Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos 2004

                   

 

 


 

‘Talebe' Alim Mukiz Ozan

Ömer SOYSAL

Yıl 1978 Malatya’dayız. Fikrin çilesi çektirilen ‘sürgün’ öğretmen babamın, dönüp dolaşıp geldiği Battal Gazi ocağındayız. Ankara’nın haylaz sokaklarından kurtulmuş, bir fikir mektebi olan ‘Malatya Fikir Kulubüyle’ tanışmıştım. Mukız Ozan’dan hep işittiğim, Malatya’nın bir ‘Fikir Mektebi’ olmasında, muhterem İsmail Hatip Erzen Hocanın çok emeğinin geçtiğidir. Birisi ‘Mukiz Talebenin’ bu fikir mektebinin kurucusu olduğunu söyleyecek olsa, daha sözünü tamamlamadan o hep ‘İsmail Hatip Erzen’ derdi.
Malatya Fikir Kulübü kerpiç bir mütevazi mekanda onlarca insanı ağırlardı, ‘çetin’ bir fikir teatisi için. İlk kim icad etti bilmiyorum ama, Mukız Ozan deyince aklıma ilk gelen, ‘kollektif’ düşünmenin mümkün olduğu herbir mekanda icra ettiği ‘Fikir Sohbeti’dir.
Mukız Ozanın her meclisinde üç kişi olduk mu hemen Fikir Sohbeti meclisimiz kurulur ‘mâ lâ ya’ni’ den uzak ilim tahsil ederdik. Bir konuya takıldık mı zengin kütüphanesinden kitapları indirir, "O İslam olanlar İşte onlar doğruyu araştırır" İlahi kelamının sürekli tatbikatını yapardı.
Bir gün yine Malkoçoğlu Cüneyti seyretmiş, kılıçlarımızı çekmiş bahçede arkadaşlarla oynarken Malatya’mızın o şirin evlerinden biri olan asmalı balkonundan çağırmıştı. O zamanlar ya orta okul ilk ya da ilk okul sondaydık. Yine ‘Fikir Sohbetimiz’ başlamıştı; Mukız Ozan, dayım çocukları ve ben. ‘Fikir Sohbeti’nin esin kaynağı kim? Mukız Ozan mı icad etti, yoksa birisinden devr mi aldı hiç sormadım. Ama ondan başka bu tarz bir mezhebi olan da ne gördüm ne de duydum. Fikir Sohbetinin tarzı, Allah Resulünün a.s. meclisini andırıyor. Halkadaki herbir ferdin fikrini ve tenkidini beyan edebildiği bir meclis. Formal İslam Fıkhının banisi Ebu Hanifenin, aklı Vahye muhatab kılıcı müzakere meclisini de çok andırıyor. Belki Büyük Doğu Cemiyeti’ndeki tecrübelerin de katkısıyla geliştirilmiş İslami istişare geleneğinin bir tatbikatıydı. Ebu Hanife’yle beni tanıştıran Mukız Ozan, aslında Hanefi Mektebinin ‘talebelerinden’ biri olmasına rağmen, ‘mezhebsiz’ olduğunun farkında olmayan zamanın mürekkep cahil hurafe ve bidatçilerince ‘mezhebsiz’lik iftiralarına çokça maruz kalmıştır. Evet, önce başkanı seçmeliydik. Başkan seçilene kadar o geçici başkanımızdı. Teklifler verildi. Hemen oylama mı? Yok; önce "’lehte ve aleyhde’ görüşü olan var mı?" diye sormalıydı başkan. Başkanı seçtik, bendim galiba. Simdi sıra konuyu seçmede. Konular çok değişik sahalardan olabilirdi. Bir keresinde ‘dut ağacının faydaları’ konuşulmustu. Yine aynı usul, ‘teklifler’, ‘lehte ve aleyhte’ değerlendirmeler ve oylama. En fazla oy alan konu seçildi. Oylar aynı olsaydı başkanın oy verdiği tercih