|

Arafat ve Düşündürdükleri
Hüseyin ALAN
Dünyamızın Fıedel Castro’dan sonra tanıdığı, ideolojik bir kavganın
sahibi, devrimci ve direnişçi tarzı ile uzun soluklu mücadele
sürdürebilen, yakın tarihin tanık olduğu ender şahsiyetlerden biri
olarak, savaşçı kimliği ile Ebu Ammar da göçtü gitti. Kendi kuşağı
devrimcilerinin davasını terk ederek kapitalizmin hizmetine koştuğu ve
tamamen değiştiği günümüz eski tüfek devrimcileri için çok anlamlı ve
birazda nostaljik bir kayıp olmalı bu. Kahramanlık ya da hainlik gibi
iki kısır uç noktalarından bakılamayacak kadar uzun süren mücadelesinde
mazlum toplulukların gönlünde her zaman sempatik bir yer bulabilmiştir.
Gün olmuş sosyalist ideale, gün olmuş Arap milliyetçiliğine ve son
olarak ta laik demokrat projeye bağlı kalarak davası adına Filistin
savaşında önderliğini her daim sürdürebilmiştir. Dünya liderleri,
uluslararası konjonktür ve onun hep öncelemek durumunda kaldığı
pragmatik tavırları, davasının hedefini belirlemede birincil sırada oldu
dersek, haksızlık etmiş olmayız sanırım. Sonuçta sür-git devam eden
kanlı bir kavganın içinde, akıbetinin nereye varacağı çoğu kere de belli
olmayan hareketinin yönü, kendi iradesinden daha çok Arap liderleri veya
diğer güç odaklarının tutumuna bağlı kaldığı dönemlerde bile, sürekli
kanlı bir kavganın içinde ve önünde olmak, kendi örgütleri ile de çıkan
sorunlarla boğuşmak öylesine kolay baş edilir cinsten bir iş değildir.
Netice itibari ile geldiği yer, Filistin’in İsrail işgalinden tamamen
kurtarılması ve bağımsız bir devlet kurma noktasından, İsrail’in devlet
olarak tanındığı ve kendi topraklarında azıcık bir yere razı olmak
pahasına, bazı dava arkadaşlarının da ciddi muhalefetine rağmen barış
masasına oturmayı hazmedebilmiş, biraz da yorgun ve çaresiz bir lider
görüntüsü verdiğinde sevenlerini zaman zaman üzmüş olmalıdır. Kendi
çizgisi açısından davasına hep sadıklığı konusunda direnç gösterebilmiş,
tek başına kaldığı nice zamanlarda bile motivasyonunu korumuş,
taraftarlarına heyecan aşılamayı bilmiştir. Sonuçta Filistin davası
onunla, o da Filistin ile bütünleşmiştir dersek pek te yanlış bir
yargıya varmış olmayız. İşte bu türden nedenlerle davasının liderliği
onun karizması olmuştur...
Bir çatı örgütü görevini üstlenmiş FKÖ içerisinde her düşüncenin yer
aldığı Milliyetçi, sosyalist, demokrat ve de Müslüman hareketlerin
temsili söz konusudur. Düşman, işgal, mülteciler ve bağımsızlık savaşı
verme hesabı hepsini ortak bir dava peşinde birlikte mücadele etme
noktasında stratejik olarak beraberliğe zorlamıştır. Filistin’de
kurulduğu varsayılan göstermelik devlet ve örgütlenmenin temsili
noktasında, intifadaların önderliği ve mücadelenin yönü açısından ciddi
problemler yaşansa da, dışarıya karşı çatlak bir görüntü verilmemeye
özen gösterilmektedir. Yılların FKÖ’nde oluşan bürokratik yapılanma öyle
kolay kolay dağılacak ve kısa sürede sona erecek gibi değildir. Ömrünü
bu örgüt içerisinde geçirmiş, davasını adı, yaşı ve kanı ile perçinlemiş
birikimli, tecrübeli nice kişilikler vardır. Kıdem ve sayısal olarak
üstünlük taslayabilecek, bulunduğu yeri ihtilaf noktasında
kullanabilecek, kimisi içerde kimisi dışarıda, kimisi cephede, kimisi de
merkezde olan ağırlıklı isimler arkalarında tabanları ile birer
vakıadır. Arafat sonrasında dikkat edilmesi gereken husus; liderin
kişiliğinden çok, uğruna mücadelenin sürdürüleceği ideoloji ve hedefler
olacaktır, olmalıdır. Filistin davasında gelinen son noktada, İsrail’in
varlığını tamamen reddederek görüşmeleri benimsemeyen, 1967 savaşı
öncesi topraklarını başlama noktası olarak kabul eden ve barış sürecinde
kalınan yerden devam etmeyi kabul eden grup ve örgütlerin kendi
talepleri, kendi içinde anlaşma zemini ve ağır şartlardan dolayı Arafat
sonrası temsil noktasında anlaşabilirler mi..? Doğrusu bu kısmı
Müslümanlar açısından olumlu ve iç açıcı bir biçimde cevaplamak çok zor.
