|

Türkiye
İsrail’e Karşı Tavır mı Alıyor?
AKP hükümetinin, son birkaç aydır
İsrail’e karşı ‘itirazcı’ bir söylem çerçevesinde yürüttüğü politikayı
nasıl yorumlamak gerekiyor? Acaba AKP, böyle yapmakla, ‘içinde
sakladığı’ İsrail-karşıtı düşünceleri, bir vesileyle dışarı vurmuş mu
oluyor, yoksa işin içinde başka bir şeyler de olabilir mi? Burada ilk
elden söylenmesi gereken, AKP’nin misyonu, kamuoyuna açıkladığı programı
ve ilkelerine bakıldığında, resmi bağlamda bir İsrail-karşıtlığının
AKP’den beklenmemesi gerektiğidir. Fakat oy kaygıları temelinde bir
değerlendirme yapıldığında, büsbütün bir ‘nötr’ tavrın, hem AKP
yöneticileri hem de sistemin banileri tarafından zaten tercih
edilmeyeceğini görmemek mümkün değildir. Zira İsrail’e karşı ‘nötr’ bir
tavır takınmanın tabanda bir takım rahatsızlıklar doğuracağı endişesi
hala mevcuttur; bu da küresel sistemin temel arzularına itiraz
etmeksizin iş başında bulunan tek-partili bir hükümeti destekleyen
çevrelerin istemediği bir şeydir. Şu halde ilk elden hatıra gelecek
gerekçeler nedeniyle, AKP’nin son tavır değişikliğinin ciddi bir temeli
olmadığını söylemek mümkündür.
Ancak meseleyi biraz daha geniş bir zaviyeden görmek istediğimizde,
karşımıza bir takım hesapların yattığı gerçeği çıkmaktadır. Bunların
başında bölge politikaları bağlamında işleyen süreç gelmektedir.
Bilindiği gibi, Amerika’nın bölgeye yönelik uzun-vadeli hesaplarında,
Ortadoğu bölgesi için, demokrasinin içselleştirildiği bir siyasal
düzenin tesisi başlıca hedef olarak ortaya konulmaktadır. Şayet bu
gerçekleşirse, bölgede, hanedanlıklara dayalı ya da sertlik
yanlısı/’radikal’ siyasetçiler tasfiye olacak; hem zihnen hem de tavır
olarak ‘ılımlı’ bir yaklaşımı benimsemiş olanlar işbaşına gelmiş
olacaklardır. İşte bu nedenle, daha şimdiden, bir hanedana, bir çıkar
grubuna ya da bir dini cemaate dayanarak siyaset arenasında boy
gösterenler tedirginlik duymakta ve tesis edilmesi düşünülen düzen
içinde bir ‘demokratik aktör’ olarak nasıl yer alabileceklerinin
hesabını yapmaktadırlar. Bu yüzdendir ki Arap Şeyhleri, başta Suud
Krallığı olmak üzere diğer hanedanlıklar, oligarşik yönetimler ve ordu
desteğiyle işbaşına gelmiş olan hemen tüm yöneticiler, Büyük Ortadoğu
Projesi’ne karşı çıkmışlardır. Fakat bu arada, hem söylem düzeyinde hem
de siyasal tavır açısından, Amerika’nın, uzun-vadeli çıkarlarıyla
örtüşen bir ‘duruş’a sahip AKP hükümeti, BOP’tan rahatsızlık duymamış,
bilakis proje içinde yer alma isteğini deklare etmiştir. ‘Şahin’
politikalarıyla bilinen Şaron hükümetinin siyasal ‘duruş’u ise, özde bu
projenin uzun-vadeli amaçlarıyla örtüşmemektedir. İşte Başbakan
Erdoğan’ın, İsrail’e yönelik çıkışının nedenlerini ararken bu nokta
üzerinde özellikle durmak gerekmektedir. Yani aslında Erdoğan, İsrail’e
karşı tepki göstermekle, kendi ‘duruş’uyla çelişmeyen bir tavır ortaya
koymaktadır. Ayrıca sanıldığının aksine, aslında İsrail’e karşı çıkmış
olmamakta, İsrail’deki bir hükümetin siyasal tavrına ve duruşuna karşı
çıkmış olmaktadır. Ve Erdoğan’ın tabii ki buradan bir siyasal çıkar
beklentisi de vardır. O da şudur: Şaron hükümetinin, üstelik dünyadaki
hemen tüm ülkelerin tepkisini çeken politikalarına karşı durmak,
Erdoğan’ın hem uzun vadeli BOP projesindeki yerini güçlendirmekte, hem
de AB ülkeleri nezdinde şirin görünmesini beraberinde getirmektedir. Bu
nedenle, Erdoğan’ın İsrail’e (aslında İsrail’deki mevcut hükümete)
yönelik son çıkışını, bir siyasal hesabın neticesi olarak görmek
gerekmektedir.
