Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos 2004

                   

 

 


  

Hem Müslüman Hem Zayıf Olunur mu?

Mehmed DURMUŞ

Neredeyse "ben kendimi bildim bileli" diyeceğim, sürekli olarak, müslüman zümrelerin batı felsefesi ve İslam dışı ideolojiler lehinde bir değişim geçirdiklerinden şikayet etmekteyiz. Bunun açıklamasını yapmaya çalıştığımda şu kanaate ulaşıyorum: Demek ki, en az bir çeyrek asırdır müslüman zümreler, sürekli artan bir başkalaşım içindedirler. Değişim söylemleri hız kesmeden sürüyor.
Son yirmi yıl içinde müslümanları etkileyen, değişim söylemlerine referans teşkil eden bazı önemli hadiseler var kuşkusuz. Bunlardan biri, 12 Eylül askeri darbesinin ardından başbakanlık koltuğuna oturan Turgut Özal fenomenidir. Turgut Özal’ın, dindarların gönlünü almaya her zaman önem veren ama, laik-demokrat Kemalist siyasi çizgiden ödün vermeyen ılımlı politikaları, müslüman kesimlerin ayaklarının altındaki minderi çekiverdi ve onlara, ne yapacaklarını bilmez bir durumda ciddi sarsılmalar yaşattı. Arkasından, siyasi yasakları kaldırılıp, bir süre daha siyasette kendisine kısa metrajlı roller verilen N. Erbakan’ın Refah, Fazilet ve Saadet Partisi deneyimleri devreye girdi. MNP-MSP-RP-FP-SP şeklinde süregelen Erbakan partileri, bir merdiven gibi, her biri, bir öncekini geride bıraktı ve her birinde önceki söylemlerin büyük bir kısmı terk edildi. Ama 2001 yılı ağustos ayında Erbakan geleneği oğul verdi; yeni oğul reddi miras ettiyse de, zoru başardı(!) ve Türkiye’nin (Abdullah Gül’ün üç aylık dönemini saymazsak) ilk ‘Müslüman-Demokrat’ başbakanı ünvanını kazandı.
Bilindiği üzere Türkiye, 28 Şubat süreci adı verilen ve müslümanların belki de ilk defa bu kadar yakın takibe alındığı bir dönemi yaşadı. İmam-Hatip okulları kapatıldı; başörtüsü (tesettür) yasağı daha keskin bir hesaplaşmaya dönüştü; dindar kimlikli şahıslar bürokrasiden, ordudan ve çeşitli devlet görevlerinden uzaklaştırıldı. Hatta yüzbine varan ‘irticacı memurlar listesi’ hazırlandı ve bunlar, ‘hukukçu Cumhurbaşkanı’nın lütuf ve inayetiyle, kapı dışarı edilmekten son anda kurtuldular.
Bu arada, yıllardır kendilerini sağcılık ve solculuğun dışında ‘müslüman’ olarak tanımlayan zümrelerde olağanüstü değişimler yaşandı. Değişim çok açık biçimde tavandan tabana doğru yayıldı. Örneğin, bir cemaat önderi başörtüsünü füruat saymışsa, bu anında tabana da yansıdı ve yıllardır başörtüsünün farz, yani Allah’ın emri olduğunu söyleyen onlar değilmiş gibi, bunu eğer hocaları söylüyorsa bir kerameti vardır mantığı ile tesettürü bayağılaştırdılar. Bu demde ‘İslami usulde teşhir’ gibi iş yapan ve dinin en kutsal kavramlarını markalaştıran giyim firmaları ‘İslami usulde defile’ düzenlemeye zaten devam ediyorlardı. ‘İslami usulde defile’lerle ‘başörtüsü füruattandır’ fetvası birleşince, parklarda ve sokaklarda ‘İslami usullerde flört’ seyirlerinin de yer aldığı bir kopuş dönemi başladı. Bu kopuş, ahlakdan, müslümanca yaşama gayretinden, imandan, kısacası kendini kendi yapan her türlü değerden kopuştu.