Arafat’ın kişiliği ile yorgan gibi örttüğü nice sorunlar ölümünden sonra
ortaya nasıl çıkar bilinmez. Ancak bilinen bir şey var ki; İsrail
oluşabilecek bu kaostan, muhtemel tartışmalardan ve olabilecek
gelişmelerden karlı çıkmak için pusudadır. Canımız sıkılsa da bu işin
kırılma noktası; örgütlerin pragmatik davranıp geçici çözümlere razı
geleceği ihtimalinin güçlü gözükmesidir. (Aslında canımız bir kez ve tam
sıkılsa ama bir daha asla aynı şeyleri yaşamasak diyebilirler mi?) Tam
bu noktada İslamcı örgütlerin neler yapacağı, tutumlarının nasıl olacağı
hepimiz için merak konusudur. Çünkü ne Filistin ne de diğerleri asla ve
sadece O Müslümanların sorunu değildir, öyle de anlaşılmamalıdır.
Meseleyi burada Filistinlilerin ya da Arapların sorunu olarak görmek
konuyu hiç kavrayamamak demektir.
Sosyalist ve milliyetçi ideolojik seçenekler artık miadını doldurduğu
için günümüz insanları nezdinde prim de yapmamaktadır. Dolayısı ile bu
tür genel kabullerin esası itibarı ile insanlara kurtuluş reçetesi
sunamayacakları artık tüm dünyada tescillenmiştir. Buna rağmen hala
kendilerini o görüşlere nispet eden lider ve örgütlenmelerin sanal bir
barış ve kardeşlik söylemleri ile varlıklarını sürdürmeye çalıştıkları
için statülerini de korumaya çalışmaları normaldir. Artık onlar için
dava denen şey varoluşlarını sağlayacak, kendileri ve taraftarları için
çıkarlarının korunması noktasında öncelik alacaktır. Geriye kala kala
seküler zihniyetin inşa ettiği demokrat, laik kültür ve o medeniyetin
arkasında olan Batılı Devletler gerçeği ile onun karşısında duran
ideoloji olarak bir tek İslam kalmıştır. Demokratik batı medeniyeti ve
uygarlığının her tarafı ateşe vermek pahasına tüm dünyayı sarmalamaya
çalıştığı günümüzde ya onlardan yana taraf olunacak ya da onların
karşılarında durulacaktır. Onbir Eylül sonrasında Afganistan ve Irak
saldırıları kendi ifadeleri ile; medeni dünyanın vahşi dünya ile olan
savaşıdır. Bu nedenle artık palyatif çözümlerin, pragmatik tutumların ve
başka ideolojik siyaset merkezine sığınmanın anlamı kalmamıştır. ABD
açıkça ve sadece onun yanında yer almayı da değil, tastamam ona
benzeyerek uygarlıklarının temel değerlerini içselleştirmeyi ve onun
gibi olmayı istemektedir. Adı konan savaşın ve sürdürülecek saldırıların
gerçek sebebi budur. Bu saatten sonra Müslümanların önüne fazla bir
tercih de konmamaktadır; ya geçmişlerini ihya ile Batılı efendilerinin
çizdiği çerçevede modern hayatta geçerli, sadece akideye dayalı
şeriatsız bir İslamı (Protestan Hıristiyan gibi) kafirler topluluğu
içinde yaşamak (dinler arası diyalog ve barış söylemleri) veya yirminci
yüz yıldan bu yana sürdürülen görece bağımsız ama Batıya endeksli
ulus-devlet (Türkiye, Mısır, Pakistan, Irak… v.b.) olarak farklı bir
siyasi blokta sisteme entegre edilmek, veyahut yolun bir yerlerinde öyle
olmaya çalışanlara (Afganistan, Bosna, Filistin…v.b.) da böylesi bir yol
haritası önerilmektedir. Dünyanın geldiği siyasi konjonktür budur. Bu
konjonktürü dikkate alan bütün grup ve örgütler bu seçeneklerin ( ! )
kıskacındadır. Sorun, bu kıskacı asıl kabul edip onun içerisinde
alternatif üreterek şekillenmek ve acz içinde gösterilen kanalları
kullanmak veya bu kıskacın tamamen dışında ve bambaşka esaslar temelinde
yeni kanallar açarak o yol üzere olmak ve devam etmektir. Ama
Müslümanlar için doğru olan asla ve kata ikisini bir birine
karıştırmadan, reel politik safsatası ile taviz ve uzlaşmalara gitmeden
kendine ait sahici pozisyonu korumaktır. Tercih noktalarında davayı bir