Bu arada bu neticeye ulaşırken, mevcut politikacıların ne idüğüne dair
daima akılda tutulması gereken bir başka husus daha vardır. Bilinmelidir
ki, halihazırdaki konjonktürde hükümet eden bütün politikacılar,
öncelikle mer’i politik kurallara uyarlar, ondan sonra desteğini aldığı
çevrelerin çıkarlarına, hissiyatlarına bakarlar. Bu sıralamayı
şaşırdığınızda, olan-biteni anlamak zorlaşır. Örneğin Türkiye’de
Erbakan-Erdoğan örneklerini ve İsrail’de Şaron-Peres örneklerini ele
alalım. Adı anılan bu politikacıların hepsi, öncelikle küresel siyasetin
gereğine uyarlar; ondan sonra, o siyasetin yerel düzlemdeki kurallarına
riayet ederler. Bakıldığında net olarak görülür ki, kimilerince
‘İslamcı’ bir çizgide yer alan ve İsrail-karşıtı söylemi popüler
siyasetinin temel unsurlarından biri olarak gündemde tutan Necmeddin
Erbakan, başbakan olduğunda, reel (ve yerel) siyasetin gereğine riayet
ederek İsrail’le antlaşmalar imzalamıştır. Yine Erbakan, bir dönem
‘küfr’ olarak nitelediği demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi Batılı
kavramları 1991 seçimlerinden sonra Refah Partisi’nin resmi söylemi
haline getirmiş; hatta Erdoğan’ın Milli Görüş çizgisinden ayrıldığını
ilan etmesi ve AKP’yi kurmasından sonra, (düşmanın silahıyla silahlanmak
düşüncesiyle!) ‘liberal’ bir söylemi dahi Parti’ye benimsetmeye
çalışmıştır. Aynı şekilde Ariel Şaron da, resmi söyleminde ‘sertlik
yanlısı’ bir çizginin takipçisi olarak bilinmesine ve Filistinlilere
yönelik kıyım politikaları uygulamasına rağmen, küresel siyasetin
gereklerine uyarak, Gazze şeridinden çekilme planını benimsetme yolunda
canhıraş çabalar göstermekten çekinmemektedir! Peres/Erdoğan çizgisinin
ise, bu türden ‘politik manevralar’ yapmaya zaten müsait olduğunu
bilenler için başka örnek vermeye gerek duymuyoruz. Bu arada her bir
liderin ‘oy tabanı’nı dikkate alarak, özel bir söylem geliştirdiğini ve
yeri geldiğinde (yani trübünlere oynamak gerektiğinde) o söyleme de
müracaat ettiklerini görüyoruz. Fakat bu sürecin, "Sezar’a Sezar’ın
hakkını verme" kuralı çerçevesinde yürüdüğünü unutmamak gerekir. Yani
ancak ‘güç blokları’na istediklerini verdikten sonra, halka bazı şeyler
verilebilir. Bu ise, doğası gereği ‘toplamı sıfır’ kuralı gereğince
işleyen iktidar kurallarına göre, aslında ‘iktidarsızlık’ anlamına
gelir. Özetle, mevcut politikacıların söz ve duruşlarını anlamak için,
‘ne tür’ politikacı olduklarını ve ‘yetki alanları’nı bilmenin de,
isabetli değerlendirmeler yapmak açısından önemli olduğunu unutmamak
gerekiyor.
