|

Ahid/Misak
Ahd masdar olarak: "Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat
vermek; söz vermek" anlamlarına geldiği gibi, isim olarak, "emir,
talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz" anlamlarına da
gelir. Ahid’de hem yemin hem de kesin söz verme anlamı vardır. Ahd,
sözcük olarak "bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek"
demektir. İki taraf arasındaki sözleşmelere de ahd ve ahitleşme denir.
Ahd’ın çoğulu uhud’tur.
Tevrat ve İncil’den de ahid olarak söz edilmektedir. Böyle bir isimle
tanımlanmamış olsa da, anlamı ve kapsamı itibariyle Kur’an’da bir
ahid’dir. Allah ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin hükümlerini
içerdiği için Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atik ve
Ahd-i Cedid denmektedir. Ahd-i Atik’te, Allah İsrailoğulları ile
antlaşma-sözleşme yapmış, daha sonra Allah bu sözleşmeyi geçersiz
kılarak İsa’nın şahsında insanlıkla Ahd-i Cedid’le yeni bir ahid
yapmıştır. Kur’an, Yahudilerin de Hıristiyanların da ahitlerini
bozduklarını söylemektedir: "Allah’a ne zaman söz verdilerse bir kısmı
sözünden dönmedi mi? Hayır, onların çoğu inanmıyor." (Bakara -100);
Allah Hıristiyanlardan da söz almış fakat onlar da sözlerinin bir
kısmını unutmuşlardır: "Ve (aynı şekilde), Biz Hıristiyanız! diyenlerden
kesin bir taahhüt almıştık; ama onlar da akıllarından çıkarmamaları
emredilen şeylerin çoğunu unutmuşlardır; bu nedenle, onlar arasında
Mahşer Günü’ne kadar (sürecek) düşmanlık ve kini artırdık: ve zamanı
geldiğinde Allah onlara neler işlediklerini gösterecektir." (Maide 14)
Kur’an birçok ayette Yahudi ve Hıristiyanların ahidlerini bozdukları
için lanetlendiklerini ifade etmektedir.
Günümüz İslam aleminin içinde bulunduğu durumun, ahid ve ahde vefa
çerçevesinde değerlendirilmesi yapıldığında; ahidlerini bozan Yahudi ve
Hıristiyanlardan bir farklarının kalmadığı görülmektedir. Allah’la
üzerinde ahidleşilen metnin (Kur’an’ın), içindekilerinin bir çoğunun ya
terk edildiği ya gereksiz görüldüğü ya da anlam olarak değiştirildiği
açıkça görülmektedir. Kur’an’ı, hayatın her alanında rehber edinmeden,
ölçü almadan, O’nu belirleyici olarak görmeden; O’na yalnızca inandığını
söylemekle yetinen bir kimsenin ahdinde durduğu söylenebilir mi? Bu tarz
bir tutumun, önceki ümmetlerin tutumundan bir farkı var mı? Allah’la
yaptığı ahde uymanın temel şartı, O’nun ahdini hayatına rehber edinmek
ve her işinde ölçü almak değil midir?
Kur’an, birçok ayette ahitleşmeyi Misak kavramıyla da ifade etmektedir.
Bu iki kavram konu itibariyle birbirini tamamladıklarından eş anlamlı da
görülebilirler. Yine de kullanıldıkları yerlere göre bazı farklılıklar
içermektedirler. Misak, kavram olarak: "kendisiyle bağlanılan söz,
yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma" demektir.
Güvenmek ve inanmak anlamındaki sika kökünden türemiştir. "Yemin ve söz
verme ile pekiştirilmiş sözleşmedir." "Allah’a, Rasulüne ve insanlara
verilen sözü, yapılan her türlü anlaşmayı ifade eden bir terimdir."
Kur’an, misak kavramını Allah ile kulları arasındaki ahidleşmeyi ifade
etmek için de kullanmaktadır. Ve-Si-Ka, veya Ve-Sü-Ka fiil kökünden
gelmektedir. Fil kökü, güvenmek, sağlam olmak, sağlam tutmak, sağlama
bağlamak anlamlarına gelmektedir. Türkçe’de, belgeledi, sağlamlaştırdı,
sağlama bağladı anlamlarına gelen "tevsik etmek" kelimesi ile belge,
ispat anlamına gelen "vesika" aynı kökten türemiştir.
