|

‘Talebe' Alim Mukiz Ozan
Ömer SOYSAL
Yıl 1978 Malatya’dayız. Fikrin
çilesi çektirilen ‘sürgün’ öğretmen babamın, dönüp dolaşıp geldiği
Battal Gazi ocağındayız. Ankara’nın haylaz sokaklarından kurtulmuş, bir
fikir mektebi olan ‘Malatya Fikir Kulubüyle’ tanışmıştım. Mukız Ozan’dan
hep işittiğim, Malatya’nın bir ‘Fikir Mektebi’ olmasında, muhterem
İsmail Hatip Erzen Hocanın çok emeğinin geçtiğidir. Birisi ‘Mukiz
Talebenin’ bu fikir mektebinin kurucusu olduğunu söyleyecek olsa, daha
sözünü tamamlamadan o hep ‘İsmail Hatip Erzen’ derdi.
Malatya Fikir Kulübü kerpiç bir mütevazi mekanda onlarca insanı
ağırlardı, ‘çetin’ bir fikir teatisi için. İlk kim icad etti bilmiyorum
ama, Mukız Ozan deyince aklıma ilk gelen, ‘kollektif’ düşünmenin mümkün
olduğu herbir mekanda icra ettiği ‘Fikir Sohbeti’dir.
Mukız Ozanın her meclisinde üç kişi olduk mu hemen Fikir Sohbeti
meclisimiz kurulur ‘mâ lâ ya’ni’ den uzak ilim tahsil ederdik. Bir
konuya takıldık mı zengin kütüphanesinden kitapları indirir, "O İslam
olanlar İşte onlar doğruyu araştırır" İlahi kelamının sürekli
tatbikatını yapardı.
Bir gün yine Malkoçoğlu Cüneyti seyretmiş, kılıçlarımızı çekmiş bahçede
arkadaşlarla oynarken Malatya’mızın o şirin evlerinden biri olan asmalı
balkonundan çağırmıştı. O zamanlar ya orta okul ilk ya da ilk okul
sondaydık. Yine ‘Fikir Sohbetimiz’ başlamıştı; Mukız Ozan, dayım
çocukları ve ben. ‘Fikir Sohbeti’nin esin kaynağı kim? Mukız Ozan mı
icad etti, yoksa birisinden devr mi aldı hiç sormadım. Ama ondan başka
bu tarz bir mezhebi olan da ne gördüm ne de duydum. Fikir Sohbetinin
tarzı, Allah Resulünün a.s. meclisini andırıyor. Halkadaki herbir ferdin
fikrini ve tenkidini beyan edebildiği bir meclis. Formal İslam Fıkhının
banisi Ebu Hanifenin, aklı Vahye muhatab kılıcı müzakere meclisini de
çok andırıyor. Belki Büyük Doğu Cemiyeti’ndeki tecrübelerin de
katkısıyla geliştirilmiş İslami istişare geleneğinin bir tatbikatıydı.
Ebu Hanife’yle beni tanıştıran Mukız Ozan, aslında Hanefi Mektebinin
‘talebelerinden’ biri olmasına rağmen, ‘mezhebsiz’ olduğunun farkında
olmayan zamanın mürekkep cahil hurafe ve bidatçilerince ‘mezhebsiz’lik
iftiralarına çokça maruz kalmıştır. Evet, önce başkanı seçmeliydik.
Başkan seçilene kadar o geçici başkanımızdı. Teklifler verildi. Hemen
oylama mı? Yok; önce "’lehte ve aleyhde’ görüşü olan var mı?" diye
sormalıydı başkan. Başkanı seçtik, bendim galiba. Simdi sıra konuyu
seçmede. Konular çok değişik sahalardan olabilirdi. Bir keresinde ‘dut
ağacının faydaları’ konuşulmustu. Yine aynı usul, ‘teklifler’, ‘lehte ve
aleyhte’ değerlendirmeler ve oylama. En fazla oy alan konu seçildi.
