Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 312 | Aralık  2004

                   

 

 


 

 

Sahte Kahraman Arafat!

 

A. Burak BİRCAN

 

Arafat öldü!.. Batı emperyalizminin her zaman ihtiyaç duyduğu tipik sahte kahramanlardan biri daha misyonunu tamamladıktan hemen sonra siyaseten öldürüldü. Dünyaya gözlerini yummasıyla birlikte de diğer hemcinsleri gibi Batılı değerleri temsilen efsaneleştirilme ve kahramanlaştırma süreci başlatıldı…
Hatırlanacağı gibi Arafat’ın ölümüne sevinenler, hatta bu sevinçlerini diplomatik saygı kurallarını bir kenara iterek açıkça deklare edenler oldu. Mevcut konjonktürde kendilerini güçlü hisseden Hitler artığı bu zalimlerin ve bunlara destek sağlayan ABD yönetiminin tepkilerini anlamak mümkün. Ancak anlaşılması kolay olmayan, ABD ve İsrail’in devlet terörüne, işgal ve soykırım politikalarına tepki ya da Filistin’deki mazlum halka sempati adına Arafat’ı olumlayan, hatta O’nu hak etmediği konumlara yükseltenlerin reaksiyoner tavırlarıdır. Her ne kadar, bazıları bu çarpık tepkileri, Filistin halkının üzüntülerine saygı adına duygusal tepkiler olarak algılayıp üzerinde durmasa da bizce olay bu kadar basite alınabilecek kadar sathi ele alınmamalıdır. İslam anlayışının muğlaklaştırıldığı, Kur’an’ın esnek bir yoruma tabi tutularak mutlaka batılı temel kavramlarla uzlaştırılmaya çalışıldığı bir konjonktürde bu çarpık anlayışa işaret etmek gereği bulunmaktadır. Birileri Ortadoğu’daki kaos ortamından ve bölge halkının hissiyatından yararlanarak neredeyse Arafat’ı "şehid" ilan ederlerken –ki bu yüce kavramın bilerek sulandırılma çabaları yeni değildir- bazıları da laik-demokrat, Batı mentalitesine sahip Arafat’ı neredeyse "İslam Mücahidi" ilan ediverdiler. Gerçi bu sapkın çevrelerin yaşadıkları değişim ve dönüşüm süreci sonrasında bu türden tutarsız, tepkisel, güç aldıkları tabanlarının hoşuna gidecek yaklaşımlarına yeni şahit olmuyoruz. Ama bu sefer kantarın topuzunu iyice kaçırdılar. Hatırlanırsa yakın dönemde de bunların benzer absürd çıkışlarına şahit olunmuştu. Sisteme ve sistemin temel ilkelerine hızla yaklaşıp özümseyen, sistem içindeki güç ve çıkar mücadelesi gereği sık sık da "demokratik tövbe"ye davet edilen bu muhafazakar demokratlar, ya da moda isimleriyle "ılımlı Müslümanlar", insanımız için Batılılaşma yolunda bir tuzak olarak planlanmış ve "aydın din adamı" yetiştirme misyonuyla açılmış kurumların bazı mülahazalarla yenileriyle değiştirilmek istenilmesine muhafazakar tepkiler koymuşlardı. Keza demokratik bir hakka, başörtüsüne indirgedikleri Allah’ın emri olan tesettürü de diğer dini/kültürel simgeler gibi kullanmak istemeleri de hatırlanmalıdır…
Öyleyse, "Arafat kimdir?" sorusuna vereceğimiz doğru cevap, yukarıda teşhir etmeye çalıştığımız zihniyetin Batı emperyalizmi nezdindeki konumunu ortaya koyabileceği gibi bölgede "önleyici savaş" adıyla yürütülen "devlet terörü"nün aslında bölgede çarpık bir din anlayışını kalıcı kılmaktan başka bir amacının var olup-olmadığını yeniden düşünmemizi sağlayacaktır.
Ortadoğu’da çok vahşi bir sömürü düzeni kurulduğu bilinmektedir. Ve iddiaların aksine bu sömürü düzeninde başrolü, önceleri dünya emperyalizminin duayeni İngiltere, sonra da ABD oynamaktadır. Olduğundan fazla abartılarak sunulan İsrail ise söz konusu güçlerin bölgeyi kontrol altında tutabilmesi amacıyla Siyonist idealin kesiştiği stratejik bir yapılanmadır. Çünkü bölgenin stratejik ve tartışmalı bir yerinde konuşlandırılan İsrail Terör Devleti, bir yandan emperyalist Batı Medeniyeti’nin temsilcisi misyonunu icra ederken, diğer yandan da bölgedeki suni (cetvelle çizilmiş) Arap devletçiklerini Batı adına kontrol eden sahte kahramanların/yerli işbirlikçilerin varlıklarını ve iktidarlarını garanti eden bir işlev görmektedir. Yani Arap liderler, bir yandan iktidarlarını sözde Siyonizm ve İsrail karşıtlığı üzerine kurarlarken, diğer yandan meşruiyetlerini de İsrail Terör Devleti’ne hayat veren global sistemden almaktadırlar. Yani aynı kaynaktan beslenmektedirler… Dolayısıyla emperyalist güçler, hiç bir ahlaki değer ve ilke dinlemeden bölgeye ve petrole sahip olmak adına çok kan döktüler ve dökmeye devam etmektedirler.
