Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 308 | Ağustos  2004

                   

 

 


Türkiye İsrail’e Karşı Tavır mı Alıyor?

AKP hükümetinin, son birkaç aydır İsrail’e karşı ‘itirazcı’ bir söylem çerçevesinde yürüttüğü politikayı nasıl yorumlamak gerekiyor? Acaba AKP, böyle yapmakla, ‘içinde sakladığı’ İsrail-karşıtı düşünceleri, bir vesileyle dışarı vurmuş mu oluyor, yoksa işin içinde başka bir şeyler de olabilir mi? Burada ilk elden söylenmesi gereken, AKP’nin misyonu, kamuoyuna açıkladığı programı ve ilkelerine bakıldığında, resmi bağlamda bir İsrail-karşıtlığının AKP’den beklenmemesi gerektiğidir. Fakat oy kaygıları temelinde bir değerlendirme yapıldığında, büsbütün bir ‘nötr’ tavrın, hem AKP yöneticileri hem de sistemin banileri tarafından zaten tercih edilmeyeceğini görmemek mümkün değildir. Zira İsrail’e karşı ‘nötr’ bir tavır takınmanın tabanda bir takım rahatsızlıklar doğuracağı endişesi hala mevcuttur; bu da küresel sistemin temel arzularına itiraz etmeksizin iş başında bulunan tek-partili bir hükümeti destekleyen çevrelerin istemediği bir şeydir. Şu halde ilk elden hatıra gelecek gerekçeler nedeniyle, AKP’nin son tavır değişikliğinin ciddi bir temeli olmadığını söylemek mümkündür.
Ancak meseleyi biraz daha geniş bir zaviyeden görmek istediğimizde, karşımıza bir takım hesapların yattığı gerçeği çıkmaktadır. Bunların başında bölge politikaları bağlamında işleyen süreç gelmektedir. Bilindiği gibi, Amerika’nın bölgeye yönelik uzun-vadeli hesaplarında, Ortadoğu bölgesi için, demokrasinin içselleştirildiği bir siyasal düzenin tesisi başlıca hedef olarak ortaya konulmaktadır. Şayet bu gerçekleşirse, bölgede, hanedanlıklara dayalı ya da sertlik yanlısı/’radikal’ siyasetçiler tasfiye olacak; hem zihnen hem de tavır olarak ‘ılımlı’ bir yaklaşımı benimsemiş olanlar işbaşına gelmiş olacaklardır. İşte bu nedenle, daha şimdiden, bir hanedana, bir çıkar grubuna ya da bir dini cemaate dayanarak siyaset arenasında boy gösterenler tedirginlik duymakta ve tesis edilmesi düşünülen düzen içinde bir ‘demokratik aktör’ olarak nasıl yer alabileceklerinin hesabını yapmaktadırlar. Bu yüzdendir ki Arap Şeyhleri, başta Suud Krallığı olmak üzere diğer hanedanlıklar, oligarşik yönetimler ve ordu desteğiyle işbaşına gelmiş olan hemen tüm yöneticiler, Büyük Ortadoğu Projesi’ne karşı çıkmışlardır. Fakat bu arada, hem söylem düzeyinde hem de siyasal tavır açısından, Amerika’nın, uzun-vadeli çıkarlarıyla örtüşen bir ‘duruş’a sahip AKP hükümeti, BOP’tan rahatsızlık duymamış, bilakis proje içinde yer alma isteğini deklare etmiştir. ‘Şahin’ politikalarıyla bilinen Şaron hükümetinin siyasal ‘duruş’u ise, özde bu projenin uzun-vadeli amaçlarıyla örtüşmemektedir. İşte Başbakan Erdoğan’ın, İsrail’e yönelik çıkışının nedenlerini ararken bu nokta üzerinde özellikle durmak gerekmektedir. Yani aslında Erdoğan, İsrail’e karşı tepki göstermekle, kendi ‘duruş’uyla çelişmeyen bir tavır ortaya koymaktadır. Ayrıca sanıldığının aksine, aslında İsrail’e karşı çıkmış olmamakta, İsrail’deki bir hükümetin siyasal tavrına ve duruşuna karşı çıkmış olmaktadır. Ve Erdoğan’ın tabii ki buradan bir siyasal çıkar beklentisi de vardır. O da şudur: Şaron hükümetinin, üstelik dünyadaki hemen tüm ülkelerin tepkisini çeken politikalarına karşı durmak, Erdoğan’ın hem uzun vadeli BOP projesindeki yerini güçlendirmekte, hem de AB ülkeleri nezdinde şirin görünmesini beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, Erdoğan’ın İsrail’e (aslında İsrail’deki mevcut hükümete) yönelik son çıkışını, bir siyasal hesabın neticesi olarak görmek gerekmektedir.