Oylar aynı olsaydı başkanın oy verdiği tercih edilecekti; başkanın ‘iki
oy hakkı’ yoktu. Sırada ‘zaman tahdidi’ vardı. Herbir konuşmacı kaç
dakika konuşmalıydı? Öyle ‘bol keseden’ boş laflarla zamanı israf yoktu.
Başkan gerekirse iki dakikalık uzatma hakkını kullanabilirdi veyahut
katılımcılardan birisi teklif verip, konuşmacının fikirlerini beyan
etmesi için teklif verebilirdi. Tabi ki ‘teklifler’, ‘lehte ve aleyhte’
konuşmalardan sonra ya ‘devam’ ya da ‘kâfi’. Artık konuyla alakalı
fikirlerin beyanına geçilebilirdi. ‘Birinci tur’da fikir beyan etmek
mecburiydi, fıkrin mi yok? O zaman ya bir kaç ayet ya da bir şiirden
mısralar. Yine bu turda sadece şahsi fikrinizi beyan edebilirsiniz,
kesinlikle ‘tenkid’ yok, başkan sizi ikaz eder. Başkanın sağından
başlayıp son konuşmayı da başkan yaptıktan sonra ‘ikinci tur’a geçtik.
Bu tur ‘Tenkid ve Tamamlama’ turu. Sıra yok. Dileyen söz alır
dakikasınca konuşur. Bir defa konuşma hakkınız var. Kesinlikle
karşılıklı konuşma yok. Fikir Sohbetini fikir sohbeti yapan ‘en
hararetli’ kısımdır ‘Tenkid ve Tamamlama’ turu. Zaman zaman çetin
tartışmalar geçer. Yanlış anlaşılmalar olur. Yetmiş yaşındaki yedi
yaşındakinin tenkidine tahammül etme olgunluğunu yaşamak durumundadır.
‘Tenkid ve Tamamlama’ turu, ‘mevtanın ğasılına teslim olduğu gibi teslim
olma’ anlayışına bir tenkiddir aslında. İnsanın sorgulayıcı, ‘basma
kalıp’ konuşmayan, her zaman tenkid edilmeye tahammulkâr hale gelmesi
için bir talimgâhtır bu tur. Derken, bir arkadaş ‘Kifayeti Müzakere’
teklifi verir. Kabul olursa sohbet nihayet bulur, kabul olmazsa kalmak
isteyen kalır ve başkanın idaresinde karşılıklı konuşmaya devam edilir.
Onun meclisinde ‘tahkikatsız’ sözün yeri yoktu. Rastgele kulaktan dolma
bilgilerle konuşmak ne mümkün. ‘Kelime’ önemliydi, yerli yerince
kullanılmalıydı. Gerekirse hemen bütün lügatlar raflardan iner,
kelimenin ilmi anlamı tesbit edilir konuşmaya öyle devam edilirdi.
Mumeyyiz bir tahlil melekesi vardı. Bir çoklarının farkedemediği
detaydaki ‘püf’ noktasını ‘yakalar’, sizi meselenin özüne yönlendirir,
bakış ufkunuzu genişletirdi. Şöyle derdi hep: "Her şeyden bir şey, bir
şeyden herşey bilmeye gayret gerek." ve "Söz efradını câmi, ağyârını
mâni olmalıdır." Ne demek ‘İslam Evrensel bir din?’. Hayır, ona göre
‘İslam âlem şumuldu’, ‘evrensellik’ içinde kokuşmuşluğun da yer aldığı
iyi kötü her şeyi barındırmaz mıydı? O vefatından önce de ‘merhum’du
şimdi de; Allah’ın merhametinin sadece ölülere olduğunu mu
zannediyorsunuz? O zaman Malatya Fikir Mektebi’nden geçmemişsiniz!
Arabça bilmezdi, ama mevcut mealleri ve Kuran yorumlarını öyle bir
harmanlardı ki, kendisine bir ‘meal’ yazması teklifi gelmişti. ‘Arabça
biliyorum’ deyip de bir ayetin bir hadisin gramer kalıbının dışına
çıkamayanların bakış ufkunu açana kadar, epey ‘fikri şoklamaya’ maruz
bıraktığı olmuştur. Sonunda ‘bilen’ şahıs, ya mürekkep cahil olmaktan
dolayı buhtanda bulunup kaçmakta ya da ufku açılmış olarak bu mücahid
‘talebenin’ meclisinin müdavimi olmaktaydı.
