|

Hem Müslüman Hem Zayıf Olunur mu?
Mehmed DURMUŞ
Neredeyse
"ben kendimi bildim bileli" diyeceğim, sürekli olarak, müslüman
zümrelerin batı felsefesi ve İslam dışı ideolojiler lehinde bir değişim
geçirdiklerinden şikayet etmekteyiz. Bunun açıklamasını yapmaya
çalıştığımda şu kanaate ulaşıyorum: Demek ki, en az bir çeyrek asırdır
müslüman zümreler, sürekli artan bir başkalaşım içindedirler. Değişim
söylemleri hız kesmeden sürüyor.
Son yirmi yıl içinde müslümanları etkileyen, değişim söylemlerine
referans teşkil eden bazı önemli hadiseler var kuşkusuz. Bunlardan biri,
12 Eylül askeri darbesinin ardından başbakanlık koltuğuna oturan Turgut
Özal fenomenidir. Turgut Özal’ın, dindarların gönlünü almaya her zaman
önem veren ama, laik-demokrat Kemalist siyasi çizgiden ödün vermeyen
ılımlı politikaları, müslüman kesimlerin ayaklarının altındaki minderi
çekiverdi ve onlara, ne yapacaklarını bilmez bir durumda ciddi
sarsılmalar yaşattı. Arkasından, siyasi yasakları kaldırılıp, bir süre
daha siyasette kendisine kısa metrajlı roller verilen N. Erbakan’ın
Refah, Fazilet ve Saadet Partisi deneyimleri devreye girdi.
MNP-MSP-RP-FP-SP şeklinde süregelen Erbakan partileri, bir merdiven
gibi, her biri, bir öncekini geride bıraktı ve her birinde önceki
söylemlerin büyük bir kısmı terk edildi. Ama 2001 yılı ağustos ayında
Erbakan geleneği oğul verdi; yeni oğul reddi miras ettiyse de, zoru
başardı(!) ve Türkiye’nin (Abdullah Gül’ün üç aylık dönemini saymazsak)
ilk ‘Müslüman-Demokrat’ başbakanı ünvanını kazandı.
Bilindiği üzere Türkiye, 28 Şubat süreci adı verilen ve müslümanların
belki de ilk defa bu kadar yakın takibe alındığı bir dönemi yaşadı.
İmam-Hatip okulları kapatıldı; başörtüsü (tesettür) yasağı daha keskin
bir hesaplaşmaya dönüştü; dindar kimlikli şahıslar bürokrasiden, ordudan
ve çeşitli devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Hatta yüzbine varan
‘irticacı memurlar listesi’ hazırlandı ve bunlar, ‘hukukçu
Cumhurbaşkanı’nın lütuf ve inayetiyle, kapı dışarı edilmekten son anda
kurtuldular.
Bu arada, yıllardır kendilerini sağcılık ve solculuğun dışında
‘müslüman’ olarak tanımlayan zümrelerde olağanüstü değişimler yaşandı.
Değişim çok açık biçimde tavandan tabana doğru yayıldı. Örneğin, bir
cemaat önderi başörtüsünü füruat saymışsa, bu anında tabana da yansıdı
ve yıllardır başörtüsünün farz, yani Allah’ın emri olduğunu söyleyen
onlar değilmiş gibi, bunu eğer hocaları söylüyorsa bir kerameti vardır
mantığı ile tesettürü bayağılaştırdılar. Bu demde ‘İslami usulde teşhir’
gibi iş yapan ve dinin en kutsal kavramlarını markalaştıran giyim
firmaları ‘İslami usulde defile’ düzenlemeye zaten devam ediyorlardı.
‘İslami usulde defile’lerle ‘başörtüsü füruattandır’ fetvası birleşince,
parklarda ve sokaklarda ‘İslami usullerde flört’ seyirlerinin de yer
aldığı bir kopuş dönemi başladı. Bu kopuş, ahlakdan, müslümanca yaşama
gayretinden, imandan, kısacası kendini kendi yapan her türlü değerden
kopuştu.
Artık müslüman zümreler önemli kanaat, fikir ve hatta akide
değişikliğine uğramışlardı. Çok genel hatlarıyla özetlemek gerekirse,
bundan böyle Müslüman kesimlerin kahir ekseriyeti için din, yani İslam,
artık, hiç kimseye bir zararı da faydası da dokunmayan günlük beş vakit
namazdan öte bir anlam ifade etmemektedir. İslam sanki bu dünyayı
dönüştürmeye gelmiş bir din değil de, yaşanan keyfî değişimleri
onaylamakla görevli bir kurummuş gibi muamele görmektedir. İslam, dünya
hayatını düzenleyen bir din olmaktan çıkartıldı, bireyin vicdanına(!)
hapsedildi.
