|

Değişim Sürecinde ‘Millî Din’ ‘ Millî İktidar’ Terör*
Ramazan YAZÇİÇEK
İslam’ın en
temel metinlerinde ırkçılığın açık bir biçimde reddedilmiş olduğu
bildirilmiştir. Buna karşılık ırkçılığın zaman zaman İslamî kılıflar
altında tarih boyunca ortaya çıkışına hep rastlanmıştır. Bu yazı,
öncelikle İslam’ın temel metinlerinde ırkçılıkla ilgili anlayışa temel
oluşturacak verileri ortaya koyduktan sonra, tarihte “dinsel ırkçılık’
olarak nitelenebilecek bağlamda ortaya çıkmış Ümeyyecilik, ve Şu’ûbiyye
akımlarını ele almakta ve bütün bunları günümüzde Türk Müslümanlığı
olarak ortaya çıkan eğilimi değerlendirmek üzere gözden geçirmektedir.
Çalışmamızın yorum alanı antropolojik zeminin dışında olacaktır. Irkçı
konumlanmaların, kendilerini dine dayalı temellendirmeleri ise eleştirel
yaklaşımımızın gerekçesi olacaktır. Zaten olguyu, “dinsel ırkçılık” diye
kavramsallaştırmamız da bundandır. Yazıda, asıl konumuz olmamakla
birlikte, İslâm kültür zemini dışındaki ‘dinsel ırkçı’ örgütlenmelere de
kısaca değineceğiz.
Giriş
Irkçılık; biyolojik, ırksal özelliklerden ötürü başka ırklardan üstün
olunduğu iddiası, öğretisidir. Aynı zamanda o, statü ve değer farkı; soy
sop üstünlüğü gütmektir. Toplumsal özellikleri biyolojik, ırksal
özelliklere indirgeyen, üstünlüğün atalardan miras alınmış olan
biyolojik farklılıklardan kaynaklandığını savunan anlayışın da genel
adıdır.
Bu anlayış sahipleri, ırk bakımından, asil/sıradışı ve yaratılıştan
kaynaklanan bir üstünlüğe sahip oldukları iddiasında bulunmaktadırlar.
Irkçılık güdenler, kendi ırkî asıllarından olmayanları hakir görür;
kendilerini, kutsarcasına farklı addederler. Irkçılığın ana
karakteristiğini, özel ve üstün olma fikri oluşturur. Tarihsel süreçte
farklı form ve isimlendirmelerle tezahür etmesine rağmen ırkçılığın, ana
temasının değişmediği görülür.
Kur’an’daki anlatımlarda İblis’in Hz. Adem’e bir tavrı ile başlamış
olduğu anlaşılan ırkçılığın (2: 34; 7: 11; 17: 61-62; 18: 50; 20:
116,117), dolayısıyla, insanlık tarihiyle birlikte hep var olagelmiş
olduğunu söyleyebiliriz. Bu tavrın anlatımıyla sergilenen İslâm
inancındaki yaratılış gerekçesine; üstünlük kriterinin takva oluşuna
aykırı olan ırkçılık, esas itibariyle vahye karşı fikir üretme;
yaratılış açısından, ötekilerden üstün olduğunu iddia etmedir. İslâmî
ıstılâhta ‘cahiliyye asabiyeti’ olarak tanımlanan olgu, modern
terminolojideki karşılığı olan ırkçılıktan daha bir kabilevî karakter
taşımaktadır. Bu nedenle ‘cahiliyye asabiyyeti’ veya kavmiyet davası
güden bir kimsenin haksız olsa bile kendi ırkdaşlarına, kavmine yardımcı
olması söz konusudur.
Kavmîyet taassubunun, fırkalaşmayı doğuran etkin sebeplerden biri olduğu
buna karşılık ırkçılığın da ihtilafın ortaya çıkardığı kurumsallaşmış
bir sonuç olduğu söylenebilir. Toplumsal çözülmelerin önemli
sebeplerinden biri olarak da görülen Irkçılık, İslâm inancı açısından,
kökten reddedilmiştir.
Bu yazı, “dinsel ırkçılık bağlamında; Ümeyyecilik, Şu’ûbiyye ve Türk
Müslümanlığı” şeklinde formüle edebileceğimiz araştırmamızın ön
çalışması niteliğindedir. Çalışmamızın yorum alanı antropolojik zeminin
dışında olacaktır. Irkçı konumlanmaların, kendilerini dine dayalı
temellendirmeleri ise eleştirel yaklaşımımızın gerekçesi olacaktır.
Zaten olguyu, “dinsel ırkçılık” diye kavramsallaştırmamız da bundandır.
Yazıda, asıl konumuz olmamakla birlikte, İslâm kültür zemini dışındaki
‘dinsel ırkçı’ örgütlenmelere de kısaca değineceğiz.
Kutsal Irk, Millî Devlet
Irk ayırımı bakımından en ilgi çekici din Yahudilik’tir. Yahudi
teolojisi, İsrailoğulları’nı seçilmiş ırk olarak görür. Hakim anlayışa
göre ‘Yahudilik mühtedi kabul etmez’ (Şentürk-Canatan, 1999).
Seçilmişlik fikri, Yahudiler açısından tanrısal bir vahiydir. Bu olgu,
Yahudilerin tarih çizgisiyle de paralellik arz eder. Yahudilere göre,
Eski Ahid’de; ilki, Elohim’in, insanlarla yaptığı ahid;Tanrı’nın Nuh’la
yaptığı ve bütün insanları kapsayan evrensel ahiddir (Tekvin: 9/8-17).
İkinci ahid ise Hz. İbrahim’le yapılanıdır. Bu ahid yalnızca
İsrailoğulları’nı kapsamakta; seçilmişlik ve dolayısıyla diğer
milletleri idare etme hakkına sahip oldukları iddialarını bununla
delillendirmektedirler (Tekvin: 15/9-21; 17/1-27). Burada, “Tanrının
seçtiği çocuklar” teması ile kabile kanının korunması öngörülmekte,
İsrail’in dışındaki kabilelerin dışlandığına vurgu yapılmaktadır
(Demirci, 2000: 26-31).
Yahudi ırkçılığına mukabil, Yahudi düşmanlığı şeklinde pratiğe yansıyan
anti semitizm (Sâmî ırkına düşmanlık) olgusu ise Cermen ırkının
üstünlüğünü ileri süren Adolf Hitler’in yeni bir buluşu olmayıp Batı
tarihinde daha önceden şekillenmiş başka bir ırkçılık biçimidir. Batı
dünyasında ırkçılık, modern çağın en önemli olguları arasında yer
almaktadır. Bu olgu, sömürgeciliğe meşruiyet tanıyan bir ideoloji olarak
ortaya çıkmıştır (Şentürk-Canatan, 1999).
Yahudiliği bir ideolojiye dönüştüren İsrailoğulları, ırklarını
kutsamakta, kendilerinin seçkin/imtiyazlı, kurtulmuş kavim olduklarını
iddia etmektedirler (Kur’an 5: 18). Aslında kendilerine gönderilmiş
peygamberlerden bir çoğunu öldürme sebeplerinin arkasındaki temel
saikler de yine asabiyyet düşüncesi olduğu söylenebilir. Oysa Onların
ırklarını kutsayarak ırkçılık yapmaları, Tevrat’ta Yeremya peygamberin
ağzından da reddedilerek kınanmıştır (Tevrat, Mezmurlar: 10/6; Tevrat,
Yeremya, 7/8-11; Bkz.: İslâmoğlu, 1995: 95).