Kur’an’ın yüklediği anlam çerçevesinde "Misak" kavramını: insanın
inancını ve yaşantısını nasıl düzenlemesi gerektiğine; görev, ödev ve
sorumluluklarının neler olduğuna dair Allah’la yaptığı sözleşme olarak
tanımlayabiliriz. Her sözleşmede/ahidleşmede olduğu gibi bu sözleşmede
de iki taraf vardır. Taraflardan biri "yaratıcı" olan Allah, diğeri
"yaratılmış" olan insandır. Allah "Beni Adem"e, yaradılışında kendisini
tanıma ve gerçekleri görebilme sezgisi ve eğilimi vermiştir. İnsan
dışsal hiçbir uyarıcı olmadan da bir yaratıcıyı ve varlığa dair
gerçekleri kavrayabilecek, anlayabilecek temel donanıma sahiptir. Akıl,
vicdan ve duygular bu donanımın önemli unsurlarındandır. "Mute’al
kudretin varlığını sezme, algılama yatkınlığı yaradılıştan var olan bir
özelliktir. Ancak bu unsurlar kesinlik içermediklerinden insanın sorumlu
tutulması için yeterli görülmemiştir. İnsanın yeterli görülebilmesi için
kesinlik içeren Kitap ve Peygamberin varlığı devreye girmiştir. Bu
açıdan vahiy, insanla Allah arasında karşılıklı olarak yerine
getirilmesi gereken şeyleri içeren bir sözleşmedir. Değişik bir ifade
ile Kur’an, baştan sona bir misak ve ahidleşme metnidir denebilir. Bu
sözleşme, insanın neye nasıl inanacağını ve inancını nasıl yaşayacağını
içeren bir sözleşmedir. İnsanın, bu sözleşmenin gereğini yerine
getirdiği takdirde Cennetle ödüllendirmesi, getirmediği takdirde de
Cehennemle cezalandırılması Yaratıcı’nın ahdi’dir. Ve ‘Yaratıcı asla
ahdinden dönmeyecektir. Kul, ahdini bozmadıkça; "Hakkı batıl ile
örterek, hakikatı bile bile gizleyerek" (Bakara-42) mesajı tahrif
etmedikçe; diğer bir deyimle Allah’a verdiği sözden dönmedikçe Allah da
verdiği sözü tutacaktır. (Bakara-40)
Ahlaki literatür, ahdini yerine getirmeyi "ahde vefa" olarak
tanımlamaktadır. Bu bağlamda ahlaki anlamda inanan insanın Kur’an’a
uyması "ahde vefa"; uymaması ise "vefasızlık" olarak görülmektedir.
Allah’la yapılan ahitleşmede, ahdine uymamak sadece insana has bir
durumdur. Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Kur’an ahde vefa
göstermeyeni yani yaptığı misaka uymayanı zalim olarak tanımlamaktadır.
(Bakara-124). Yeryüzündeki bozgunun, kaosun ve zulmün gerçek nedeni
insanın ahdini bozmasıdır; söz verdiği halde sorumluluğunun gereğini
yerine getirmemesidir (Bakara-27). Gerek yaradılıştan varlık yapısına
konmasıyla, gerek vahiy ve peygamber yoluyla, insan, Allah’tan başka rab
tanımayacağına dair Allah’a ahd vermiş, Allah da kendisinden ahd
almıştır. İnsanın, yeryüzündeki yaşantısının kurallarını içeren bu ahdin
dışına çıkması Şeytan’a tabi olması demektir. Ahde uymayanlar yaptıkları
şeylerle Şeytan’a ibadet etmiş sayılmaktadırlar. Allah: "Ey
ademoğulları! Şeytan’a kulluk etmeyin; çünkü o apaçık düşmanınızdır;
sadece bana kulluk edin, işte doğru yol budur diye sizi uyarmadım mı?"
diyerek ahdi bozmanın Şeytan’a kulluk olduğunu belirtmektedir.