Müslüman Olmak İzzetli Olmak Demektir
Müslümanlar bu perişan ve pejmurde duruma neden ve nasıl geldiler? Bir
başka türlü söylemek gerekirse, bugün müslümanlar neden dünyada en sefil
ve en rezil hayatı yaşamaktadırlar? Bizi (bu ‘biz’ eğer müslümansa)
böyle bir aşağılık hayatı sürdürmeye kim mecbur tutuyor, kim zorluyor
bizi bu rüsvaylığa? Kim bizim irademizi elimizden aldı? Kim bizim
malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti?
Kimler bize gettolar inşa etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım
tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü
toprağı saçtı üstümüze? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, havamızı, suyumuzu,
denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten
gayrı, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki
kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni’, ‘çağdaş’, ‘muasır uygarlık
seviyesini yakalamış’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti?
Duamızı kim çaldı bizim? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp Rablerini
zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet
kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç
kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine,
kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Televizyon
aletiyle evimizi kim meyhaneye benzetti? Tekâsür sûresini unutturup,
paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’dan
bilen biz müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah Ekber’di? Hani
Allah Kerim’di? Hani ‘la havle vela kuvvete illa billah’dı? Yani,
Allah’dan başka güç ve kuvvet yoktu?! Hani nerede namusumuz? Hani
müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin
başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani müslüman kadınının saçının
bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar,
savaşlar çıkardı? Ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı ayda yüzelli
milyon lira kazanç getirecek diye ‘müslüman kapitalistlerin’ ofislerinde
modern cariyeler yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını
bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse
ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?
Hele de şu, müslümanların, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak
demeleri yok mu? Kimi müslüman kimlikli insanlar, nasıl oldu da, şeytani
düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi bugün nasıl da bu
çağda olabilecek en iyi ve tek rejim olarak görebilmektedirler? Çok
değil bundan on sene öncesine kadar Humeyni’ye biat etmeyenleri tekfir
edenler bugün neredeyse George Bush’a biat etmeyenleri (tekfir değilse
de) tel’in etmektedirler. Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı
yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı?
Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu
anda İslam diye bir din yok mu, yoksa? Henüz İslam’ın irsal edilmediği,
karanlık cahiliyye çağında mı yaşıyoruz yoksa?...
Bize Kimse Bir Şey Yapmadı
Yukarıdaki soruları her müslüman sormaktadır. Hatta bundan daha yakıcı
sorular, bütün mü’minlerin kafasını kemirmektedir. Bunda hiç kuşkum yok.
Fakat işte bu sorulara üretilen cevaplarda bir yanlışlık bulunsa
gerektir. Yukarıda bu soruları soruş biçimime bakıp da belki benim de bu
soru/n/ları, bizim dışımızda birilerine, mesela ‘kafirlere’,
‘emperyalistlere’, ‘süper güç ABD’ye, bizi yöneten tağuta v.b. fatura
ettiğim zehabına kapılmış olabilirsiniz. Ama asla! Böyle bir yanılgıya
düşmekten olanca gücümle sarfı nazar etmeye gayret ediyorum. Lafı
uzatmayalım, ben bütün bu sorunların temelinde hep kendimizin, bizim,
yani müslümanların yattığına inanıyorum. Yukarıda çok azını sıraladığım
kötülüklerin tamamını biz kendimiz işledik. Bunları hiç kimseye fatura
edemeyiz. Hiç değilse suçumuzu itiraf etmeli, suçu başkalarına atarak
günahımızı ikiye katlamamalıyız.
Ben aynı zamanda komplo teorilerine de inanırım. Başta ABD olmak üzere
bir çok güçlü devletin çok önemli İslam karşıtı politikalar
ürettiklerini, kendileri için şimdi veya gelecekte tehdit oluşturma
potansiyeline sahip bütün güçler gibi İslami gelişmeleri de yakından
takip ettiklerini, dünyaya gözünü, gönlünü, kulağını, beynini kapatmayan
herkes biliyor. Ama bunda yadırganacak bir durum yok. Ne yani, ABD,
İngiltere veya İsrail’den müslümanlara saygı duyan, hatta haklarını
koruyan politikalar mı bekliyoruz? Bu devletlerin siyasetlerinden
yakınma hakkımız olabilir mi? Bu devletlere, "yaptığınız biraz ayıp
oluyor" mu diyeceğiz?