edilecekti; başkanın ‘iki oy hakkı’ yoktu. Sırada ‘zaman tahdidi’ vardı. Herbir konuşmacı kaç dakika konuşmalıydı? Öyle ‘bol keseden’ boş laflarla zamanı israf yoktu. Başkan gerekirse iki dakikalık uzatma hakkını kullanabilirdi veyahut katılımcılardan birisi teklif verip, konuşmacının fikirlerini beyan etmesi için teklif verebilirdi. Tabi ki ‘teklifler’, ‘lehte ve aleyhte’ konuşmalardan sonra ya ‘devam’ ya da ‘kâfi’. Artık konuyla alakalı fikirlerin beyanına geçilebilirdi. ‘Birinci tur’da fikir beyan etmek mecburiydi, fıkrin mi yok? O zaman ya bir kaç ayet ya da bir şiirden mısralar. Yine bu turda sadece şahsi fikrinizi beyan edebilirsiniz, kesinlikle ‘tenkid’ yok, başkan sizi ikaz eder. Başkanın sağından başlayıp son konuşmayı da başkan yaptıktan sonra ‘ikinci tur’a geçtik. Bu tur ‘Tenkid ve Tamamlama’ turu. Sıra yok. Dileyen söz alır dakikasınca konuşur. Bir defa konuşma hakkınız var. Kesinlikle karşılıklı konuşma yok. Fikir Sohbetini fikir sohbeti yapan ‘en hararetli’ kısımdır ‘Tenkid ve Tamamlama’ turu. Zaman zaman çetin tartışmalar geçer. Yanlış anlaşılmalar olur. Yetmiş yaşındaki yedi yaşındakinin tenkidine tahammül etme olgunluğunu yaşamak durumundadır. ‘Tenkid ve Tamamlama’ turu, ‘mevtanın ğasılına teslim olduğu gibi teslim olma’ anlayışına bir tenkiddir aslında. İnsanın sorgulayıcı, ‘basma kalıp’ konuşmayan, her zaman tenkid edilmeye tahammulkâr hale gelmesi için bir talimgâhtır bu tur. Derken, bir arkadaş ‘Kifayeti Müzakere’ teklifi verir. Kabul olursa sohbet nihayet bulur, kabul olmazsa kalmak isteyen kalır ve başkanın idaresinde karşılıklı konuşmaya devam edilir.
Onun meclisinde ‘tahkikatsız’ sözün yeri yoktu. Rastgele kulaktan dolma bilgilerle konuşmak ne mümkün. ‘Kelime’ önemliydi, yerli yerince kullanılmalıydı. Gerekirse hemen bütün lügatlar raflardan iner, kelimenin ilmi anlamı tesbit edilir konuşmaya öyle devam edilirdi. Mumeyyiz bir tahlil melekesi vardı. Bir çoklarının farkedemediği detaydaki ‘püf’ noktasını ‘yakalar’, sizi meselenin özüne yönlendirir, bakış ufkunuzu genişletirdi. Şöyle derdi hep: "Her şeyden bir şey, bir şeyden herşey bilmeye gayret gerek." ve "Söz efradını câmi, ağyârını mâni olmalıdır." Ne demek ‘İslam Evrensel bir din?’. Hayır, ona göre ‘İslam âlem şumuldu’, ‘evrensellik’ içinde kokuşmuşluğun da yer aldığı iyi kötü her şeyi barındırmaz mıydı? O vefatından önce de ‘merhum’du şimdi de; Allah’ın merhametinin sadece ölülere olduğunu mu zannediyorsunuz? O zaman Malatya Fikir Mektebi’nden geçmemişsiniz!
Arabça bilmezdi, ama mevcut mealleri ve Kuran yorumlarını öyle bir harmanlardı ki, kendisine bir ‘meal’ yazması teklifi gelmişti. ‘Arabça biliyorum’ deyip de bir ayetin bir hadisin gramer kalıbının dışına çıkamayanların bakış ufkunu açana kadar, epey ‘fikri şoklamaya’ maruz bıraktığı olmuştur. Sonunda ‘bilen’ şahıs, ya mürekkep cahil olmaktan dolayı buhtanda bulunup kaçmakta ya da ufku açılmış olarak bu mücahid ‘talebenin’ meclisinin müdavimi olmaktaydı.