Kendi ırkını/kanını kutsama; ırkçı duruşlarını, bir şekilde
göksel/semâvî olan ile irtibatlandırma; mukaddes kişilik, varislik
iddiası gibi tavırlar ve düşünceler başka toplumlarda da vardır. Bunlar
da iddialarını delillendirme yoluna gitmişlerdir. Burada da genellikle
din faktörü kullanılmıştır. Nitekim “Her milliyetçilik kendi iddialarını
kutsallaştırmak ihtiyacındadır: Hırıstiyanlık âleminin parçalanmasından
sonra, ulus devletlerin herbiri kutsal mirasın kendilerinde olduğu ve
Allah tarafından görevlendirildikleri iddialarında bulunmuşlardır.
Meselâ Fransa, kendisi aracılığıyla Allah’ın hükümranlığının yürüdüğü
(Gesta Dei per Francos) ‘Kilisenin Ablası’ olduğu iddiasındadır. Almanya
ise ‘her şeyin üstünde’ olduğunu zirâ Allah’ın kendisiyle birlikte
olduğunu öne sürer (Gott mit uns). Eva Peron, ‘Arjantin’in misyonunun,
Allah’ı dünyaya taşımak olduğu’ açıklamasında bulunur. 1972 yılında,
Güney Afrika Başbakanı, vahşi ırk ayrımcısı ‘apartheid’ ile ünlü Vorster
ise şu kehâneti savurur: ‘Bizler Allah’ın özel bir görevle yükümlü halkı
olduğumuzu unutmayalım.’ Siyonizm, bütün milliyetçiliklerin bu
sarhoşluğunu aynen benimser.
En aklı başında olanları dahi kendini bu ‘sarhoşluğa’ kaptırmaktan
alıkoyamaz. Andre Neher: ‘İsrail, İlâhi tarihin yeryüzündeki en üstün
alametidir. İsrail, dünyanın ekseni, can damarı, merkezi ve kalbidir’”
(Garaudy, 1996: 26) der. Bütün bu tanımlamalar, ırkçıların, dini
kullanmada gösterdiği pervasızlığı da ortaya koymaktadır.
“Yahudi devleti bunun dışında bir entegrizm örneği daha vermektedir:
Onlar Filistin üzerinde kavmiyetçi ve gerici bir din anlayışı adına hak
iddia etmektedirler. Tanrılar şerefli kıldıkları kavimlere toprak
veriyorlardı. Gerçi bu Mısır’dan Mezopotamya’ya kadar bütün Orta Doğu’ya
hakim genel bir olgudur. Firavun üçüncü Tutmazis’in Karnak dikili taşı
üzerinde, tanrı, Firavun’a bütün yeryüzünü verir. Mezopotamya’da ise
tanrı Marduk, Babil Yaratılış Şiiri’ne göre her topluluğa ait toprakları
‘tespit eder’. Bu iki kutup arasında ise Hititliler tanrı Arinna’ya
‘ülkenin hudutlarını belirlediği’ için teşekkür ederler. Eğer Yahudilere
de böyle bir söz verilmemiş olsaydı bu bir istisna olurdu!
Tora’yı ‘tanrının’ imzaladığı bir mülkiyet senediymişçesine ellerinde
sallayan entegrist hahamlar, Filistin’in yerli halkı olan Müslüman veya
Hıristiyanları katletmenin ve onları topraklarından sürmenin ideolojik
bahanelerini bulmuş gibilerdir. Dinin bu derece politize olması ve bir
politikanın bu kadar kutsallaştırılması entegrizmin hüviyetlerindendir”
(Garaudy, 1993: 73,74). Dinin, ırkçılığı ortadan kaldırmayı kendisi için
öncelikli hedef edinmişken, yine ırkçılık tarafından meşruiyet delili
olarak gösterilmesi kadar ironik başka bir durum olabilir mi?
Asabiyet Taassubu ve Ümmet
Kur’an “asabiyet” kelimesini kullanmamakla birlikte ona yakın bir anlam
ifade eden “hamiyet” kelimesini kullanır (48: 26); soy üstünlüğünü,
kabilecilik ve kavmiyet davaları ile övünmeyi tümüyle reddeder (102:
1-8; Bkz.: Çağrıcı, 1991). Irkçılık, Kur’an ve Sünnet’te hep cahiliyye
ile birlikte anılır ve negatif olarak tescillenir. Kur’an, cahiliyye
taassubunun yerine, övgüye mazhar olarak takvayı koyar (48: 26).
İslâm, İnsanların, kavimlere ve kabilelere ayrılmasını; lisanlarının ve
renklerinin değişik olmasını; tıpkı, yerlerin ve göklerin yaratılması
gibi Allah’ın varlığının delillerinden/ayetlerinden kabul eder. İslâm’a
göre, ırklarının farklılığı vakıa iken, bu, ilişkilerde bir değer
kriteri değildir. Kur’an, ırka dayalı olarak hiçbir kimsenin/kabilenin
lehinde veya aleyhinde bir yargıda bulunmamaktadır. Buna karşılık Kur’an
ile farklılığın gerçek sebebi ve hayırlı hikmetini açıklamakta,
ırkçıların tutarsızlıkları ortaya konulmaktadır (25: 54; 49 : 13).
“O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın
ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için
(alınacak) dersler vardır.” (30 : 22; Bkz.: 35: 27, 28; 6 : 38)
“De ki: Ey Yahudiler! Bütün insanlar değil de, yalnız, kendinizin
Allah’ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, bunda da samimi iseniz,
haydi ölümü temenni edin (bakalım)!”(62: 6)
“Onların bu tutumları: Bize ateş, sadece sayılı günlerde dokunacaktır,
demelerinin bir sonucudur.” (3: 24; 2: 8).
Kur’an, herhangi bir ırkın, dilin veya ulusun bir diğerine mukabil
üstünlüğünü kabul etmez. Zirâ insanın, müdahalesi/tercihi olmadan sahip
olduğu tabii özelliklerinden ötürü kınanması veya kendisine ayrıcalık
atfedilmesi yersizdir. Bunun için kemirici bir hastalık olan ırkçılık,
Kur’an tarafından alabildiğine yerilmiştir. Kur’an, insan ilişkilerinin
Allah korkusu ve sevgisi üzerine kaim olmasını emreder ve değer kriteri
olarak iradî tercihleri esas alır, üstünlüğün gerekçesini de takva
olarak belirler (Kur’an 49 : 13; Şentürk-Canatan, 1999).
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz;
iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız.” (3 : 110).
Dolayısıyla, insanın iradesine rağmen kanların ve etlerin bir araya
gelmesiyle oluşan birliktelikler üstünlük veya kınanma vesilesi
olamazlar. İslâm inancına göre üstünlük, iradeye dayalı imanı tercih ve
buna dayalı olarak takva üzere bulunmaktadır. Bu da iyiliği emr,
kötülükten nehiy esasına dayalı olarak; adaleti hakim kılma hedefini
güden İslâm Ümmetinin (Gazzalî, 1990: 50; Özler, 1996: 42-45; Aydın,
1991: 35-38,132; Ünal, 1990: 583-588) özelliğidir.
Hz. Muhammed (s), tebliğinin ilk dönemlerinden itibaren Arap ırkının
özellikle de kendi yakınlarının bir imtiyaz ve kutsallığının olmadığını
bildirmek suretiyle ırkçı mantığın yollarını tıkamıştır. Kabilecilik
taassubu, ilk kuşak Müslümanlar arasında ortaya çıkma emmareleri
göstermişse de, buna, Hz. Muhammed (s) hayatta iken fırsat
verilmemiştir. Bu kararlılık, işlenen suçlara uygulanacak cezaî müeyyide
ile de ortaya konulmuş, istisna gözetilmeyeceği ilan edilmiştir (Buhârî,
1987: 7/3289; Mevdudî, Tarihsiz: 111). Hz. Muhammed (s), “Irkçılığa
davet eden bizden değildir.”, “Irkçılık için ölen bizden değildir” (Ebu
Davud, Kitabül Edep; Ebu Zehra, 1983: 15) diye buyurmuşlardır.
Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamberin hadislerinde bunca açık ve kesin bir
şekilde etnik temele dayalı ırkçılık reddedildiği halde, Arap ırkçılığı,
İslâm Ümmeti içerisinde baş gösteren ihtilâfın adeta nüvesini teşkil
etmiştir. Kavmiyetçi taassup, cahiliyyeden gelen bir karakterle ortaya
çıkmakta gecikmemiştir. Hz. Osman (r) devrine kadar belirgin bir şekilde
su yüzüne çıkamayan ırkçılığın, malesef Hz. Osman (r)’ın son
dönemlerinde kuvvetli ve korkunç neticeleri beraberinde getirecek
şekilde ortaya çıktığı görülür. Önce Emevîler’le Haşimîler arasında
başgösteren ihtilâf, daha sonra Hâricîler’le başkaları arasındaki
ihtilâflarla genişlemiştir. Cahiliyye devrinde Mudar kabilesiyle Rabia
kabilesi arasındaki ihtilâflar, İslâmla birlikte ortadan kalkmasına
rağmen, Hâricîlik hareketinin Rabia kabilesi arasında yayılmasıyla
yeniden bu iki kabile arasındaki ihtilaflarla körüklendiği görülür
(es-Salih, 1983 : 67; Ebu Zehra, 1983: 15,76).
Halife Ömer (r)’in ferasetle gördüğü ve dirâyetle uyarıda bulunduğu;
ümmet için korktuğunu söylediği istenilmeyen durum, sonunda meydana
gelir. “Ömer (r), ömrünün sonuna doğru, Araplar arasında kabilecilik
taassubunun hortlama ihtimalini daima dikkate almıştı. İslâm devletinin
güçlenmiş olmasına rağmen yine de milliyetçilik ve kabilecilik taassubu
tamamen yok olmamış ve bütünüyle ortadan kalkmamıştı. Bu sebeple O,
kabilecilik ve aşiretçilik taassubunun hortlaması ihtimalini düşünerek
gerekli tedbirleri almayı ihmal etmedi” (Mevdudî, Tarihsiz: 114). Hz.
Ömer (r) bu tedirginliğini yer yer açığa vurarak, kendisinden sonra
yerine geçmesi muhtemel kişileri toplayarak şu ısrarlı uyarılarda
bulunuyordu: “Eğer benden sonra herhangi biriniz yerime geçerseniz, aman
dikkat ediniz. Beni Muiyt’i (Beni Umeyye) efradını halkın ensesine
musallat etmeyiniz. Bu zümre bir kere halka musallat oldu mu Allah’a
karşı itaatsizlik yoluna gidebilirler... Benden sonra sizden herhangi
biriniz halife olursanız, sakın kendi kabilenizin fertlerini ümmetin
başına musallat etmeyiniz” (Mevdudî, Tarihsiz: 115,116,126-127). Hz.
Ömer’in endişesinin bir sonucu olarak yerine namaz imamı olarak ashaptan
Cüd’an’ın âzatlı kölesi Süheyb b. Sinân’ı vekil tayin etmiş,
kabilesinden olanlara bunu vermemişti. Sahabiden bir kısmının, yerine
birini tayin etmesini hatırlatmaları üzerine, yerine güvenerek
bırakabileceğini söylediği iki kişiden birinin; azatlı bir köle olması,
bir yandan hilâfetin Kureyş’e has olmadığı, diğer taraftan da kıymet
kriterinin ırk değil takva olduğu mesajını içermektedir
(Şentürk-Canatan, 1999).
Halife Osman (r)’ın, sahabinin ileri gelenlerine kıyasla, içlerinde
akrabalarının da bulunduğu güvenilir olmayan insanlarla daha fazla
istişare etmesi, çevresini onlarla kuşatıp vazifeleri öncelikle
akrabalarına vermesi (Ebu Zehra, 1983: 33; Mevdudî, 1990: 218-222;
Mevdudî, Tarihsiz: 126-149), adil olsun zalim olsun valilerine karşı
yumuşak bir mizaçla davranması ve akrabalarından valiler tayin etmesi
hoşnutsuzluklara neden olmuştu. Bu durum, ihtilâfa zemin hazırladığı
gibi Emevîler’in de başta nüfûzunu, ardından da ırkçılık duygularını
arttırdı. Tayin edilen bu valilerden biri de, İslâm’a girip tekrar
irtidat ettiği için Resûlullah (s) tarafından kanı mübah sayılan
Abdullah İbn-i. Sa’d İbn-i Ebi Serah idi (Ebu Zehra, 35; Bkz.: Mevdudî,
Tarihsiz : 131-132,506).
Halife Osman (r)’ın Allah Resûlü’nün yanındaki değeri; şahidi olunan
takvası, ümmetin tasdiki ile tespit edilmiştir. O’nun siyasî başarısına
gelince kendisinden öncekilere oranla yetersiz olduğu söylenebilir
(Rayyıs, 1995: 52; Mevdudî, Tarihsiz : 464-484). Sıla-i Rahim
konusundaki hassasiyeti şahsıyla sınırlı kalması gereken bir husus iken
O, bunu Halifelik makamı ile de ilgili kılmıştır (Mevdudî, 1990: 5/ 218,
219; Mevdudî, Tarihsiz: 465).
Arap Irkının Üstünlüğü Görüşü: Ümeyyecilik
Emevîler’le birlikte başlayan ırkçılık hareketi ümmete neticeleri vahim
sıkıntılar yaşatmıştır. “İsrailoğulları’nın Yahudileşme sürecinde önemli
bir yer işgal eden asabiyetin siyasal ihtilâflara yol açması, siyasal
ihtilâfların da akideye dönüştürülmesi hadisesi çok benzer bir biçimde
İslâm tarihinde de yaşanmıştır. Peygamberin (s) vefatıyla birlikte
başlayan siyasal ihtilâflar hizipleri doğurmuş, sözkonusu hiziplerin
birbirleri hakkında söyledikleri sözler ise daha sonra kelâm ilmi
vasıtasıyla akaide taşınarak siyasî kavgalar akideye dönüştürülmüştür.”
(İslâmoğlu, 1995: 95)
Cahiliyye asabiyetinin temel karakteristiğini kan bağı oluşturur.
Emeviler döneminde, Araplarla Farslar arasındaki milliyet mücadeleleri
bu kriter üzerinden yürütülmüştür denilebilir. Kabile ve siyasî parti
ihtilafları da çoğu kez bu noktadan kaynaklanmıştır. Ömer b. Abdil’aziz
(r) dönemi müstesna, Emevi dönemine hakim olan hava, Arap olmayanları
tahkîr, zulüm; hatta, Arap olmayan unsurlardan Müslüman olanlara karşı
gayr-ı müslüm muamelesi yapmaktı. Çünkü onlar, Arapların Arap olmayan
milletlerin üstünde farklı bir fıtratla yaratılmış olduklarını iddia
ediyorlardı. Mevâlî (Kılıçlı, 1992 : 38-39) olanlar kadılık, imamlık
yapamamakta hatta kendileriyle kız alış verişinin yapılması da şiddetle
kınama konusu olmaktaydı (Kılıçlı, 1992 : 48-69).
