|

Al Hepimizi Koy Kantarına!
Selim
ŞEVKİOĞLU
Bir taraftan
direksiyon sallarken bir taraftan düşünüyordu yine. İkisini bir arada
yapmayı becerebildiklerinin arasında düşünmek eylemi muhakkak vardı.
Yazmak ve düşünmek, çalışmak ve düşünmek, okumak ve düşünmek, gezmek ve
düşünmek. Dost ya da düşman olduğunu artık çözemediği pusudaki arkadaşı
fırsat kollardı beynine üşüşmek için. Söküp atamadığı, acıtıyor olmasına
rağmen kurtulmak da istemediği yareni ise hüzün. Bir ko-pilot süratiyle,
güzergâhtaki anlamlı imgelerin hiç birini ıskalamadan haber verirdi ona.
"Yalnız hüznü vardı kalbi olanın."
İlk işittiği günden beri işlemişti bu cümle yüreğine. Efkârlı bir
türkünün tekrarlanan nakaratı gibi dolanmıştı diline. Altında dolaştığı
gökyüzü bedenini nasıl sarıp sarmalamışsa işte tam da öyle. Arz ile sema
arasında, bastığı toprakta, gözünün iliştiği bilumum menzilde o vardı.
Üstgeçitte, yol kenarında, evlerin pencerelerinde ve dahi Arnavut
kaldırımlarının üzerinde. Uzun süredir hasım bellediği mutluluk ile
arasına onulmaz bir ayrılık girmişti. Mutlu olunca ideallerine ihanet
etmiş olacaktı sanki. Hiç özlemediğini söylemek elbette mümkün değildi.
"Sevgili bir dert" diyerek teskin etmeye çalışıyordu kendini. Biraz
haylaz ama müşfik bir dost olarak kabullenmekte bulmuştu teselliyi.
Belki başka çaresi olmadığı için böyle yapıyordu. Belki de başka bir
yolunu bulamadığı içindi tüm söyledikleri. Bu hali yüzünden bazen
duymazdı hiçbir şeyi ve bazen görmezdi gözünün önündekileri. Bir hayli
dalgın olmasına rağmen bir yanının tetikte oluşu hayret edilecek
nitelikteydi. Kâh kulağına değen bir martı sesi, kâh gözüne ilişen
dikkate değer bir obje onu hemen kendine getirmeye kâfi geliverirdi.
Gözünün önünde duran nesneyi görmemesine rağmen, aslında çok şeyi
görüyor olduğunu herkes anlamayabilirdi. Çattığı kaşlarının arasına
sıkıştırdığı düşüncelerin derinliğinde beslediği bir rikkate sahipti.
Bir yandan direksiyon sallarken, bir yandan derin düşünceler içerisine
girmesi tehlikeli değil miydi? Zamanın tecrübe ettikleri, durumun pek de
böyle olmadığını söylemekteydi.
İş icabı bir hayli dışına çıktığı şehre gerisin geri dönmek üzere henüz
yola koyulmuştu. Ve iç âleminde, rızk meşgalesinin kombinasyonlu
muhasebesini yapmaya başlayıverdi. Rızk tedariki için harcadığı zaman
ile ihtiyaçlarının orantısı neydi. İhtiyaç denen şey zaruretin ne kadar
üzerinde olabilirdi. Paralel oluşları acaba bire bir miydi? Rızkın
tedariki için harcanan zamanın ne kadarı israftı. Yeterince üzerine
eğilmiyor muydu yoksa? Ticari arenanın a’dan z’ye hemen her yanına
sirayet etmiş olan yalan dolanlardan ne kadar sakınabiliyordu. Gözünün
içine baka baka yalan söyleyen esnaflarla olan ilişkilerini daha ne
kadar devam ettirebilirdi. Ticaret adamı olmak için aynı zamanda kurt da
mı olmak gerekmekteydi. Kurt olmadan ticaret yapabilmek ne kadar
mümkündü. Kırmızı başlıklı kızın temsil ettiği saf ve temiz oluşun
maslahatı icabı ticareti bırakıp kendi için daha uygun nitelikte olan
başka bir işle mi uğraşsa idi. Kazandıklarının ne kadarını israf
etmekteydi ve harcamaları hususunda biraz daha dikkatli olabilir miydi?