Büyük Doğu Cemiyeti’ndeki yaşadıklarından dolayı olacak ki her zaman ‘cemaatçilik oyunundan’ uzak durmuş, çevresinde ‘müntesipler’ ordusu oluşmasına her daim mani olmuştur. ‘Talebe’nin gayreti, donuklaşmış zihinleri ‘fıkh’ melekelerini kullanmak ‘zorunda’ bırakmak olmuştur hep.
Onun meclisinde ya ufkunuz açılmak ya da ‘kaçmak’ zorunda kalırdınız. Üslubu sertti. Tahammül gerektiriyordu. Düşünün bir kere, ağzınızdan çıkan her bir kelime ‘tenkide’ tabi olursa ne yaparsınız? Ama tahammül ederseniz, tedrishanesi ‘dükkanına’ geldiğiniz günkü halinizle karşılaştırdığınızda ne kadar fikri gelişime uğradığınızı farkedersiniz.
Devrinin maddeperest batı ‘tandaslı’ felsefelerine karşı mücadele vermiş; ‘Münevver Anlayışımız’, ‘İnsanoğlu Kendini Arıyor’, ‘Bilginin Gücü’, ‘Diyalektik Anlayışımız’ eserleriyle ‘anlayış’ ları tahlil ederek materyalist felsefelerin ilmi tenkidini yapmıştır.
İlmi mücadelesinde ‘hurafeci, bidatcı’ zihniyete karşı adeta tek başına savaş açmış, bir çok iftiraya rağmen mücadelesinden hiç yılmamıştır. Kendisine ‘Sünneti İnkâr’ ediyor diyenlere rağmen ‘Sünnet-i Seniye’ ile sünneti doğru fıkhetmenin anahtarlarını beyan etmeye cehd etmiştir. Cahil güruhların naatları kutsayıp da bir ‘din’ olarak telakki ettiği bir dönemde ‘Mevlidin’ içeriğine tenkidde bulunmuştur. ‘Her bid’at bir sünneti unutturur’ esasını her daim ‘kınayıcıların kınamasından korkmadan’ yüksek sesle zihinlere bir ‘tokmak’ gibi indirmiştir. ‘Veli’ zat diye anıla gelenlerden medet umma sapkınlığının yaygın olduğu bir dönemde ‘Allah’ın velisi olduğuna hüsn-ü zan ettiğimiz’ tenkidiyle insanların ‘veli’ olup olmadıklarını kesin olarak bilemeyeceğimiz tashihini yapmıştır. O günler için böyle tenkidlerde bulunmak gerçekten hem ‘cesaret’ hem de ‘âlimlerin’ ‘kıtlığında’ bunu farkedecek ‘fıkh’ gerektiriyordu. Mezhebleri ‘din’ haline getiren ‘mezhebsiz’ olduklarının bile farkında olmayan zihniyete, ‘İnsanın Yolu İslam’ eseriyle cevap veriyordu: "Mezhep sahibi olmak insana şahsiyet kazandırır." Mezheb, ictihad, icma gibi temel Fıkh İlmi kavramlarındaki yanlış telakkileri tenkid ederken ‘yegane’ kaynak ‘Vahy’in nazarındaki konumlarını izah ediyordu.
Dimağı, asırlardır süre gelen zihni durgunluğumuzun sebeb ve çarelerini tahlil üzerine işliyordu sürekli. Kararını vermişti. Gerileme ‘zihinlerde’ başlamıştı. Zihinleri, onu prangalıyan ‘boyun halkasından’ ‘taklid marazından’ kurtarmak gerekiyordu. ‘Taklid’ en büyük düşmandı. Ve ‘taklid marazına karşı ‘büyük cihadı’ hiç yılmadan sürdürdü.