Asabiyet taassubuyla uydurulup peygambere nispet edilen rivâyetlerle,
Arap ırkının üstünlüğü, Kureyş’in faziletleri hedeflenmekteydi.
Ümeyyecilik de diyebileceğimiz bu tutumla, Arapların dünya iktidârından
öte uhrevî hayatları da garantiye alınmaya çalışılmaktadır. “Allah Adem
oğulları içinden Arapları seçti.”, “Ben seçkinlerden seçkinlere (devam
eden şeceredenim. Kim Arapları severse, Onları, bana olan sevgisi
dolayısıyla sever. Kim Araplara kin besliyorsa, bana kin beslediği için
onlara böyle davranıyordur.”, “Resulullah Kureyş içinde orta nesebtir.
Kureyş kollarından herbiri onu doğurmuş olmakta eşittir.” gibi uydurma
rivâyetleri daha başka rivayetler de izlemektedir. Kureyş’in Allah
tarafından beğenilerek seçildiği, Kureyşlilerin kıyamete kadar
insanların yöneticileri oldukları, kıyamet günü insanların önünde
olacakları, Kureyşlinin bedenen, aklen diğer insanlardan güçlü ve ileri
oldukları, onlara öğretmeye kalkışılmaması gerektiği, çünkü onların daha
alim oldukları, Kureyş’e buğz besleyenin Allah’ın rahmetinden
uzaklaşacağı ve daha bir çok söz, peygamberin daha açık ve sahih bilinen
mesajlarına rağmen peygambere isnad edilmiştir. Böylece ırkçı mantık
kendisini meşrulaştırmanın yollarını dinsel bir form içerisinde
aramıştır. Misâl mâhiyetinde kaydettiğimiz bu rivâyetler, ilk asır Emevî
iktidârının içtimâî ve siyâsî bünyesini de aksettiren aynalar
hükmündedir (Hatiboğlu, 1978: 23/188-194; Kutlu, 2000: 48).
Bu bağlamda ‘Hilâfetin Kureyşliliği’ konusu da yanlış yorumlamalara,
bazen de suistimallere uğramıştır. Konuyu, kimisi, nassa sadık kalma
samimiyetiyle yanlış yorumlamışken, kimisi de konuyu asabiyet
taassubuyla istismar etmiştir.
Ensar, İslâm’a olan hizmetlerinden ötürü Halifenin kendilerinden
olmasının hakları olduğunu iddia etmişlerdi. Muhacirler ise devletin
siyasî istikrarını temin noktasında kendilerinden birisinin Halife
olmasının maslahata uygun olacağını ileri sürmüşlerdi. Konjoktürel
şartların da böyle gerektirdiğini ortaya koyarak bu düşünceyi
savunmuşlardı. Çünkü mensubu oldukları Kureyş kabilesi gerçekten de
Araplarca sözü dinlenen ve etkinliği olan bir kabileydi. Bu gerçek o gün
için göz ardı edilemeyecek bir realite idi. Yoksa Hilâfetin
Kureyşliliğini olmazsa olmaz nev’inden bir şart olarak ortaya
koymuyorlardı. Şayet Peygamber (s)’den gelen bu manada bir şart olsaydı,
Ensar’ın Beni Sakife gölgeliğinde toplanıp Hilâfete talip olmaları
düşünülemezdi. Hilâfetin Kureyşten olması mutlak gereklilik/hak ediş
olsaydı, Sa’ad ibn-i Ubâde gibi öncü bir sahabinin İmam Ebubekir ve İmam
Ömer’e bey’at etmeyişinin (Mevdudî, Tarihsiz :152; Akbulut, 1992 :
61,62) de İslâmî bir izahı gerekecektir. Hatta Hazreç’in lideri Sa’ad
ibn-i Ubâde’nin “Asla Kureyş’e biat etmem” dediği de naklolunur
(Akbulut, 1992: 61).
Halifenin Kureyşten olmasının şart olmadığına dair başka deliller de
vardır (Hatiboğlu, 1978; Mevdudî, Tarihsiz: 95, 359). Ancak konjoktürel
maslahatın, fesadı önlemek ve ekseriyetin bey’atını temin etmek şeklinde
oluştuğunu görüyoruz. Halife seçiminde şart olan, kabile ve soy farkına
bakmak değildir. Asl olan, ehliyeti ve takvayı ölçü almaktır. Ancak o
günün şartları Kureyş faktörünü de göz önünde bulundurmayı
gerektirmiştir ki, zaten sonuç bu ilk iki şart ile de örtüşmektedir.
Arap ırkının üstün olduğu iddiaları, öylesine vahim bir safhaya gelmişti
ki, ulema konuya dair bir açıklama getirmek zorunda kalmıştır. Kureyş’li
olmanın her alandaki üstünlüğü tartışması karşısında İmam Malik (r);
“Müslümanlar birbirinin dengidir. (Kureyşten olmayan) Arap veya
Mevâlî’nin Kureyşli kadınla evlenmesi caizdir” (Hatiboğlu, 1978: 206)
deme ihtiyacı duyuyordu. İslâm hukukçularını böylesi bir fetva vermeye
sevk eden zaruret bile, ırkçı temayüllerde dini kullanmanın boyutunu,
fiili durumun vehâmetini göstermesi açısından önemlidir.
“Ebu’l-Ferec Isfahanî’nin rivâyetine göre, Beni Suleym’den bir zat
kızını Arap olmayan birisi ile evlendirmek istedi. Bunun üzerine
Muhammed İbn-i Beşir El-Harici hakime giderek şikayette bulundu. Hakim
karı kocanın boşanmalarını emrettikten başka Arap ırkından olmayan
müslümanı kamçılattı, saçını sakalını kestirdi, şehirde teşhir ettirerek
onu rezil etti... Nitekim ırkçılık o devirde öyle bir hale geldi ki, bir
kimse, vâli, kadı, hatta cami imamı tayin edilmek istenirken Arap olup
olmadığı hususu iyice araştırılıyordu. Haccâc İbn-i Yusuf, Kûfe’de
bulunduğu sırada şöyle bir hüküm vermişti: ‘Arap olmayanlar camilerde
imamlık etmeyeceklerdir.’ ...Irak’ta bulunan Nebetîler’in ellerine,
ırkları belli olsun diye damga vuruluyor, Basra’da ise yeni müslüman
olmuş İranlılar’dan geniş ölçüde cizye alınıyordu... Bütün bunlardan
başka Arap olmayanların cenaze namazı kıldırmasını bile istemiyorlardı.
İş o reddeye vardı ki, cenaze namazını kıldıracak bir Arap çocuğu
bulununcaya kadar cenazeleri bekletmek icap ediyordu. Anası veya babası
Arap olmayan müslüman bir kız evlenmek istediği zaman derhal bir Arap
bulunur ve ona ‘Vela’ -evlâtlığa kabul etmek- (Patronage) yaptırılırdı.
Durum bu veliden sorulur ve evlilik muvafakatı bu uydurma veliden
alınırdı.” (Mevdudî, Tarihsiz : 230,228,229; bkz.: Kılıçlı, 1992: s.
48-61)
Kur’an-ı Kerim nesep yoluyla Peygamberlere yakınlığın hiç bir faydasının
olmadığını açıklamaktadır (2: 124; 3: 68; 11: 45,46). Bu durum teorik
tutumdan öte, hukukun uygulaması açısından da ortaya konulmuştur.
