Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos  2004

                   

 

 


Ahid/Misak

Ahd masdar olarak: "Bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek; söz vermek" anlamlarına geldiği gibi, isim olarak, "emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz" anlamlarına da gelir. Ahid’de hem yemin hem de kesin söz verme anlamı vardır. Ahd, sözcük olarak "bir şeyi her durumda koruyup gereğini yerine getirmek" demektir. İki taraf arasındaki sözleşmelere de ahd ve ahitleşme denir. Ahd’ın çoğulu uhud’tur.
Tevrat ve İncil’den de ahid olarak söz edilmektedir. Böyle bir isimle tanımlanmamış olsa da, anlamı ve kapsamı itibariyle Kur’an’da bir ahid’dir. Allah ile İsrailoğulları arasında yapılan ahdin hükümlerini içerdiği için Yahudi ve Hıristiyan kutsal kitaplarına Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid denmektedir. Ahd-i Atik’te, Allah İsrailoğulları ile antlaşma-sözleşme yapmış, daha sonra Allah bu sözleşmeyi geçersiz kılarak İsa’nın şahsında insanlıkla Ahd-i Cedid’le yeni bir ahid yapmıştır. Kur’an, Yahudilerin de Hıristiyanların da ahitlerini bozduklarını söylemektedir: "Allah’a ne zaman söz verdilerse bir kısmı sözünden dönmedi mi? Hayır, onların çoğu inanmıyor." (Bakara -100); Allah Hıristiyanlardan da söz almış fakat onlar da sözlerinin bir kısmını unutmuşlardır: "Ve (aynı şekilde), Biz Hıristiyanız! diyenlerden kesin bir taahhüt almıştık; ama onlar da akıllarından çıkarmamaları emredilen şeylerin çoğunu unutmuşlardır; bu nedenle, onlar arasında Mahşer Günü’ne kadar (sürecek) düşmanlık ve kini artırdık: ve zamanı geldiğinde Allah onlara neler işlediklerini gösterecektir." (Maide 14) Kur’an birçok ayette Yahudi ve Hıristiyanların ahidlerini bozdukları için lanetlendiklerini ifade etmektedir.
Günümüz İslam aleminin içinde bulunduğu durumun, ahid ve ahde vefa çerçevesinde değerlendirilmesi yapıldığında; ahidlerini bozan Yahudi ve Hıristiyanlardan bir farklarının kalmadığı görülmektedir. Allah’la üzerinde ahidleşilen metnin (Kur’an’ın), içindekilerinin bir çoğunun ya terk edildiği ya gereksiz görüldüğü ya da anlam olarak değiştirildiği açıkça görülmektedir. Kur’an’ı, hayatın her alanında rehber edinmeden, ölçü almadan, O’nu belirleyici olarak görmeden; O’na yalnızca inandığını söylemekle yetinen bir kimsenin ahdinde durduğu söylenebilir mi? Bu tarz bir tutumun, önceki ümmetlerin tutumundan bir farkı var mı? Allah’la yaptığı ahde uymanın temel şartı, O’nun ahdini hayatına rehber edinmek ve her işinde ölçü almak değil midir?
Kur’an, birçok ayette ahitleşmeyi Misak kavramıyla da ifade etmektedir. Bu iki kavram konu itibariyle birbirini tamamladıklarından eş anlamlı da görülebilirler. Yine de kullanıldıkları yerlere göre bazı farklılıklar içermektedirler. Misak, kavram olarak: "kendisiyle bağlanılan söz, yapılan ve mutlaka yerine getirilmesi gereken anlaşma" demektir. Güvenmek ve inanmak anlamındaki sika kökünden türemiştir. "Yemin ve söz verme ile pekiştirilmiş sözleşmedir." "Allah’a, Rasulüne ve insanlara verilen sözü, yapılan her türlü anlaşmayı ifade eden bir terimdir." Kur’an, misak kavramını Allah ile kulları arasındaki ahidleşmeyi ifade etmek için de kullanmaktadır. Ve-Si-Ka, veya Ve-Sü-Ka fiil kökünden gelmektedir. Fil kökü, güvenmek, sağlam olmak, sağlam tutmak, sağlama bağlamak anlamlarına gelmektedir. Türkçe’de, belgeledi, sağlamlaştırdı, sağlama bağladı anlamlarına gelen "tevsik etmek" kelimesi ile belge, ispat anlamına gelen "vesika" aynı kökten türemiştir.