Malatya, Mukız Ozan’ın ‘delil’ sorgulamasıyla meşhur olmustu. Hatta darbı mesel olacak fıkramız dahi vardı; "Bir gün Afganistan’da Ruslara karşı cihad eden mücahidlerin bir kaçı ‘şu dağın berisinde düşman geliyor’ dediğinde bizim Malatyanın suyundan içmiş diğer Afganlılar ‘delilin nerde?’ diye sormaz mı!". İlk tebliğ edildiği gündeki gibi, dini anlayışı ‘halis’ olarak bir sonraki nesle aktarmak için, sahabenin haber-i nebevinin ‘kaynağını’ sorma sunnetini ihya etmiştir. Artık herkes ‘Dinde şöyledir’ dediği anda ilgili ayeti hadisi kaynağıyla beyan etmek ‘zorundadır’. Yoksa ‘vahye göre en büyük zulmü’ irtikap etmekle malul olacaktır.
Muhterem Dayım dışarıdan bakıldığında sert mizaçlıydı. Osmanlı döneminin adabını iliklerine kadar sindirmişti. Korkardık küçüklüğümüzde Dayımdan. Fikri ‘tıkanıklık’ göstermedikçe, bir de Cumhuriyet Dönemi Avrupai tavırla hareket etmedikçe ondan ‘korkmanıza’ gerek yoktu aslında. Zaman zaman dayı oğullarıyla saklanırdık, bizi görüp de çağırmasın yine diye. Çok kızardı ‘çağın’ terbiyesizlerine. Bir gün bir misafir, kendilerini ziyaret etmişti, ailece. Ailenin çocuğu gidip de baş köşeye oturunca çok kızmış (tabi içinden) ve aileyi yemeğe davet etmekten vazgeçmişti. ‘Cumhuriyet Dönemi’nde yetişen oğlu Selami Abi ile ayak ayak üzerine büyüklerin yanında oturmak alışıldık Fikir Sohbeti konularından olmuştu artık. Erkek evladın ‘adam’ sayıldığı, kız çocuklarına ayrımcılık yapıldığı bir döneme duyduğu tiksintiyle kız çocuklarını çok severdi, oğlan çocuklarının şımartılmasına hiç tahammül edemez, şımartılan çocuk ‘hedef’ olurdu.
Prensipliydi. ‘Ya borç verdiğinde geri alamazsan, sızlanıp ileri geri konuşma ya da senedini kefiliyle’ sağlam yap derdi. Eli iktisadla harcardı ‘İktisad Anlayışımız’ eserinde anlattığı gibi. ‘Mideperest’ ‘mıymıntı’ hallerden oldukça tiksinirdi. Bir namaz kılışı, bir yemek yiyişi vardı; sanki ‘Kâbeyi tavaf ederken Allah Resulunün a.s. "dip diri yürüyün"’ hatırlatmasını tatbik ediyordu. Namazda Kur’an’ı ‘tane tane ve tok’ okurken Şah Veliyullah ed-Dehlevi’nin tenkid ettiği ‘Kur’an’ı güzel nameyle okuyup da manasını bilmeyen’ yığınlardan olmamak gerek derdi. Her namazın sonunda cemaate döner mutlaka kısa bir hatırlatmada bulunur, her fırsatta sünneti Nebevinin ihyasına gayret ederdi. Allah yolunda harcamak büyük bir hazdı. Fazla bir geliri olmasa da, müslümanların çıkardığı mahalli ulusal bir çok yayına aboneydi. Öğrencilere kitabları hediyeydi. Hâlâ gözümün önünde, İslam-Ol konutunun önünde üniversiteye dönüşlerimde yol harçlığı vermesi. ‘Mangalda kül bırakmayan’ mütecahidlere ‘Mahkemede inkar edeceğim sözü söylemem’ diyerek atıp tutanlara ders verirdi. Milletvekili teklifi geldiğinde ‘Ben, vekil andında uyacağım şeye söz verdim mi uyarım’ diyerek politikanın murdar sokaklarından uzak kaldı.
