|

Sahte Kahraman Arafat!
A. Burak BİRCAN
Arafat
öldü!.. Batı emperyalizminin her zaman ihtiyaç duyduğu tipik sahte
kahramanlardan biri daha misyonunu tamamladıktan hemen sonra siyaseten
öldürüldü. Dünyaya gözlerini yummasıyla birlikte de diğer hemcinsleri
gibi Batılı değerleri temsilen efsaneleştirilme ve kahramanlaştırma
süreci başlatıldı…
Hatırlanacağı gibi Arafat’ın ölümüne sevinenler, hatta bu sevinçlerini
diplomatik saygı kurallarını bir kenara iterek açıkça deklare edenler
oldu. Mevcut konjonktürde kendilerini güçlü hisseden Hitler artığı bu
zalimlerin ve bunlara destek sağlayan ABD yönetiminin tepkilerini
anlamak mümkün. Ancak anlaşılması kolay olmayan, ABD ve İsrail’in devlet
terörüne, işgal ve soykırım politikalarına tepki ya da Filistin’deki
mazlum halka sempati adına Arafat’ı olumlayan, hatta O’nu hak etmediği
konumlara yükseltenlerin reaksiyoner tavırlarıdır. Her ne kadar,
bazıları bu çarpık tepkileri, Filistin halkının üzüntülerine saygı adına
duygusal tepkiler olarak algılayıp üzerinde durmasa da bizce olay bu
kadar basite alınabilecek kadar sathi ele alınmamalıdır. İslam
anlayışının muğlaklaştırıldığı, Kur’an’ın esnek bir yoruma tabi
tutularak mutlaka batılı temel kavramlarla uzlaştırılmaya çalışıldığı
bir konjonktürde bu çarpık anlayışa işaret etmek gereği bulunmaktadır.
Birileri Ortadoğu’daki kaos ortamından ve bölge halkının hissiyatından
yararlanarak neredeyse Arafat’ı "şehid" ilan ederlerken –ki bu yüce
kavramın bilerek sulandırılma çabaları yeni değildir- bazıları da
laik-demokrat, Batı mentalitesine sahip Arafat’ı neredeyse "İslam
Mücahidi" ilan ediverdiler. Gerçi bu sapkın çevrelerin yaşadıkları
değişim ve dönüşüm süreci sonrasında bu türden tutarsız, tepkisel, güç
aldıkları tabanlarının hoşuna gidecek yaklaşımlarına yeni şahit
olmuyoruz. Ama bu sefer kantarın topuzunu iyice kaçırdılar. Hatırlanırsa
yakın dönemde de bunların benzer absürd çıkışlarına şahit olunmuştu.
Sisteme ve sistemin temel ilkelerine hızla yaklaşıp özümseyen, sistem
içindeki güç ve çıkar mücadelesi gereği sık sık da "demokratik tövbe"ye
davet edilen bu muhafazakar demokratlar, ya da moda isimleriyle "ılımlı
Müslümanlar", insanımız için Batılılaşma yolunda bir tuzak olarak
planlanmış ve "aydın din adamı" yetiştirme misyonuyla açılmış kurumların
bazı mülahazalarla yenileriyle değiştirilmek istenilmesine muhafazakar
tepkiler koymuşlardı. Keza demokratik bir hakka, başörtüsüne
indirgedikleri Allah’ın emri olan tesettürü de diğer dini/kültürel
simgeler gibi kullanmak istemeleri de hatırlanmalıdır…
Öyleyse, "Arafat kimdir?" sorusuna vereceğimiz doğru cevap, yukarıda
teşhir etmeye çalıştığımız zihniyetin Batı emperyalizmi nezdindeki
konumunu ortaya koyabileceği gibi bölgede "önleyici savaş" adıyla
yürütülen "devlet terörü"nün aslında bölgede çarpık bir din anlayışını
kalıcı kılmaktan başka bir amacının var olup-olmadığını yeniden
düşünmemizi sağlayacaktır.
Ortadoğu’da çok vahşi bir sömürü düzeni kurulduğu bilinmektedir. Ve
iddiaların aksine bu sömürü düzeninde başrolü, önceleri dünya
emperyalizminin duayeni İngiltere, sonra da ABD oynamaktadır. Olduğundan
fazla abartılarak sunulan İsrail ise söz konusu güçlerin bölgeyi kontrol
altında tutabilmesi amacıyla Siyonist idealin kesiştiği stratejik bir
yapılanmadır. Çünkü bölgenin stratejik ve tartışmalı bir yerinde
konuşlandırılan İsrail Terör Devleti, bir yandan emperyalist Batı
Medeniyeti’nin temsilcisi misyonunu icra ederken, diğer yandan da
bölgedeki suni (cetvelle çizilmiş) Arap devletçiklerini Batı adına
kontrol eden sahte kahramanların/yerli işbirlikçilerin varlıklarını ve
iktidarlarını garanti eden bir işlev görmektedir. Yani Arap liderler,
bir yandan iktidarlarını sözde Siyonizm ve İsrail karşıtlığı üzerine
kurarlarken, diğer yandan meşruiyetlerini de İsrail Terör Devleti’ne
hayat veren global sistemden almaktadırlar. Yani aynı kaynaktan
beslenmektedirler… Dolayısıyla emperyalist güçler, hiç bir ahlaki değer
ve ilke dinlemeden bölgeye ve petrole sahip olmak adına çok kan döktüler
ve dökmeye devam etmektedirler.