Kur’an’ın yüklediği anlam çerçevesinde "Misak" kavramını: insanın inancını ve yaşantısını nasıl düzenlemesi gerektiğine; görev, ödev ve sorumluluklarının neler olduğuna dair Allah’la yaptığı sözleşme olarak tanımlayabiliriz. Her sözleşmede/ahidleşmede olduğu gibi bu sözleşmede de iki taraf vardır. Taraflardan biri "yaratıcı" olan Allah, diğeri "yaratılmış" olan insandır. Allah "Beni Adem"e, yaradılışında kendisini tanıma ve gerçekleri görebilme sezgisi ve eğilimi vermiştir. İnsan dışsal hiçbir uyarıcı olmadan da bir yaratıcıyı ve varlığa dair gerçekleri kavrayabilecek, anlayabilecek temel donanıma sahiptir. Akıl, vicdan ve duygular bu donanımın önemli unsurlarındandır. "Mute’al kudretin varlığını sezme, algılama yatkınlığı yaradılıştan var olan bir özelliktir. Ancak bu unsurlar kesinlik içermediklerinden insanın sorumlu tutulması için yeterli görülmemiştir. İnsanın yeterli görülebilmesi için kesinlik içeren Kitap ve Peygamberin varlığı devreye girmiştir. Bu açıdan vahiy, insanla Allah arasında karşılıklı olarak yerine getirilmesi gereken şeyleri içeren bir sözleşmedir. Değişik bir ifade ile Kur’an, baştan sona bir misak ve ahidleşme metnidir denebilir. Bu sözleşme, insanın neye nasıl inanacağını ve inancını nasıl yaşayacağını içeren bir sözleşmedir. İnsanın, bu sözleşmenin gereğini yerine getirdiği takdirde Cennetle ödüllendirmesi, getirmediği takdirde de Cehennemle cezalandırılması Yaratıcı’nın ahdi’dir. Ve ‘Yaratıcı asla ahdinden dönmeyecektir. Kul, ahdini bozmadıkça; "Hakkı batıl ile örterek, hakikatı bile bile gizleyerek" (Bakara-42) mesajı tahrif etmedikçe; diğer bir deyimle Allah’a verdiği sözden dönmedikçe Allah da verdiği sözü tutacaktır. (Bakara-40)
Ahlaki literatür, ahdini yerine getirmeyi "ahde vefa" olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda ahlaki anlamda inanan insanın Kur’an’a uyması "ahde vefa"; uymaması ise "vefasızlık" olarak görülmektedir. Allah’la yapılan ahitleşmede, ahdine uymamak sadece insana has bir durumdur. Allah için böyle bir şey söz konusu değildir. Kur’an ahde vefa göstermeyeni yani yaptığı misaka uymayanı zalim olarak tanımlamaktadır. (Bakara-124). Yeryüzündeki bozgunun, kaosun ve zulmün gerçek nedeni insanın ahdini bozmasıdır; söz verdiği halde sorumluluğunun gereğini yerine getirmemesidir (Bakara-27). Gerek yaradılıştan varlık yapısına konmasıyla, gerek vahiy ve peygamber yoluyla, insan, Allah’tan başka rab tanımayacağına dair Allah’a ahd vermiş, Allah da kendisinden ahd almıştır. İnsanın, yeryüzündeki yaşantısının kurallarını içeren bu ahdin dışına çıkması Şeytan’a tabi olması demektir. Ahde uymayanlar yaptıkları şeylerle Şeytan’a ibadet etmiş sayılmaktadırlar. Allah: "Ey ademoğulları! Şeytan’a kulluk etmeyin; çünkü o apaçık düşmanınızdır; sadece bana kulluk edin, işte doğru yol budur diye sizi uyarmadım mı?" diyerek ahdi bozmanın Şeytan’a kulluk olduğunu belirtmektedir. (Yasin-60)