Bu arada Erdoğan’ın çıkışının, İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürtler üzerine
yaptığı hesaplarla bağlantılı olduğu yönündeki yorumların ise çok
tutarlı olmadığını belirtmek de gerekmektedir. Çünkü İsrail’in bu
bölgeye yönelik hesaplarında, bağımsız hareket etmesi mümkün değildir.
Bu konuda Amerika’nın etkin güç olarak bölgede söz sahibi olduğu
açıktır. İsrail’in hareketlerini de Amerika denetlemektedir. Meseleye bu
zaviyeden bakıldığında, Amerika’nın bölgedeki dengeler üzerinden bir
politika yürüteceği ve bu arada bölge ülkeleri ile İsrail’in
ilişkilerini daha da kötü bir duruma sürükleyecek bir politikayı
benimsemeyeceği düşünülmelidir. Bu açıdan, Türkiye’nin bölgeye ilişkin
çıkarlarının büsbütün gözardı edileceğini söylemek mümkün değildir. Zira
Türkiye, Amerika’nın stratejik ortağıdır ve üstelik yeni dönemde
Türkiye’ye özel bir rol verilmesi düşünülmektedir. Bu yüzden, AKP
hükümetinin, İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden çok fazla kaygı
duymadığını söylemek mümkündür.
Şu halde Erdoğan’ın İsrail’e karşı son çıkışının ardında, bir takım
siyasal hesapların yattığı ve ‘reel politik’ anlamında bir tavır
takınıldığını düşünmek daha doğru olacaktır.
LEYLA ŞAHİN DAVASI VE
BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÖZÜ
Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne başvuran Leyla Şahin’in davasının reddedilmesi, önemli
çıkarımlarda bulunmayı gerektirecek boyutları nedeniyle, bazı hususların
altını yeniden çizmemize imkan veriyor. Defaatle ifade ettiğimiz gibi,
bu tür davaların asli yanlışlığı, hem hak arama mercininin seçimiyle hem
de hak aranırken kullanılan üslup ile ilişkilidir. Bir Müslümanın,
İslami bir meseleyi, tamamen gayr-i İslami gerekçelerle hüküm veren bir
makama (mahkemeye) götürmesi ve oradan çıkacak kararı onaylayacağını
ilan etmesi asla kabul edilemez. İkincisi, AİHM’e yapılan başvurularda
İslami bir söylem kullanılmamakta, bilakis mahkemenin olumlu yönde karar
alması için, mahkemeyi meşrulaştıracak temeller çerçevesinde tayin
edilen bir üslup tercih edilmektedir ki, bu da başlıbaşına büyük bir
yanlıştır ve yer yer ‘itikadi’ sorunlar doğurabilecek bir hüviyet arz
etmektedir. Her iki yaklaşımın da İslam’dan onay alması mümkün değildir
ve bizim için asıl burası önemlidir.
Bunun ötesinde de bazı iddialar vardır ve bunlar da esas itibarıyla
değer taşımamaktadır. Örneğin AİHM’in aldığı kararın bir ‘çifte
standart’ olduğu yönündeki tez, hepten yanlıştır. Çünkü, Mahkeme,
hikmet-i vücudu olan kurallar çerçevesinde hüküm verme noktasında
kınanamaz. Yani o mahkeme, doğası gereği, o şekilde karar verir. Burada
garip olan, öyle karar vereceği belli olan mahkemeye, hikmet-i vücudu
hilafına karar vermek için başvuranların tutumudur. Yani basit ‘çıkar’
hesaplarıyla hareket edenlerdir asıl kınanması gerekenler. Bu yaklaşım,
tıpkı artık olağanlaşan eylemlerden birine katılıp da mahkemeye çıkan o
‘anlı şanlı’ mücahitlerin, hakim huzurunda, insan haklarından,
özgürlüklerden vs. bahsederek paçayı sıyırma mantıklarıyla
örtüşmektedir. Ya da bunun, sokakta cengaverlik taslayıp, içeri düşünce,
"vallahi billahi öyle demedim; bir daha söylersem iki olsun"! diyerek
yakayı sıyırmaya çalışanların yaptıklarından bir farkı yoktur.