1948’den sonra daha da yoğunlaşan saldırılarla binlerce masum insanı
katletmekten, sürmekten geri durmamışlardır. Bu katliamlar, İsrail
devletinin kurulabilmesi ve yaşatılması gerekçesiyle yapılmış
gözükmektedir. Bugünlere kadar da devam ettirilmiş, gerek görüldüğü
sürece de devam ettirilecek gözükmektedir. Nitekim "İsrail Kutsal
Terörü" adlı kitabın önsözünde, İsrail’in bu tür eylemlerine devlet
terminolojisinde, 1950’li yıllardan itibaren "Misilleme" adı verildiği
belirtilmektedir. Ve İsrail’in eski Savunma Bakanı General Moşe Dayan,
bu "misillemeleri" şöyle değerlendirmektedir: "Bu eylemler bizim can
damarımızdır. Halkın ve ordunun milli duygularını daima ayakta tutmaya
yarar". "Genç insanları Necef’e çekebilmek için onlara tehlikede
olduklarını söylememiz gerekiyor". (Aynı kitap, s.20) Yani terörü bir
yöntem olarak benimseyen ve bölgede kullanan emperyalist Batılı güçler
ve onların jandarması İsrail’dir. Deir Yasir katliamı, Kara eylül, Sabra
ve Şatilla katliamları vd. ise, Filistinlilere yönelik İsrail destekli
katliamların bazılarıdır. İsrailli teröristler, Falanjist teröristler ve
bunlara her zaman destek vermekten geri kalmayan İngiliz muhibbi Şerif
Hüseyin’in torunu Kral Hüseyin’in kontrolündeki Ürdünlü lejyonerlerin
marifetleridir bunlar.
Tam da böyle bir vahşet ortamında ortaya çıkar Arafat. Filistin Öğrenci
Birliği adına katıldığı uluslararası toplantılarda özgürlük savaşçısı
olarak sunulan Arafat Batı yanlısı tüm sahte kahramanlar gibi
yeteneklidir. Öyle ki Filistin’in kurtuluşunu amaçlayan tüm
fraksiyonları bir arada tutma başarısını pragmatizmine, yolsuzluklara
göz yumarak birilerine sağladığı çıkarlara, diktatörlüğüne ve hepsini
yapabilmesine imkan veren zekasına borçlu olduğu iddia edilmektedir. İlk
önceleri Müslüman Kardeşler Örgütü’ne yakınlık duyduğu da
söylenmektedir. Arap milliyetçisi denebilecek özelliklere de sahip olan
Arafat, Cemal Nasır’ı kurtarıcı olarak görmemektedir. El Fetih örgütünü
kurduğunda (1948) bir süre Suriye yönetiminden destek görür. 1964’te
Arap Birliği Örgütü kararıyla kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ)
boykot eder. Sonra Şam yönetimiyle arası açılan Arafat, bir süre sonra
da başlangıçta boykot ettiği FKÖ liderliğine getirilir. O zamanki
Filistinli örgütleri, en solcusundan en dindarına, geniş bir yelpazede
bir araya getirir…
"Arafat, Filistin halkını eski günlerine döndürmenin, anavatanlarına
kavuşturmanın reel politik anlamda çok zor olduğunun bilincindeydi". Hem
de ta başından bu yana. Nitekim 70’li yıllarda BM Genel Kurulu’nda
konuşurken Arafat, orada bulunanlara, Ortadoğu tarihini ve İsrail’in
yıkılıp yerini demokratik ve laik bir Filistin devleti aldığı zaman
Araplar ve Yahudilerin nasıl barış içinde yaşayacaklarını anlatırken
misyonunu da açıkça ortaya koymaktaydı. Dolayısıyla Arafat, önceleri
İsrail’i yok etmekten söz etmektedir. Kısa bir süre sonra FKÖ, Gazze ve
Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te bir devlet talep etmeye başlar. Mısır ile
İsrail’in barış yapmasına karşı gözüken Arafat ve FKÖ, Ürdün’den sonra
Lübnan’da, daha sonra da Tunus’ta karargah kurmak zorunda kalır.