1948’den sonra daha da yoğunlaşan saldırılarla binlerce masum insanı katletmekten, sürmekten geri durmamışlardır. Bu katliamlar, İsrail devletinin kurulabilmesi ve yaşatılması gerekçesiyle yapılmış gözükmektedir. Bugünlere kadar da devam ettirilmiş, gerek görüldüğü sürece de devam ettirilecek gözükmektedir. Nitekim "İsrail Kutsal Terörü" adlı kitabın önsözünde, İsrail’in bu tür eylemlerine devlet terminolojisinde, 1950’li yıllardan itibaren "Misilleme" adı verildiği belirtilmektedir. Ve İsrail’in eski Savunma Bakanı General Moşe Dayan, bu "misillemeleri" şöyle değerlendirmektedir: "Bu eylemler bizim can damarımızdır. Halkın ve ordunun milli duygularını daima ayakta tutmaya yarar". "Genç insanları Necef’e çekebilmek için onlara tehlikede olduklarını söylememiz gerekiyor". (Aynı kitap, s.20) Yani terörü bir yöntem olarak benimseyen ve bölgede kullanan emperyalist Batılı güçler ve onların jandarması İsrail’dir. Deir Yasir katliamı, Kara eylül, Sabra ve Şatilla katliamları vd. ise, Filistinlilere yönelik İsrail destekli katliamların bazılarıdır. İsrailli teröristler, Falanjist teröristler ve bunlara her zaman destek vermekten geri kalmayan İngiliz muhibbi Şerif Hüseyin’in torunu Kral Hüseyin’in kontrolündeki Ürdünlü lejyonerlerin marifetleridir bunlar.
Tam da böyle bir vahşet ortamında ortaya çıkar Arafat. Filistin Öğrenci Birliği adına katıldığı uluslararası toplantılarda özgürlük savaşçısı olarak sunulan Arafat Batı yanlısı tüm sahte kahramanlar gibi yeteneklidir. Öyle ki Filistin’in kurtuluşunu amaçlayan tüm fraksiyonları bir arada tutma başarısını pragmatizmine, yolsuzluklara göz yumarak birilerine sağladığı çıkarlara, diktatörlüğüne ve hepsini yapabilmesine imkan veren zekasına borçlu olduğu iddia edilmektedir. İlk önceleri Müslüman Kardeşler Örgütü’ne yakınlık duyduğu da söylenmektedir. Arap milliyetçisi denebilecek özelliklere de sahip olan Arafat, Cemal Nasır’ı kurtarıcı olarak görmemektedir. El Fetih örgütünü kurduğunda (1948) bir süre Suriye yönetiminden destek görür. 1964’te Arap Birliği Örgütü kararıyla kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) boykot eder. Sonra Şam yönetimiyle arası açılan Arafat, bir süre sonra da başlangıçta boykot ettiği FKÖ liderliğine getirilir. O zamanki Filistinli örgütleri, en solcusundan en dindarına, geniş bir yelpazede bir araya getirir…
"Arafat, Filistin halkını eski günlerine döndürmenin, anavatanlarına kavuşturmanın reel politik anlamda çok zor olduğunun bilincindeydi". Hem de ta başından bu yana. Nitekim 70’li yıllarda BM Genel Kurulu’nda konuşurken Arafat, orada bulunanlara, Ortadoğu tarihini ve İsrail’in yıkılıp yerini demokratik ve laik bir Filistin devleti aldığı zaman Araplar ve Yahudilerin nasıl barış içinde yaşayacaklarını anlatırken misyonunu da açıkça ortaya koymaktaydı. Dolayısıyla Arafat, önceleri İsrail’i yok etmekten söz etmektedir. Kısa bir süre sonra FKÖ, Gazze ve Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te bir devlet talep etmeye başlar. Mısır ile İsrail’in barış yapmasına karşı gözüken Arafat ve FKÖ, Ürdün’den sonra Lübnan’da, daha