takım sahte kazanımlara satmamak ve tabii ki her hal ve şeraitte dik
durmayı bilmektir. Bu güne kadar süregelen mücadelelerin tamamı olmasa
da büyük çoğunluğunun sonucu itibarı ile dünyanın efendilerinin
istekleri doğrultusunda kendi rayından saparak neticelenmesi,
hareketlere bel bağlayanların da başkalarına hizmet ettirilmeleri bizler
için yaralayıcı olsa da artık gerçekleri görmenin ve akıllanmanın zamanı
gelmiştir. Zira tarihin kırılma noktası gelmiş, ümmetlerin tercihlerine
göre şekillenebilecek ve belki de yüz yıllık yeni değişime gebe bir
dönemece girilmiştir. Dolayısı ile bu günleri kaybetmek belki de bir
yüzyılı daha kaybetmek olacaktır. Tıpkı geçen yüzyılı kaybettiğimiz
gibi...
Yirminci yüzyılın başlangıcı ile coğrafi değişime uğramaya başlayan
özelde Müslüman topraklarının kaderini ve liderlerinin genel
politikalarını göz önüne aldığımızda gelinen noktanın, uluslaşma
sürecinde, Batı kültürüne ve siyasetine teslimiyetinin resmini
görmekteyiz. Bu bağlamda Filistin’in ve Arafat’ın fotoğrafını aynı
karede birleştirdiğimizde bahsedilen şeyleri örnek olay olarak izlemek
mümkündür. Öyle bir mücadele süreci ve değişim çabası ki, yürütülen
politikaların etkileri hala sürmekte, hareketler ve toplumların tarihsel
yürüyüşleri istenmeyen sonuçlar ile bitmektedir. Dahası insanımızın
zihinsel dönüşümüne de sebep olmaktadır. Müslüman toplumların başsız ve
koruyucusuz kalması ile ortaya çıkan dağılmanın ardından yeniden
toparlanma adına ve hiç olmazsa kendi devletlerini kurarak varlığını
sürdürme amacı ile verilen mücadelelerin başka hedeflere yöneldiğini, bu
arada özünü yitirip dinini ve davasını satan bir sürü lider türediğini,
onlara rağmen derlenip toparlanmanın ise bir türlü mümkün olamadığını,
bu günden geriye baktığımızda hüzünle görebilmekteyiz. Üstelikte ayrılık
ve gayrılıkların giderek artışına şahit olmaktayız. Bir şeylerin yolunda
gitmediği besbelli. Doğru amaç ve hedef tespiti ile doğru yöntemlerin
kullanılmadığı, kendi hedefine kilitlenip yılmadan yürümeye devam
edilemediği, dayatmalara ve sızmalara karşı reflekslerin oluşmadığı,
başlangıcında doğru niyetlerle çıkılsa da salih direnişler örnekliğine
dönüşemediği görülmektedir. Dahası sürecin bir yerlerinde olagelen
sapmalardan hareket ile, verilen mücadelelerin geldiği noktalara
bakıldığında "ah vah" ların da kıymeti kalmıyor. Bunun son örneğini,
Filistin kurtuluş hareketlerinde ve önderleri Arafat’ın yaşam sürecinde
gözlemleyebiliriz. Ne garip; hala ulusal dava güdenlerin gözlerini perde
bürümüş olmalı ki, yirmibirinci yüzyılın değişen dünya şartlarında
küresel kapitalizmin üretip dayattığı yeni dünya düzeninde ulus
devletlerin bitirildiği ve yerine küresel çapta işlerliği olan bölgesel
bloklaşmaların entegre edilmeye çalışıldığı bu yeni dönemde de bir
önceki politik sürecin dinamiklerine takılı kalınacak ve belki de birkaç
neslin daha ümitleri beyhude harcanacaktır. Yazık, insanlık tarihi için
çok uzun bir süre olmasa da, tarihte tatile çıkmak bu kadar uzun
sürmemelidir. Ümmetin sahte önderlerinin eli ile düşülen zilletten,
sahici olanların eli ile izzete kavuşmak mümkündür. Yoksa, koskoca
coğrafyanın insanları Batının kölesi olarak aşağılanmaya, insanlarını ve
kaynaklarını sömürtmeye devam edeceklerdir. Bu arada aramızdan küresel
efendilerine bağlı yeni krallar, yeni başkanlar çıkacak ama bu
efendilerin ve avenesinin borusu yine batıya karşı değil, kendi
insanlarına karşı ötecektir. Yahu, biz Ümmet olarak geçen yüz yılı da bu
filmi seyrederek geçirmedik mi..?