Bu arada bu neticeye ulaşırken, mevcut politikacıların ne idüğüne dair daima akılda tutulması gereken bir başka husus daha vardır. Bilinmelidir ki, halihazırdaki konjonktürde hükümet eden bütün politikacılar, öncelikle mer’i politik kurallara uyarlar, ondan sonra desteğini aldığı çevrelerin çıkarlarına, hissiyatlarına bakarlar. Bu sıralamayı şaşırdığınızda, olan-biteni anlamak zorlaşır. Örneğin Türkiye’de Erbakan-Erdoğan örneklerini ve İsrail’de Şaron-Peres örneklerini ele alalım. Adı anılan bu politikacıların hepsi, öncelikle küresel siyasetin gereğine uyarlar; ondan sonra, o siyasetin yerel düzlemdeki kurallarına riayet ederler. Bakıldığında net olarak görülür ki, kimilerince ‘İslamcı’ bir çizgide yer alan ve İsrail-karşıtı söylemi popüler siyasetinin temel unsurlarından biri olarak gündemde tutan Necmeddin Erbakan, başbakan olduğunda, reel (ve yerel) siyasetin gereğine riayet ederek İsrail’le antlaşmalar imzalamıştır. Yine Erbakan, bir dönem ‘küfr’ olarak nitelediği demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi Batılı kavramları 1991 seçimlerinden sonra Refah Partisi’nin resmi söylemi haline getirmiş; hatta Erdoğan’ın Milli Görüş çizgisinden ayrıldığını ilan etmesi ve AKP’yi kurmasından sonra, (düşmanın silahıyla silahlanmak düşüncesiyle!) ‘liberal’ bir söylemi dahi Parti’ye benimsetmeye çalışmıştır. Aynı şekilde Ariel Şaron da, resmi söyleminde ‘sertlik yanlısı’ bir çizginin takipçisi olarak bilinmesine ve Filistinlilere yönelik kıyım politikaları uygulamasına rağmen, küresel siyasetin gereklerine uyarak, Gazze şeridinden çekilme planını benimsetme yolunda canhıraş çabalar göstermekten çekinmemektedir! Peres/Erdoğan çizgisinin ise, bu türden ‘politik manevralar’ yapmaya zaten müsait olduğunu bilenler için başka örnek vermeye gerek duymuyoruz. Bu arada her bir liderin ‘oy tabanı’nı dikkate alarak, özel bir söylem geliştirdiğini ve yeri geldiğinde (yani trübünlere oynamak gerektiğinde) o söyleme de müracaat ettiklerini görüyoruz. Fakat bu sürecin, "Sezar’a Sezar’ın hakkını verme" kuralı çerçevesinde yürüdüğünü unutmamak gerekir. Yani ancak ‘güç blokları’na istediklerini verdikten sonra, halka bazı şeyler verilebilir. Bu ise, doğası gereği ‘toplamı sıfır’ kuralı gereğince işleyen iktidar kurallarına göre, aslında ‘iktidarsızlık’ anlamına gelir. Özetle, mevcut politikacıların söz ve duruşlarını anlamak için, ‘ne tür’ politikacı olduklarını ve ‘yetki alanları’nı bilmenin de, isabetli değerlendirmeler yapmak açısından önemli olduğunu unutmamak gerekiyor.