İnsanın, kendi hayatını düzenlemede olduğu gibi, kendisi dışındaki insanlarla da yapacağı ahidleşmelerde Allah’la yapılan ahde uyma zorunluluğu vardır. Müslüman, tercihlerinin tamamında Allah’la yaptığı ahdi dikkate alma zorundadır. Bu bakımdan diğer insanlarla yapılan ahidleşmeler Allah’la yapılmış gibidir. Ahitleşmenin özünde "karşılık" vardır. İnsanın, gerek Allah’la gerekse insanlarla yaptığı ahde uymasına karşılık Allah da, insana, ahiret hayatında Cennete koyma ahdinde bulunmuştur. Diğer yandan ahdi bozmak şiddetle kınanmakta, ister Allah’la ister insanla olsun yapılan ahde uyulmamasına karşılık cehennemle cezalandırılma vardır. "Onlar ki, (fıtratlarına) yerleştirdikten sonra Allah’a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırırlar ve yeryüzünü fesada verirler: İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar." (Bakara–27) Diğer önemli bir husus da şudur: vahyin mesajını terk etmek ne kadar ahdi bozmaksa, onu bağlamından koparmak da diğer bir deyimle çarpıtmak da o kadar ahdi bozmaktır. Kendilerini Müslüman olarak tanımladıkları halde vahye göre yaşamlarını düzenlemeyip, vahyin yol göstericiliği dışında yol göstericiler edinenler, vahyi bağlamından kopararak ahidlerini bozmuş olurlar. Kur’an bu kimseleri dünya hayatı için ahiret hayatını azaba atanlar olarak tanımlamaktadır: "Allah’a karşı taahhütlerini ve yeminlerini ufak bir kazanç karşılığında değiştirenler var ya; onlar, öteki dünyanın nimetlerinden asla nasiplenemeyeceklerdir, Allah, Kıyamet Günü, onlarla ne konuşacak, ne yüzlerine bakacak, ne de onları günahlarından arındıracaktır; ve onları acıklı bir azap beklemektedir." (3–Ali İmran 77)
Bir kimsenin "iman" etmesi demek, vahyi bir "ahid" olarak kabul etmesi demektir. Bu bakımdan iman ettiği şeyleri yapmayan, yapmadığı oranda ahdini bozmuş olur. Diğer bir deyimle ahde vefasızlık etmiş olur. Ahdine vefa göstermeyeni bekleyen sonuç ise dünyada da rezil olmaktır ahirette de. Batı dünyası karşısında İslam dünyasının içinde bulunduğu bu rezil durumun en önemli nedeni ahde vefasızlıktır. Ahde vefanın, sözünde durma, verdiği sözlere bağlı kalma, özü ve sözü doğru olma gibi anlamlara geldiği dikkate alındığında; Müslümanların vahiyle olan ilişkilerinde bunu ne oranda başardıklarını en iyi bugün içinde bulundukları durum tanımlamaktadır.
Ahde vefa, Müslüman için temel ilkelerdendir. Vefa sahibi bir Müslüman, sürekli verdiği sözde durmanın zorunda olduğunun duygusuyla yaşar. Bu konuya özen göstermesi; vicdanın rahat olması ve kalben huzurlu olması için zorunlu bir gerekliliktir. Peygamber Efendimizin "Hudeybiye Antlaşması’ndan hemen sonra yanındaki Mü’minlerin itirazlarına rağmen kendisine sığınan Ebu Cendel’i antlaşmanın gereği olarak müşriklere vermesi" ahde uymanın ne kadar önemli olduğunun bir göstergesidir.
