|

AKP, Şaron ve İsrail-Türkiye
ilişkileri
Kürşad
ATALAR / gazetem.net / 06.09.2004
Hatırlanacağı üzere, İsrail
uçaklarının bombaladığı Filistinli çocuk görüntülerinin uluslararası
ajanslar tarafından yerel haber merkezlerine dağıtılmasının ardından
duygusal bir atmosfer oluşmuş ve ardından Başbakan Erdoğan’ın, İsrail’in
‘devlet terörü’ uyguladığı yönündeki açıklaması gelmişti. Hemen akabinde
de bir İsrailli diplomatın görüşme talebinin kabul edilmeyişi, siyasal
gelişmeleri takip eden kimi analistler ve yorumcular tarafından,
Türkiye-İsrail ilişkilerinde kırılgan bir döneme girildiği, hatta
ilişkilerin ciddi biçimde zarar görebileceği şeklinde yorumlanmıştı.
Halbuki bu doğru değildi.
Çünkü ilk olarak, Türk-İsrail ilişkilerinin özellikle küresel
politikalar bağlamındaki önemini bilenler için, beklendiği ölçüde bir
gerginliğin yaşanması imkanının olmadığı açıktır.
İkinci olarak da, AKP’nin misyonu, programı ve ilkeleri zaviyesinden
bakıldığında, hükümetin, resmi bir İsrail-karşıtı söylemin sahibi
olmadığı görülebilir.
Nitekim gelişmeler, beklentileri boşa çıkardı ve geçtiğimiz hafta,
Başbakan’ın siyasi danışmanlarından Ömer Çelik ve Egemen Bağış, ‘bir
takım temaslarda bulunmak üzere’ İsrail’e gittiler!
Her ne kadar, bu ziyaret ile, hükümet bir ‘orta yol’ tutturmuş gibi
görünüyorsa da, ziyareti gerçekleştiren heyetin, hükümetin siyasi
tutumunu ‘temsil’ noktasındaki yeterliliğine bakıldığında, kırılganlık
beklentilerinin ‘resmen’ boşa çıktığı görülmüş oldu.
Peki siyasi yorumcular niçin yanıldılar?
* * *
Öncelikle, bölge politikaları bağlamında işleyen süreci iyi takip etmek
gerekiyor.…
Amerikan çıkarları açısından İsrail ve Türkiye arasında ‘ciddi’ bir
gerginlik yaşanması, mevcut konjonktür içinde ‘anlamlı’ değildir, çünkü
bölge politikalarında önemli yeri olan bu iki ülke arasında çıkabilecek
bir krizi, öncelikle Amerika istemez.
Siyasal iktidarların söylem, amaç ve politik tutumlarına bakıldığında
da, her iki ülkenin de, Amerika’nın rızası hilafına, üstelik bazı
küresel etkileri olabilecek bir siyasal tavır içine girmek
istemeyecekleri açıktır.
Dolayısıyla böylesi bir vasatta İsrail ve Türkiye arasında, bazı siyasi
yorumcuların öne sürdüğü gibi bir ‘ciddi sorun’ ortaya çıkması
ihtimalinin zayıf olduğuna kuşku yoktur.
Ayrıca, bilindiği gibi, Amerika, BOP çerçevesinde, Ortadoğu’ya demokrasi
getirme amacını deklare etmiştir. Buna göre, bölgede el’an var olan
düzen değişecek; hanedanlıklar, otokratik rejimler ve askeri
diktatörlüklerin bu yeni dönemde yaşama şansı olmayacaktır.
Ancak AKP gibi, demokrasi ile bir problemi olmayan (ya da varsa bile
‘önceden’ çözmüş olan) parti veya siyasi oluşumlar için durum farklıdır.
Bu siyasi tavrı gösterenlerin, yeni dönemde ‘şanslı’ olduğu açıktır!
Bu vasatta, hükümetin İsrail’e yönelik ‘sert’ açıklamaları için ne tür
bir yorum yapmak gerekiyordu?
Söyleyelim:
Aslında Erdoğan’ın sözleri, tipik bir reel-politik tavrın neticesi
olarak görülmeliydi.
Yani bu tepkinin altında, bölge politikalarına yönelik bir takım
hesaplar vardı.
Şöyle:
Erdoğan, aslında İsrail’e değil, ‘Şaron politikaları’na yönelik bir
tepki ortaya koyuyordu.
