|

Allah Kamusal Alanın da Rabbidir
Cemal ÇAĞLAK
Kuran,
insanın ana rahminde geçirdiği evrelerden bahsederken onun bir damla
sudan bir çiğnemlik et haline dönüşünü, sonra bu etin kemikleşmesini,
kemiklerin etle giydirilmesini ve en güzel bir şekilde dünyaya
getirilişini anlatır. Allah, bu ayetin sonunda ise yarattığı bu varlığa
nisbetle, kudretindeki harikalığı; "Ne güzel şekil veren" olarak beyan
eder.
Başı boş bırakılmayacak insan dünyaya geldiği andan itibaren bu
yaratılış periyodunu bir de bilgilenme açısından tekrar yaşar. Onun
yeryüzüne gelişinden sonra aklilik dönemine kadar geçirdiği süre
anatomik gelişimindeki bir damla su hali gibidir. Bir çiğnemlik et
dönemi ise kendisine yapılacak seslenişe iradesiyle karşılık
verebileceği dönemdir. İşte, insanın vahyin tevhidi önceliğini kavradığı
an ise bu et parçasının kemikleşme dönemidir ve bir ömür boyunca
yükleneceği her şeyi bu sağlamlaşmış kemik yapısıyla taşıyacaktır. Eğer
kemikleşmemiş bir tevhidi yapıyla hareket edecek olursa eğilmeler ve
kırılmalar kaçınılmaz olacak; sosyal yapı çöküntüye uğrayacaktır. Ancak
bu kemikleşmeden sonradır ki kurallar yerini bulabilecek ve her şey
yerli yerinde işleyebilecektir. Aksi halde en ufak bir yük karşısında
bile eğilen bükülen insan tiplemesi çıkacak ve ilahi emaneti yüklenmek
iradesini kendisinde bulamayacaktır.
İnsan bu…Ne yapacağı belli olmaz. Öyleyse bu iradeye bir yön göstermeli.
Peki kim tarafından? Hangi Rab terbiye etmeli, hangi ilah hükmetmeli?
Gerçekten bu varlık ne kadar farklı. Doğuşundan sonra ne olacağını
bilemiyorsunuz. Büyüdükçe iyileşiyor, büyüdükçe kötüleşiyor. Hepiniz bir
bebeği kucağınıza almışsınızdır. Yüzü gibi temiz, masum ve bakıma
muhtaçtır. Kirlenmemiş bir zihinle dünyaya gelen bu yavrucağın,
geleceğin Firavun’u ya da Musa’sı olabileceğini düşünemiyorsunuz bile.
O, iki büyüğünün; Habil’in veya Kabil’in ya bire bir ya da kademe kademe
bir benzeri olacaktır. O zaman kimin kucağında büyüyeceği gerçekten çok
önemlidir.
Allah, insanlığa yaptığı çağrıyla başka yollara (dinlere) yönelmeye bu
yüzden izin vermemekte ve başka kucaklarda büyümenin şirk koşmak
olduğunu söylemektedir. En az olmak kaydıyla - ki bizler bugün bu sayıyı
kat kat arttırmışız - bu sayı ikiye çıktığında tek kimlikli insan tipini
oluşturmak imkanı kalmamaktadır. Bundan sonra ise hayatın her alanında
bu iki yüzlülüğün sonuçları ortaya çıkmaktadır. Artık amel ve imanı,
dünya ve ahireti, yaratma ve yönetmeyi birbirinden ayırmış insanı
görürsünüz. Bu insan için Allah kudret sahibi, güçlü bir
yaratıcıdır.(Şimdiki eğitimde buna bile pek bir yer yok) Güneşi
doğduran, toprağı yeşerten, gece ve gündüzü arka arkaya getiren odur.
Ancak hayatının kurallarını kimin belirlemesi gerektiğini sorarsanız
Allah’ın ayetlerine gelinceye kadar demokrasi, laiklik, komünizm,
milliyetçilik gibi mevcut ve tedavülden kalkmış birçok putun arkasında
iki gün tur atmanız gerekecektir. Maalesef fesada uğramış bu ömür
yorgunluğu içinde Allah’ın dinine verilen yer sadece avuntu amaçlıdır.