Bu arada Erdoğan’ın çıkışının, İsrail’in Kuzey Irak’taki Kürtler üzerine yaptığı hesaplarla bağlantılı olduğu yönündeki yorumların ise çok tutarlı olmadığını belirtmek de gerekmektedir. Çünkü İsrail’in bu bölgeye yönelik hesaplarında, bağımsız hareket etmesi mümkün değildir. Bu konuda Amerika’nın etkin güç olarak bölgede söz sahibi olduğu açıktır. İsrail’in hareketlerini de Amerika denetlemektedir. Meseleye bu zaviyeden bakıldığında, Amerika’nın bölgedeki dengeler üzerinden bir politika yürüteceği ve bu arada bölge ülkeleri ile İsrail’in ilişkilerini daha da kötü bir duruma sürükleyecek bir politikayı benimsemeyeceği düşünülmelidir. Bu açıdan, Türkiye’nin bölgeye ilişkin çıkarlarının büsbütün gözardı edileceğini söylemek mümkün değildir. Zira Türkiye, Amerika’nın stratejik ortağıdır ve üstelik yeni dönemde Türkiye’ye özel bir rol verilmesi düşünülmektedir. Bu yüzden, AKP hükümetinin, İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetlerinden çok fazla kaygı duymadığını söylemek mümkündür.
Şu halde Erdoğan’ın İsrail’e karşı son çıkışının ardında, bir takım siyasal hesapların yattığı ve ‘reel politik’ anlamında bir tavır takınıldığını düşünmek daha doğru olacaktır.

LEYLA ŞAHİN DAVASI VE BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÖZÜ
Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuran Leyla Şahin’in davasının reddedilmesi, önemli çıkarımlarda bulunmayı gerektirecek boyutları nedeniyle, bazı hususların altını yeniden çizmemize imkan veriyor. Defaatle ifade ettiğimiz gibi, bu tür davaların asli yanlışlığı, hem hak arama mercininin seçimiyle hem de hak aranırken kullanılan üslup ile ilişkilidir. Bir Müslümanın, İslami bir meseleyi, tamamen gayr-i İslami gerekçelerle hüküm veren bir makama (mahkemeye) götürmesi ve oradan çıkacak kararı onaylayacağını ilan etmesi asla kabul edilemez. İkincisi, AİHM’e yapılan başvurularda İslami bir söylem kullanılmamakta, bilakis mahkemenin olumlu yönde karar alması için, mahkemeyi meşrulaştıracak temeller çerçevesinde tayin edilen bir üslup tercih edilmektedir ki, bu da başlıbaşına büyük bir yanlıştır ve yer yer ‘itikadi’ sorunlar doğurabilecek bir hüviyet arz etmektedir. Her iki yaklaşımın da İslam’dan onay alması mümkün değildir ve bizim için asıl burası önemlidir.
Bunun ötesinde de bazı iddialar vardır ve bunlar da esas itibarıyla değer taşımamaktadır. Örneğin AİHM’in aldığı kararın bir ‘çifte standart’ olduğu yönündeki tez, hepten yanlıştır. Çünkü, Mahkeme, hikmet-i vücudu olan kurallar çerçevesinde hüküm verme noktasında kınanamaz. Yani o mahkeme, doğası gereği, o şekilde karar verir. Burada garip olan, öyle karar vereceği belli olan mahkemeye, hikmet-i vücudu hilafına karar vermek için başvuranların tutumudur. Yani basit ‘çıkar’ hesaplarıyla hareket edenlerdir asıl kınanması gerekenler. Bu yaklaşım, tıpkı artık olağanlaşan eylemlerden birine katılıp da mahkemeye çıkan o ‘anlı şanlı’ mücahitlerin, hakim huzurunda, insan haklarından, özgürlüklerden vs. bahsederek paçayı sıyırma mantıklarıyla örtüşmektedir. Ya da bunun, sokakta cengaverlik taslayıp, içeri düşünce, "vallahi billahi öyle demedim; bir daha söylersem iki olsun"! diyerek yakayı sıyırmaya çalışanların yaptıklarından bir farkı yoktur.