“Allah’a yemin ederim ki, şâyet Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık etse,
hiç tereddüt etmeden onun elini de keserdim.” (Buhârî, 1987: 7/3289)
rivayeti, duruşu ifade açısından önemlidir. Bununla hem geçmiş
ümmetlerin sapmalarına sebep olan istisna kılma mantığı red edilmekte
hem de peygamber akrabası olmanın esas itibariyle bir faydasının
olmadığı vurgulanmaktadır. Peygamber (s)’e nesep itibariyle yakınlığın
hiç bir faydasının olmadığını dile getirmek açısından yine Hz. Muhammed:
“Kendinizi kurtarmaya bakın. Allah’ın huzurunda size hiçbir faydam
dokunmaz” buyurmuştur (Hatiboğlu, 1978: 138’den nak.) Muhammed (s)’in,
nesebî yakınlarına akrabalık hukukundan ayrı bir imtiyaz tanıdığı
görülmemiştir. İslâm toplumu ile ilgili herhangi bir meselede, onların
sair müslümanlardan farklı bir yanları yoktur. Hülasa Peygamberlik
makamı, peygamber akrabalarına herhangi bir üstünlük sağlıyor değildir
(Bkz. İbn İshak, 1988: 203; Hatiboğlu, 1978: 139; Kandemir, 1987: 190).
İnsanlar kendi adlarına söyleyemediklerini Peygamber (s)’e nispet
ettikleri rivâyetlerle dillendirmeye çalışmışlardır. Bu durum
ihtilâfların sonucu iken, ayrıca yeni ihtilaflara da sebep olmuştur.
Irkçı tutum içinde olanlar, hedeflerine ulaşmak için bazen bu şekilde
dinde meşruiyet aramışlardır. Bazen de şahısların kanaât olarak ortaya
koydukları görüşler muhtemelen sonrakiler tarafından hadis şeklinde
telakkî edilerek meşruiyet aranmıştır. Neticede Emevi dönemine damgasını
vuran ‘Ümeyyecilik’, tepki akımları doğurmakta gecikmemiştir.
Emevi Irkçılığı ve Tepki Akım Olarak Şu’ûbiyye Hareketi
Genel mânâda Şu’ûbiyye, Arapların diğer kavimlerden üstün olduğuna
inanmayan bir fırkanın adıdır. Şu’ûbiyye’nin başlangıçta Arap asıllı
olmayanlarla Araplar arasındaki müsâvât meselesini halletmeye çalışan;
ancak sonradan yavaş yavaş Araplara karşı mutaassıp davranarak Arap
soyunun düşmanı olan, onu dünya kavimlerinin en âdisi sayan ve Arap
olmayan kavimleri Araplara üstün tutan bir fırka olduğu görülür
(Kılıçlı, 1992: 71; Şentürk-Canatan, 1999).
“Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve
birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık.
Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok
korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” (Kur’an
49 : 13)
Araplar, Kur’an’ın, hiç bir yerde Arapçanın üstünlüğünden bahsetmemesini
unutarak Araplıklarıyla ve dilleri olan Arapça ile övünmüşlerdir. Emevî
devrine hakim olan bu Arapçılık görüşü, karşı akımları doğurmakta
gecikmedi. Emevi devrinin sonlarına doğru ve Abbâsî hakimiyetinin
başlamasıyla birlikte Arap ırkçılığına karşı ‘Şu’ûbîyye’ akımı
doğmuştur. Bu akım, İran kültürünün ve dilinin üstünlüğünü ileri
sürmekteydi. Arap ırkçılığı akımına tepki olarak doğan bu görüş, kısa
zamanda millî bir nitelik kazanmıştır. Şu’ûbiyye akımı, zaten gerilemeğe
yüz tutan Arap üstünlüğü fikrine öldürücü bir darbe vurdu. Onlara göre
Araplar, kültürel bir gelişime sahip olmayan fakir çöl barbarları idiler
ve İslâm kültüründe önemli olan her şey, Arap olmayan kaynaklara
dayanıyordu.
Araplara karşı Şu’ûbiyye hareketinin liderleri, çoğunlukla İran asıllı
idiler. Halife Metüvekkil’den itibaren bunlara Türkler, Rumlar ve daha
başkaları da katıldı. Arapların son kuvvetli dayanakları; yani, daha
önce söylediğimiz gibi kutsallık kazanmış Arap dili dahi Şu’ûbiyye’nin
sert hücumlarından kurtulamadı. Aşırı partizanlar, Arapçayı kutsal
tahtından indirmek için var güçleriyle çalıştılar. Şu’ûbiyye, Yunanca,
Farsça ve Hindce gibi dillerin hem mantıkî düşünceye, hem de lirik şiir
ifadesine çok daha elverişli olduğunu söylemekle kalmadılar, karşı
hücuma geçerek bu kez de bu dile karşı ifrata düştüler (Izutsu,
Tarihsiz: 242-244; bkz.: Hatiboğlu, 1978: 133-135,155,208; Mevdudî,
1990: 268-277; Kılıçlı, 1992 : 86-87).
İlâhî Kanunla Yönetmekten, İlâhî Yetkiyle/Sıfatla Yönetmeye
Sonu gelmeyen ırkçı tartışmalar kıyamet günü kullanılacak dilin ne
olacağı konularına kadar sıçradı. Tabi ki birileri bu dili Arapça olarak
kabul edip övünç vesilesi kılmaya kalkışınca, başkaları da insanları
orada Süryânîce konuşturacak fikirler üretmekten geri kalmadı
(Hatiboğlu, 1978: 135). Politize olan din akçesi nerede ve nasıl
kullanılabilecekse orada öylece kullanıldı. Bütün bunlar dine rağmen
yine dinî bir formda yapıldı. Tarih buna hep şahitlik etmiştir.
Peygamber ve sonrasındaki Halifeler esas itibariyle hep tevhidî
duyarlılıkla hareket etmiş ve gelecek kuşaklara yönetim tarzlarıyla da
mukabil bir bilinç mirası devretmişlerdir (Aydın, 1991 : 221; Rayyıs,
1995: 110). Ancak daha sonra gelenler aynı dini hassasiyeti gözetmemiş,
iktidâr için din faktörünü bütün cömertlikleriyle kullanmışlardır.
Emevîler ve Abbasîler dönemi bunun somut örnekleriyle doludur (Bkz:
Ammara, 1991: 27; Rayyıs, 1995 ; Mevdudî, 1990: 4/130-131; Mevdudî,
Tarihsiz : 189-204; Garaudy, 1993: 83; Salih, 205; Aydın, 1991: 221,222)
Osmanlı Padişahları da, ‘Allah’ın halifesî’, ‘Allah’ın yeryüzündeki
gölgesi’, ‘Tanrı’nın yeryüzüne uzanan eli’, ‘Allah’ın kılıcı’
lakaplarını kullanıyor ve sultanı Allah’ın seçtiğini iddia ediyorlardı.
Böylece yapılan bütün işler kutsal sıfatlarla (!) perdelenmiş oluyordu
(Bkz.: Ammara, 1991: 29,39). İlâhî kanunlarla yönetme, ilahî yetkiyle
yönetmeye, oradan da ilahî sıfatlarla donanmış yöneticilerin kendilerini
ve fiillerini tartışmasız kılmaya götürmüştür. Sonrasında ise
oluşan/oluşturulan fırkalar kendilerine kutsal avantajlar (!) sağlama
yoluna gitmişlerdir. Yani yasa uygulayıcılığı mukaddes kişiliğe
dönüşmüştür (Ammara, 1991: 39,54).
