Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308| Ağustos  2004

                   

 

 


  

Üç Kağıdın Böylesi

Mukaddes ÖZKAN

Ben ne zaman doğdum bilmiyorum. Kaç yaşındayım onu da bilmiyorum.
Bir orman köyünde doğmuşum galiba. Ben niye dünyayı şereflendirdim ona da hiçbir zaman aklım ermedi zaten.
Çocuk oldum, ağlayamadım, genç kız oldum, gülemedim. Aşık oldum sevdiğime eremedim. Eremedim tabiri pek doğru olmadı galiba. Sevdiğime ermeye erdim de, bu erişime güler misiniz ağlar mısınız siz karar verin artık.
Doğduğum köy, ulu ağaçların gölgesinde serinler, yeşilliklerin arasında uyur, sabahın ilk ışıklarıyla da hayata başlardı. Köyümün ortasında kocaman bir dere çağlar dururdu. Derenin bulanık aktığına çok az şahit olmuşumdur. Suyu hep pırıl pırıldı. Dibindeki taşların kimisi beyaz, kimisi de kahve rengiydi. Kahve rengi ve yeşile çalanlar yosun yüzünden böyle olmuşlardı. Derenin suyu köyün hayat kaynağıydı. Kadınlar, derenin kenarına kazanlar kurup çamaşırlarını orada yıkarlar, içme sularını yine oradan alırlardı.
Bu anlattıklarım çok, çok zaman önceydi. O zamanlar henüz çamaşır makinesi icat edilmemişti. Köyde elektrik de yoktu. Derenin kenarında ulu çınar ağaçları sıralanmıştı. Bu ağaçların öyle kökleri vardı ki anlatamam, görmeniz lazım. Allah bilir kaç yüz yıllıktı bu ulu çınarlar.
Çamaşır yıkayanlar, bir yandan kazanların altına odun teperek suyu ısıtırlar, diğer yandan da teknedeki çamaşırları ovarlardı. İşi olmayanlar da, ağaç köklerinin üzerine kurulup hem çorap, kazak örer, hem de sohbet ederlerdi.
Bu akşam üstüne kadar sürer, akşamüstü hayvanı olanlar sığır derneği diye adlandırılan meydan yerine koşup, sabah çobana emanet ettikleri ineklerini eve getirirlerdi.
İşte bu koşuşturmaca arasında ben de büyümüş genç kız olmuştum. Olmuştum da, çok geçmeden yüreğime bir ateş bile düşüvermişti. Ateş yüreğimde öyle büyüyor, öyle büyüyordu ki, bedenimi bile sarıyordu.
Ben işte bu evsiz barksız, çobana tutulmuştum. Saflığıyla bazılarına alay konusu olan bu genç insanın, kötülükleri, hileleri kavrayamayacak kadar tertemiz bir yüreği olduğundan emindim. Ona dalaşan serserilere bilgece gülümser geçerdi. Onunla hem alay ederler, hem de, köyün bütün hayvanlarını ona emanet ederlerdi. O, bütün çobanlar gibi güvenilirdi. Ben de herkes gibi bunu yüreğimin derinliklerinde hissediyordum. Bazen onun hakkında anlatılanlara gülenlerin bunu uydurduklarından emindim.
Günlerden bir gün, nereden eline geçti bilinmez; çünkü, kimse onun çarşı pazar gezdiğini hiç görmemiş. Bu gömleklik kumaşı serserilerden birine verip, kasabaya terziye yollamış, gömlek dikilsin diye. Nasıl bir iş ise, terzi çobanın giyeceğini öğrenince, dikişi baştan savmış. Gömlek eline geldiğinde evirip çevirmiş ve getiren serserilere dönüp;
- Bunu giyen çobandı da, diken de mi çobandı!, demiş.
Bunları duyup, gördükçe ben, çobanı gözümde büyüttükçe büyütüyordum.
Artık her sabah ineği sığır derneğine ben götürür, akşam olur ben almaya gider olmuştum. Bütün derdim çobanı görebilmekti. Bizim inek, sabah sığıra kattıktan sonra, akşam eve kendi gelirdi. Ama ben ineğe karşı çok hassaslaşmıştım. Onu bir türlü yalnız bırakamıyordum. Akşam da almaya koşarak gidiyordum.
İşin doğrusu bütün çabam çobana kendimi fark ettirebilmek içindi. Sonunda bunu da becerdim. O beni fark ettiğinde, aklımdan geçenleri de okumuştu, yüzüme baktı, kıpkırmızı kesildi birden, kafasını önüne eğip uzaklaştı. Kendimi fark ettirmeyi başarabilmiştim amma lakin, köyün kadınları bunu fark etmekte geç kalmadılar. Haber anama çabucak ulaştı. Anam duyunca babamın duymaması ne mümkün. Kızılca kıyamet koptu. Ben eve kapatıldım.
Nerden bittiler bilinmez, birden bire dünürlerim kapıda beliriverdi. Yukarı dağ köylerinden birileriymiş.
Dağ köylerinin insanlarını biraz anlatayım da, olan bitene şaşırmaktan küçük dilinizi yutmayın.