Amaç, Amerika’nın deklare ettiği bölgeye yönelik uzun-vadeli amaçlarıyla
çelişen bir siyasal yaklaşımı olan Şaron’un dünya kamuoyunun da
tepkisini çeken uygulamaları üzerinden bir siyasal fayda temin
edebilmekti.
Böylece AKP hükümeti, hem kendi siyasal söylemiyle tutarlı bir icraat
ortaya koymuş (ve böylece tabandan desteğinin devamına ilişkin bir
‘yatırım’ yapmış) hem de (bir ihtimal) hükümetin Avrupa Birliği
sürecindeki konumunu güçlendirecek bir siyasal manevra yapmış olacaktı.
Bu iki gerekçe ile dahi, Erdoğan’ın İsrail’e (aslında Şaron hükümetine)
yönelik son çıkışının, reel-politik bir tavır olduğu sonucu
çıkarılabilirdi.
Ama bu yapılmadı. Yüzeysel bir yaklaşımla, ilişkilerin gerileceğine dair
uzak yorumlar yapıldı.
Çelik ve Bağış’ın ziyaretleriyle de, bu yorumların geçersizliği
kanıtlanmış oldu!
* * *
Bu arada ve aynı bağlamda, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik son çıkışının,
İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürtler’e yönelik hesaplarıyla bağlantılı
olduğu yönündeki yorumların da tutarlı olmadığını belirtmek
gerekmektedir.
Çünkü İsrail’in bu bölgeye yönelik politikasının, küresel siyasetten
‘bağımsız’ yürümesi mümkün değildir. Yani bölgenin etkin gücü
Amerika’nın bilgisi (ve izni tabii ki) haricinde İsrail’in bölgenin
geleceğine damgasını vuracak büyük-çaplı hesaplar gütmesi zordur. Daha
net bir ifade ile söylemek gerekirse, İsrail’in bölgenin geleceğine
yönelik siyasal manevralarının, Amerika’nın küresel politikalarıyla
çelişmesi mümkün değildir. Hatta burada bir ‘denetleme’ mekanizmasının
işlediği dahi söylenebilir.
Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Amerika’nın bölgedeki dengeleri
gözeten bir politikadan taviz vermeyeceği ve bu arada bölge ülkeleri ile
İsrail’in arasını açacak yeni bir gelişmeye de izin vermeyeceği
ortadadır. İşte bu nedenle, İsrail’in Kuzey Irak’ta dilediği gibi at
koşturacağı bir vasatın olmadığını söyleyebiliriz.
Ayrıca Amerika ile yakın ilişkileri olan Türkiye’nin, bölgedeki
çıkarlarının, (İsrail lehine) büsbütün gözardı edileceğini düşünmek de
doğru olmaz. Zira Türkiye’nin iyi veya kötü bir ‘stratejik ortaklık’
pozisyonu vardır ve ayrıyeten yeni dönemde Türkiye’nin BOP’la bağlantılı
görevler üstlenmesi düşünülmektedir. Bu nedenle, AKP hükümetinin
benimsediği yeni politikanın, İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerine
endekslenmesi de doğru bir yaklaşım değildir.
Küresel siyasette rol üstlenmiş hiçbir aktörün, belirlenmiş alanın
dışında bir siyasal hesabın peşine düşemeyeceği vakıası da ortada iken,
Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin, mevcut konjonktür içinde,
(AKP’nin ‘İslamcı’ geçmişini büsbütün unutamadığı gerekçesiyle)
bozulacağını iddia edenler yanılmaktadırlar.
Bazılarınca Türkiye’nin ‘ilk İslamcı başbakanı’ olan Erbakan’ın, 1996
yılında İsrail’le imzaladığı askeri eğitim ve işbirliği antlaşmasını
hatırlayanlar, ‘kasap’ lakaplı Şaron’un, (küresel siyasetin gereğine
uyarak) Gazze Şeridi’nden geri çekilme planını İsraillilere kabul
ettirmek için verdiği canhıraş çabaları anlamakta zorlanmazlar! Bu iki
örnek dahi, bölge politikalarındaki belirleyici faktörün kimliği ve
yerel siyasetçilere tanınan siyasal serbestiyet alanının sınırlarına
ilişkin net bir tablo ortaya koymaktadır.
|