Bence bütün mesele şurada düğümlenmektedir:
Düşmanlarımız bize komplo kurarlarken biz ne işle meşguldük? Onlar bizim
başımıza çoraplar örerken bizim pozisyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada
hem vuran hem de ‘ah beni dövüyorlar’ diye bağıran kurnazlığı oynarken,
bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk? Düşmanımız bizim
aleyhimizde tasarladığı düzenbazlıkları ilkin kalemle, kağıtla,
şimdilerde bilgisayarla tertip etti. Peki biz kalem, kağıt ve bilgisayar
bulamadık mı? Avrupalı, kendi evimizde kendi imkanlarımızı kullanarak
bizi hedeflerimizden saptırırken, bizim içimizde yalan, yanlış, yanlı,
yanıltıcı, kısacası fitne haberleri yayarken biz ne gibi tedbirler
aldık? Başkaları bizim başımıza çorap örerken biz nasıl oldu da, annesi
tarafından saçı taranan bir çocuk misali sessiz sedasız oturup bekledik,
hava geçirmez bir çorabın başımıza örülmesine müsaade ettik? Neden
başımıza çorap örüldüğünü bilmedik, fark etmedik, anlamadık, fehm
etmedik? Kısacası onlar akıl bölüşürken biz ne bölüştük?
Biz çok güçlüyüz
Müslümanlar olarak, yukarıdaki mazeretlerin hiçbirini sayıp dökmeye
yüzümüz olmadığını düşünüyorum. Allah katında böyle bir savunma
yapamayız. Her türlü mukaddesatıma yemin ederim ki, elimizin altında
tuttuğumuz Kitabımız Kur’an, dünyada hiç eşi benzeri olmayan, başka hiç
kimsenin elinde benzeri bulunmayan en güçlü silahımızdır. Kur’an varken,
gücümüzün, silahımızın, paramızın veya adamımızın olmadığını ileri
sürmek, Kur’an’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edin,
Kur’an’a iman etmemek demiyorum, Kur’an’ı tanımamak diyorum, çünkü
Kur’an tanınmadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha suresi bile, bize
bütün dünya siyasetleriyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir
rehberdir. Hem fatihayı okuyacak müslümanlar, hem de dünyanın yüz
karası, maskarası olacaklar! Bunu hangi akıl kabul eder?
Müslümanlar olarak, dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz.
Fatiha suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet
edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’dan yardım
beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır, bir icab ve
kabuldür. Bir sened imzalamaktır. Müslüman, bu senede, namus
sözleşmesine en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Biz
bu sözleşmeye bağlı kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz
müslümanların ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi,
verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir.
Allah’dan başka Rab kabul etmemek; sadece Allah’a ibadet etmek ve
yalnızca Allah’dan yardım beklemek: İşte yapacağımız şey sadece budur.
Bu da, Beni İsrail’in, bir türlü kesmek istemedikleri inek hakkında
sorular sorarak, işi karmaşık hale getirmek, apaçık bir emri tartışılır
kılmak, arı-duru dini bulanıklaştırmak istemeleri gibi, karmaşık,
tehlikeli, çok büyük riskler içeren bir şey değildir. Elbette tevhidin
‘faturası’ çok ağırdır ama, ahiretteki mükâfatını düşününce, bu ‘fatura’
son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden
berkenâr etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi bizi şirke
götüren bir faktör olabilmektedir.
Burada yazıya son verirken şu hususu da tefrik etmek gerekir diye
düşünüyorum. Müslümanlar, tıpkı Rasuller gibi, sünnetullaha uygun
tarzda, Kur’an’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket ederlerse,
başlarına hiçbir sıkıntı gelmeyecek, her şey toz pembe olacak demek
mümkün müdür? Hayır. Bu durumda da, Peygamberlerin başlarına ne
gelmişse, müslümanların başına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan
bizim kendimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı
yapacaktır. Biz kendi üstümüze düşeni yapmalıyız ki, Rabbimize karşı
mazeretimiz olsun. Biz sünnetullah’a uygun hareket ettikten sonra, Nuh
Peygamber’in şahit olduklarını mı yaşarız, Muhammed (a.s)ın
yaşadıklarını mı yaşarız, buna sadece Rabbimiz karar verir. Bize düşen
güzel bir teslimiyettir.
Kısacası, yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan dolayı mızmızlanmaya
hakkımız yoktur. Biz zayıf olursak düşmanımız güçlü olacaktır. Biz
Kur’an’la bütün dünyaya meydan okuyabiliriz. Çünkü Kur’an nice
Nemrutlar’ı, Firavunları, Karunları, Ebu Lehepleri lâl etmiş, söyleyecek
hiçbir sözleri olmayan eblehler kılmıştı. Şimdi neden kılmasın.
|