Ayrıca hukuk dilinde ‘hakim içtihadı’ denilen bir kavram dahi vardır ki,
bir takım kuralların dışına çıkmamak kaydıyla, hakimler bazen daha önce
benzeri konularda verdikleri hükmün dışına çıkabilirler. Bu kavramın
meşru addedilmesinin temel gerekçesi, hakimlerin varlık nedenlerinin
kabulüdür. Eğer o makamın meşruiyeti kabul ediliyorsa, teamüller
gereğince, kimi konularda verebilecekleri içtihadi hükümlere de itiraz
edilmemesi gerekir. Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle AİHM’ye
başvuranların, buradaki ‘inceliğe’ de dikkat etmesi gerekir.
Bütün bunların dışında, mahkemelerin, bir siyasal düzendeki kimi
‘hassasiyetleri’ gözetmiş oldukları gerçeğine de gözlerimizi
kapatmamamız gerekir. Her ne kadar, Batılı hukuk literatüründe ‘yargının
bağımsızlığı’ denilen bir kavram var ise de, bunun, her alanda
işlemediği bilinir. Özellikle ‘ülke çıkarı’, ‘kamu güvenliği’ vs. gibi
konularda genellikle ‘yürütme’nin istediği yönde kararlar alındığı ise
zaten isbata ihtiyaç duymayacak bir gerçek olarak karşımızda
durmaktadır. Şu halde AİHM’nin de, hem AB’nin hem de Türkiye’nin kimi
‘çıkarları’nı gözeterek, bir ‘hukuki’ karar almasında dahi, aslında
şaşacak fazla bir şey yoktur.
Belki şaşılacak tek şey varsa, o da, Allah’tan başka ilah olmadığı
gerçeğini dillendirenlerin, ‘demokratik hak talebi’nde bulunarak AİHM’in
kapılarını aşındırmalarıdır. Biz tesettürlü hanımlara bu yolu kimlerin
önerdiğini ve hangi kaygılarla bunu yaptıklarını biliyoruz. Ancak
mütesettir hanımların da bilmesi gerekir ki, din, hassasiyet ister,
bilinen tabiriyle, ‘takva’ ister. Sizler mütesettir olarak ve şahsiyetli
bir şekilde toplum içinde yer almak mı istiyorsunuz, bunun yolu, bu
işler nasıl yapılıyorsa o şekilde yapmanızdır.Yani en basitinden,
söylediklerinizle yaptıklarınızın tutarlı olmasıdır. Bu konuda verilecek
küçük bir taviz dahi, sizin inanılırlığınızı zedeler. Bütün büyük
mücadelelerin karşılaştığı ‘taviz’ imtihanını geçemeyenler, asla sahici
bir başarıya ulaşamazlar.
HIZLANDIRILMIŞ TREN KAZASI VE
BAZI GERÇEKLER…
Sakarya’nın Pamukova ilçesinde meydana gelen tren kazası, bu ülke
siyasetine, medyasına ve genel olarak topluma ait bazı özelliklerin
üzerinde yeniden durmamızı gerektiriyor. Bunların başında da hemen tüm
kurum ve kuruluşların ‘kendi duruşları’nı savunma tavırları geliyor.
Aslında bu özelliğin, bu ülke insanının mağduriyetinin, mazlumiyetinin
de temel nedenleri arasında yer aldığını herkes biliyor. Ama gariptir
ki, bu ülkenin başbakanı da bu gerçeği bilmesine rağmen, 39 vatandaşını
kaybetmenin hüznüyle, özür dileyici bir üslup benimseyeceği yerde,
kalkıp soru soran gazetecinin üslubunu mesele ediniyor ve üstelik
"böylesi durumlarda bizden önce kim istifa etti ki biz edelim" diye
çıkışabiliyor. Öte yandan, medya mensupları da bu ülkenin gerçeklerini
bilmelerine rağmen, hadisenin gerçeğini araştırıp, ilgili mercilere
yararlı olabilecek haberleri ulaştırma kaygısıyla hareket etmek yerine,
reyting için, Başbakan’ı ve sorumluları sorgulayıcı bir üslupla soru
yağmuruna tutuyor. Herkesin bildiğini biz burada bir kez daha
tekrarlayalım ki; buradaki sorun, herkesin, tüm kurum ve kuruluşların,
kendi pozisyonlarının bekçiliğini yapmaya çalışmaları; yani el’an sahip
olunan pozisyonların, hak ve hukuk kavramlarının önüne geçirilmesidir. O
halde bu vasatın, en nihayetinde ‘orman kanunu’ üretmesine şaşmamalıdır.