Ayrıca hukuk dilinde ‘hakim içtihadı’ denilen bir kavram dahi vardır ki, bir takım kuralların dışına çıkmamak kaydıyla, hakimler bazen daha önce benzeri konularda verdikleri hükmün dışına çıkabilirler. Bu kavramın meşru addedilmesinin temel gerekçesi, hakimlerin varlık nedenlerinin kabulüdür. Eğer o makamın meşruiyeti kabul ediliyorsa, teamüller gereğince, kimi konularda verebilecekleri içtihadi hükümlere de itiraz edilmemesi gerekir. Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle AİHM’ye başvuranların, buradaki ‘inceliğe’ de dikkat etmesi gerekir.
Bütün bunların dışında, mahkemelerin, bir siyasal düzendeki kimi ‘hassasiyetleri’ gözetmiş oldukları gerçeğine de gözlerimizi kapatmamamız gerekir. Her ne kadar, Batılı hukuk literatüründe ‘yargının bağımsızlığı’ denilen bir kavram var ise de, bunun, her alanda işlemediği bilinir. Özellikle ‘ülke çıkarı’, ‘kamu güvenliği’ vs. gibi konularda genellikle ‘yürütme’nin istediği yönde kararlar alındığı ise zaten isbata ihtiyaç duymayacak bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Şu halde AİHM’nin de, hem AB’nin hem de Türkiye’nin kimi ‘çıkarları’nı gözeterek, bir ‘hukuki’ karar almasında dahi, aslında şaşacak fazla bir şey yoktur.
Belki şaşılacak tek şey varsa, o da, Allah’tan başka ilah olmadığı gerçeğini dillendirenlerin, ‘demokratik hak talebi’nde bulunarak AİHM’in kapılarını aşındırmalarıdır. Biz tesettürlü hanımlara bu yolu kimlerin önerdiğini ve hangi kaygılarla bunu yaptıklarını biliyoruz. Ancak mütesettir hanımların da bilmesi gerekir ki, din, hassasiyet ister, bilinen tabiriyle, ‘takva’ ister. Sizler mütesettir olarak ve şahsiyetli bir şekilde toplum içinde yer almak mı istiyorsunuz, bunun yolu, bu işler nasıl yapılıyorsa o şekilde yapmanızdır.Yani en basitinden, söylediklerinizle yaptıklarınızın tutarlı olmasıdır. Bu konuda verilecek küçük bir taviz dahi, sizin inanılırlığınızı zedeler. Bütün büyük mücadelelerin karşılaştığı ‘taviz’ imtihanını geçemeyenler, asla sahici bir başarıya ulaşamazlar.

HIZLANDIRILMIŞ TREN KAZASI VE BAZI GERÇEKLER…
Sakarya’nın Pamukova ilçesinde meydana gelen tren kazası, bu ülke siyasetine, medyasına ve genel olarak topluma ait bazı özelliklerin üzerinde yeniden durmamızı gerektiriyor. Bunların başında da hemen tüm kurum ve kuruluşların ‘kendi duruşları’nı savunma tavırları geliyor. Aslında bu özelliğin, bu ülke insanının mağduriyetinin, mazlumiyetinin de temel nedenleri arasında yer aldığını herkes biliyor. Ama gariptir ki, bu ülkenin başbakanı da bu gerçeği bilmesine rağmen, 39 vatandaşını kaybetmenin hüznüyle, özür dileyici bir üslup benimseyeceği yerde, kalkıp soru soran gazetecinin üslubunu mesele ediniyor ve üstelik "böylesi durumlarda bizden önce kim istifa etti ki biz edelim" diye çıkışabiliyor. Öte yandan, medya mensupları da bu ülkenin gerçeklerini bilmelerine rağmen, hadisenin gerçeğini araştırıp, ilgili mercilere yararlı olabilecek haberleri ulaştırma kaygısıyla hareket etmek yerine, reyting için, Başbakan’ı ve sorumluları sorgulayıcı bir üslupla soru yağmuruna tutuyor. Herkesin bildiğini biz burada bir kez daha tekrarlayalım ki; buradaki sorun, herkesin, tüm kurum ve kuruluşların, kendi pozisyonlarının bekçiliğini yapmaya çalışmaları; yani el’an sahip olunan pozisyonların, hak ve hukuk kavramlarının önüne geçirilmesidir. O halde bu vasatın, en nihayetinde ‘orman kanunu’ üretmesine şaşmamalıdır.