Arafat’ın tekrar Kral Hüseyin ile arayı düzeltmesiyle (1985) ortaklık
içinde Ürdün ile birlikte İsrail ile barış görüşmeleri yapmayı kabul
eder. Burada söz konusu olan ABD planına göre, bağımsız Filistin Devleti
kurulacak ardından da Ürdün-Filistin Konfederasyonu oluşturulacaktır.
Arafat bu planı kabul eder. Ancak FKÖ’nün bazı kesimlerine kabul
ettiremez. FKÖ’nü bir arada tutabilmek adına Arafat planı geçersiz ilan
etmek zorunda kalır. Ama tüm gayretlerine rağmen ilk İntifada kendi
kontrolü dışında başlamıştır. Bu sırada Tunus’ta bulunan Arafat,
İntifada’ya karşı tavır alır. Ne var ki, bir süre sonra İntifada ile
ilgili muhalefetinden vazgeçmek zorunda kalır Arafat. 1988 yılında ise
Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Meclisi, Arafat başkanlığında
Filistin (Özerk) Devleti’ni ilan eder. Bu gelişmenin doğal bir uzantısı
olarak Arafat, ABD ile vardığı mutabakat gereği BM’de yaptığı konuşmada
terörü kınar. Tüm dünyanın Ortadoğu’da "Amerikan barışı" beklediği bir
vasatta ABD yönetimi ile FKÖ arasındaki görüşmeler başlatılır. Değişen
dünya koşullarında ABD, bölgedeki fasit döngüyü kırmayı yararına görmeye
başlamıştır. Filistin-İsrail sorununa "çözüm" bulmak amacıyla Oslo
Süreci başlatılır. 1993’te Arafat, dönemin İsrail Başbakanı Rabin ile
Clinton’un ağırlığını koymasıyla el sıkışır. Bir süre sonra İsrail’in
Gazze’den çekilmesiyle, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Saddam’ın
yanında yer alması nedeniyle hızla itibar kaybeden Arafat, yeniden ABD,
Batı ve dolayısıyla Arap devletlerinin önem verdiği lider konumuna
yükseltilir. Ve Nobel Barış Ödülü ile taltif edilir. Ancak, Oslo süreci
bir süre sonra kesintiye uğrar. Camp David görüşmelerinden de istenilen
sonuçlar alınamaz. Dolayısıyla bölgede ortam yeniden gerginleştirilir.
Bu kez Arafat’ın da içinde bulunduğu İkinci İntifada (2000 yılında)
başlatılır. Ama tüm bunlar nafiledir. Mısır’ın Camp David’de İsrail ile
imzaladığı barış anlaşmasıyla bölgedeki tüm dengeler değişmeye
başlamıştır bir kere. Aslına bakılırsa, bölgede "Amerikan barışı"nın
temel ilkeleri ortaya çıkmıştı. Ne var ki bunun bölge insanına,
özellikle de Filistinlilere kabul ettirilmesi kolay gözükmemektedir. Bu
çerçevede bazı planlar yürürlüğe konulur. Başlangıçta kısa süreli "ölümü
gösterip sıtmaya razı etme" politikaları yürürlüğe sokulur. Ama 11
Eylül’de ABD’de yapılan saldırılarla birlikte bu politikaların ana
hatlarından çok politikaları uygulamaya sokacak yöntemler değişmeye,
daha da sertleşmeye başlar. ABD’nin tüm dünyada "önleyici savaş" adı
altında başlattığı işgal, devlet terörü ve katliamlara Filistin’de
İsrail de eşlik etmeyi yeğler. Gelişmelerle Suriye ve İran da izole
edilince bölgedeki devlet terörüne karşı koyabilecek dengeler de alt üst
olmuştur. İki kutuplu dünya düzeni yıkılıp yeni dünya düzeni arayışı
sürecinin başladığı noktadan itibaren Arafat ne yapacağını şaşırmıştır.
Bir o yana bir bu yana yalpalamaktadır. Artık ABD ve yandaşlarının
isteklerinin bir çoğunu yerine getirmeye çalışan Arafat, bir süre sonra
Filistinliler üzerindeki hakimiyetini yeniden kaybetmeye başlar. Bush’un
başkan seçilmesiyle, Şaron’un devlet terörüne destek veren ABD de
Arafat’ı muhatap kabul etmemektedir. Peki ne olmuştu da ABD yönetimi,
daha düne kadar tanıdığı Filistin devletinin başındaki Nobel ödüllü
"kahraman"ı bir kalemde silip atmıştır?! Bu sorunun cevabı hayati öneme
sahiptir ve bundan sonraki Filistin’deki gelişmelere ışık tutacak
mahiyettedir.