Aslında Erdoğan’ın tespiti bir bakıma doğrudur: daha önce de bu tür
hadiselerde hiçbir sorumlu istifa etmemiştir! Fakat mesele zaten budur.
Yani bu memlekette sorumluluğu üzerine alma hassasiyeti gelişmemiştir.
Bu memleketin insanını perişan eden de budur. Bu değil de, sorumlulardan
örneğin biri çıkıp da istifa etmiş olsaydı, ne mi olurdu? Emin olunuz
ki, her şey şimdikinden daha farklı (iyi) olurdu. O zaman, en azından
meselelerin çözümü için bir fırsat doğmuş olurdu. Deniliyor ki, "biz
istifa etsek, yerimize daha iyisi mi bulunacak?" Neden bulunmasın? Çünkü
vatandaşın eline bir çözüm bulmak için bir fırsat geçmiş olur. Eğer bu
fırsatı vatandaş kullanamıyor da, mevcudun yerine iyisini getiremiyorsa,
zaten el’an müstehak olduğu şeyi görür. İşte o zaman tencere-kapak
meseli örnek verilebilir.
Fakat bu ülkedeki kişi ve kuruluşların onulmaz hastalığı, kendinden önce
başkalarını eleştirmektir. Başbakana, Bakana ve diğer kamu görevlilerine
düşen, başkalarını değil önce kendilerini sorgulamalarıdır. Aynı şey
medya için de geçerlidir, hatta vatandaş için de geçerlidir… Fakat bu
yapılmamakta, hak yerine, çıkar kavramı belirleyici olmakta; herkes
duruşunu, mevkisini/pozisyonunu korumaya ya da meşrulaştırmaya
çalışmaktadır. Böyle olunca da, iş dönüp dolaşıp, bütün bir toplumun
başına patlamaktadır.
Tabii ki toplumsal sorumluluklar topluca üstlenilir. Yani tren kazasında
elbette baş sorumlu, sorumluluğu önce üstlenenlerdir. Ancak genel
anlamda toplumun da sorumlu olduğunu unutmamak gerekir. Mesela medya,
zamanında bu meselenin üzerine gitmiş midir? Başbakan ya da Ulaştırma
bakanı hızlı tren konusundaki eleştirileri yeterince işitmemiştir de,
medya konuyu gereğince işlemiş midir? Yoksa onlar da, canlı yayınlarla
hızlı trenin memlekete ne gibi faydalar getireceğine dair, iktidara
şirin görünecek türde yayınlar mı yapmışlardır? Medya üzerine düşeni
gereği gibi yapmamıştır da, vatandaş yapmış mıdır? Konuyu takip edip,
kamuoyu baskısı denilen şeyi sorumlular uygulamış mıdır?
Bütün toplumsal/siyasal kurumlar, sonuçta insan için, toplum için
vardırlar. Yani toplum onları denetleme görevini hiçbir yere (nihai
olarak) devr edemez. Bir kurum görevini gereği gibi yapmıyorsa, o kurumu
denetlemek ve düzeltmek görevi, son tahlilde, topluma düşer. Toplum bu
görevini layıkıyla yerine getirmekte midir? Hayır. O halde bu ‘düzen
bozukluğu’ baştan aşağı bütün toplumu sarmıştır demek en doğrusudur.
Düzeni düzeltmenin yolu ise, elbette ‘toplumun nefsinde olanı
değiştirmesi’dir. İster "balık baştan kokar" deyip, siyasal sorumluları
mes’ul tutun, ister "layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz" diyerek,
toplumu sorumlu tutun… Neticede, bir memlekette işler yolunda
gitmiyorsa, bütün toplumun bunda mesuliyeti olduğu gerçeğinin üzerini
örtemezsiniz. İşleri yoluna sokmak için ne mi yapmak lazım? Nereden
başlamak gerekiyorsa, oradan başlamak lazım…
|