Dinde tahrifat, çoğu kez, peygamberlerin şahısları ilahlaştırılırken
mesajlarının dikkate alınmaması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu tahrifat,
Mısır, İran, Bizans krallarının kendilerini Elohim/eloah olarak
tanımlamaları sonucunu doğurmuştur. İslâm dünyasında ise ırkçı
yaklaşımlar, fırkalar, siyasî emellerine ulaşmak için dinî motifleri
kullanmış, İslâmî kavramların zırhına sığınarak meşruîyet aramış
(Sarmış, 1997: 130,137; Santı, 1982: V/324; Ebu Zehra, 1983 : 60-67; es
Salih, 1983 : 98; Mevdudî, Tarihsiz : 294; Özütoprak, 1997) ve
hedeflerine bu şekilde ulaşmaya çalışmışlardır.
Din faktörünü insan yaşamının işleyen cephesinden söküp atmaya çalışan
Laisizm dahi bir şekilde dini politize ederek kullanmaya çalışmaktadır.
Günümüz modern laik sistemleri bunun açık örnekleridir. İnsan yaşamını
dine rağmen koordine edemeyen Laisizm, din ile de olmayınca daha farklı
arayışlar içine girmiştir. Bir takım kavramları manipüle ederek kullanma
ihtiyacı hissetmektedir.
‘Millî Din’ Anlayışı ya da ‘Türk Müslümanlığı’
Evrensel vurguları baskın bir din olan ‘İslâm’ın, modern bir din haline
getirilerek ‘millî’leştirilmesi, Cumhuriyetin kurulmasından itibaren
siyasetin gözettiği en önemli hedeflerdendir. Bu projenin sahipleri,
amaçlarını ortaya koyarken, ‘Kur’an Müslümanlığı’ yerine, ‘Türk
Müslümanlığı’ tanımını esas almışlardır. Türk Müslümanlığı deyimi,
dinsel ırkçılık paradigmasının yerel-Türk versiyonudur. Bu deyimin
isimlendirdiği proje ile İslâm’ın hem gündelik hayatta asgariye
indirilmesi hem de makro düzeyde siyasete yön verme işlevinden
uzaklaştırılması hedeflenmekte ve dinin böylesi bir versiyonu da topluma
benimsetilmeye çalışılmaktadır.
Paradigmanın mimarları, İslâm’ın siyasal boyutunun, İslâmî hareketlerce
gündeme getirilmesinden adeta utanç duyduklarını ifade etmektedirler.
Mistik/sofestai zeminde; ahlâkî unsurlardan müteşekkil, bir din
telakkisi peşinde olan çağdaş modern ırkçılar, kendi ırklarının, dini,
en güzel algılayışlar ve İslâmı en isabetli anlayış tarzı olduğunu iddia
etmektedirler. Bu savunularıyla, geçmiş ümmetlerin/kavimlerin yolunu
adım adım izlediklerini ortaya koymaktadırlar.
Alemlerin Rabbi olan Allah’ın İsrailoğulları’nın Rabbı Yahve’ye
dönüşmesi de ‘millî din’ özlemindendi. Çünkü “Yahve, haklı haksız, diğer
bütün topluluklara karşı Yahudiyi koruyan, her türlü ahlâki
düşüklüklerine bile göz yuman hakkaniyetten uzak bir tanrı, bir ulus
tanrısıdır.” (Aydın, 1998 : 42/18; Bkz.: Hançerlioğlu, 1984:
‘Yahova’/‘Yahve’ mad.)
Yahudileri koruyan bir Yahve varsa, neden dünyaya bedel Türk’ü koruyacak
‘Türk’ün Tanrısı olmasın?(!) Önü alınmaz bu inanca göre, İslâm’ın ‘Türk
İslâm’ı’ olabilmesi için Peygamberin, hatta soyundan geldiği
peygamberlerin de Türk olması gerekecektir. Bunun için Peygamberimizin
ve Hz. İbrahim’in Türk olduğuna, Arapça’nın Türkçe’den geldiğine ve
İslâm’ın da Şamanizm’den doğduğuna dair resmi kurumlarca kitaplar ve
makaleler yayımlandı (Kayacan, 1998: 48).
‘Türk Müslümanlığı’ ifadesiyle daha ziyade eski Şaman dini ile karışık
olarak, dinin bir takım ritüellerini ve halkın batıl inançlarını
barındıran, kitabî kültürle inceltilmemiş bir din anlayışı kastediliyor.
Bu dinde, dualar, ‘Türk Dünyasının Tanrısı’na, ‘Tanrı uludur! Tanrıdan
başka Tanrı yoktur!.. şeklinde kendi dillerinde yapılır (Kayacan, 1998:
47). ‘Türk Müslümanlığı’nın en ayırt edilir farkı olarak,
Maturidi-Yesevi-Hanefi sac ayağı diye ifade edilen, gönül müslümanlığı
esas alınmaktadır. Bu anlayışa göre din, kurallar manzumesi olarak
değil, muhabbet halesi olarak görülmelidir. Hayatın; Sinan üslûbu,
Fuzûlî inanışı, Yunus derinliği, Yavuz şecaati, Nedim zarafeti ve
Mevlâna muhabbeti ölçüleri içinde tanziminin özlemi duyulurken, Türk’ün
Acemleşmemesine mukabil, Acem’in ve Arab’ın Türkleşmesinin millî bir
zafer olduğu dönemecine gelinmiştir (Eren, 1997) denilmektedir. Böylece
İslâm, vahy merkezli olmaktan uzaklaştırılarak millî kültür merkezine
kaydırılmış olmaktadır. Yani, Kur’an İslâm’ı, yerini, Kültür İslâmı’na,
Resmi İslâm’a bıraktırılıyor (Bkz.: Vatandaş, 1998: 43/12-17).
Millî dinin karşısına oturttukları suçlu kimlik ise adını da
kendilerinin koyduğu siyasal İslâm’dır. Batılı stratejistlerin sadece
siyasallıkla yetinmeyip militan İslâm veya radikal İslâm da dedikleri,
aslında İslâm’ın tümü yani kendisidir. Lokalize edilerek belli bir cephe
kalıbına dökülmeye çalışılan İslâm, irtica kelimesiyle de karşılanılarak
İslâmî olana karşı daha etkin olmak amaçlanmaktadır (Aydın, 1998:
47/32-34). İslâm’ı halkın gözünden düşürebilmek için ne şekilde
isimlendirmek gerekiyorsa öylece isimlendirmekten sakınmamış, başka
coğrafyalarda yapıldığı gibi (Kepel, 1992 : 324) vahyi merkeze alanları
itham ve suçlamalara maruz bırakmışlardır. Bunların kendileri için
düşman addederek suçlu sandalyesine oturttukları aslında hiçbir zaman
İslâm’ın siyasalı/gayrı siyasalı olmamış, bilakis İslâm’ın ta kendisi
olmuştur.
‘Millî Din’ anlayışının sahipleri, siyasal İslâm gibi hiç bir
davalarının olmadığını, ‘Türkiye Müslümanlığı’ tabirini ilk defa
kendilerinin kullandığını, bunun kültürel İslâm’ı vasfettiğini
sahiplenme/savunma olarak ortaya koymaktan övünç duymaktadırlar. Buna
mukabil, siyasal İslâm düşüncesinin, fitnecilik ve bozgunculuk olduğunu
söylemektedirler (Aksiyon, 1998: 183/18-35; Eren, 1997: 25-31).
Kur’an ise İslâmı, sosyal, siyasal, hukukî, iktisadî, kültürel ve
hayatın tüm yönlerini kuşatan bir yaşam tarzı olarak tanıtmaktadır.
