte İslamcı örgütler üzerindeki baskının giderek artacağı hesaba katılmalıdır.

Elbette gelişmeler bu yönde olmasına rağmen, Rabbimizin nice zorlu gecelerin sabahını aydınlık kıldığını bilenler olarak, hesapta olmayan ve sadece Rabbimizin bildiği gelişmelerin olması da mümkündür. Bu durumda zorlukların kolaylığa tebdil olduğu, ‘sabah yakın değil mi?" hitabının hakikat olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Rabbimiz yolunda cihad edenleri yollarına iletir…

 

 

 


 

 

 


'Fikrinize Ve Hayatınıza Yön Verecek Kitaplar.'