Artık müslüman zümreler önemli kanaat, fikir ve hatta akide değişikliğine uğramışlardı. Çok genel hatlarıyla özetlemek gerekirse, bundan böyle Müslüman kesimlerin kahir ekseriyeti için din, yani İslam, artık, hiç kimseye bir zararı da faydası da dokunmayan günlük beş vakit namazdan öte bir anlam ifade etmemektedir. İslam sanki bu dünyayı dönüştürmeye gelmiş bir din değil de, yaşanan keyfî değişimleri onaylamakla görevli bir kurummuş gibi muamele görmektedir. İslam, dünya hayatını düzenleyen bir din olmaktan çıkartıldı, bireyin vicdanına(!) hapsedildi.
Müslüman Olmak İzzetli Olmak Demektir
Müslümanlar bu perişan ve pejmurde duruma neden ve nasıl geldiler? Bir başka türlü söylemek gerekirse, bugün müslümanlar neden dünyada en sefil ve en rezil hayatı yaşamaktadırlar? Bizi (bu ‘biz’ eğer müslümansa) böyle bir aşağılık hayatı sürdürmeye kim mecbur tutuyor, kim zorluyor bizi bu rüsvaylığa? Kim bizim irademizi elimizden aldı? Kim bizim malımızı-mülkümüzü talan etti? Kimler bizi dilenciliğe mahkum etti? Kimler bize gettolar inşa etti? Kimler bizi bizim anlamadığımız birtakım tanımların, yaftaların içine hapsetti; kim tanımladı bizi? Kim ölü toprağı saçtı üstümüze? Kim toprağımızı, ekmeğimizi, havamızı, suyumuzu, denizimizi, ırmağımızı, otlağımızı, bahçemizi, ormanımızı kirlettikten gayrı, zihnimizi de kirletti? Elimizdeki, dilimizdeki, kitabımızdaki kelime ve kavramlarımızı alıp da bize ‘yeni’, ‘çağdaş’, ‘muasır uygarlık seviyesini yakalamış’ kelime ve kavramları kimler yutturdu? Kimler bizi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısında ‘hak’ aramaya yöneltti? Duamızı kim çaldı bizim? Seherlerde tabiatla birlikte uyanıp Rablerini zikreden bizleri, gece yarılarına kadar televizyon denen aygıtla halvet kılarak, leş gibi bir uykudan sonra sabahleyin ancak mesaiye geç kalmayacak biçimde kalkar vaziyete bizi kimler getirdi? Dua yerine, kadın bedeni pazarlayan reklamları kim ezberletti bizlere? Televizyon aletiyle evimizi kim meyhaneye benzetti? Tekâsür sûresini unutturup, paralarımızı faize yatırmayı kim tavsiye etti bize? Rızkı Allah’dan bilen biz müslümanları kim rızkın kulu yaptı? Hani Allah Ekber’di? Hani Allah Kerim’di? Hani ‘la havle vela kuvvete illa billah’dı? Yani, Allah’dan başka güç ve kuvvet yoktu?! Hani nerede namusumuz? Hani müslümanların hiçbir şekilde pazarlık konusu yapmadıkları şeylerin başında gelen kadın şerefi ve asaleti? Hani müslüman kadınının saçının bir teli bile haramdı? Hani kadın, yani namus yüzünden kan akar, savaşlar çıkardı? Ne oldu da kadınlarımızı, kızlarımızı ayda yüzelli milyon lira kazanç getirecek diye ‘müslüman kapitalistlerin’ ofislerinde modern cariyeler yaptık? Kadınlarımızın köyde tarlada çalışmalarını bunun için mi eleştiriyorduk? Ne çabuk unuttuk aç yatan komşumuzu? Lükse ayırdığımız paraların izahını ne de kolay yapar olduk böyle?