Dünyamızda 18. yüzyılda baş gösteren bağımsız ulus-devlet kurma
evresini, yalnızca ABD, Kıta Avrupa’sı ve onlara sonradan eklenen
Japonya kendi açılarından başarı ile tamamlayarak geçtiler. Bağımsız
birer ulus-devlet olarak ekonomilerini de milli sınırlarında işletir
oldular. Parlamenter demokrasi ile siyasi ideolojilerini ve özellikle
onları var kılan kendi ulus kültürlerini oluşturdular. Bu devre onlar
için yeni bir toplum projesi, insana, evrene ve hayata dair seküler
zihin ile oluşan değer yargılarının şekillendirdiği bir dünya dönemidir.
Aydınlanmanın getirdiği sapkın aklın oluşturduğu bilimsel bakışaçısı ile
dini hayatın dışına iterek tarihte bıraktılar. Teknolojik icatların gücü
ile ekonomide üretim tekniğini yenileyip devasa ekonomik hacme
ulaştılar. Askeri üstünlüklerini deniz ve kara seferleri ile insanların
ve ülkelerin sömürülüp yağmalanmasında kullandılar. Önlerinde duracak
güç yoktu. Dini kuralların terbiyesinden kurtulan Batılı, dünyevi
mantalite ile yer yüzü tanrılığına soyundu. ABD kendi kıtasında
yoğunlaşırken Japonya, Çin ve Rusya’ya saldırıyor, dünyanın geri
kalanını ise Avrupalılar kendi aralarında paylaşıyordu. İmparatorluklar
parçalandı, nüfuz bölgeleri oluşturuldu. Kendilerinin gücüne hayran,
yaşantısına teşne zavallı toplulukları etnik ayrışmaya teşvik edip
bağımsız devlet olmaları yolunda kandırıyorlardı. İlerlemenin,
kalkınmanın ve modern olmanın tek yolunun kendileri gibi olmaktan,
kendileri ile işbirliği yapmaktan geçtiğine ikna ettiler. Süregelen
tarih artık başka işlemeye başlamıştı. Güya her ulus kendi devletini
kurma hakkına sahip olmalı, kendi kültürünü yaşatmalı, uluslar arası
toplulukta kendi adları ve onurları ile hak ettikleri yeri almalı
idiler. Bu süreç içerisinde bu zokayı yutmayan, planın bir parçası
olarak kurulan siyasi ve ekonomik kurumlara üye olmak adına onlarla
işbirliğine gitmeyen toplum hemen hemen hiç kalmadı. Bütün bu işlemler
güya bağımsızlığın teminatını ve tanınması yolunda meşruiyetini temin
ediyordu. Geçmişin İngiltere’sinden kurtulan Fransa’nın ağına,
İtalya’sından kurtulan Almanya’nın kucağına düşüyordu. Dahil olduğu
yönetime isyan eden ve bağımsızlık aşkına yollara düşenlerin bir kısmı
erdi ( ! ) muradına, kalanları ise şimdilik beklemede… Gün oldu dünya
dar geldi Avrupalılara. Kendi aralarında iki dünya savaşı yaptılar
paylaşım için. Kendi aralarındaki bu savaşlar onları zayıf düşürmüştü. O
güne kadar kendi kıtasında hükümran olan ABD, gününün geldiğine karar
vererek savaşlara iyi bir zamanlama ile katılıp liderliğini ilan etti.
Avrupa’nın önceden sahip olduğu tüm yerlere el koyma sırası onda idi.