Büyük Doğu Cemiyeti’ndeki yaşadıklarından dolayı olacak ki her zaman
‘cemaatçilik oyunundan’ uzak durmuş, çevresinde ‘müntesipler’ ordusu
oluşmasına her daim mani olmuştur. ‘Talebe’nin gayreti, donuklaşmış
zihinleri ‘fıkh’ melekelerini kullanmak ‘zorunda’ bırakmak olmuştur hep.
Onun meclisinde ya ufkunuz açılmak ya da ‘kaçmak’ zorunda kalırdınız.
Üslubu sertti. Tahammül gerektiriyordu. Düşünün bir kere, ağzınızdan
çıkan her bir kelime ‘tenkide’ tabi olursa ne yaparsınız? Ama tahammül
ederseniz, tedrishanesi ‘dükkanına’ geldiğiniz günkü halinizle
karşılaştırdığınızda ne kadar fikri gelişime uğradığınızı farkedersiniz.
Devrinin maddeperest batı ‘tandaslı’ felsefelerine karşı mücadele
vermiş; ‘Münevver Anlayışımız’, ‘İnsanoğlu Kendini Arıyor’, ‘Bilginin
Gücü’, ‘Diyalektik Anlayışımız’ eserleriyle ‘anlayış’ ları tahlil ederek
materyalist felsefelerin ilmi tenkidini yapmıştır.
İlmi mücadelesinde ‘hurafeci, bidatcı’ zihniyete karşı adeta tek başına
savaş açmış, bir çok iftiraya rağmen mücadelesinden hiç yılmamıştır.
Kendisine ‘Sünneti İnkâr’ ediyor diyenlere rağmen ‘Sünnet-i Seniye’ ile
sünneti doğru fıkhetmenin anahtarlarını beyan etmeye cehd etmiştir.
Cahil güruhların naatları kutsayıp da bir ‘din’ olarak telakki ettiği
bir dönemde ‘Mevlidin’ içeriğine tenkidde bulunmuştur. ‘Her bid’at bir
sünneti unutturur’ esasını her daim ‘kınayıcıların kınamasından
korkmadan’ yüksek sesle zihinlere bir ‘tokmak’ gibi indirmiştir. ‘Veli’
zat diye anıla gelenlerden medet umma sapkınlığının yaygın olduğu bir
dönemde ‘Allah’ın velisi olduğuna hüsn-ü zan ettiğimiz’ tenkidiyle
insanların ‘veli’ olup olmadıklarını kesin olarak bilemeyeceğimiz
tashihini yapmıştır. O günler için böyle tenkidlerde bulunmak gerçekten
hem ‘cesaret’ hem de ‘âlimlerin’ ‘kıtlığında’ bunu farkedecek ‘fıkh’
gerektiriyordu. Mezhebleri ‘din’ haline getiren ‘mezhebsiz’ olduklarının
bile farkında olmayan zihniyete, ‘İnsanın Yolu İslam’ eseriyle cevap
veriyordu: "Mezhep sahibi olmak insana şahsiyet kazandırır." Mezheb,
ictihad, icma gibi temel Fıkh İlmi kavramlarındaki yanlış telakkileri
tenkid ederken ‘yegane’ kaynak ‘Vahy’in nazarındaki konumlarını izah
ediyordu.
Dimağı, asırlardır süre gelen zihni durgunluğumuzun sebeb ve çarelerini
tahlil üzerine işliyordu sürekli. Kararını vermişti. Gerileme
‘zihinlerde’ başlamıştı. Zihinleri, onu prangalıyan ‘boyun halkasından’
‘taklid marazından’ kurtarmak gerekiyordu. ‘Taklid’ en büyük düşmandı.
Ve ‘taklid marazına karşı ‘büyük cihadı’ hiç yılmadan sürdürdü.