Hele de şu, müslümanların, daha düne kadar kara dediklerine bugün ak demeleri yok mu? Kimi müslüman kimlikli insanlar, nasıl oldu da, şeytani düzen olarak açıklamakta beis görmedikleri demokrasiyi bugün nasıl da bu çağda olabilecek en iyi ve tek rejim olarak görebilmektedirler? Çok değil bundan on sene öncesine kadar Humeyni’ye biat etmeyenleri tekfir edenler bugün neredeyse George Bush’a biat etmeyenleri (tekfir değilse de) tel’in etmektedirler. Ne değişti on yılda? Yoksa dünya yandı yıkıldı, yeniden kuruldu da, bütün kavramlar yeniden mi tanımlandı? Ülkeler, devletler, siyasi rejimler, ideolojiler yeniden mi kuruldu? Şu anda İslam diye bir din yok mu, yoksa? Henüz İslam’ın irsal edilmediği, karanlık cahiliyye çağında mı yaşıyoruz yoksa?...
Bize Kimse Bir Şey Yapmadı
Yukarıdaki soruları her müslüman sormaktadır. Hatta bundan daha yakıcı sorular, bütün mü’minlerin kafasını kemirmektedir. Bunda hiç kuşkum yok. Fakat işte bu sorulara üretilen cevaplarda bir yanlışlık bulunsa gerektir. Yukarıda bu soruları soruş biçimime bakıp da belki benim de bu soru/n/ları, bizim dışımızda birilerine, mesela ‘kafirlere’, ‘emperyalistlere’, ‘süper güç ABD’ye, bizi yöneten tağuta v.b. fatura ettiğim zehabına kapılmış olabilirsiniz. Ama asla! Böyle bir yanılgıya düşmekten olanca gücümle sarfı nazar etmeye gayret ediyorum. Lafı uzatmayalım, ben bütün bu sorunların temelinde hep kendimizin, bizim, yani müslümanların yattığına inanıyorum. Yukarıda çok azını sıraladığım kötülüklerin tamamını biz kendimiz işledik. Bunları hiç kimseye fatura edemeyiz. Hiç değilse suçumuzu itiraf etmeli, suçu başkalarına atarak günahımızı ikiye katlamamalıyız.
Ben aynı zamanda komplo teorilerine de inanırım. Başta ABD olmak üzere bir çok güçlü devletin çok önemli İslam karşıtı politikalar ürettiklerini, kendileri için şimdi veya gelecekte tehdit oluşturma potansiyeline sahip bütün güçler gibi İslami gelişmeleri de yakından takip ettiklerini, dünyaya gözünü, gönlünü, kulağını, beynini kapatmayan herkes biliyor. Ama bunda yadırganacak bir durum yok. Ne yani, ABD, İngiltere veya İsrail’den müslümanlara saygı duyan, hatta haklarını koruyan politikalar mı bekliyoruz? Bu devletlerin siyasetlerinden yakınma hakkımız olabilir mi? Bu devletlere, "yaptığınız biraz ayıp oluyor" mu diyeceğiz?
Bence bütün mesele şurada düğümlenmektedir:
Düşmanlarımız bize komplo kurarlarken biz ne işle meşguldük? Onlar bizim başımıza çoraplar örerken bizim pozisyonumuz neydi? Elin adamı, kavgada hem vuran hem de ‘ah beni dövüyorlar’ diye bağıran kurnazlığı oynarken, bizler acaba hangi önemli meseleleri hallediyorduk? Düşmanımız bizim aleyhimizde tasarladığı düzenbazlıkları ilkin kalemle, kağıtla, şimdilerde bilgisayarla tertip etti. Peki biz kalem, kağıt ve bilgisayar bulamadık mı? Avrupalı, kendi evimizde kendi imkanlarımızı kullanarak bizi hedeflerimizden saptırırken, bizim içimizde yalan, yanlış, yanlı, yanıltıcı, kısacası fitne haberleri yayarken biz ne gibi tedbirler aldık? Başkaları bizim başımıza çorap örerken biz nasıl oldu da, annesi tarafından saçı taranan bir çocuk misali sessiz sedasız oturup bekledik, hava geçirmez bir çorabın başımıza örülmesine müsaade ettik? Neden başımıza çorap örüldüğünü bilmedik, fark etmedik, anlamadık, fehm etmedik? Kısacası onlar akıl bölüşürken biz ne bölüştük?
Biz çok güçlüyüz
