Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos 2004

                   

 

 


  

AKP, Şaron ve İsrail-Türkiye ilişkileri

Kürşad  ATALAR  / gazetem.net / 06.09.2004
 

Hatırlanacağı üzere, İsrail uçaklarının bombaladığı Filistinli çocuk görüntülerinin uluslararası ajanslar tarafından yerel haber merkezlerine dağıtılmasının ardından duygusal bir atmosfer oluşmuş ve ardından Başbakan Erdoğan’ın, İsrail’in ‘devlet terörü’ uyguladığı yönündeki açıklaması gelmişti. Hemen akabinde de bir İsrailli diplomatın görüşme talebinin kabul edilmeyişi, siyasal gelişmeleri takip eden kimi analistler ve yorumcular tarafından, Türkiye-İsrail ilişkilerinde kırılgan bir döneme girildiği, hatta ilişkilerin ciddi biçimde zarar görebileceği şeklinde yorumlanmıştı.

Halbuki bu doğru değildi.

Çünkü ilk olarak, Türk-İsrail ilişkilerinin özellikle küresel politikalar bağlamındaki önemini bilenler için, beklendiği ölçüde bir gerginliğin yaşanması imkanının olmadığı açıktır.

İkinci olarak da, AKP’nin misyonu, programı ve ilkeleri zaviyesinden bakıldığında, hükümetin, resmi bir İsrail-karşıtı söylemin sahibi olmadığı görülebilir.

Nitekim gelişmeler, beklentileri boşa çıkardı ve geçtiğimiz hafta, Başbakan’ın siyasi danışmanlarından Ömer Çelik ve Egemen Bağış, ‘bir takım temaslarda bulunmak üzere’ İsrail’e gittiler!

Her ne kadar, bu ziyaret ile, hükümet bir ‘orta yol’ tutturmuş gibi görünüyorsa da, ziyareti gerçekleştiren heyetin, hükümetin siyasi tutumunu ‘temsil’ noktasındaki yeterliliğine bakıldığında, kırılganlık beklentilerinin ‘resmen’ boşa çıktığı görülmüş oldu.

Peki siyasi yorumcular niçin yanıldılar?


* * *
Öncelikle, bölge politikaları bağlamında işleyen süreci iyi takip etmek gerekiyor.…

Amerikan çıkarları açısından İsrail ve Türkiye arasında ‘ciddi’ bir gerginlik yaşanması, mevcut konjonktür içinde ‘anlamlı’ değildir, çünkü bölge politikalarında önemli yeri olan bu iki ülke arasında çıkabilecek bir krizi, öncelikle Amerika istemez.

Siyasal iktidarların söylem, amaç ve politik tutumlarına bakıldığında da, her iki ülkenin de, Amerika’nın rızası hilafına, üstelik bazı küresel etkileri olabilecek bir siyasal tavır içine girmek istemeyecekleri açıktır.

Dolayısıyla böylesi bir vasatta İsrail ve Türkiye arasında, bazı siyasi yorumcuların öne sürdüğü gibi bir ‘ciddi sorun’ ortaya çıkması ihtimalinin zayıf olduğuna kuşku yoktur.

Ayrıca, bilindiği gibi, Amerika, BOP çerçevesinde, Ortadoğu’ya demokrasi getirme amacını deklare etmiştir. Buna göre, bölgede el’an var olan düzen değişecek; hanedanlıklar, otokratik rejimler ve askeri diktatörlüklerin bu yeni dönemde yaşama şansı olmayacaktır.

Ancak AKP gibi, demokrasi ile bir problemi olmayan (ya da varsa bile ‘önceden’ çözmüş olan) parti veya siyasi oluşumlar için durum farklıdır. Bu siyasi tavrı gösterenlerin, yeni dönemde ‘şanslı’ olduğu açıktır!

Bu vasatta, hükümetin İsrail’e yönelik ‘sert’ açıklamaları için ne tür bir yorum yapmak gerekiyordu?

Söyleyelim:

Aslında Erdoğan’ın sözleri, tipik bir reel-politik tavrın neticesi olarak görülmeliydi.

Yani bu tepkinin altında, bölge politikalarına yönelik bir takım hesaplar vardı.

Şöyle:

Erdoğan, aslında İsrail’e değil, ‘Şaron politikaları’na yönelik bir tepki ortaya koyuyordu.