sonra da Tunus’ta karargah kurmak zorunda kalır. Arafat’ın tekrar Kral Hüseyin ile arayı düzeltmesiyle (1985) ortaklık içinde Ürdün ile birlikte İsrail ile barış görüşmeleri yapmayı kabul eder. Burada söz konusu olan ABD planına göre, bağımsız Filistin Devleti kurulacak ardından da Ürdün-Filistin Konfederasyonu oluşturulacaktır. Arafat bu planı kabul eder. Ancak FKÖ’nün bazı kesimlerine kabul ettiremez. FKÖ’nü bir arada tutabilmek adına Arafat planı geçersiz ilan etmek zorunda kalır. Ama tüm gayretlerine rağmen ilk İntifada kendi kontrolü dışında başlamıştır. Bu sırada Tunus’ta bulunan Arafat, İntifada’ya karşı tavır alır. Ne var ki, bir süre sonra İntifada ile ilgili muhalefetinden vazgeçmek zorunda kalır Arafat. 1988 yılında ise Cezayir’de toplanan Filistin Ulusal Meclisi, Arafat başkanlığında Filistin (Özerk) Devleti’ni ilan eder. Bu gelişmenin doğal bir uzantısı olarak Arafat, ABD ile vardığı mutabakat gereği BM’de yaptığı konuşmada terörü kınar. Tüm dünyanın Ortadoğu’da "Amerikan barışı" beklediği bir vasatta ABD yönetimi ile FKÖ arasındaki görüşmeler başlatılır. Değişen dünya koşullarında ABD, bölgedeki fasit döngüyü kırmayı yararına görmeye başlamıştır. Filistin-İsrail sorununa "çözüm" bulmak amacıyla Oslo Süreci başlatılır. 1993’te Arafat, dönemin İsrail Başbakanı Rabin ile Clinton’un ağırlığını koymasıyla el sıkışır. Bir süre sonra İsrail’in Gazze’den çekilmesiyle, Irak’ın Kuveyt’i işgalinden sonra Saddam’ın yanında yer alması nedeniyle hızla itibar kaybeden Arafat, yeniden ABD, Batı ve dolayısıyla Arap devletlerinin önem verdiği lider konumuna yükseltilir. Ve Nobel Barış Ödülü ile taltif edilir. Ancak, Oslo süreci bir süre sonra kesintiye uğrar. Camp David görüşmelerinden de istenilen sonuçlar alınamaz. Dolayısıyla bölgede ortam yeniden gerginleştirilir.
Bu kez Arafat’ın da içinde bulunduğu İkinci İntifada (2000 yılında) başlatılır. Ama tüm bunlar nafiledir. Mısır’ın Camp David’de İsrail ile imzaladığı barış anlaşmasıyla bölgedeki tüm dengeler değişmeye başlamıştır bir kere. Aslına bakılırsa, bölgede "Amerikan barışı"nın temel ilkeleri ortaya çıkmıştı. Ne var ki bunun bölge insanına, özellikle de Filistinlilere kabul ettirilmesi kolay gözükmemektedir. Bu çerçevede bazı planlar yürürlüğe konulur. Başlangıçta kısa süreli "ölümü gösterip sıtmaya razı etme" politikaları yürürlüğe sokulur. Ama 11 Eylül’de ABD’de yapılan saldırılarla birlikte bu politikaların ana hatlarından çok politikaları uygulamaya sokacak yöntemler değişmeye, daha da sertleşmeye başlar. ABD’nin tüm dünyada "önleyici savaş" adı altında başlattığı işgal, devlet terörü ve katliamlara Filistin’de İsrail de eşlik etmeyi yeğler. Gelişmelerle Suriye ve İran da izole edilince bölgedeki devlet terörüne karşı koyabilecek dengeler de alt üst olmuştur. İki kutuplu dünya düzeni yıkılıp yeni dünya düzeni arayışı sürecinin başladığı noktadan itibaren Arafat ne yapacağını şaşırmıştır. Bir o yana bir bu yana yalpalamaktadır. Artık ABD ve yandaşlarının isteklerinin bir çoğunu yerine getirmeye çalışan Arafat, bir süre sonra Filistinliler üzerindeki hakimiyetini yeniden kaybetmeye başlar. Bush’un başkan seçilmesiyle, Şaron’un devlet terörüne destek veren ABD de Arafat’ı muhatap kabul etmemektedir. Peki ne olmuştu da ABD yönetimi, daha düne kadar tanıdığı Filistin devletinin başındaki Nobel ödüllü "kahraman"ı bir kalemde silip atmıştır?! Bu sorunun cevabı hayati öneme sahiptir ve bundan sonraki Filistin’deki gelişmelere ışık tutacak mahiyettedir.
