|

Said Çekmegil Ağabey’e Veda
Metin Önal
MENGÜŞOĞLU
Kendisini
kısmî bilinç kaybına uğratan hastalığı esnasında Malatya, Bursa ve
İstanbul’da ziyaret ettim. İlk seferin bulanıklığını dışarıda tutarsak,
her defasında beni tanıdı. Üzüntümü, onun tarafından bu halinde bile
tanınmanın keyfi, biraz olsun hafifletiyordu. Hele en son iki ay kadar
önce sevgili dost Hikmet Zeyveli’nin evinde onunla birkaç saat birlikte
olduk; ona ait ve bende derin izleri kalan son tadlar, lezzetler, hepsi
işte o son buluşmadan hatıradır. O hatıralarımı nasıl muhafaza edeceğim
bilemiyorum. Sevgili Said ağabeyimi çünkü son görüşümdü bu.
Açıkçası, birkaç yıldan beridir zihnimiz bizi, onun artık dünyamızda,
aramızda yaşamadığı fikrine yavaş yavaş hazırlıyordu. Değilmi ki fikir
sohbetlerinin o cerbezeli ağabeyi, bildiğimiz müthiş diyalektiği ile,
arzda demir direkler gibi dikili duran mütekebbirleri, heybetli ceviz
ağaçları misali sallamıyordu artık. Zannederim en çok kendisine muhalif
durduğum bir konuda, onunla atışmayı, tartışmayı özleyeceğim.
Kendisiyle sözlü kavgalar etmenin insana emsalsiz keyifler verdiği
müthiş bir adamdı Said ağabey. Çünkü ıvazsız garazsız, art niyetsiz ve
peşin fikirsiz, sahici fikir adamıydı o.
Sessiz ve eziyetsiz defin merasiminden sonra, ortak dostları ve
ailesiyle birlikte bir mekanda birkaç gün oturarak, ta’ziyet imkanı
bulamadık. Olmadı. Çünkü hepimiz darma dağınıktık. Oğlu, sevgili Selami
ağabeyin ve diğer dostlarının arzu ve ısrarlarına rağmen, Said ağabeyi
bir türlü Malatya’dan dışarıya, büyük şehirlere taşıyamadık. Oysa o
Malatyalılığından hiçbirşey kaybetmeksizin bütün bir ülkeye mal olmuş,
mümtaz bir mütefekkirdi. Ne çare şimdi ülkenin en büyük şehrinin
mütevazı bir köyündeki, çakıllı bir tepeye onu bırakıp geriye dönmüştük.
Ayak ucuna bir çınar ve başucuna bir servi ağacı bile dikmeden. Sadece
rutubetten çürümeye yüz tutmuş siyah bir tahtayı işaret koyarak.
Asla böylesi bir dertten ötürü şikayette bulunmuyorum. Hayır! Benim
meramım başka. Malatya’da başlayıp İstanbul’da noktalanan ecelin, sadece
Allah’ın herhangi bir kuluna ait bir sonlanma anlamı taşımadığını ve
onunla birlikte sanki bir devrin, bir özel dönemin de kapandığını tespit
etmeğe, belki de anlamaya çalışıyorum.
Said ağabeye son görevi yerine getirip Bursa’ya döndüğümde, doğrusu bu
ya hiç ummadığım, pek beklemediğim şeyler oldu. İnsanlar bana ta’ziyet’e
geldiler. Baş sağlığı mesajları iletenler oldu. Telefonla arayanlar,
bizzat uğrayanlar hiç eksik değil çok şükür. Bu vesile ile buradan
tümüne teşekkür ve minnetlerimi arz ediyorum. Demek ki bir mütefekkirin
düşünce hâlesi içerisinde yer almış olmak, yahut onun mektebine
mensubiyet, aynı zamanda onun ehl-i beyti ile de bütünleşmek anlamı
taşıyormuş. Böyle bilinmenin memnuniyeti de üzüntümü hafifleten
nedenlerden birisi oldu. Ne var ki biz, yani artık onun ehl-i beyti
sayılanlar, bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterlikte olmadığımızı,
daha onun taze olan mezarının başındaki şaşkınlığımızla bile gösterdik
maalesef.
Said ağabey ile birlikte kapandığını, sonlandığını söylediğim ve doğrusu
bundan ziyadesiyle endişe duyduğum devir veya dönemden ne kastediyorum?
Biliniyor ki o sanatkar bir terzi idi. Cumhuriyetin resmi
mekteplerinden, sadece zorunlu tutulduğu ilk mektebe ait, o da iyi
derecede olmayan, bir şahadetnamesi vardı; hepsi o kadar. Resmi olmayan
ama yine de yarı resmi hüviyeti gelenek tarafından onaylanan klasik şark
medreseleri ve onların eğitim, öğrenim metotları ile de tanışık değildi.
Hülasa din’in, dindarlığın uzmanlığa, uzmanlara terk edilemeyecek kadar
mukaddes ve değerli sayıldığı dönemlerin, devirlerin adamıydı o.
