İran’da Son
Gelişmeler
Amerika, Irak’a
yönelik operasyonunun ardından, bu kez Şer Ekseni olarak nitelediği üç ülkeden
biri olan İran’a karşı düşük dozajlı bir kampanya başlattı. Bu kampanyanın
muhtemel sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunmadan önce, Amerika’nın ne
yapmaya çalıştığını iyi anlamak gerekir. Bu yüzden, bazılarının beklentilerinin
aksine, gelişmelerin istikameti ve Amerika’nın bölge üzerindeki hesapları
konusunda titiz bir tahlil yapmak elzemdir. Bu bağlamda, öncelikle, Amerika’nın
bir zamandır benimsemiş olduğu stratejik konsepti baz alarak bir tahlil çabasına
girilmelidir. Ardından da İran’daki iç dinamikleri değerlendirmek gerekecektir.
Bilinmelidir ki,
Amerika, İran’a karşı, Irak’ta olduğu gibi bir askeri operasyon yapmak niyetinde
değildir. Bunun en önemli nedeni, İran’ın hemen hiçbir açıdan Irak’a
benzememesidir. Bu durum, İran’a yönelik politikanın da farklı olmasının
temelini oluşturmaktadır. Amerika’nın amacı, bir süredir sürdürdüğü
‘containment’ (kuşatma) politikasından azami ölçüde istifade etmek ve özellikle
‘iç unsurları’ kullanarak, bir rejim değişikliği gerçekleştirmektir.
Dolayısıyla, İran hadisesi, pek çok açıdan Irak hadisesine benzemeyecektir. Tek
benzerlik, Amerika’nın her iki ülkede de rejim değişikliği istemesidir. Fakat
bunun biçimi, önem arz etmektedir ve gelişmelerin seyrini de yine bu ‘tarz’ ve
‘biçim’ belirleyecektir.
Amerika, yeni
dönemde, ‘Şahinler’ olarak bilinen ekibin belirlediği yeni stratejik konsept
gereğince, Ortadoğu’ya bir çeki-düzen vermek istemekte ve bunu da ‘sopa’
taktiğine başvurarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunun elbette pek çok
nedeni vardır ve yeni belirlenen bu strateji, bir ‘çete’nin işi değil,
think-tank kuruluşlarının uzun zamandır yapmış oldukları tavsiyeler gereğince,
yürürlüktedir. Şu halde Amerika’nın bölgeye yönelik politikasının kısa-erimli
olmayacağı ve bölge politikalarını epeyce bir süre ‘doğrudan’ etkileyeceği
beklenmelidir. Bunun anlamı şudur: Amerika, Irak’a boşuna gelmemiştir ve kısa
sürede bölgeden çekilmeyecektir. Irak’ta askeri varlığını fiilen çok uzun süre
tutmayabilir, ancak bölgeye bu kez daha etkin bir şekilde yerleşmeyi istediği
çok açıktır. Bu yüzden bu yeni dönemde, İran üzerindeki baskının daha da
artacağı beklenmelidir.
Ancak bazılarının
öngörülerinin aksine, İran, kolay lokma değildir ve Amerika da bunu bilmektedir.
Geçmişte Irak’ı İran’ın üstüne saldırtan da bizzat Amerika’dır. Hatta Amerika, o
dönemde İran’a karşı ufak çaplı bir askeri operasyon dahi düzenlemiş ve
başarısız olmuştur. Ayrıca İran, tarihten gelen devlet geleneği ile de, Irak’tan
farklıdır. Bölgenin etkin ülkelerindendir. Nüfusu ve askeri varlığı ile de Irak
gibi değildir.
İran için bu
listenin uzatılması mümkündür. Ancak bunların içinden bazıları önemlidir ve asıl
bu etmenler nedeniyle Amerika’nın, İran’a yönelik bir askeri operasyon ihtimali
zayıftır. Bunlar arasında en önemlisi, Devrim’den sonra, kuşatma politikası ile
eli-kolu bağlanmaya çalışılan ülkede, Devrim’i ihraç etme arzularının yeniden
depreştirilmesi ihtimalinin olmasıdır. Malum olduğu üzere, ‘çifte kuşatma’
politikası ile siyasal ve ekonomik açıdan köşeye sıkıştırılmaya çalışılan İran,
Humeyni döneminde olduğu gibi, Devrim ihracı siyasetini askıda tutmak durumunda
kalmıştı. Amerika’nın askeri operasyona girişmesi durumunda, devrimci kesimler
tetiklenmiş olacaktır ve tekrar Devrim’in ilk yıllarındaki siyasal aktiviteyi
ateşleme riski doğacaktır. Bu nedenle Amerika, askeri bir operasyonu istemez.
