|

LEYLA ŞAHİN DAVASI VE
BAŞÖRTÜSÜ MESELESİNİN ÖZÜ
Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne başvuran Leyla Şahin’in davasının reddedilmesi, önemli
çıkarımlarda bulunmayı gerektirecek boyutları nedeniyle, bazı hususların
altını yeniden çizmemize imkan veriyor. Defaatle ifade ettiğimiz gibi,
bu tür davaların asli yanlışlığı, hem hak arama mercininin seçimiyle hem
de hak aranırken kullanılan üslup ile ilişkilidir. Bir Müslümanın,
İslami bir meseleyi, tamamen gayr-i İslami gerekçelerle hüküm veren bir
makama (mahkemeye) götürmesi ve oradan çıkacak kararı onaylayacağını
ilan etmesi asla kabul edilemez. İkincisi, AİHM’e yapılan başvurularda
İslami bir söylem kullanılmamakta, bilakis mahkemenin olumlu yönde karar
alması için, mahkemeyi meşrulaştıracak temeller çerçevesinde tayin
edilen bir üslup tercih edilmektedir ki, bu da başlıbaşına büyük bir
yanlıştır ve yer yer ‘itikadi’ sorunlar doğurabilecek bir hüviyet arz
etmektedir. Her iki yaklaşımın da İslam’dan onay alması mümkün değildir
ve bizim için asıl burası önemlidir.
Bunun ötesinde de bazı iddialar vardır ve bunlar da esas itibarıyla
değer taşımamaktadır. Örneğin AİHM’in aldığı kararın bir ‘çifte
standart’ olduğu yönündeki tez, hepten yanlıştır. Çünkü, Mahkeme,
hikmet-i vücudu olan kurallar çerçevesinde hüküm verme noktasında
kınanamaz. Yani o mahkeme, doğası gereği, o şekilde karar verir. Burada
garip olan, öyle karar vereceği belli olan mahkemeye, hikmet-i vücudu
hilafına karar vermek için başvuranların tutumudur. Yani basit ‘çıkar’
hesaplarıyla hareket edenlerdir asıl kınanması gerekenler. Bu yaklaşım,
tıpkı artık olağanlaşan eylemlerden birine katılıp da mahkemeye çıkan o
‘anlı şanlı’ mücahitlerin, hakim huzurunda, insan haklarından,
özgürlüklerden vs. bahsederek paçayı sıyırma mantıklarıyla
örtüşmektedir. Ya da bunun, sokakta cengaverlik taslayıp, içeri düşünce,
"vallahi billahi öyle demedim; bir daha söylersem iki olsun"! diyerek
yakayı sıyırmaya çalışanların yaptıklarından bir farkı yoktur.
Ayrıca hukuk dilinde ‘hakim içtihadı’ denilen bir kavram dahi vardır ki,
bir takım kuralların dışına çıkmamak kaydıyla, hakimler bazen daha önce
benzeri konularda verdikleri hükmün dışına çıkabilirler. Bu kavramın
meşru addedilmesinin temel gerekçesi, hakimlerin varlık nedenlerinin
kabulüdür. Eğer o makamın meşruiyeti kabul ediliyorsa, teamüller
gereğince, kimi konularda verebilecekleri içtihadi hükümlere de itiraz
edilmemesi gerekir. Başörtüsü mağduru olduğu gerekçesiyle AİHM’ye
başvuranların, buradaki ‘inceliğe’ de dikkat etmesi gerekir.
Bütün bunların dışında, mahkemelerin, bir siyasal düzendeki kimi
‘hassasiyetleri’ gözetmiş oldukları gerçeğine de gözlerimizi
kapatmamamız gerekir. Her ne kadar, Batılı hukuk literatüründe ‘yargının
bağımsızlığı’ denilen bir kavram var ise de, bunun, her alanda
işlemediği bilinir. Özellikle ‘ülke çıkarı’, ‘kamu güvenliği’ vs. gibi
konularda genellikle ‘yürütme’nin istediği yönde kararlar alındığı ise
zaten isbata ihtiyaç duymayacak bir gerçek olarak karşımızda
durmaktadır. Şu halde AİHM’nin de, hem AB’nin hem de Türkiye’nin kimi
‘çıkarları’nı gözeterek, bir ‘hukuki’ karar almasında dahi, aslında
şaşacak fazla bir şey yoktur.
Belki şaşılacak tek şey varsa, o da, Allah’tan başka ilah olmadığı
gerçeğini dillendirenlerin, ‘demokratik hak talebi’nde bulunarak AİHM’in
kapılarını aşındırmalarıdır. Biz tesettürlü hanımlara bu yolu kimlerin
önerdiğini ve hangi kaygılarla bunu yaptıklarını biliyoruz. Ancak
mütesettir hanımların da bilmesi gerekir ki, din, hassasiyet ister,
bilinen tabiriyle, ‘takva’ ister. Sizler mütesettir olarak ve şahsiyetli
bir şekilde toplum içinde yer almak mı istiyorsunuz, bunun yolu, bu
işler nasıl yapılıyorsa o şekilde yapmanızdır.Yani en basitinden,
söylediklerinizle yaptıklarınızın tutarlı olmasıdır. Bu konuda verilecek
küçük bir taviz dahi, sizin inanılırlığınızı zedeler. Bütün büyük
mücadelelerin karşılaştığı ‘taviz’ imtihanını geçemeyenler, asla sahici
bir başarıya ulaşamazlar.
|