Aslında Erdoğan’ın tespiti bir bakıma doğrudur: daha önce de bu tür hadiselerde hiçbir sorumlu istifa etmemiştir! Fakat mesele zaten budur. Yani bu memlekette sorumluluğu üzerine alma hassasiyeti gelişmemiştir. Bu memleketin insanını perişan eden de budur. Bu değil de, sorumlulardan örneğin biri çıkıp da istifa etmiş olsaydı, ne mi olurdu? Emin olunuz ki, her şey şimdikinden daha farklı (iyi) olurdu. O zaman, en azından meselelerin çözümü için bir fırsat doğmuş olurdu. Deniliyor ki, "biz istifa etsek, yerimize daha iyisi mi bulunacak?" Neden bulunmasın? Çünkü vatandaşın eline bir çözüm bulmak için bir fırsat geçmiş olur. Eğer bu fırsatı vatandaş kullanamıyor da, mevcudun yerine iyisini getiremiyorsa, zaten el’an müstehak olduğu şeyi görür. İşte o zaman tencere-kapak meseli örnek verilebilir.
Fakat bu ülkedeki kişi ve kuruluşların onulmaz hastalığı, kendinden önce başkalarını eleştirmektir. Başbakana, Bakana ve diğer kamu görevlilerine düşen, başkalarını değil önce kendilerini sorgulamalarıdır. Aynı şey medya için de geçerlidir, hatta vatandaş için de geçerlidir… Fakat bu yapılmamakta, hak yerine, çıkar kavramı belirleyici olmakta; herkes duruşunu, mevkisini/pozisyonunu korumaya ya da meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Böyle olunca da, iş dönüp dolaşıp, bütün bir toplumun başına patlamaktadır.
Tabii ki toplumsal sorumluluklar topluca üstlenilir. Yani tren kazasında elbette baş sorumlu, sorumluluğu önce üstlenenlerdir. Ancak genel anlamda toplumun da sorumlu olduğunu unutmamak gerekir. Mesela medya, zamanında bu meselenin üzerine gitmiş midir? Başbakan ya da Ulaştırma bakanı hızlı tren konusundaki eleştirileri yeterince işitmemiştir de, medya konuyu gereğince işlemiş midir? Yoksa onlar da, canlı yayınlarla hızlı trenin memlekete ne gibi faydalar getireceğine dair, iktidara şirin görünecek türde yayınlar mı yapmışlardır? Medya üzerine düşeni gereği gibi yapmamıştır da, vatandaş yapmış mıdır? Konuyu takip edip, kamuoyu baskısı denilen şeyi sorumlular uygulamış mıdır?
Bütün toplumsal/siyasal kurumlar, sonuçta insan için, toplum için vardırlar. Yani toplum onları denetleme görevini hiçbir yere (nihai olarak) devr edemez. Bir kurum görevini gereği gibi yapmıyorsa, o kurumu denetlemek ve düzeltmek görevi, son tahlilde, topluma düşer. Toplum bu görevini layıkıyla yerine getirmekte midir? Hayır. O halde bu ‘düzen bozukluğu’ baştan aşağı bütün toplumu sarmıştır demek en doğrusudur. Düzeni düzeltmenin yolu ise, elbette ‘toplumun nefsinde olanı değiştirmesi’dir. İster "balık baştan kokar" deyip, siyasal sorumluları mes’ul tutun, ister "layık olduğunuz şekilde yönetilirsiniz" diyerek, toplumu sorumlu tutun… Neticede, bir memlekette işler yolunda gitmiyorsa, bütün toplumun bunda mesuliyeti olduğu gerçeğinin üzerini örtemezsiniz. İşleri yoluna sokmak için ne mi yapmak lazım? Nereden başlamak gerekiyorsa, oradan başlamak lazım…
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...