(Yasin-60)
İnsanın, kendi hayatını düzenlemede olduğu gibi, kendisi dışındaki
insanlarla da yapacağı ahidleşmelerde Allah’la yapılan ahde uyma
zorunluluğu vardır. Müslüman, tercihlerinin tamamında Allah’la yaptığı
ahdi dikkate alma zorundadır. Bu bakımdan diğer insanlarla yapılan
ahidleşmeler Allah’la yapılmış gibidir. Ahitleşmenin özünde "karşılık"
vardır. İnsanın, gerek Allah’la gerekse insanlarla yaptığı ahde uymasına
karşılık Allah da, insana, ahiret hayatında Cennete koyma ahdinde
bulunmuştur. Diğer yandan ahdi bozmak şiddetle kınanmakta, ister
Allah’la ister insanla olsun yapılan ahde uyulmamasına karşılık
cehennemle cezalandırılma vardır. "Onlar ki, (fıtratlarına)
yerleştirdikten sonra Allah’a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah’ın
birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada
verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar." (Bakara–27) Diğer önemli
bir husus da şudur: vahyin mesajını terk etmek ne kadar ahdi bozmaksa,
onu bağlamından koparmak da diğer bir deyimle çarpıtmak da o kadar ahdi
bozmaktır. Kendilerini Müslüman olarak tanımladıkları halde vahye göre
yaşamlarını düzenlemeyip, vahyin yol göstericiliği dışında yol
göstericiler edinenler, vahyi bağlamından kopararak ahidlerini bozmuş
olurlar. Kur’an bu kimseleri dünya hayatı için ahiret hayatını azaba
atanlar olarak tanımlamaktadır: "Allah’a karşı taahhütlerini ve
yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya; onlar,
öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir, Allah, Kıyamet
Günü, onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları
günahlarından arındıracaktır; ve onları acıklı bir azap beklemektedir."
(3–Ali İmran 77)
Bir kimsenin "iman" etmesi demek, vahyi bir "ahid" olarak kabul etmesi
demektir. Bu bakımdan iman ettiği şeyleri yapmayan, yapmadığı oranda
ahdini bozmuş olur. Diğer bir deyimle ahde vefasızlık etmiş olur. Ahdine
vefa göstermeyeni bekleyen sonuç ise dünyada da rezil olmaktır ahirette
de. Batı dünyası karşısında İslam dünyasının içinde bulunduğu bu rezil
durumun en önemli nedeni ahde vefasızlıktır. Ahde vefanın, sözünde
durma, verdiği sözlere bağlı kalma, özü ve sözü doğru olma gibi
anlamlara geldiği dikkate alındığında; Müslümanların vahiyle olan
ilişkilerinde bunu ne oranda başardıklarını en iyi bugün içinde
bulundukları durum tanımlamaktadır.
Ahde vefa, Müslüman için temel ilkelerdendir. Vefa sahibi bir Müslüman,
sürekli verdiği sözde durmanın zorunda olduğunun duygusuyla yaşar. Bu
konuya özen göstermesi; vicdanın rahat olması ve kalben huzurlu olması
için zorunlu bir gerekliliktir. Peygamber Efendimizin "Hudeybiye
Antlaşması’ndan hemen sonra yanındaki Mü’minlerin itirazlarına rağmen
kendisine sığınan Ebu Cendel’i antlaşmanın gereği olarak müşriklere
vermesi" ahde uymanın ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.
Anlam kayması, çarpıtma ve bağlamından koparma bir çok konuda olduğu
gibi misak ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Ünlü birçok müfessir ve
fıkıhçının da desteklediği, geleneksel kültürde Allah’ın "ruhlar
aleminde" insanlardan "misak" aldığına inanılmaktadır. Bu inanca göre,
Allah insanı yaratmadan önce "ruhlar aleminde" insanın ruhundan,
insanların rabbı olduğuna dair söz almıştır. "Elestü birabbiküm" (Ben
sizin Rabbiniz değil miyim?)" sorusuna karşın ruhlar "bela" (evet) sen
bizim rabbimizsin demişlerdir. Bu bakımdan "ne zamandan beri
Müslümansın" sorusuna karşılık "Galu Bela’dan" beri diye cevap
verilmektedir. Yani ben sizin rabbiniz değil miyim sorusuna evet sen
bizim rabbimizsin cevabının verildiği günden beri denmektedir. Bu iddia:
"Ve senin Rabbin, her ne zaman Ademoğulları’nın sulblerinden onların
soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye
çağırır: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar cevaben : Elbette!"