Malatya, Mukız Ozan’ın ‘delil’ sorgulamasıyla meşhur olmustu. Hatta
darbı mesel olacak fıkramız dahi vardı; "Bir gün Afganistan’da Ruslara
karşı cihad eden mücahidlerin bir kaçı ‘şu dağın berisinde düşman
geliyor’ dediğinde bizim Malatyanın suyundan içmiş diğer Afganlılar
‘delilin nerde?’ diye sormaz mı!". İlk tebliğ edildiği gündeki gibi,
dini anlayışı ‘halis’ olarak bir sonraki nesle aktarmak için, sahabenin
haber-i nebevinin ‘kaynağını’ sorma sunnetini ihya etmiştir. Artık
herkes ‘Dinde şöyledir’ dediği anda ilgili ayeti hadisi kaynağıyla beyan
etmek ‘zorundadır’. Yoksa ‘vahye göre en büyük zulmü’ irtikap etmekle
malul olacaktır.
Muhterem Dayım dışarıdan bakıldığında sert mizaçlıydı. Osmanlı döneminin
adabını iliklerine kadar sindirmişti. Korkardık küçüklüğümüzde Dayımdan.
Fikri ‘tıkanıklık’ göstermedikçe, bir de Cumhuriyet Dönemi Avrupai
tavırla hareket etmedikçe ondan ‘korkmanıza’ gerek yoktu aslında. Zaman
zaman dayı oğullarıyla saklanırdık, bizi görüp de çağırmasın yine diye.
Çok kızardı ‘çağın’ terbiyesizlerine. Bir gün bir misafir, kendilerini
ziyaret etmişti, ailece. Ailenin çocuğu gidip de baş köşeye oturunca çok
kızmış (tabi içinden) ve aileyi yemeğe davet etmekten vazgeçmişti.
‘Cumhuriyet Dönemi’nde yetişen oğlu Selami Abi ile ayak ayak üzerine
büyüklerin yanında oturmak alışıldık Fikir Sohbeti konularından olmuştu
artık. Erkek evladın ‘adam’ sayıldığı, kız çocuklarına ayrımcılık
yapıldığı bir döneme duyduğu tiksintiyle kız çocuklarını çok severdi,
oğlan çocuklarının şımartılmasına hiç tahammül edemez, şımartılan çocuk
‘hedef’ olurdu.
Prensipliydi. ‘Ya borç verdiğinde geri alamazsan, sızlanıp ileri geri
konuşma ya da senedini kefiliyle’ sağlam yap derdi. Eli iktisadla
harcardı ‘İktisad Anlayışımız’ eserinde anlattığı gibi. ‘Mideperest’
‘mıymıntı’ hallerden oldukça tiksinirdi. Bir namaz kılışı, bir yemek
yiyişi vardı; sanki ‘Kâbeyi tavaf ederken Allah Resulunün a.s. "dip diri
yürüyün"’ hatırlatmasını tatbik ediyordu. Namazda Kur’an’ı ‘tane tane ve
tok’ okurken Şah Veliyullah ed-Dehlevi’nin tenkid ettiği ‘Kur’an’ı güzel
nameyle okuyup da manasını bilmeyen’ yığınlardan olmamak gerek derdi.
Her namazın sonunda cemaate döner mutlaka kısa bir hatırlatmada bulunur,
her fırsatta sünneti Nebevinin ihyasına gayret ederdi. Allah yolunda
harcamak büyük bir hazdı. Fazla bir geliri olmasa da, müslümanların
çıkardığı mahalli ulusal bir çok yayına aboneydi. Öğrencilere kitabları
hediyeydi. Hâlâ gözümün önünde, İslam-Ol konutunun önünde üniversiteye
dönüşlerimde yol harçlığı vermesi. ‘Mangalda kül bırakmayan’
mütecahidlere ‘Mahkemede inkar edeceğim sözü söylemem’ diyerek atıp
tutanlara ders verirdi. Milletvekili teklifi geldiğinde ‘Ben, vekil
andında uyacağım şeye söz verdim mi uyarım’ diyerek politikanın murdar
sokaklarından uzak kaldı.