‘Hakikat Yoluna iletmek’ Allah’tan elbet. Allah’ın beni bu yola yönlendirmesine vazifeli kıldığı kul da Muhterem Dayım olsa gerek. Lisedeydim, Fıkır Sohbetlerini derslerimden dolayı aksatmaya başlamıştım. Torunu Selehaddin söylemiş dayıma. Bir gün çarşıda giderken ‘Bak’ dedi, ‘Top peşinde koşup İslamı ilmetmekten uzak kalanla, senin pek farkın olmaz’. O günü bu sözü hiç unutmuyorum. Sanki bir ışık çakmıştı zihnimde, çok etkilenmiştim. O gün benim, ‘Hakikat Yoluna’ daldığım gündü. Önce ‘Tenkid ve Tetkiklerde Metod’ eserini okumakla başladım. Sonra ‘İnsanın Yolu İslam’ ve ‘Bilginin Gücü’. Artık zihnimin açlığına ‘eserleri’ dayanmıyordu. Onun meclisine bir gün uğramamak rahatsız ediyordu; bir eksiklik vardı o günümde. Büyük Çarşının en üst kattaki Derme’ye bakan dükkanına gitmeli ve ‘sormalıydım’ okuduklarımdan, karşılıklı ‘tenkidleşmeliydik’.
Sertti demiştim. Bir gün ‘onun’ berberindeyiz, tıraş oldukça değil aylık olarak ücretini verdiği berber arkadaşının dükkanında. Israr etti, hiç istemediğim tarzda tıraş edilmiştim. Bir hafta uğramadım yanına; gençtik, dokunmuştu. Ama hafta geçti, yine dükkanındaydım. Birisine ‘kafayı takdı mı’ vay o kimsenin haline. Artık onu tenkid bombardımanına tutardı, tâ ki ilgili şahıs ‘uyanana’ kadar. Tenkid ederdik hep onu, üslubundan dolayı. ‘Niye kavli leyyin’ olmuyorsunuz diye. O da bize, ‘Bir hatibin, Allah ve Resulunu farkında olmadan aynı seviyede gösteren bir ifadesiyle karşılaştığında’ Allah Resulünün nasıl ‘sert’ ikaz ettiğini misal getirirdi. Kızları el işiyle uğraşıp okumadıklarında örgülerini alıp attığını söylerdi annem.
‘Kaderci’ değildi ama Muhterem babası Muderris Sanih’in
‘Ne gezersin Semerkandı Buharayı?
Nasibin gelir bulur seni
Arayı arayı’
dizelerindeki yaklaşıma benzer bir yaklaşımla çok sevdiği hayat yoldaşı aziz Zinete Yengemizin hayata gözlerine yummasına sebeb olan duvarın sahibine dava açmamış, yeğeni aziz anam Suheyla’ya ‘Kızım Allah’ı mı dava edeyim’ diye cevap vermişti.
Bazı değerleri bir çoklarınca ‘tuhaftı’. Kızı isteyen eğer namaz kılıyorsa cevap hazırdı. Yaşadığı Cumhuriyet Döneminin bir ferdi olmadı hiç. Derdi zaten iftaharla, ‘Ben çağ dışıyım, iğrençliklerin hükümran olduğu bu çağın dışındayım.’
Bir ara benden Arabçca tahsile karar verdi, kitaplar aldık. Ama olmadı devam edemedik. Bahsi geçtiğinde, "Hocam öğretmeye çalıştı ama ‘talebesi’ tembellik etti" derdi. Yaş ilerlemiş olacak ki ‘vakit artık geç der gibiydi’. ‘Hocam’ derdi Mukız Ozan; ömrü boyunca hep ‘talebe’ olan aziz dayımın hocası olmuştum!
Seni hiç unutmayacağım dayı!
Velimiz Allah, kusurlarını affetsin, mekanın Cennet olsun.
Ya Rab! Cennetinde ‘hocamla’ buluşmayı nasip et!
Tarihe şâhidlik vazifemizdi, yerine getirmeye çalıştık, hafızamızın yanılgıları affola.

Evren
Baton Rouge, USA
Temmuz 28, 2004

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...