Ayrıca Amerika, şu dönemde, ılımlı Hatemi iktidarının zayıflatılması sonucunu
doğuracak bu tür bir operasyonu, İran’ın iç dengelerini de bozacağı düşüncesiyle
istemez. Zira Amerika, Hatemi’nin çizdiği imajı, bir biçimde desteklemektedir;
zira onun politikası, kimilerinin deyimiyle, ‘sertlik yanlıları’nın siyasal
arenada popülaritesini kaybetmesi ile, kimi yerde aynı anlamı taşımaktadır.
Dolayısıyla, askeri operasyon, Hatemi ve onu destekleyen ‘reform’ taliplilerinin
ayakları altındaki zemini kaybetmeleri neticesini beraberinde getirebilir. Öte
yandan Hamaney’in temsil ettiği ‘radikal’ (bazılarınca, ‘tutucu’, bazılarına
göre de, ‘sağcı’) grupların cesaretlendirilmesi riski de vardır. Bu nedenle,
kısa dönemde Irak’ta olduğu gibi, geniş çaplı bir askeri operasyon ihtimali,
zayıftır.
Ancak, bu,
Amerika’nın, İran’a yönelik hiçbir askeri inisiyatif kullanmayacağı anlamına da
gelmemelidir. Zira Amerika, belki son tahlilde, İran’ın nükleer programını
bahane ederek, bu tesislere yönelik ‘sınırlı’ bir askeri operasyonu düşünebilir.
Ancak bu, kanaatimizce, Amerika’nın en son kertede gündemine alabileceği bir
seçenektir. Zira bunun dahi, hem bölgesel ve hatta küresel neticeler doğurması
ihtimali vardır. Fakat eğer gelişmeler, bu yönde bir inisiyatifi gerektirirse,
Amerika, bu seçeneği de son tahlilde düşünebilir.
Amerika’nın
yapacağı şey, açık söylemek gerekirse, İran’ın ‘iç işlerine’ müdahale etmektir.
Yani Amerika, İran’da kendi çıkarları lehinde çalışacak grupları kullanarak,
‘içerden’ bir değişimin yollarını arayacaktır. Şu günlerde bazı Amerikalı
yetkililerin dillendirdikleri: "askeri operasyon da bir seçenektir" türünden
sözler, zemini yumuşatmak ve ülke içindeki potansiyel reform yanlılarını
cesaretlendirmek için söylenmektedir. Yani Amerika bu tür sözleri, niyetinin
ciddi olduğunu göstermek için dillendirmektedir. Hatırlanacak olursa, Irak
operasyonundan önce de bu yönde pek çok beyanat verilmişti. Kimi zaman "askeri
operasyon kaçınılmaz" türü beyanatlar verilirken, kimi zaman da "askeri
operasyondan vazgeçebiliriz" tarzı açıklamalar yapılıyordu. Bunlar, sadece
zemine ve zamana göre yapılmış açıklamalardı ve kimi zaman da hedef şaşırtmak
amacı güdülüyordu. İran konusunda da Amerika’nın benzeri birbiriyle çelişen
açıklamalar yapması ihtimali güçlüdür. Bu yüzden, bu tür açıklamalara bakarak
Amerika’nın asli amaçlarını anlamak mümkün değildir. Burada yapılması gereken
şey, küresel politikayı iyi anlamak olmalıdır. Bu başarıldığı taktirde,
Amerika’nın neler yapacağı konusunda doğru çıkarımlarda bulunmak zor
olmayacaktır.
Bu bağlamda,
Amerika, gerek ülke dışındaki İran diasporasını, gerekse de, ülke içindeki
muhalif unsurları kullanarak, kısa vadede, bir ‘gündem’ oluşmasına çalışacaktır.
Bu gündemin asli unsurları, İran rejiminin ‘çağdışı’ olduğu, ‘nükleer silah
üretmeye çalıştığı’, ‘kanlı bir Şeriat rejimi olduğu’, ‘demokrasi ve insan
haklarını hiçe sayan bir Ortaçağ rejimi’ olduğu vb. iddialar olacaktır.
Dışarıdan Halkın Mücahitleri gibi örgütler, içeriden Azeri ve Kürt etnik
unsurlar kışkırtılmaya çalışılacak, ayrıca zihniyeti Batılı değerlerle yoğrulmuş
Farsi unsurlar da bu kampanyada önemli rol üstleneceklerdir.
Bu noktada şu
hususun altını çizmek gerekmektedir. Amerika, böylesi bir kampanyayı şu dönemde
yürütme cesaretini nereden almaktadır? Bu sorunun cevabı, hem yeni stratejik
konsept çerçevesinde, hem de İran’ın iç sorunları muvacehesinde verilebilir. İlk
unsurun gerekçeleri bellidir ve üzerinde fazla durmayı hak etmemektedir. Ancak
ikinci unsur önemlidir; zira burada İran’ın ciddi sorunları olduğu
görülmektedir. İşte Amerika, bu hususu, İran’ın ‘yumuşak karnı’ olarak
algıladığı için, böylesi kapsamlı bir kampanyayı başlatabileceği ümidini
taşımaktadır. Bu ümidi, Amerika’ya veren, yine İran’ın bu mevcut durumudur.