‘Hakikat Yoluna iletmek’ Allah’tan elbet. Allah’ın beni bu yola
yönlendirmesine vazifeli kıldığı kul da Muhterem Dayım olsa gerek.
Lisedeydim, Fıkır Sohbetlerini derslerimden dolayı aksatmaya
başlamıştım. Torunu Selehaddin söylemiş dayıma. Bir gün çarşıda giderken
‘Bak’ dedi, ‘Top peşinde koşup İslamı ilmetmekten uzak kalanla, senin
pek farkın olmaz’. O günü bu sözü hiç unutmuyorum. Sanki bir ışık
çakmıştı zihnimde, çok etkilenmiştim. O gün benim, ‘Hakikat Yoluna’
daldığım gündü. Önce ‘Tenkid ve Tetkiklerde Metod’ eserini okumakla
başladım. Sonra ‘İnsanın Yolu İslam’ ve ‘Bilginin Gücü’. Artık zihnimin
açlığına ‘eserleri’ dayanmıyordu. Onun meclisine bir gün uğramamak
rahatsız ediyordu; bir eksiklik vardı o günümde. Büyük Çarşının en üst
kattaki Derme’ye bakan dükkanına gitmeli ve ‘sormalıydım’
okuduklarımdan, karşılıklı ‘tenkidleşmeliydik’.
Sertti demiştim. Bir gün ‘onun’ berberindeyiz, tıraş oldukça değil aylık
olarak ücretini verdiği berber arkadaşının dükkanında. Israr etti, hiç
istemediğim tarzda tıraş edilmiştim. Bir hafta uğramadım yanına;
gençtik, dokunmuştu. Ama hafta geçti, yine dükkanındaydım. Birisine
‘kafayı takdı mı’ vay o kimsenin haline. Artık onu tenkid bombardımanına
tutardı, tâ ki ilgili şahıs ‘uyanana’ kadar. Tenkid ederdik hep onu,
üslubundan dolayı. ‘Niye kavli leyyin’ olmuyorsunuz diye. O da bize,
‘Bir hatibin, Allah ve Resulunu farkında olmadan aynı seviyede gösteren
bir ifadesiyle karşılaştığında’ Allah Resulünün nasıl ‘sert’ ikaz
ettiğini misal getirirdi. Kızları el işiyle uğraşıp okumadıklarında
örgülerini alıp attığını söylerdi annem.
‘Kaderci’ değildi ama Muhterem babası Muderris Sanih’in
‘Ne gezersin Semerkandı Buharayı?
Nasibin gelir bulur seni
Arayı arayı’
dizelerindeki yaklaşıma benzer bir yaklaşımla çok sevdiği hayat yoldaşı
aziz Zinete Yengemizin hayata gözlerine yummasına sebeb olan duvarın
sahibine dava açmamış, yeğeni aziz anam Suheyla’ya ‘Kızım Allah’ı mı
dava edeyim’ diye cevap vermişti.
Bazı değerleri bir çoklarınca ‘tuhaftı’. Kızı isteyen eğer namaz
kılıyorsa cevap hazırdı. Yaşadığı Cumhuriyet Döneminin bir ferdi olmadı
hiç. Derdi zaten iftaharla, ‘Ben çağ dışıyım, iğrençliklerin hükümran
olduğu bu çağın dışındayım.’
Bir ara benden Arabçca tahsile karar verdi, kitaplar aldık. Ama olmadı
devam edemedik. Bahsi geçtiğinde, "Hocam öğretmeye çalıştı ama
‘talebesi’ tembellik etti" derdi. Yaş ilerlemiş olacak ki ‘vakit artık
geç der gibiydi’. ‘Hocam’ derdi Mukız Ozan; ömrü boyunca hep ‘talebe’
olan aziz dayımın hocası olmuştum!
Seni hiç unutmayacağım dayı!
Velimiz Allah, kusurlarını affetsin, mekanın Cennet olsun.
Ya Rab! Cennetinde ‘hocamla’ buluşmayı nasip et!
Tarihe şâhidlik vazifemizdi, yerine getirmeye çalıştık, hafızamızın
yanılgıları affola.
Evren
Baton Rouge, USA
Temmuz 28, 2004 |