derler. "Buna tanıklık ederiz! (bunu böylece hatırlatıyoruz ki) Kıyamet
Günü’nde , "Doğrusu bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz. Yahut:
aslında önce (biz değil) atalarımızdı Allah’tan başkasına tanrısal
nitelikler yakıştıranlar; biz sadece onların izinden yürüyen bir
kuşağız; öyleyse, batılı ihdas edenlerin işlediklerinden dolayı bizi mi
helak edeceksin?" demeyesiniz." (A’raf 172 ve 173) ayetlerine
dayandırılmaktadır.
Gerek bu ayetlerin kendisi ve gerek yaradılış ile ilgili diğer ayetler
dikkate alındığında bu ayetlerin ruhlar alemiyle bağlantılandırılması
asla doğru değildir. Kaldı ki yaradılışın nasıl olduğuna dair açık
anlamlı, tartışmasız kabul edilebilecek yüzlerce ayet bulunmaktadır. Bu
ayetleri yok sayarak, A’raf 172 ve 173 ayetlerine bu şekilde anlam
vermek Kur’an’ın cahiliye diye tanımladığı düşüncelerden etkilenmiş
olmaktan başka bir şey değildir. Yaradılış ile ilgili diğer ayetler
dikkate alınmadan da yalnızca bu iki ayetin gerek söz ve gerek anlam
olarak ne dediklerine bakıldığında görülmektedir ki: önceden yaratılmış
ve insan olarak zaten var olan Ademoğlu’ndan ve onun belinden alınan
zürriyetinden söz edilmektedir. Bu ayetlerde ne sözcük anlamıyla ne de
anlam olarak "ruhlar alemi" diye ifade edilebilecek bir şeyden söz
edilmemektedir. Ayrıca "insanın" ve "ilk insanın" nasıl yaratıldığıyla
ilgili ayetlere bakıldığında da böyle bir iddiayı kabul etmenin mümkün
olmadığı; bunun Kur’an’la açıkça çeliştiği görülmektedir. Söz konusu
ayetlerde, yalın anlamıyla insanların ruhlarına veya ruhlar aleminde
iken ruhlara hitap edildiği değil; insanların bellerinden, soylarının
alınarak onlara hitap edildiği açıkça görülmektedir. Kur’an’ın büyük bir
bölümünde de görüldüğü gibi burada da sembolik bir anlatım söz
konusudur.
Yukarıdaki ayetlerde geçen diyalog şeklinin bir benzeri de Fussilet
suresi ayet 11’de geçmektedir: "Ve O (sadece) duman halinde olan göklere
şekil verdi; onlara ve arza, "İkiniz de isteyerek yahut istemeden
(varlık alanına) gelin" diye buyurdu. İkisi birden: "Peki, boyun eğerek
geliriz" dediler. (41 Fusilet 11). Kur’an’da buna benzer Allah’ın
"konuşması, söylemesi ya da sorması", sorulan şeylerin de "cevap
vermesi", şeklinde kullanılan çokça temsili ifadeler bulunmaktadır.
Bu olayın ruhlar aleminde gerçekleştiği veya ayetlerin yalın
anlamlarıyla ifade ettikleri şekilde anlaşılması gerektiği inancına,
Platoncu felsefenin ruh-beden ayırımı düşüncesi de büyük oranda
kaynaklık etmektedir. Bu anlayışın önemli bir çelişkisi de ruhlar
aleminde yapıldığına inanılan bu ahidleşmenin hiç kimse tarafından
hatırlanmıyor oluşudur. Hatırlanmayan bir anlaşmanın bir bağlayıcılığı
olabilir mi? Şayet böyle bir anlaşma olmuşsa bunun fizik alemde
hatırlanması gerekmez miydi?