Bu yüzden insanlık şu ayetin tanımladığı manzaranın tam ortasında
bulunmaktadırlar. "Eğer hak, onların keyiflerine uysaydı, gökler, yer ve
bunların içinde bulunan kimseler bozulur, giderdi. Biz onlara
zikirlerini getirdik, fakat onlar; zikirlerinden yüz çevirmektedirler."
(Mü’minun-71)
Ben, bu ayetten - her ne kadar yirmi ilim tahsil etmesem ve doğru tefsir
yapsam bile, Allah’ın verdiği aklı kullandığım için bir hadis mucibince!
kafir olacağımı bile bile - şunları anlıyorum: Mekke müşrikleri,
peygamberin tebliğ ettiği ayetleri kendi çıkarlarına gölge düştüğü için
şiddetle reddediyorlar ve keyiflerine uygun ayetler istiyorlardı. Bizzat
zulmü iptal için gönderilmiş bir elçinin bu tekliflere kulak asması
zaten imkansızdı. Böyle bir hareket zaten yeni bir zulüm inşa etmek
olacaktı. Her şeye hakim olan bir otoritenin kulları için belirlediği
ahkamı saptırmak veya bir çıkar grubunun keyfine uydurmak insanlığın
sorunlarını çözmek yerine yeni sorunların türemesine sebep olacaktı. Bu
sebeple "Üzerlerine okunabilecek bir kitap" istiyorlardı. Ancak hiçbir
peygamber müşriklerin bu beklentisine zerre miktar olumlu cevap
vermemiştir. Daha büyük zulüm göreceklerini bile bile tebliğe memur
oldukları yolda geri adım atmadan yürümüşlerdir. Ne var ki daha
sonradan, üstelik peygamber varisleri olduğunu söyleyenler bu emaneti
çiğnemişler, karşılarına çıkan otoritelere "istedikleri kitabı"
dillerini eğip bükerek ikram etmişlerdir. Böylece peygamberlerin
kimsenin keyfine uydurmadığı hak, keyfi hale getirilmiş; adeta İslam
bütün batıl anlayışların tezgahlandığı bir işporta tablası haline
getirilmiştir. Öyle ya bir kere sorun elinizdeki İslam’da ne vardır
sorunu?! İslam’da milliyetçilik, demokrasi, laiklik, türbe, yatır, Hızır
v.s. her şey vardır. Sadece başörtüsü yoktur, olsa olsa teferruattır!
Dün, içine girdikleri inanma sürecinin hemen arakasından, müşrik kavmin
her cepheden baskısına rağmen kemikleşmiş bir imanla ortaya çıkan
müminler, başlarına ne gelirse gelsin bir adım bile geri atmadılar.
Gerçekten İslam, insanı öyle şahsiyetli bir seviyeye çıkarıyordu ki köle
Bilal; kara derili yoksul "Hem Nuh diyor hem de peygamber" diyordu. O
Kabe’de de, Müşriklerin meclisi olan Daru’n-nedve’de de, Mekke
sokaklarında da Allah’tan başka kanun koyucu tanımıyordu. Yani Bilal
kamusal alanda da özel alanda da Allah’tan başkasına kulluk edilmemesi
gerektiğini anlamıştı. Oysa bizlere, bu kadar soylu bir örneğe rağmen
"idare etmeyi, şimdilik susmayı" telkin ettiler. Böylece yukarıdan
konuşan din yerine alttan alıcı bir din inşa ettiler. Sorunları
göğüsleyen Müslümanlar yerine ehveni şer taktikleriyle sıvışan
kalabalıklar ürettiler. Bütün bu zillet fotoğraflarına rağmen zorba
ideoloji ve müntesipleri, durmadan daha fazlasını istediler. Her geri
adım atışımızda bir adım daha üzerimize geldiler. Kadınlarımızı
hastasından, memurundan, öğrencisine kadar peruklarlarken, erkeklerimizi
de kalemine, sözüne, duruşuna kadar perukladılar. Yine de şükürler olsun
ki tesettürlü mayo ve tenis kıyafeti üretmemize ses çıkarmadılar. İşte
Müslüman zekası, yeter ki işlesin!