İslâm, bireyden topluma, ikili ilişkilerden toplumsal tüm ilişkilere
hatta eşyayla ilişkiye varıncaya kadar insan ile ilgili her konuyla
ilgilenen ve müdahil olan bir dindir. Her bir Müslüman İslâmı yaşamak ve
İslâmileşmiş bir toplum oluşturmakla mükelleftir. İslâm’a göre asıl
fitneye gelince; bu, kafirlere arka durmak, onları dost edinmek ve
onların selâmeti için çalışmaktır. Asıl bozgunculuk da dinde ayrılık
çıkartarak tahrif ve ifsad meydana getirmektir.
Dinin bölük pörçük olduğu, kitabın bir kısmına inanılıp bir diğer
kısmının reddedildiği günümüzde, “Ben Allah’a inanmıyorum fakat kültür
olarak müslümanım!” diyenler de kendilerini “millî din”e nisbet
etmektedirler. ‘Kültür İslâmı’na evet, ancak, ‘siyasal İslâm’a hayır’ da
bu mensubiyetin bir başka ifadesidir. Burada statükoyu rahatsız eden
siyasal olandır (Rayyıs, 1995: 33; Vatandaş, 1998: 12-17; Aydın, 1998:
47/32-34). Siyasaldan soyutlanmış İslâm ise sorun olmaktan öte cari
sistemle örtüştüğünden iyi bir vatandaş portresi ortaya çıkartır.
Bu manada Kur’an’ın sıkça vurgu yaptığı geçmişlerin ilahî mesaj
karşısında tavırlarıyla ilgili anlatımlara dikkat etmek gerekiyor.
Kur’an’a göre bir hak din bile olsa insanların onu benimsemelerinin
sebebi, onun atalardan miras alınmış bir kültürel değer olmasıysa bunu
“atalar dini” kategorisinden farklı bir yere koymaz. Çünkü, vahyin
yerini artık ataların yolu almıştır. Kur’an’ın açık vurgularının
toplamından net olarak anlaşılan şey şu ki, İslâm miras alınmaz, ancak
bireysel bir tercihle kabul edilir. Neticede, “İslâm ve küfür konusunda
hüküm verme, bu konuda insanların örf ve geleneklerine baş vurma
sorununa dönüşür. Allah’ın ve Peygamberinin sözlerine değil” (Kutub,
1989: 4/183).
Bu bağlamda dinin yükselen değer olmasının sıkça vurgulanması da dikkate
şayandır. Şüphesiz bu nokta toplumlar nezdinde materyalizmin iflası
açısından önemli ve kayda değerdir. Ancak din, kitlelerin pasifize
olmasına, hak ile bulanmış batılın örtülmesine yönelik kullanılan bir
araç noktasına indirgenecekse bu İslâm’dan uzaklaşmaya da götürür.
Müslümanlar açısından anlamlı nokta, dinin İslâm olmasıdır. Davet de,
Allah nezdinde tek hak din kabul edilen İslâm’a ve dini Allah’a has
kılmayadır (Kur’an 5: 3,5; 39: 2). “Türk Müslümanlığı” paradigması da
kendini Kur’an’a referansla temellendirmekten önce Müslümanlığa renk
veren vahyin dışındaki unsurlara referansla temellendiren milli ve
kültürel unsurları önplana çıkaran bir tasarımdır.
Irkçı paradigmanın oluşum sürecinde mezhepler, tarikatler önemli bir yer
tutmaktadır. Bu kurumlara tabiîyet bazılarınca İslâm’ın olmazsa
olmazları, iman rükünleri gibi tanımlanmaktadır. Üstelik bu olguların,
“kendilerine has bir eğitim tarzı, ibadet tarzı, ayin tarzı, elbisesi”
de olduğu söylenilerek bir manada din içinde din oluşturulduğu da itiraf
edilmektedir. Türkler’in bir çok ülkeye İslâm’ı, sufi meşrepli kişiler
ve tarikat vasıtasıyla götürdüğü ifade edilmektedir.. Onlara göre, hiç
bir millette Türkler’in İslâm’ı algılamadaki nezafet ve nezaketi yoktur.
Yani, ‘Türk Müslümanlığı’ en iyi müslümanlıktır, dini en iyi algılama
şeklidir. Türk Irkı’nın İslâm’a girmesinde Hallac’ın rolü ve Türk
İslâm’ında Tasavvuf boyasının Hallac’a borçlu olduğunda tereddüt yok
gibidir (Mesaj Dergisi, 1997: 256/23-29; Sarmış, 1997: 427,428).
Irkçılar, millî an’aneye, geleneğe, örf ve âdetlere uygun olmayan bütün
hareketleri, müesseseleri, meslekleri reddederek her şeyi millî ölçülere
uydurmayı hedefleyen, her şeyi millî açıdan değerlendiren bir dünya
görüşünün yani Nasyonalizm’in (Bolay, 1997: 314) sahipleridir. Önce
Türk, sonra Türk inanç ve kültlerinin müsade ettiği kadar Müslüman..
Türk-İslâm sentezi, Türk İslâm’ı, Anadolu İslâm’ı, Yerli İslâm gibi
deyimlerle ifade edilen ve genellikle aynı paradigma içinde türetilen
söylemler özetle şunu söyler: “Angilikanizm nasıl bütünüyle İngiliz
tarzında bir Hrıstiyanlık ise biz de bizim olan, (yeni) toplumumuzla
ilgili, onunla entegre olmuş bir Türk İslâm’ı inşa etmek arzusundayız.
Anglikanizm ne İtalyan’dır, ne de Rus. Buna rağmen kimse onu
Hrıstiyanlık olmamakla suçlamıyor. Biz niçin kendimize ait olan bir
İslâm’a sahip olmayalım?” Halide Edip Adıvar’ın da benzer bir duygu
içinde “biz İslâm dünyasının Protestanları olacağız” dediği
kaydedilmektedir (Aydın, 1999: 40/447,448). Açıkçası, bu ifadelerle
dinin, evrensel niteliklerinden uzaklaştırılarak millî, coğrafî bir
karaktere bürünmesi hedeflenmektedir. Nitekim bu mantığın Türk
İslâm’ından sonra Amerikan İslâm’ı, Avrupa İslâmı, Alman İslâmı, İtalyan
İslâm’ını (Kurt, 2002; Çekmegil, 2001; Huveydi, 2003) gündeme taşıdığı
görülmektedir.
Değişik zeminlerde sürdürülen diyalog toplantılarında hegemon söylemin,
Türk Müslümanlığı arayışınca belirlendiği görülebilmektedir. Bu
zeminlerde, ahireti ve vahyi inkar edenlerle, laikler, tarihselci
ilahiyatçılar, modernist ve gelenekçi din aydınların aynı söyleme
kışkırtılmış gibi İslâm hakkında hüküm verme merciî olmaya kalkışmaları
dikkat çekiyor. Bu zeminlerde diyalog gibi önemli ve de gerekli bir
olgunun çoğu kez ertelenmek durumunda kaldığı bir vakıadır.
Süreç içerisinde Türklerin eski dinleri, kültürleri kendini zaten din
olarak alabildiğine kabul ettirmiştir. Doğum, ölüm, evlenmek, çocuk
sahibi olmak, hastaların iyileşmesi, sıkıntıların gitmesi, hayır ve
şer’re ulaşmak, ölü gömme adetleri, ölüm sonrası hayat ve daha başka
konularda eski Türk dini, Gök Tanrı/Ulu Tanrı şirk dini inanç sisteminin
İslâm kimliğinde yaşandığını görüyoruz (Kalafat, 1996; Sözengil, 1991;
Sönmez, 2000). Daha başka dinlerle harmanlanan bu kültürü Hıderellez ve
Paskalya kült kutlamalarındaki paralellik ve daha farklı rituellerde
görmek mümkündür. Zirâ Türklerin “Geleneksel Türk Dini” şeklinde
adlandırabileceğimiz millî bir dinleri tarihsel olarak da mevcuttu.