Amaç, Amerika’nın deklare ettiği bölgeye yönelik uzun-vadeli amaçlarıyla çelişen bir siyasal yaklaşımı olan Şaron’un dünya kamuoyunun da tepkisini çeken uygulamaları üzerinden bir siyasal fayda temin edebilmekti.

Böylece AKP hükümeti, hem kendi siyasal söylemiyle tutarlı bir icraat ortaya koymuş (ve böylece tabandan desteğinin devamına ilişkin bir ‘yatırım’ yapmış) hem de (bir ihtimal) hükümetin Avrupa Birliği sürecindeki konumunu güçlendirecek bir siyasal manevra yapmış olacaktı.

Bu iki gerekçe ile dahi, Erdoğan’ın İsrail’e (aslında Şaron hükümetine) yönelik son çıkışının, reel-politik bir tavır olduğu sonucu çıkarılabilirdi.

Ama bu yapılmadı. Yüzeysel bir yaklaşımla, ilişkilerin gerileceğine dair uzak yorumlar yapıldı.

Çelik ve Bağış’ın ziyaretleriyle de, bu yorumların geçersizliği kanıtlanmış oldu!


* * *
Bu arada ve aynı bağlamda, Erdoğan’ın İsrail’e yönelik son çıkışının, İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürtler’e yönelik hesaplarıyla bağlantılı olduğu yönündeki yorumların da tutarlı olmadığını belirtmek gerekmektedir.

Çünkü İsrail’in bu bölgeye yönelik politikasının, küresel siyasetten ‘bağımsız’ yürümesi mümkün değildir. Yani bölgenin etkin gücü Amerika’nın bilgisi (ve izni tabii ki) haricinde İsrail’in bölgenin geleceğine damgasını vuracak büyük-çaplı hesaplar gütmesi zordur. Daha net bir ifade ile söylemek gerekirse, İsrail’in bölgenin geleceğine yönelik siyasal manevralarının, Amerika’nın küresel politikalarıyla çelişmesi mümkün değildir. Hatta burada bir ‘denetleme’ mekanizmasının işlediği dahi söylenebilir.

Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Amerika’nın bölgedeki dengeleri gözeten bir politikadan taviz vermeyeceği ve bu arada bölge ülkeleri ile İsrail’in arasını açacak yeni bir gelişmeye de izin vermeyeceği ortadadır. İşte bu nedenle, İsrail’in Kuzey Irak’ta dilediği gibi at koşturacağı bir vasatın olmadığını söyleyebiliriz.

Ayrıca Amerika ile yakın ilişkileri olan Türkiye’nin, bölgedeki çıkarlarının, (İsrail lehine) büsbütün gözardı edileceğini düşünmek de doğru olmaz. Zira Türkiye’nin iyi veya kötü bir ‘stratejik ortaklık’ pozisyonu vardır ve ayrıyeten yeni dönemde Türkiye’nin BOP’la bağlantılı görevler üstlenmesi düşünülmektedir. Bu nedenle, AKP hükümetinin benimsediği yeni politikanın, İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerine endekslenmesi de doğru bir yaklaşım değildir.

Küresel siyasette rol üstlenmiş hiçbir aktörün, belirlenmiş alanın dışında bir siyasal hesabın peşine düşemeyeceği vakıası da ortada iken, Türkiye ve İsrail arasındaki ilişkilerin, mevcut konjonktür içinde, (AKP’nin ‘İslamcı’ geçmişini büsbütün unutamadığı gerekçesiyle) bozulacağını iddia edenler yanılmaktadırlar.

Bazılarınca Türkiye’nin ‘ilk İslamcı başbakanı’ olan Erbakan’ın, 1996 yılında İsrail’le imzaladığı askeri eğitim ve işbirliği antlaşmasını hatırlayanlar, ‘kasap’ lakaplı Şaron’un, (küresel siyasetin gereğine uyarak) Gazze Şeridi’nden geri çekilme planını İsraillilere kabul ettirmek için verdiği canhıraş çabaları anlamakta zorlanmazlar! Bu iki örnek dahi, bölge politikalarındaki belirleyici faktörün kimliği ve yerel siyasetçilere tanınan siyasal serbestiyet alanının sınırlarına ilişkin net bir tablo ortaya koymaktadır.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...