Gerek ilk insanın yaratılışı gerekse insan türünün yaratılışı ve
varlığını sürdürme biçimi ile ilgili ayetlere bakıldığında da
görülmektedir ki: insan önce fizik beden olarak yaratılmış sonra da
yaratıcı, ruhundan üfleyerek ona hayat vermiştir: "Gerçek şu ki biz
insanı çamurdan süzerek yaratıyoruz." (23/12) "O, yarattığı her şeyi en
mükemmel şekilde yapandır. Nitekim Allah insanın yaratılışını balçıktan
başlatır; sonra basit bir sıvının özünden soyunu sürdürür; sonra ona
(yaradılış) amacına uygun bir şekil verip kendi ruhundan üfler.
(32/7,8,9) "Gerçek şu ki, Biz insanı ses veren balçıktan, biçim
verilebilir, özlü, kara bir balçıktan yarattık; Görünmez varlıkları ise
ondan (çok) önce yakıcı kavurucu yellerin ateşinden yaratmıştık; Ve
hani, Rabbin meleklere: "Haberiniz olsun, Ben biçim verilebilir özlü
kara balçıktan bir ölümlü varlık yaratacağım" demişti; Ona belirli bir
biçim verip de ruhumdan üflediğim zaman onun önünde yere kapanın! (15
Hicr - 26,27,28,29)
Eğer misak olayı bazılarının dediği gibi ruhlar aleminde gerçekleşmiş
olsaydı herkesin bunu kesin olarak hatırlaması gerekirdi. Ve o zaman bu
durum herkesin aleyhine kesin bir kanıt olurdu. Oysa ki Kur’an’a
bakıldığında insan ruhlar aleminde verildiği söylenen sözle değil
vahiyle bu alemde muhatap ve sorumlu kılınmıştır. Bu dünyanın imtihan
dünyası olduğunu açıkça beyan eden ve insanın vahyin tamamından sorumlu
olduğunu söyleyen yüzlerce ayet çerçevesini ve içeriğini açıkça ortaya
koymaktadır.
Misak olayının ruhlar aleminde olduğu düşüncesini kabul etmeyen oldukça
geniş bir kesim de misakı insanın üzerine yaratıldığı fıtratın inanma
eğiliminde oluşu olarak tanımlamaktadır. Misak’ın ruhlar aleminde fiilen
gerçekleştiğini varsayan düşünceye karşı olarak ileri sürülen bunun
fiilen gerçekleşmiş bir şey olmadığını; bu ayetlerde sözü edilen misakın
aslında insanın inanmaya eğilimli üzerinde yaratıldığı fıtrat anlamına
geldiği şeklindeki inanç da tıpkı diğeri gibi Kur’an’la çelişmektedir.
Yukarıda da izahına çalışıldığı gibi misak olayı sembolik bir anlatım
tarzından başka bir şey değildir. İnsanın neden sorumlu tutulduğu,
nelerle mükellef kılındığı, yaratıcısını tanıması için Kur’an sembolik
bir anlatım tarzı ile insandan ahid almıştır. Kur’an’da buna benzer bir
çok ayet bulunmaktadır. Örneğin Ahzap suresi 72. ayette: "Gerçek şu ki,
Biz (akıl ve irade) emaneti(ni) göklere, yerlere ve dağlara sunmuştuk,
ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O
(emanet)i insan üstlendi; zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son
derece meyyaldir" denmektedir.
"Ahid" ve "Misak" genel anlamda şu şekilde tanımlanabilir: Allah, insanı
yaratmış ve onun varlık anlamına uygun düşen; düşüncesini, inancını ve
yaşamını düzenlemesi için ona Kur’an metnini vahyetmiştir. İnsanın bunu
kabullenmesi (iman etmesi) misak veya diğer bir deyimle ahitleşme
demektir. Vahiy, insana yapılmış bir tekliftir. Bu tekliften haberdar
edilen insan, ona uygun olan bir inanma ve yaşamadan sorumlu
tutulmuştur. İnsandan "sözün alınması", onun vahiyden haberdar
edilmesinin mecazi anlatımıdır. Ayrıca teklife muhatap olan insan, bu
teklifi kabule açık bir eğilimde yaratılmıştır. Kabule ve gereğini
yerine getirmeye uygun bir donanıma sahip olarak yaratılan insan,
sorumluluk yaşına girdiği andan itibaren ahdin gereğini yerine
getirmekle mükellef kılınmıştır.
|