Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos 2004

                   

 

 


  

Said Çekmegil Ağabey’e Veda

Metin Önal MENGÜŞOĞLU

Kendisini kısmî bilinç kaybına uğratan hastalığı esnasında Malatya, Bursa ve İstanbul’da ziyaret ettim. İlk seferin bulanıklığını dışarıda tutarsak, her defasında beni tanıdı. Üzüntümü, onun tarafından bu halinde bile tanınmanın keyfi, biraz olsun hafifletiyordu. Hele en son iki ay kadar önce sevgili dost Hikmet Zeyveli’nin evinde onunla birkaç saat birlikte olduk; ona ait ve bende derin izleri kalan son tadlar, lezzetler, hepsi işte o son buluşmadan hatıradır. O hatıralarımı nasıl muhafaza edeceğim bilemiyorum. Sevgili Said ağabeyimi çünkü son görüşümdü bu.
Açıkçası, birkaç yıldan beridir zihnimiz bizi, onun artık dünyamızda, aramızda yaşamadığı fikrine yavaş yavaş hazırlıyordu. Değilmi ki fikir sohbetlerinin o cerbezeli ağabeyi, bildiğimiz müthiş diyalektiği ile, arzda demir direkler gibi dikili duran mütekebbirleri, heybetli ceviz ağaçları misali sallamıyordu artık. Zannederim en çok kendisine muhalif durduğum bir konuda, onunla atışmayı, tartışmayı özleyeceğim.
Kendisiyle sözlü kavgalar etmenin insana emsalsiz keyifler verdiği müthiş bir adamdı Said ağabey. Çünkü ıvazsız garazsız, art niyetsiz ve peşin fikirsiz, sahici fikir adamıydı o.
Sessiz ve eziyetsiz defin merasiminden sonra, ortak dostları ve ailesiyle birlikte bir mekanda birkaç gün oturarak, ta’ziyet imkanı bulamadık. Olmadı. Çünkü hepimiz darma dağınıktık. Oğlu, sevgili Selami ağabeyin ve diğer dostlarının arzu ve ısrarlarına rağmen, Said ağabeyi bir türlü Malatya’dan dışarıya, büyük şehirlere taşıyamadık. Oysa o Malatyalılığından hiçbirşey kaybetmeksizin bütün bir ülkeye mal olmuş, mümtaz bir mütefekkirdi. Ne çare şimdi ülkenin en büyük şehrinin mütevazı bir köyündeki, çakıllı bir tepeye onu bırakıp geriye dönmüştük. Ayak ucuna bir çınar ve başucuna bir servi ağacı bile dikmeden. Sadece rutubetten çürümeye yüz tutmuş siyah bir tahtayı işaret koyarak.
Asla böylesi bir dertten ötürü şikayette bulunmuyorum. Hayır! Benim meramım başka. Malatya’da başlayıp İstanbul’da noktalanan ecelin, sadece Allah’ın herhangi bir kuluna ait bir sonlanma anlamı taşımadığını ve onunla birlikte sanki bir devrin, bir özel dönemin de kapandığını tespit etmeğe, belki de anlamaya çalışıyorum.
Said ağabeye son görevi yerine getirip Bursa’ya döndüğümde, doğrusu bu ya hiç ummadığım, pek beklemediğim şeyler oldu. İnsanlar bana ta’ziyet’e geldiler. Baş sağlığı mesajları iletenler oldu. Telefonla arayanlar, bizzat uğrayanlar hiç eksik değil çok şükür. Bu vesile ile buradan tümüne teşekkür ve minnetlerimi arz ediyorum. Demek ki bir mütefekkirin düşünce hâlesi içerisinde yer almış olmak, yahut onun mektebine mensubiyet, aynı zamanda onun ehl-i beyti ile de bütünleşmek anlamı taşıyormuş. Böyle bilinmenin memnuniyeti de üzüntümü hafifleten nedenlerden birisi oldu. Ne var ki biz, yani artık onun ehl-i beyti sayılanlar, bıraktığı boşluğu doldurabilecek yeterlikte olmadığımızı, daha onun taze olan mezarının başındaki şaşkınlığımızla bile gösterdik maalesef.
Said ağabey ile birlikte kapandığını, sonlandığını söylediğim ve doğrusu bundan ziyadesiyle endişe duyduğum devir veya dönemden ne kastediyorum? Biliniyor ki o sanatkar bir terzi idi. Cumhuriyetin resmi mekteplerinden, sadece zorunlu tutulduğu ilk mektebe ait, o da iyi derecede olmayan, bir şahadetnamesi vardı; hepsi o kadar. Resmi olmayan ama yine de yarı resmi hüviyeti gelenek tarafından onaylanan klasik şark medreseleri ve onların eğitim, öğrenim metotları ile de tanışık değildi. Hülasa din’in, dindarlığın uzmanlığa, uzmanlara terk edilemeyecek kadar mukaddes ve değerli sayıldığı dönemlerin, devirlerin adamıydı o.