O Allah ki göğsümüzde iki kalp yaratmadı. Bütün organların hayatiyetini
sağlayan sıvı tek merkezden gönderilmektedir. Derdim anatomik tefsir
yapmak değil. Sadece insanlığı idare edecek hükümlerin kaynağının
merkezinin tek Allah’tan gelmesi gerektiğini vurgulayan bu ayeti bir
örnekle açıklamak istedim. Eğer bu ayete iman ediyorsak bizim farklı
farklı hayatlarımız olmamalı ve saatimiz saatimize uymalıdır. Bizleri
biçimlendirmek ve istedikleri şablona sokmak isteyen her türlü zorlamaya
ve tasnife mukabil, hayatımızın her alanının yaratıcımıza ait olduğunu
düşünerek hareket etmeliyiz. İlahlaşan kurumlar veya kişiler ne kadar
dayatırlarsa dayatsınlar özel alanda farklı kamusal alanda farklı
düşünmek ve davranmak gibi bir hakkımız yoktur. İslam hem özel alanı hem
kamusal alanı düzenlemek için indirilmiştir. Öyleyse bizler niçin
onların isteklerine boyun eğelim? Bizim rabbimiz ilahlaşan bu insanların
ve onların kendisinden başka edindikleri güçlerden üstün değil mi? Bizim
rabbimizin azabı veya mükafatı daha çetin ve daha sürekli değil mi?
Onlar bizim rabbimizden korkmadıkları halde ne diye onlardan ve
ilahlarından korkarak dayattıkları yasalarına ve arzularına boyun
eğelim. Şüphesiz biliyoruz ki dünya hayatı kısa bir geçimlilik alanıdır.
Asıl yurt ise ahiret yurdudur. O halde bizlere ne oluyor ki rabbimizin
davet ettiği esenlik yurdunun yolundan sapıyoruz? Kılıktan kılığa
girmekte zorlanmayan, hatta bunu hayatın gerçekleri olarak kabul eden ve
kendilerine ahiret yerine dünyevi istikballer ikame etmiş olanlar için
söyleyecek pek fazla bir sözüm yok. Ancak "inanıyorum" diyen ve bu
imanını korumak için sıkıntı duyan kardeşlerime diyorum ki; Allah
hayatınızın her saniyesinin ve mekanının rabbidir. Öyleyse nasıl oluyor
da Onun sizden istediklerini - bahaneniz ne olursa olsun - bir kenara
bırakarak mevcut müşrik anlayışın sizi isyana davet eden görüşlerine
boyun eğiyorsunuz? Babanızın, annenizin, çevrenizin, geleceğinizin
beklentileriyle, Allah’ın, üzerinde hakkı olan hayatınızı başkalarının
süfli emellerine ne satabilir ne de adayabilirsiniz. İşte mümin insan bu
hayatı çaldırmamakla mükelleftir.