Hatırlanacağı gibi, 11 Eylül şokundan sonra ABD’nin bölge politikasında
bazı kavramlar daha da ön plana çıkmıştır. Artık revaçta olan "ılımlı",
"laik-demokrat" liderlerdir. ABD ve Batı için kullanışlı olan liderler
üretilmeye çalışılmaktadır. Arafat benzeri liderlerin kullanım ömrü
dolmuş, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Edward Said’in altını çizdiği
gibi, 70’li yılların sonunda seküler Batıcı bir Filistin devleti,
Filistin’deki milliyetçiliğin hedefi olarak formüle edilmiş, Filistin
topraklarını ve özellikle de Müslümanların kutsal şehri Kudüs’ün
kurtarılması evrensel anlamda Müslümanların meselesi olmaktan
çıkarılmış, Arapların gündemlerinden düşürülmüştür. Bir anlamda Arafat
ve diğer Arap liderleri, misyonlarını yerine getirmiş ve Filistin
meselesini ABD ve Batı’nın istedikleri zemine çekmeyi başarmışlardır.
Zaten Arap milliyetçiliği ile Sosyalizm arasında gidip gelen ideolojik
bir zeminde Filistin davasının yürütülemeyeceği de açıkça ortaya
çıkmıştır. Öyle ise bölgenin BOP çerçevesinde yeniden
yapılandırılmasının önünde ciddi bir engel kalmamıştır. Nitekim bu
projenin çok boyutlu olarak yürürlükte olduğu da bilinmektedir. Ancak bu
süreç yürürlükte iken bilinçli ve sistematik olarak bir manipülasyon da
söz konusu olmaktadır. Bu çok boyutlu savaşın terör ve katliam boyutu
"insani" yönleriyle işlenmekte, dine vurgu yapılmamaya özellikle dikkat
edilmektedir. BOP çerçevesinde yürütülen düşünsel, ideolojik savaş ise
gündemden kaçırılmaya, emperyalizmin ideolojisi çeşitli yöntemlerle
evrensel değerler olarak lanse edilmeye özen gösterilmektedir. Sanki
katliamlar, ABD’nin bölgedeki işgali ve İsrail’in Filistin’in bazı
kesimlerinden çekilmesi sonuçlanıp, laik-demokratik yapılar bölgede boy
gösterdiğinde tüm sorunların çözüleceği zımnen kamuoyuna pompalanmaya
çalışılmaktadır. Bu oyunu, Arafat’ın ölümüyle, medyada gözüken "İslam
dünyası ve özgürlüğe değer veren insanlar derin üzüntü içinde" ve
benzeri başlıklar da ele vermektedir.
Bundan sonra, bölgedeki yeni dengelere/dengesizliklere uygun lider
adaylarının gündeme getirilmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Global
sistemin kıskacında bulunan tüm propaganda araçlarının, bu yeni lider
adaylarını bölge insanına pazarlama adına her türlü yola başvuracağından
kimsenin şüphesi yoktur. Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad gibi örgütler
ya terör yaftasıyla köşeye sıkıştırılacak, marjinal örgütler haline
getirilerek tasfiye edilecekler ya da yeni bir durum değerlendirmesiyle
bugüne kadar yaptıkları yöntem hatalarını değerlendirerek düşünsel
netliğe sahip, ilkeli, uzun soluklu örgütler olmak yolunda ciddi adımlar
atacaklardır. Artık bu örgütlere, ABD ile ihtilaflı olan, dolayısıyla
iktidarlarını tehlikede gören yönetimlerin ve ideolojik olarak fasit bir
döngü içerisinde bocalayan, global sistem ile uzlaşma yolları arayan
İran’ın verebilecekleri fazla bir destek bulunmamaktadır.
ABD’nin radikal olarak yaftalayıp terörle irtibatlandırmaktan memnun
olduğu kesimleri safdışı edip, işbirliğini "ılımlı"larla sıklaştırma
temelinde yürüttüğü Ortadoğu politikası herkes tarafından bilinmektedir.
Bu bağlamda, özellikle kendilerini İslami hareket olarak
tanımlayanlardan, İslami yorumlarını olabildiğince esnetmeleri, hatta
Batılı değerlerle uyuşur hale getirmeleri beklenmektedir. ABD’nin
Türkiye’ye yüklemek istediği misyon da dikkate alındığında gelecekle
ilgili projeksiyonlar bir noktaya işaret etmektedir: Demokrasi etrafında
dans!...
"İkbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmek" bedbahtlığına
düşmeden Allah’ın rızasını umanlar ise dosdoğru yol üzerinde uzun
soluklu mücadelelerine hiç ara vermeden devam edeceklerdir, hiç
şüphesiz... |