Branşlaşmanın, uzmanlaşmanın, şahsiyetleri, kimlikleri, aidiyetleri, fıtratları dumura uğrattığı modern okullu toplumların prototiplerine benzemiyordu hiç. Globalizmin kirinden üzerinde en ufak bir leke bile yoktu yani. İyi konuşmak, bol bol bilgi aktarmak, diploma ve kariyer maksadına matuf çabalamak ona uzaktı. Bu maksatlarla İslamla uğraşanların hasmıydı o. Sadece ve sadece Müslüman olduğu için, İslam’ı iyi ve doğru öğrenmek ve yaşamaktı maksadı. Bunu da kendisine kadar gelen geleneksel kültürün belirlediği usul ve metotlara riayet ederek değil, tamamiyle kişisel emek ve enerjisi ve kendine mahsus bir yordam ile yapmıştı. Dişiyle tırnağıyla, alın teriyle Müslümanlığı seçmiş ve dışarıya hep bunu yansıtmıştı. Böyle olunca usulcülerin ve bilim despotlarının "Bu böyledir" türünden küstah ve mütekebbir edasından çok farklı sunumlar yaptı. Bir takım geri zekalıların künhüne vakıf olamadığı bu tutumunu, eserlerini çoğu kere "… anlayışımız" başlığı altında vererek aleme ilan etti.
Eğer onun eserlerini yeni kuşaklara okutmaya devam edersek öyle sanıyor ve öyle umuyorum ki, gelecek zamanlarda M. Said Çekmegil gibi okul pasıyla kirlenmemiş nice sanatkar mütefekkirler inşallah yetişecektir. Zira geleneksel yöntemlerin çoğu çürümüştür. Modern okulların ise ne cahiller yetiştirdiğini etrafımıza bakarak çarçabuk anlayabiliriz. Körleşmiş ve sağırlaşmış dimağların entelektüel kesildiği günlere erdik. İşsiz, beceriksiz, bilgisiz, görgüsüz, zayıf karakterli üniversite mezunları ile doldurdular sokakları modern dünyalılar. Geriye kalan yığınlar ise kopyacı, köhnemiş ve ruhen hepten köylüleşmiş kalabalıklardan ibaret. Bütün bu kesimler ancak inkılabî soluklarla uykularından uyanır ve ayağa kalkabilirler. Manidardır ki M. Said Çekmegil’in daha çocukluktan kurtulduğu ilk gençlik yıllarında yayımlanan şiir kitabının adı "Ruhta İnkılap" tır. Dönemin alim ve sanatkarları tarafından heyecanla karşılanan bu esere övgüler yağdırılması bundandır belki de.
Elbette özellikle benim sevgili Said ağabeyim için söyleyecek çok sözüm, epeyce değerli hatıram var. Allah ömür verirse söylemeyi sürdüreceğim inşallah. Mektepler, tornadan çıkarır gibi de olsa kimi uzmanları yetiştirip aramıza salmaktadırlar. Ve yine şark vilayetlerinde geleneksel medrese kalıntısı kimi muhitler kalıbı, kafası, kalbi bir örnek olan mollalar yetiştirmeye devam etmektedir. Mektep ve medreselerin özlemi çekilmez. Laf aramızda mektep ve medreselerdeki en tatlı vakitler o mekanlardan kaytarılan, derslerden kaçılan vakitlerdir. Bu sebepten pek nadir özlenir mektep ve medreseler. Ayrıca bu tezgah halen şu veya bu biçimde işlemektedir. Ama siz terzihanede yetişmiş kaç şair, kaç mütefekkir hatırlıyorsunuz? İşte biz, toplum olarak modernleştik ve yığınla konfeksiyon atelyesi açtık. Güzelim sanatkarların terzihanelerini kapattırdık bir bir. Şimdiyse terzihanelerde kendisini yetiştirmiş mümtaz bir ağabeye kıyamet gününe kadar veda etmekteyiz. Çekmegil türünden üstadlar Müslüman toplumların ilk nesilleri arasında mevcuttu. İyice düşünürsek görürüz ki onları da okullar yetiştirmemişti. Din, onların, maişetlerini de temin ettikleri branşları, uzmanlık alanları değildi. Onlar yani sahabe, yani tabiin, ilk İslam neferleri, birer İslam uzmanı mı idiler yoksa muttaki birer Müslüman mı? Bakınız hayatlarına. Sahabe çok meşhur, onları herkes tanıyor. Ya Numan bin Sabit, Muhammed bin İdris, İmam Malik, İmam Cafer, Ahmet bin Hanbel v.s.
Çekmegil’e veda ederken, onun misyonundan kendime ve etrafıma şöyle bir tenbihatta bulunmak istiyorum; İslam hakkında uzmanlaşmak yerine, gelin, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmayı tercih edelim. Said ağabeyimizin nasihatının özü bence buydu. Ben, Said ağabeyin Allah rızası için, cenneti kazanmak maksadıyla, ne fedakarlıklar yaptığının bizzat şahidi olan bir kimse sıfatıyla, Rabbimizin onu rahmetiyle yarlığayacağını düşünüyor ve umuyorum. Onunla cennette buluşabilmem için, tüm mü’minlerle birlikte bana da mağfiret etmesini Rabbimden diliyor bu vesile ile yalnız O’na kulluk ediyor ve yalnız O’ndan medet umuyor ve yalnız O’na yalvarıyorum.


 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...