Sosyalist idealin Rusya’da devlet olması ile gelişen yeni durumda ABD,
Rusya’yı yedeğine alarak kendi düzenini kurdu. NATO’su, BM’i, IMF’si ve
Dünya Bankası gibi kurumlarıyla iktidarını perçinledi. Uzakdoğu Asya,
Kıta Avrupa’sı, Ortadoğu ve Afrika’sı ile koca dünyayı topu topu elli
yılda düzene koyarken Rusya’yı geri kalan bölgeler için korku unsuru
olarak kullandı. Bir taraftan demokrasi oyunları ve bağımsız devlet
olarak kalkınma hayalleri ile kurumlara üye olmak için kendi halklarına
ihanet edenler, diğer taraftan modernleşme projeleri ve reform
hareketleri sonucu aşağılık kompleksi altında geçmişinden utanarak
kültürlerini de değiştirdiler. Her yeni topluluğun içinde oluşturulan
imtiyazlı elit tabaka, batı kültürünün yerleştirilmesinde kullanılan
ajan misyonerliğini gönüllü olarak kabul ediyordu… Hizaya gelenler için
devlet olma ve kabul edilme ödülü sunulurken, direnenler için iç
savaşlar ya da komünist Rusya öcüsü öne sürülüyordu. Kapitalist hür
dünyaya itirazı olanlar sosyalist proje ile kurtuluş reçeteleri peşine
düşüyorlar fakat aynı tezgahın karşıt blokuna dahil ediliyordu. Arada
kalıp üçüncü dünyacılık oynayanlar ise tahliye kanalına
sevkedilmişlerdi.…Sonuçta efendi değişse bile amaç ve yöntem
değişmiyordu. Gerek ABD’nin ve o yılların Rusya’sının diğer ülkeler
üzerinde dışarıdan yaptığı operasyonlar, gerekse içeriden başlayan
özgürlükçü hareketlerin seyirleri bağlantı kanalları vasıtası ile
tamamen yerli işbirlikçilerin eline geçiyordu. O yılların Avrupa’sı,
kendisi yardıma muhtaç himmet dede pozisyonundaydı. Eski günlerine dönme
heveslerini terk etmiş olamazlardı, öyle de oldu. 1960’lı yıllardan
itibaren liderliğini Fransa ve Almanya’nın yaptığı büyük Avrupa
hayalinin bu günlerde son perdesi oynanmaktadır. ABD ise günümüzde
İngiltere’yi yanında tutarak dünya hükümranlığını perçinleme
çabasındadır. Netice itibarı ile, bu aktörlerden hangisi kazanırsa
kazansın yahut kendi aralarında uzlaşarak bloklar düzeyinde de olsa
birlik olsalar geçmiş iki yüz yılın aynısını farklı adlar ile
tekrarlayacaklardır. Çünkü ana-babaları bir kardeş gibidirler.
Sülalelerinden ırsi olarak gelen zalimlik ve yeryüzü tanrıcılığından
vazgeçmeyeceklerdir. Onların sahip oldukları kültür genlerine işlemiş,
mutasyonla DNA’larına kodlanmıştır. Bu kesin yargımız, benimsedikleri ve
sahiplendikleri değer yargıları ve referans noktalarından ileri
gelmektedir. Yeryüzünü fesada uğratan ve insanları köleleştiren
zihniyetin sahibi onlardır… Pekala diyebiliriz ki; onca yıl bağımsızlık
savaşı veren, kendi devletini kurmak isteyen ve kurma imkanını bulan
toplumlardan hiç birisi bu güne kadar istediklerini elde edememişlerdir.
Bize göre de elde etmeleri mümkün değildir. İşte tarih, işte tanığı
olduğumuz elli yıl… Salim kafa ile geriye dönüp bakılınca her şey
apaçıktır. Geçmişte tuzağa düşenler gelecekte de düşebilirler. Kıta
Avrupa’sı, ABD ve Japonya hariç hiç birisi onurlu bir yaşamı
görmemişlerdir. Hiç birisi gerçek anlamda bağımsız ulus-devletlerini
kuramamış, hayal ettiği kalkınma ve refaha erişememiştir. Bunun aksinin
hiçbir örneği yok ve olması da mümkün değildir. Çünkü önerilen hedef ve
tutulan yol bir kandırmacadan ibarettir. Bu iş bebeklerin yalancı meme
ile susturulmasına benzer. Yalancı meme sadece susturanlar için bir işe
yarıyor değil mi?