Hani daha çamaşır makinesi icad olmamıştı demiştim ya, işte o zamanın dağ köylerinin insanı bu anlatacağım insanlar. Belki şimdi değişmişlerdir bilemiyorum. Ne zaman oralara gelmişler, kökleri kimlerdir, bu konuda ben bir şey bilmem. Sadece dağlarda doğduklarını, dağlarda beslenip büyüdüklerini, sonunda da her canlı gibi öldüklerini biliyorum. İnsan olmak için neler gerek, onu onlara öğreten olmamıştı zannımca. Kaba sabaydılar. Orman ile dağın yaşama getirdiği zorunluluklardan öğrenmişlerdi hayatı.
İşte benim kaderim de onların arasına sürükleyivermişti ansızın beni.
Ansızın düğün dernek kuruldu, ben gelin oluverdim. Gelin alıcılar geldi, beni ata bindirip yeni köyüme getirdiler. Davullarla zurnalarla karşılandım evimin önünde.
Attan indiğimde gördüm kocam olacağın yüzünü ilk defa. Karayağız bir adamdı, eh pek fena sayılmazdı. İdare ederdi işte. Hali vakti de iyiydi, hayvan alıp satıyordu.
Artık buralara alışmaya kalmıştı iş. Doğduğum köydekine benziyordu yaşam. Hamur yoğurup ekmek yapıyordum kapıdaki fırında. Uzaktaki çeşmeden evin suyunu getiriyordum.
Aradan uzunca bir zaman geçti. Bu gelin kısır çıktı diye dedikodular duymaya başlamıştım. Allah bu yaptıklarına razı gelmemişti anlaşılan ki, dokuz ay sonra bir oğlum oldu. Ama çok yaşamadı.
Derken bir daha, bir daha, arkadan bir daha, ama hiç biri yaşamıyordu. Ben yorulmuştum artık. Umudumu da kaybediyordum.
Derken günlerden bir gün, benim koca eve geldi;
- Hazırlan biraz sonra gelip seni bir yere kadar yollayacağım. Aşağı köylerden gelen bir adama yol göstereceksin, benim çok işim var, adamla yolun alt başına kadar git ben seni oradan alırım, diye bir de emir buyurdu. Ben şaşkına dönmüştüm.
Ağzımı açmaya kalmadı "sus sonra anlatırım" dedi ve gitti. Dilim damağım kurumuştu. Bu neyin nesiydi, merakımdan yerimde duramıyordum. Atkımı başıma alıp, iyice sarındım. Bizim oralarda kadınlar çok sıkı örtünürler dışarı çıkarken. Sadece gözleri açıkta kalır. Ben de öyle yaptım, sonra da köy içine doğru yürüdüm. Kocam olacakla birkaç adam, bir başka adamı aralarına almış hararetli hararetli konuşuyorlardı.
Ne oluyor dememe kalmadı, o uğursuz sözleri duydum birden;
- Arkadaşım hayvan kalmamış elimizde. Az önce son hayvanı da alıp gitmişler. Ben sana ne diyeceğim bak, paranı geri veremem, ama sana bir kadın verelim onun yerine.
- Bana katır lazım, kadını ne yapayım arkadaşım. Diye yalvarıyordu adam.
- Kadını alacaksan al yoksa para mara yok sana. Anlamıyor musun!
Zavallı adam işin nereye varacağını anladı ki, onların dediğini kabulden başka çare bulamadı.
Kocam olacak, beni ata binmem için zorladı. Hırsla ata atladım. Yabancı arkada ben önde, aşağı yolun, yolunu tuttuk.
O kadar hırslanmıştım ki, etrafımı görmüyordum bile. Yabancıya;
- Bu taraftan gidelim kardaş, dedim.
Gösterdiğim yol onların beklediği yol değildi. Boşu boşuna beklesinlerdi de, yalnız bir adamla alay edip, elinden parasını almanın ne demeğe geldiğini anlasınlardı. Ben önde, yabancı arkada, onun köyüne doğru yol almaya başladık.
Yol, benim köyüme giden yoldu. Birden arkama döndüm, ne görsem beğenirsiniz!, benimle gelen adam, bir zamanlar yüreğimi ateşe salan çoban değil mi?
En başta söylediklerimde haksız mıymışım şimdi siz deyin bana. Benim yüreğimde hep güzel olana, iyi olana, temiz olana yer var. Elimde değil, çirkin olan hiçbir şeyin yanımda yöremde olmasına tahammülüm yok. Kocam olacağın böyle bir yanı olduğunu nasıl anlayamadığıma şaşıyorum doğrusu. Bunca yıl nasıl bir aptalmışım ki hiçbir şeyin farkına varamamışım, ta ki işin içine beni de katana kadar.
Artık ne o adama dönerim, ne de ona koca derim.
İyi de, yüreğimde küllenen bu ateşi ne yapayım. Küllerini yellesem ateş canlanır mı dersiniz!

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...