Müslümanlar olarak, yukarıdaki mazeretlerin hiçbirini sayıp dökmeye yüzümüz olmadığını düşünüyorum. Allah katında böyle bir savunma yapamayız. Her türlü mukaddesatıma yemin ederim ki, elimizin altında tuttuğumuz Kitabımız Kur’an, dünyada hiç eşi benzeri olmayan, başka hiç kimsenin elinde benzeri bulunmayan en güçlü silahımızdır. Kur’an varken, gücümüzün, silahımızın, paramızın veya adamımızın olmadığını ileri sürmek, Kur’an’ı hiç tanımamaktan başka bir şey değildir. Dikkat edin, Kur’an’a iman etmemek demiyorum, Kur’an’ı tanımamak diyorum, çünkü Kur’an tanınmadan ona iman edilmez. Sadece Fatiha suresi bile, bize bütün dünya siyasetleriyle başa çıkacak imkanı veren bir kaynaktır, bir rehberdir. Hem fatihayı okuyacak müslümanlar, hem de dünyanın yüz karası, maskarası olacaklar! Bunu hangi akıl kabul eder?
Müslümanlar olarak, dini yalnızca Allah’a has kılmakla emrolunmuşuz. Fatiha suresinde bunu defalarca söylüyoruz. Yalnızca Allah’a ibadet edeceğimizi, O’ndan başka Rab tanımadığımızı, yalnızca Allah’dan yardım beklediğimizi itiraf ve beyan ediyoruz. Bu bir beyandır, bir icab ve kabuldür. Bir sened imzalamaktır. Müslüman, bu senede, namus sözleşmesine en fazla sadık kalması gereken insan demek değil midir? Biz bu sözleşmeye bağlı kalmazsak kimden bekleyeceğiz sadakati? Biz müslümanların ilk etapta yapmamız gereken, gerçek bir adam gibi, verdiğimiz söze bağlı kalmak, ağzımızdan çıkan söze kulak vermektir. Allah’dan başka Rab kabul etmemek; sadece Allah’a ibadet etmek ve yalnızca Allah’dan yardım beklemek: İşte yapacağımız şey sadece budur. Bu da, Beni İsrail’in, bir türlü kesmek istemedikleri inek hakkında sorular sorarak, işi karmaşık hale getirmek, apaçık bir emri tartışılır kılmak, arı-duru dini bulanıklaştırmak istemeleri gibi, karmaşık, tehlikeli, çok büyük riskler içeren bir şey değildir. Elbette tevhidin ‘faturası’ çok ağırdır ama, ahiretteki mükâfatını düşününce, bu ‘fatura’ son derece cazip olmaktadır. Bu dünyada kendimizi bütün risklerden berkenâr etmek, tamamen risksiz, konforlu bir hayat özlemi bizi şirke götüren bir faktör olabilmektedir.
Burada yazıya son verirken şu hususu da tefrik etmek gerekir diye düşünüyorum. Müslümanlar, tıpkı Rasuller gibi, sünnetullaha uygun tarzda, Kur’an’ın ruhuna tam muvafık biçimde hareket ederlerse, başlarına hiçbir sıkıntı gelmeyecek, her şey toz pembe olacak demek mümkün müdür? Hayır. Bu durumda da, Peygamberlerin başlarına ne gelmişse, müslümanların başına da benzerleri gelebilir. Ama önemli olan bizim kendimize düşeni yapmamızdır. Allah da kendisine ait olanı yapacaktır. Biz kendi üstümüze düşeni yapmalıyız ki, Rabbimize karşı mazeretimiz olsun. Biz sünnetullah’a uygun hareket ettikten sonra, Nuh Peygamber’in şahit olduklarını mı yaşarız, Muhammed (a.s)ın yaşadıklarını mı yaşarız, buna sadece Rabbimiz karar verir. Bize düşen güzel bir teslimiyettir.
Kısacası, yapmamız gerekip de yapmadıklarımızdan dolayı mızmızlanmaya hakkımız yoktur. Biz zayıf olursak düşmanımız güçlü olacaktır. Biz Kur’an’la bütün dünyaya meydan okuyabiliriz. Çünkü Kur’an nice Nemrutlar’ı, Firavunları, Karunları, Ebu Lehepleri lâl etmiş, söyleyecek hiçbir sözleri olmayan eblehler kılmıştı. Şimdi neden kılmasın.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...