Hatırlanacağı gibi, 11 Eylül şokundan sonra ABD’nin bölge politikasında bazı kavramlar daha da ön plana çıkmıştır. Artık revaçta olan "ılımlı", "laik-demokrat" liderlerdir. ABD ve Batı için kullanışlı olan liderler üretilmeye çalışılmaktadır. Arafat benzeri liderlerin kullanım ömrü dolmuş, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Edward Said’in altını çizdiği gibi, 70’li yılların sonunda seküler Batıcı bir Filistin devleti, Filistin’deki milliyetçiliğin hedefi olarak formüle edilmiş, Filistin topraklarını ve özellikle de Müslümanların kutsal şehri Kudüs’ün kurtarılması evrensel anlamda Müslümanların meselesi olmaktan çıkarılmış, Arapların gündemlerinden düşürülmüştür. Bir anlamda Arafat ve diğer Arap liderleri, misyonlarını yerine getirmiş ve Filistin meselesini ABD ve Batı’nın istedikleri zemine çekmeyi başarmışlardır. Zaten Arap milliyetçiliği ile Sosyalizm arasında gidip gelen ideolojik bir zeminde Filistin davasının yürütülemeyeceği de açıkça ortaya çıkmıştır. Öyle ise bölgenin BOP çerçevesinde yeniden yapılandırılmasının önünde ciddi bir engel kalmamıştır. Nitekim bu projenin çok boyutlu olarak yürürlükte olduğu da bilinmektedir. Ancak bu süreç yürürlükte iken bilinçli ve sistematik olarak bir manipülasyon da söz konusu olmaktadır. Bu çok boyutlu savaşın terör ve katliam boyutu "insani" yönleriyle işlenmekte, dine vurgu yapılmamaya özellikle dikkat edilmektedir. BOP çerçevesinde yürütülen düşünsel, ideolojik savaş ise gündemden kaçırılmaya, emperyalizmin ideolojisi çeşitli yöntemlerle evrensel değerler olarak lanse edilmeye özen gösterilmektedir. Sanki katliamlar, ABD’nin bölgedeki işgali ve İsrail’in Filistin’in bazı kesimlerinden çekilmesi sonuçlanıp, laik-demokratik yapılar bölgede boy gösterdiğinde tüm sorunların çözüleceği zımnen kamuoyuna pompalanmaya çalışılmaktadır. Bu oyunu, Arafat’ın ölümüyle, medyada gözüken "İslam dünyası ve özgürlüğe değer veren insanlar derin üzüntü içinde" ve benzeri başlıklar da ele vermektedir.
Bundan sonra, bölgedeki yeni dengelere/dengesizliklere uygun lider adaylarının gündeme getirilmesi kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Global sistemin kıskacında bulunan tüm propaganda araçlarının, bu yeni lider adaylarını bölge insanına pazarlama adına her türlü yola başvuracağından kimsenin şüphesi yoktur. Hamas, Hizbullah ve İslami Cihad gibi örgütler ya terör yaftasıyla köşeye sıkıştırılacak, marjinal örgütler haline getirilerek tasfiye edilecekler ya da yeni bir durum değerlendirmesiyle bugüne kadar yaptıkları yöntem hatalarını değerlendirerek düşünsel netliğe sahip, ilkeli, uzun soluklu örgütler olmak yolunda ciddi adımlar atacaklardır. Artık bu örgütlere, ABD ile ihtilaflı olan, dolayısıyla iktidarlarını tehlikede gören yönetimlerin ve ideolojik olarak fasit bir döngü içerisinde bocalayan, global sistem ile uzlaşma yolları arayan İran’ın verebilecekleri fazla bir destek bulunmamaktadır.
ABD’nin radikal olarak yaftalayıp terörle irtibatlandırmaktan memnun olduğu kesimleri safdışı edip, işbirliğini "ılımlı"larla sıklaştırma temelinde yürüttüğü Ortadoğu politikası herkes tarafından bilinmektedir. Bu bağlamda, özellikle kendilerini İslami hareket olarak tanımlayanlardan, İslami yorumlarını olabildiğince esnetmeleri, hatta Batılı değerlerle uyuşur hale getirmeleri beklenmektedir. ABD’nin Türkiye’ye yüklemek istediği misyon da dikkate alındığında gelecekle ilgili projeksiyonlar bir noktaya işaret etmektedir: Demokrasi etrafında dans!...
"İkbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmek" bedbahtlığına düşmeden Allah’ın rızasını umanlar ise dosdoğru yol üzerinde uzun soluklu mücadelelerine hiç ara vermeden devam edeceklerdir, hiç şüphesiz...

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...