Anlam kayması, çarpıtma ve bağlamından koparma bir çok konuda olduğu gibi misak ayetlerinde de karşımıza çıkmaktadır. Ünlü birçok müfessir ve fıkıhçının da desteklediği, geleneksel kültürde Allah’ın "ruhlar aleminde" insanlardan "misak" aldığına inanılmaktadır. Bu inanca göre, Allah insanı yaratmadan önce "ruhlar aleminde" insanın ruhundan, insanların rabbı olduğuna dair söz almıştır. "Elestü birabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" sorusuna karşın ruhlar "bela" (evet) sen bizim rabbimizsin demişlerdir. Bu bakımdan "ne zamandan beri Müslümansın" sorusuna karşılık "Galu Bela’dan" beri diye cevap verilmektedir. Yani ben sizin rabbiniz değil miyim sorusuna evet sen bizim rabbimizsin cevabının verildiği günden beri denmektedir. Bu iddia: "Ve senin Rabbin, her ne zaman Ademoğulları’nın sulblerinden onların soylarını çıkaracak olsa, onları kendileri hakkında tanıklık etmeye çağırır: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" Onlar cevaben : Elbette!" derler. "Buna tanıklık ederiz! (bunu böylece hatırlatıyoruz ki) Kıyamet Günü’nde , "Doğrusu bizim bundan haberimiz yoktu" demeyesiniz. Yahut: aslında önce (biz değil) atalarımızdı Allah’tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıranlar; biz sadece onların izinden yürüyen bir kuşağız; öyleyse, batılı ihdas edenlerin işlediklerinden dolayı bizi mi helak edeceksin?" demeyesiniz." (A’raf 172 ve 173) ayetlerine dayandırılmaktadır.
Gerek bu ayetlerin kendisi ve gerek yaradılış ile ilgili diğer ayetler dikkate alındığında bu ayetlerin ruhlar alemiyle bağlantılandırılması asla doğru değildir. Kaldı ki yaradılışın nasıl olduğuna dair açık anlamlı, tartışmasız kabul edilebilecek yüzlerce ayet bulunmaktadır. Bu ayetleri yok sayarak, A’raf 172 ve 173 ayetlerine bu şekilde anlam vermek Kur’an’ın cahiliye diye tanımladığı düşüncelerden etkilenmiş olmaktan başka bir şey değildir. Yaradılış ile ilgili diğer ayetler dikkate alınmadan da yalnızca bu iki ayetin gerek söz ve gerek anlam olarak ne dediklerine bakıldığında görülmektedir ki: önceden yaratılmış ve insan olarak zaten var olan Ademoğlu’ndan ve onun belinden alınan zürriyetinden söz edilmektedir. Bu ayetlerde ne sözcük anlamıyla ne de anlam olarak "ruhlar alemi" diye ifade edilebilecek bir şeyden söz edilmemektedir. Ayrıca "insanın" ve "ilk insanın" nasıl yaratıldığıyla ilgili ayetlere bakıldığında da böyle bir iddiayı kabul etmenin mümkün olmadığı; bunun Kur’an’la açıkça çeliştiği görülmektedir. Söz konusu ayetlerde, yalın anlamıyla insanların ruhlarına veya ruhlar aleminde iken ruhlara hitap edildiği değil; insanların bellerinden, soylarının alınarak onlara hitap edildiği açıkça görülmektedir. Kur’an’ın büyük bir bölümünde de görüldüğü gibi burada da sembolik bir anlatım söz konusudur.
Yukarıdaki ayetlerde geçen diyalog şeklinin bir benzeri de Fussilet suresi ayet 11’de geçmektedir: "Ve O (sadece) duman halinde olan göklere şekil verdi; onlara ve arza, "İkiniz de isteyerek yahut istemeden (varlık alanına) gelin" diye buyurdu. İkisi birden: "Peki, boyun eğerek geliriz" dediler. (41 Fusilet 11). Kur’an’da buna benzer Allah’ın "konuşması, söylemesi ya da sorması", sorulan şeylerin de "cevap vermesi", şeklinde kullanılan çokça temsili ifadeler bulunmaktadır.
Bu olayın ruhlar aleminde gerçekleştiği veya ayetlerin yalın anlamlarıyla ifade ettikleri şekilde anlaşılması gerektiği inancına, Platoncu felsefenin ruh-beden ayırımı düşüncesi de büyük oranda kaynaklık etmektedir. Bu anlayışın önemli bir çelişkisi de ruhlar aleminde yapıldığına inanılan bu ahidleşmenin hiç kimse tarafından hatırlanmıyor oluşudur. Hatırlanmayan bir anlaşmanın bir bağlayıcılığı olabilir mi? Şayet böyle bir anlaşma olmuşsa bunun fizik alemde hatırlanması gerekmez miydi?