Arabanın teybine ney taksimi bir kaseti henüz takmıştı ki yareni,
kaldırımda oturan ve buram buram Anadolu kokan kantarcı amcayı işaret
ediverdi. Kantarının hemen yanına iliştirdiği kağıtta tartı ücretinin
"elli bin lira" olduğu uzaktan seçilmekteydi. Büyükçe ve beyaz olan
karton kağıt, pano şekline getirilmiş ve rakamlar tükenmez kalemle
karalanarak belirginleştirilmişti. Beyninin aktivitesi o kadar
hızlanmıştı ki; üç beş saniye içinde nice kıyaslamalar yapılmış ve
yorumun envai çeşidine ulaşılmıştı bile. Bugün hiç sadaka vermediğini
hatırladı aniden. Bundan iyi fırsat olamayacağını düşünerek firene basıp
aracı geri vitese taktı. Plan hazırdı. Önce tartılacak, daha sonra
elindeki kağıt parayı amcanın eline tutuşturup oradan uzaklaşacaktı
hemen. Her şey tasarladığı gibi cereyan etmişti. Parayı verdikten sonra,
amcanın bir şey söylemesine fırsat vermeden hızla arabasına doğru
yöneldi.
Tam yola koyulmuştu ki, bagajındaki fotoğraf makinesini hatırlayıverdi.
Trilyonları hortumlayan müsrif ve müfsitlerin yanında namus abidesi gibi
duran bu adamın fotoğrafını çekip yanına iliştirdiği birkaç satırla
birlikte ibreti âlem için yayımlamalıydı muhakkak.
Önce yavaşladı, sonra bu durumdan sıkılarak tekrar gaza yüklendi. Hem
amcayı tedirgin etmekten, hem de bu kareyi malzeme olarak kullanmaktan
dolayı kendinden utanmaktaydı..
Kutsallık ve masumiyetten yana ihanet dürtüleri beynine hücum etmişti.
İhanet ile ibret için ayan etme arasındaki düşüncelerle birlikte bir
yola bir amcanın yanına doğru gidip gelmekteydi.
Durup geri döndüğünde galip gelenin ne olduğunu dahi bilemedi.
Makinesini almadan önce yanına sokulup, fotoğraf çekmek için izin
istedi. Teklifi amcanın hoşuna bile gitmişti.
Bu durumu Anadolu insanının saf ve temiz oluşuna yorumlayarak deklanşöre
defalarca bastı.
Amcanın memnuniyetindeki sır perdesi de dilinden dökülen kelimelerle
aralandı.
"Biz daha zam yapmadık"
Bu cümle zihninin duvarlarında defalarca yankılandı. "Ah amcam" diye
geçirdi içinden.
"Ne kadar da saf ve temizsin. Bizden olduğundan emin misin!".
Fotoğrafını çekme isteğimi anlamlandırmandaki yanılgın bile farklılığa,
temiz kalışına işaret ediyor.
Zam yapmadığın için değil amca.
Bundan çok ama çok daha fazlası için çekiyorum fotoğrafını.
Elli bin liraya talim eden fakirliğin ile hayata tutunmaya çalışmana
gıpta ettiğim için,
Senin hakkını sömürenler, yüzündeki beyazlıkta kendi kirlerini görsünler
için,
Har vurup harman savuranlar akıllarını başlarına devşirsinler için,
Kendim için,
Hâlâ elli bin liraya kantarcılık yaparak onurunla yaşamayı tercih
ettiğin için,
Çalmak ya da istismar etmek yerine aza kanaat edişin için,
Hali pür melalimizi anlamaktan yana mukayese imkanına sahip olmak için.
Zam yapmadığın için değil amca
Bundan çok fazlası
ama çok daha fazlası için
Kaybettiklerimizi senin tezgahında bulabilmek adına
al hepimizi koy kantarına
Tart ve söyle;
Kaç kiloyuz biz
Kaç kiloyuz amca !
|