Açıkçası Humeyni zamanında böylesi bir şeyi düşün(e)meyen Amerika, neden Hatemi
döneminde bu kampanyayı başlatmayı göze alabilmiştir? Bu sorunun cevabı, İran’ın
özellikle ‘ideolojik’ açıdan ciddi sıkıntılar yaşıyor oluşudur. Amerika,
Devrim’in ilk yıllarındaki o canlı havanın kaybolduğunu görmektedir. Amerika,
Hatemi döneminde, demokratik söylemin, neredeyse ‘resmi’ söylem haline geldiğini
görmektedir. Batının eril kavramlarına yönelik ciddi eleştirel çıkışlar İran’da
artık istisna haline gelmeye başlamıştır. Yani, devrimci söylemin gücünü
yitirmesidir Amerika’yı kışkırtan… Çünkü bu durum, aynı zamanda
karşı-devrimcileri de beslemektedir. Bu durum, kendi söylemini terk eden bir
resmi hükümet ve bunun yanında Batılı söyleme giderek daha çok yaklaşan bazı
halk kesimleri profilini güçlendirmektedir. Dolayısıyla, hesabını tutan ve
defterdeki hesabı, günü geldiğinde görmeyi kafasına koymuş bir Amerika için, bu
durum, tam bir fırsat olarak görünmektedir. Baba Bush’un başladığı işi oğul Bush
bitiriyorsa, Carter’in başlayıp da bitiremediği işi, (eğer o cesaret verilirse)
bir başka Amerikalı yapmayı düşünebilir. Bu nedenle, yapılması gereken, açık
kollayanlara bu fırsat verilmemelidir. Tabii bu işin boyutları, kısa vadede
çözülebilecek sınırları geçmiştir ve tehlikenin gelip kapıya dayandığı şu
dönemde, acil çözümler bulmak zordur. Ancak bilinmelidir ki, sorunun büyüğü
buradan çıkmaktadır ve bu soruna köklü çözüm bulunmadıkça, derde deva bulmak
zordur.
Bu arada, çözüm
bağlamında söyleyeceklerimizi daha sonraki yorumlarımıza bırakmak üzere,
muhtemel gelişmeler hakkında bazı öngörülerde bulunmayı da yararlı görüyoruz.
Öncelikle, Amerika’nın kısa vadede bir askeri operasyona girişmesini zor
buluyoruz. Zira Irak’ta işini tümüyle bitirmeden başka bir cephe açması ciddi
riskler taşır. İkincisi, İran’ın özel durumu nedeniyle, askeri operasyondan
ziyade, iç karışıklıklar temelinde bir strateji geliştirilmesi ihtimali
yüksektir. Amerika bu karta oynayacaktır. Ancak burada da kısa vadede bir sonuç
alınması zordur. Fakat süreç başlatılmıştır ve zaman içinde rejime karşı
kampanyanın yoğunlaştırılacağı beklenmelidir. Buna cevap olarak İran’ın iki tür
tepki vermesi muhtemeldir. İlkinde Amerika’nın eline koz vermemek düşüncesinden
hareketle, İran’ın tavrını ‘yumuşatması’ söz konusu olabilir. İkinci ihtimal
ise, İran’ın tavrını sertleştirerek kamuoyunu yanına almasıdır. Yönetim
kademesinin bu ikinci seçeneği pek düşünmediği görülmektedir. Bu nedenle, ilk
seçeneğin benimseneceği yönündeki beklenti daha güçlü görünmektedir. Fakat eğer
şartlar ikinci seçeneği devreye sokmayı mecbur kılarsa, bu durumda, Hatemi-tarzı
bir siyasi iktidarın İran’da sonu gelmiş demektir. Bu ise, Amerika’nın hiç
istemeyeceği bir şey olarak değerlendirilmelidir.
FİLİSTİN’DE NELER
OLUYOR?
Yol Haritası’nı
taraflara kabul ettiren Amerika, Filistin’de kendi istediği yönde bir çözüme
ulaşılması için yoğun baskı uygulamaya devam ediyor. Bu arada sadece Filistin ve
İsrail’in resmi yetkililerini değil, Radikal örgütleri de bir biçimde sürece
dahil etmeye çalışıyor. Nitekim, bu konuda gelinen son noktada, Radikal İslamcı
örgütlerin İsrail’e karşı 3 ay ateşkes ilan ettiğini görüyoruz. Bu ateşkes ne
kadar sürer ayrı bir tartışma konusudur ancak, böylesi bir antlaşmanın
yapılabilmiş olması, Amerika’nın işi sıkı tuttuğunu göstermektedir ve bu
önemlidir. Önceki sayımızda da bu konunun altını çizmiş ve durumun özellikle
İslamcı örgütler açısından daha da zorlaşacağı değerlendirmesinde bulunmuştuk.