Gerek ilk insanın yaratılışı gerekse insan türünün yaratılışı ve varlığını sürdürme biçimi ile ilgili ayetlere bakıldığında da görülmektedir ki: insan önce fizik beden olarak yaratılmış sonra da yaratıcı, ruhundan üfleyerek ona hayat vermiştir: "Gerçek şu ki biz insanı çamurdan süzerek yaratıyoruz." (23/12) "O, yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır. Nitekim Allah insanın yaratılışını balçıktan başlatır; sonra basit bir sıvının özünden soyunu sürdürür; sonra ona (yaradılış) amacına uygun bir şekil verip kendi ruhundan üfler. (32/7,8,9) "Gerçek şu ki, Biz insanı ses veren balçıktan, biçim verilebilir, özlü, kara bir balçıktan yarattık; Görünmez varlıkları ise ondan (çok) önce yakıcı kavurucu yellerin ateşinden yaratmıştık; Ve hani, Rabbin meleklere: "Haberiniz olsun, Ben biçim verilebilir özlü kara balçıktan bir ölümlü varlık yaratacağım" demişti; Ona belirli bir biçim verip de ruhumdan üflediğim zaman onun önünde yere kapanın! (15 Hicr - 26,27,28,29)
Eğer misak olayı bazılarının dediği gibi ruhlar aleminde gerçekleşmiş olsaydı herkesin bunu kesin olarak hatırlaması gerekirdi. Ve o zaman bu durum herkesin aleyhine kesin bir kanıt olurdu. Oysa ki Kur’an’a bakıldığında insan ruhlar aleminde verildiği söylenen sözle değil vahiyle bu alemde muhatap ve sorumlu kılınmıştır. Bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu açıkça beyan eden ve insanın vahyin tamamından sorumlu olduğunu söyleyen yüzlerce ayet çerçevesini ve içeriğini açıkça ortaya koymaktadır.
Misak olayının ruhlar aleminde olduğu düşüncesini kabul etmeyen oldukça geniş bir kesim de misakı insanın üzerine yaratıldığı fıtratın inanma eğiliminde oluşu olarak tanımlamaktadır. Misak’ın ruhlar aleminde fiilen gerçekleştiğini varsayan düşünceye karşı olarak ileri sürülen bunun fiilen gerçekleşmiş bir şey olmadığını; bu ayetlerde sözü edilen misakın aslında insanın inanmaya eğilimli üzerinde yaratıldığı fıtrat anlamına geldiği şeklindeki inanç da tıpkı diğeri gibi Kur’an’la çelişmektedir. Yukarıda da izahına çalışıldığı gibi misak olayı sembolik bir anlatım tarzından başka bir şey değildir. İnsanın neden sorumlu tutulduğu, nelerle mükellef kılındığı, yaratıcısını tanıması için Kur’an sembolik bir anlatım tarzı ile insandan ahid almıştır. Kur’an’da buna benzer bir çok ayet bulunmaktadır. Örneğin Ahzap suresi 72. ayette: "Gerçek şu ki, Biz (akıl ve irade) emaneti(ni) göklere, yerlere ve dağlara sunmuştuk, ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O (emanet)i insan üstlendi; zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyaldir" denmektedir.
"Ahid" ve "Misak" genel anlamda şu şekilde tanımlanabilir: Allah, insanı yaratmış ve onun varlık anlamına uygun düşen; düşüncesini, inancını ve yaşamını düzenlemesi için ona Kur’an metnini vahyetmiştir. İnsanın bunu kabullenmesi (iman etmesi) misak veya diğer bir deyimle ahitleşme demektir. Vahiy, insana yapılmış bir tekliftir. Bu tekliften haberdar edilen insan, ona uygun olan bir inanma ve yaşamadan sorumlu tutulmuştur. İnsandan "sözün alınması", onun vahiyden haberdar edilmesinin mecazi anlatımıdır. Ayrıca teklife muhatap olan insan, bu teklifi kabule açık bir eğilimde yaratılmıştır. Kabule ve gereğini yerine getirmeye uygun bir donanıma sahip olarak yaratılan insan, sorumluluk yaşına girdiği andan itibaren ahdin gereğini yerine getirmekle mükellef kılınmıştır.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...