Aslında Müslümanlarda bugün görünen tevhide aykırı davranışların
tamamının sebebi zihniyetlerinin inşasında kullanılan yanlış
programlardır. Daha doğuştan sakat bir anlayışla sokağa çıkan
Müslümanlar ne yazık ki en ufak bir engel, baskı ve korku ortamında
kılıktan kılığa girmekte; takiyyeyi baş tacı yapmaktadırlar. Böylece
ateş ve su gibi birbirine zıt eylemler maalesef aynı bünyede ortaya
çıkmaktadır. İşte İslam dünyasının övüne övüne bitiremediği bir buçuk
milyarlık "dünyası" bu görüntüden ibarettir. Çocuk sayısı fazla ancak
hepsi sakat doğum mağduru. İki adım yürütmeyi deneseniz koltuğunun
altına kırk destek vermeden ayakta tutamazsınız. İşte çektiğimiz acı bu
sakat zihniyetli insan kalabalığıyla gururlanmanın acısıdır. Çektiğimiz;
adam gibi sapasağlam ayakta durabilecek insanlar yetiştirecek
zihniyetten mahrum oluşumuzdur. Bu ülkede bizzat resmi ideoloji
tarafından kendi geleceği için inşa edilen Diyanet teşkilatının bile
nereden baksanız yetmiş-seksen binlik bir kadrolu eleman potansiyeli
vardır. Ancak Allah aşkına biraz insafı olan herkese sorun. Bu mevcut
kalabalık Türkiye’de Kur’an’ın emrettiği manada yetmiş bin insan
yetiştirmiş midir? Asla… Delilini görmek istiyorsanız geçmişinize,
kendinize ve ayaklarınızın arasında dolaşan geleceğinize bakmanız
yeterlidir. Çünkü insan yetiştirecek olanın bizzat kendisinin yetişmiş
olması gerekmektedir. Önlerine ikram edilmiş maaş, makam gibi dünyevi
geçimlikler uğruna konuşamadıklarını bizzat baş başa kaldığınızda size
ikrar eden bu insanların oradaki görevleri sadece ellerine tutuşturulanı
okumaktır. Öyleyse bu kitlenin gelecek inşa etmek gibi bir görevleri
olamaz. Öyle davranmalarına da izin verilemez. Aslında bazen ben de
kaçırıveriyorum. Bu kadar dertlenecek ne var ki? Bizzat şirk sisteminin
kurduğu bir teşkilatta Allah’ın dini için ne beklenebilir? Bu zümrenin
işi olsa olsa ya Kabe’yi temiz tutmak ya da hacılara su dağıtmaktır.
Yoksa Hubel’e, Menat’a ve Lat’a yan gözle bakacak ne can var ne de
derman.
Aslında suda beklemiş ceset gibiyiz. Neremize dokunsalar orası ellerinde
kalıyor. Kendimize dahi itiraf edemediğimiz dertlerimiz var. Ne yazık ki
bizler de deve kuşu asaleti bile yok. Biz kafamızı kendimize karşı kuma
gömüyoruz. Çok sevdiğim, uzun yıllardan beri hukukumuzun olduğu bir
kardeşim var. Kendisi tekelde güvenlik görevlisi olarak çalışmakta.
Eminim ki o da içinde olduğu işle bu yüzden dertli. Geçenlerde bana
başından geçen bir olayı anlattı. Bir kamyon dolusu şarap fabrikaya
geldiğinde nöbetçiymiş. Kamyoncu, arabayı gece getirince, şaka yollu
"Sakın şarapları götürme"demiş. O da "Bunu nasıl söylersin ben bir
müslümanım. Benim hırsızlıkla ne işim olabilir"demiş. Daha sonra
bana,"Abi iyi ki benim aklıma gelen soru kamyoncunun aklına gelmedi.
Yoksa ne cevap verirdim?"dedi. Aslında bunu söyler söylemez o soru benim
aklıma geldi. "Madem Müslümansın şarap nöbeti sana mı düştü, kardeşim?"
dedim. Hemen arkasından da "O kadar üzülme dostum. Senin nöbetini
tuttuğun şarabı içenler neticede ertesi gün ayılıyorlar. Ancak bizim
ellerimizden laik ve ikiyüzlü eğitimi alanlar sarhoş yaşıyor sarhoş
ölüyorlar. Çünkü biz akletmeyi iptal etmekle görevlendirildik" dedim.
Şimdi birçoğunun "bu adam ne diyor" dediğini duyar gibiyim. Gayet açık
söylüyorum. Hem kanalizasyon çukuruna atlıyoruz hem de kokudan şikayet
ediyoruz. Galiba hepimiz yeniden tövbeye muhtacız. Kamusal alan özel
alan demeden önce hep beraber Allah’ın belirlediği alana geçmeden ve
elbiseyi temizlemeden bu yüce dini savunmaya pek hakkımız yok
gibi.Vesselam…
|
 |
|