Branşlaşmanın, uzmanlaşmanın, şahsiyetleri, kimlikleri, aidiyetleri,
fıtratları dumura uğrattığı modern okullu toplumların prototiplerine
benzemiyordu hiç. Globalizmin kirinden üzerinde en ufak bir leke bile
yoktu yani. İyi konuşmak, bol bol bilgi aktarmak, diploma ve kariyer
maksadına matuf çabalamak ona uzaktı. Bu maksatlarla İslamla
uğraşanların hasmıydı o. Sadece ve sadece Müslüman olduğu için, İslam’ı
iyi ve doğru öğrenmek ve yaşamaktı maksadı. Bunu da kendisine kadar
gelen geleneksel kültürün belirlediği usul ve metotlara riayet ederek
değil, tamamiyle kişisel emek ve enerjisi ve kendine mahsus bir yordam
ile yapmıştı. Dişiyle tırnağıyla, alın teriyle Müslümanlığı seçmiş ve
dışarıya hep bunu yansıtmıştı. Böyle olunca usulcülerin ve bilim
despotlarının "Bu böyledir" türünden küstah ve mütekebbir edasından çok
farklı sunumlar yaptı. Bir takım geri zekalıların künhüne vakıf
olamadığı bu tutumunu, eserlerini çoğu kere "… anlayışımız" başlığı
altında vererek aleme ilan etti.
Eğer onun eserlerini yeni kuşaklara okutmaya devam edersek öyle sanıyor
ve öyle umuyorum ki, gelecek zamanlarda M. Said Çekmegil gibi okul
pasıyla kirlenmemiş nice sanatkar mütefekkirler inşallah yetişecektir.
Zira geleneksel yöntemlerin çoğu çürümüştür. Modern okulların ise ne
cahiller yetiştirdiğini etrafımıza bakarak çarçabuk anlayabiliriz.
Körleşmiş ve sağırlaşmış dimağların entelektüel kesildiği günlere erdik.
İşsiz, beceriksiz, bilgisiz, görgüsüz, zayıf karakterli üniversite
mezunları ile doldurdular sokakları modern dünyalılar. Geriye kalan
yığınlar ise kopyacı, köhnemiş ve ruhen hepten köylüleşmiş
kalabalıklardan ibaret. Bütün bu kesimler ancak inkılabî soluklarla
uykularından uyanır ve ayağa kalkabilirler. Manidardır ki M. Said
Çekmegil’in daha çocukluktan kurtulduğu ilk gençlik yıllarında
yayımlanan şiir kitabının adı "Ruhta İnkılap" tır. Dönemin alim ve
sanatkarları tarafından heyecanla karşılanan bu esere övgüler
yağdırılması bundandır belki de.
Elbette özellikle benim sevgili Said ağabeyim için söyleyecek çok sözüm,
epeyce değerli hatıram var. Allah ömür verirse söylemeyi sürdüreceğim
inşallah. Mektepler, tornadan çıkarır gibi de olsa kimi uzmanları
yetiştirip aramıza salmaktadırlar. Ve yine şark vilayetlerinde
geleneksel medrese kalıntısı kimi muhitler kalıbı, kafası, kalbi bir
örnek olan mollalar yetiştirmeye devam etmektedir. Mektep ve
medreselerin özlemi çekilmez. Laf aramızda mektep ve medreselerdeki en
tatlı vakitler o mekanlardan kaytarılan, derslerden kaçılan vakitlerdir.
Bu sebepten pek nadir özlenir mektep ve medreseler. Ayrıca bu tezgah
halen şu veya bu biçimde işlemektedir. Ama siz terzihanede yetişmiş kaç
şair, kaç mütefekkir hatırlıyorsunuz? İşte biz, toplum olarak
modernleştik ve yığınla konfeksiyon atelyesi açtık. Güzelim
sanatkarların terzihanelerini kapattırdık bir bir. Şimdiyse
terzihanelerde kendisini yetiştirmiş mümtaz bir ağabeye kıyamet gününe
kadar veda etmekteyiz. Çekmegil türünden üstadlar Müslüman toplumların
ilk nesilleri arasında mevcuttu. İyice düşünürsek görürüz ki onları da
okullar yetiştirmemişti. Din, onların, maişetlerini de temin ettikleri
branşları, uzmanlık alanları değildi. Onlar yani sahabe, yani tabiin,
ilk İslam neferleri, birer İslam uzmanı mı idiler yoksa muttaki birer
Müslüman mı? Bakınız hayatlarına. Sahabe çok meşhur, onları herkes
tanıyor. Ya Numan bin Sabit, Muhammed bin İdris, İmam Malik, İmam Cafer,
Ahmet bin Hanbel v.s.
Çekmegil’e veda ederken, onun misyonundan kendime ve etrafıma şöyle bir
tenbihatta bulunmak istiyorum; İslam hakkında uzmanlaşmak yerine, gelin,
Kur’an ahlakıyla ahlaklanmayı tercih edelim. Said ağabeyimizin
nasihatının özü bence buydu. Ben, Said ağabeyin Allah rızası için,
cenneti kazanmak maksadıyla, ne fedakarlıklar yaptığının bizzat şahidi
olan bir kimse sıfatıyla, Rabbimizin onu rahmetiyle yarlığayacağını
düşünüyor ve umuyorum. Onunla cennette buluşabilmem için, tüm
mü’minlerle birlikte bana da mağfiret etmesini Rabbimden diliyor bu
vesile ile yalnız O’na kulluk ediyor ve yalnız O’ndan medet umuyor ve
yalnız O’na yalvarıyorum.
|
 |
|