Bu son gelişmenin
önemli bir boyutu da, İsrail’in, Yol Haritası’nı benimsemekte çok fazla
direnmemesi olgusudur. Gerçekten İsrail, daha önceki barış süreçlerindeki
tutumunun aksine, bu kez çok uysal bir görüntü çizmiştir. Üstelik ‘şahin’
Şaron’un başbakanlığında…
Bu gelişmeyi doğru
anlayabilmek için, yine Amerika’nın bu plan üzerindeki ısrarının nedenlerini iyi
tahlil etmek gerekmektedir. Gerçekten de Amerika, Filistin sorununun çözümünü
de, Ortadoğu’ya yönelik yeni stratejik konsepti çerçevesinde görmektedir. Bu
yüzden kendisi bir yandan Irak’ı istila ederken, öte yandan, Filistin’i istila
eden Şaron’a gözdağı vermekte ve barışa yanaşması için yoğun baskı
uygulamaktadır. Çünkü Amerika’nın çıkarı, şu an Irak’ın istilasında olduğu gibi,
İsrail’in de Filistin topraklarından çekilip, bir barış antlaşmasına imza
atmasındadır! İşte bu nedenle Şaron, Amerika’ya karşı fazla direnememektedir.
Burada bir benzetme yapacak olursak, Amerika karşısında İran ve İsrail’in
konumlarını değerlendirebiliriz. Aslında Amerika’nın fiilen Irak’a girmiş
olması, hem İran hem de İsrail üzerinde benzer etkiler yapmaktadır. Her iki
ülkeye de ‘kendilerine çeki-düzen vermesi’ yönünde mesajlar verilmiştir. İsrail,
bunun gereğini yapmış ve bir Filistin ‘devlet’ine karşı olmadığını resmen ilan
etmiştir. İran da, benzer bir mesaj almıştır ancak devletin temelleri bu tür
mesajlara çabucak papuç bırakmaya müsait olmadığı için şu an itibarıyla bir geri
adım atmamıştır.
Buradan şu sonuç
çıkar: aslında Amerika’nın Irak’a fiilen girmesi ile birlikte, İsrail’in
Filistinlilere karşı kullandığı bazı kozları elinden alınmıştır. Fakat
sanılmamalıdır ki, bu, Filistin tarafının elinin güçlenmesi anlamına gelir.
Hayır, İsrail’den nasıl taviz istenmişse, Filistin tarafından da istenmiştir ve
tavizin daha büyüğü onlardan da alınmıştır. O taviz şudur: İsrail’in varlığını
kabul etmek ve güvenliğine tehdit oluşturmaktan vazgeçmek. Mahmut Abbas ismi
sırf bu yüzden bir süredir gündemde tutulmaktadır. Arafat ise, biz de Erbakan
nasıl yedeğe alınmışsa, aynı şekilde diskalifiye edilmek durumunda kalmıştır.
Zira onun da miadı artık dolmuştur!
Filistinli İslamcı
örgütler ise, bu Yol Haritası sürecinden olumsuz etkilenmektedir. Zira
tarafların üzerinde anlaştığı hususlar, bu örgütlerin kabul edebileceği şeyler
değildir. Dolayısıyla eğer bir anlaşma olursa, bu örgütler, anlaşmaya uymayan
taraf olarak görülecek ve üzerlerinde büyük bir baskı hissedeceklerdir. Elbette
ki bu örgütlerin bu aşamadan sonra yollarını değiştirmeleri mümkün değildir.
Hamas ve İslami Cihad’ın, İsrail’in varlığını meşru görmelerini beklemek zordur.
Böyle olunca, çatışma kaçınılmaz görünmektedir. Üstelik bu çatışmada, yeni
kurulacak Filistin devletinin kolluk güçleri de rol almak durumundadırlar.
Dolayısıyla yeni süreçte İslamcı örgütler üzerindeki baskının giderek artacağı
hesaba katılmalıdır.
Elbette gelişmeler
bu yönde olmasına rağmen, Rabbimizin nice zorlu gecelerin sabahını aydınlık
kıldığını bilenler olarak, hesapta olmayan ve sadece Rabbimizin bildiği
gelişmelerin olması da mümkündür. Bu durumda zorlukların kolaylığa tebdil
olduğu, ‘sabah yakın değil mi?" hitabının hakikat olduğu daha iyi
anlaşılacaktır. Rabbimiz yolunda cihad edenleri yollarına iletir…