Geleneksel Türk dini “Gök Tanrı” etrafında şekillenmişti. “Türk Tanrısı”
ibaresine yazıtlarda da rastlanmaktadır. Nihayet Türkler, İslâm dinine
çeşitli formlar altında girmekle birlikte eski dini kültürlerini,
inançlarını değer ve geleneklerini tasavvuf ve tarikatler aracılığıyla
bugün dahi bazı alanlarda “müslüman Türk halk dindarlığı” şeklinde
yaşamaktadırlar (Günay, 1998: 10/55,56,60,64). Bütün bu olup bitenlerden
anladığımız, ‘Türk Müslümanlığı’, kökleri tarihte olan İslâm kültür
zemininde tasavvufi-mistisizm ile harmanlanan -ancak ve özellikle vahyi
dikkate almayan- yeni bir teoloji denemesidir.
Dolayısıyla, ibadetin Türkçe yapılmasından (Bkz.: Eren, 1997; Diyanet,
1998; Rânâ, 1998; Bulaç, 2000; Mevdudî, 3/174-178; Ogan, 1949: 2/32;
Ogan, 1956: ıx/217; Aksu, 1957: x/240; Cündioğlu, 1998; Cündioğlu, 1999)
tutun da bir çok gayri ilmî, gayri İslâmî fikirler hep mesajın
evrenselliğini nasyonalist dar bakışla sınırlama arzusunun sonuçları
olarak ortaya çıkar.. Öysa özü itibariyle İslamî ibadet, millî/beşerî
mülahaza ve kalıplar içerisinde yapılamaz. İbadet, dini bir kimlikle
yapılır ki, dini kimliğin dili bölgesel değil evrenseldir, beşerî değil
ilahîdir. İbadetlerin evrensel Kur’an diliyle yapılması, Resûlün
örnekliğinde, din olarak; ibadet kastıyla; O’nun yaptığı gibi yapılması
esastır. Bu esas bir başka insanın örnekliğini, aklı veya nefsi merkeze
almayı ortadan kaldırmaktadır. Müslümanlar açısından konunun özü şudur:
Mensubiyet ‘Arap İslâmı’na olmadığı gibi rücû dönüş de ‘Türk İslâmı’na
olmayacaktır..
İnsanların vahy İslâm’ı ile tanışmasının/yaşamasının neye mal olacağını
bilenler, ‘Türk Müslümanlığı’nı bir siyasal proje, ulusçu din olarak
tasarlamışlardır (Aydın, 1998: 42/16-22). Bu millî teoloji denemesi,
İslâmı Türkleştirme veya millî Müslümanlık adıyla yeni bir din üretme
projesidir (Cündioğlu, 1998, 1999) Genel değerlendirmelerini yaptığımız
diğer dinsel ırkçılıklar gibi Türk (Türkiye) Müslümanlığı söylemi de
dinsel bir form içerisinde ideolojik bir kasıt içermektedir (Aydın,
1999: 446-7). Bazı kesimler vasıtasıyla dillendirilerek bir manada
meşruiyet zemini dinde aranma yoluna gidilmektedir. Bu meşruiyet
tesisinin bir boyutu da kendi “öteki”sinin mukabil bir biçimde
üretilmesi olmaktadır. İslam’ın evrenselliğine, tarihüstülüğüne atıfta
bulunanlara “siyasal”, “modern” hatta dinin o huzur veren kültürel
boyutundan uzaklaşmışlar olarak davranılırken, buna mukabil, bid’at ve
hurefelere itikad edenler, ‘inançlı, sahih dindarlar’ olarak görülmekte,
tabiri caizse, bidat, hurafe ve cehalet terfi edilmektedir. Bu durum
İslâmın sahih mesajı ile tezahürünün ne kadar uzağına düştüğünü ironik
bir biçimde göstermektedir.
Sonuç:
İncelemeye çalıştığımız; Ümeyyecilik, Şu’ûbiyye ve Türk Müslümanlığı,
‘dinsel Irkçılık’ bağlamında nitelendirilebilecek
düşünceler/projelerdir. İkisi tarihte kalmış biri vakıa olarak yaşayan
bu düşünceler, meşruiyetlerini dinde aramışlardır.
İslam’da dinde ayrılığa düşmek, kınanmış, bundan açıkça
sakındırılmıştır. Bununla birlikte, ihtilaf, sosyal ve kaçınılmaz bir
olgudur. Bu düşüncenin temel dinamiği; kendi ırkının, asil/sıradışı
olduğu iddiasıdır. Bu sapmadan uzak olmanın yolu da yine Kur’an’ı doğru
anlamak, onun aydınlığında hayat bulmaktır. İslâm, ırk/kabile taassubu
yerine ümmet bağını, asabiyet/ırk değer kriterinin yerine de takvayı
koymaktadır.
Düşünce treni raydan saptığında, onu vahiy ile tekrar raya kaydırmak
mümkündür. İslâm tarihi boyunca mücedditler hep bunun çabası içinde
olmuşlardır. Tecdit ehli, Kur’an bilincini yeniden ihya etmeye
çalışmışlar, problemlerin çözümünü Kur’an’da arama gayreti içinde
olmuşlardır. Hilâfetin saltanata dönüştüğü, indî kanaâtlerin din diye
dayatıldığı, kör mukallid mantığın iradeleri tıkadığı her dönemde ihya
öncüleri birbirlerinden habersiz de olsalar hep aynı noktayı işaret
etmiş ve vahyi merkeze alarak sünnetin ihyası noktasında
yoğunlaşmışlardır. Günümüzde bütün sıcaklığıyla yaşanmakta olan İslâm
dışı modern problemlerin aşılması da, Kur’an’ın rehberliğinde pekala
mümkündür. Bunlar, dün Ümeyyecilik, Şu’ûbiyye idi, bugün Türk
Müslümanlığı. Yarın belki bir başka teoloji denemesi olarak karşımıza
çıkacaktır. İsimlerin değişmesi kabul ve redlerin değişmesi için yeter
sebep değildir.
Dipnotlar
1- Bkz.: (Latince asıllı: race, rasse; racialisme, rassismus; İng.
Racism, Fr. Racisme) Türkçe Sözlük, 1998; Şentürk-Canatan, 1999;
Cevizci, 2000; Osmanlıca-Türkçe Sözlük, 1992; Çağrıcı, 1991; Cürcânî,
1997.
2- Cahiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan
topluluğa “asabe”, bu topluluğun birlik ve dayanışma ruhuna da
“asabiyet” denilmekteydi. Bkz.: Çağrıcı, 1991; Şentürk-Canatan, 1999)
3- Abdullah İbn-i. Sa’d İbn-i Ebi Serah’ın Resulullah tarafından yine
Hz. Osman’ın ricasıyla bi’atının tekrar kabul edildiği de rivayet edilir
(Mevdudî, Tarihsiz : 506).
4- Burada Kabâil sadece Araplar için kullanılan kabileler demektir. Şuûb
da Arap olmayan kabileleri dile getirir. Bkz.: Kılıçlı, 1992 : 75-79;
Yazır, Tarihsiz : 7/212 ; Hançerlioğlu, 1984.
*Bu yazı, Tezkire Dergisi’de "Şiddet ve Terör" başlıklı
Eylül/Ekim 2003 sayısında (34. sayı) yayınlanmıştır.
|