Batı aydınlanmasının getirdiği rasyonel akılın önerileri ile yapılan
toplumsal dönüşümler esası itibarı ile insanlık tarihinde bir kırılma
noktası ve birer devrim niteliğindedirler. Eski dünyanın anlayış ve
yaşayışından total bir zihniyet dönüşümünü getirmiştir. Artık insan,
hayat ve evren başka türlü anlam kazanmış, başka türlü yorumlanır
olmuştur. Hayatın anlamı, insanlara ve evrene bakış açısı, kendi
aralarındaki ilişkilerin kurulması ve değerlendirmesi bambaşka bir
referanstan hareket ile yürütülmektedir. Bu çağdaş anlayışta Allah, vahy
ve dini ilkeler yoktur. Ölüm, diriliş ve hesaba çekiliş ile ilgili tüm
bağlar kopartılmıştır. Bu medeniyetin kültürel temeli ve referans
bağlantısı dinden tamamen kopuktur. Bu anlayışta Allah, sadece kainatın
yaratılışında vazifeli olup, artık işini bitirerek emekli olmuş, yer
yüzü işlerini de kullarına bırakıp kenara çekilmiştir. Gayrı hiçbir işe
müdahale etmeyen, sadece gerektiğinde kullarının hizmetine koşan bir
hizmetçidir. Bu bir anlayıştır ve kendi tanrısını da kendi üretmiş(özgür
birey)tir. Bu gün ise aynı akıl yapısından hareket ederek çıkarları
gereği dini tarihten geriye çağırıyor, fakat öyle bir numara yapıyor ki
(post modernizm) dinin içini boşaltıp kafasına göre yeniden
anlamlandırıyor. Dolayısı ile ortada bir din var olacak amma, o asla ve
kat’a Vahy hakikatine uymayan, değişime uğramış hali ile olacak.
Görüntüsü değişse de özünde batı insanı değişmez, kendince Allah’a karşı
kazanmış olduğu mevzileri de terk etmez. Bu noktaya gelmek için gerek
kendi aralarında gerekse kendi içlerinde yüzyıl savaşları vermiştir.
Geri dönmek onlar için intihar etmekle eşdeğerdir. İşte bu anlayışın
takipçileri, ülkeleri farklı olsa da aynı kategoride
değerlendirilebilir. Bu zihnin kurduğu bireysel ve toplumsal hayatı,
ekonomik ve siyasi düzeni benimsemek ya da benimsememek bir tercih
meselesidir. Onların kurduğu hayatta da şüphesiz iyi ve kötü yanlar
vardır ve olacaktır. Mesele burası değildir. Mesele esası itibarı ile
Allah’ın dikkate alınıp alınmadığı, yapıp etmelerde onun rızası veya
gazabının önemsenip önemsenmediğidir. Zenginlik, kalkınmışlık, refah,
adalet ve benzeri dünyevi çalışma ürünlerinin hangi değer yargıları
adına kullanıldığıdır. Ölüm gerçeği sonrası nelerin hesabını, kime karşı
vereceğimizi kabul veya reddeşimizdir. İşte anlatmaya çalıştığımız
meselenin özü burasıdır. Bu ölçü, Müslümanlığı seçmek veya kısmen de
olsa reddetmekle doğrudan alakalıdır. Asıl olan çaba ve gayretlerimizin,
direniş ve hareketlerimizin sonuç itibarı ile zafere gitmesi değil,
emredildiği gibi dosdoğru olunması, akideye uygun duruşun sabitlenmesi
ve sonuçta Allah’a hesabını verebilecek pozisyonun korunmasıdır. Şan
olsun, batılı efendiler arasına girilsin, "reel politik ve çağdaşlık
başka türlüsüne izin vermez" zannı ve korkusu ile öne sürülen kumpas ve
mazeretlerin birine takılarak iş tutulmaz. Biz önünde sonunda hesabını
vereceğimiz bir yol tutturmak zorundayız. Tek derdimiz her yer ve
zamanda, her hal ve karda Allah’ı razı etmek, gazabından sakınmak için
çabalamak olmalıdır. Bizim amacımız, bize düşen sorumlulukları yerine
getirmek, akil davranıp üzerimize düşeni yapmak ve sonucu Allah’a havale
etmektir. O Allah ki kendi üzerine düşeni mutlaka yapar. Kendine
sığınan, kendinden başka yar ve yardımcı tanımayanları perişan etmez,
yarı yolda bırakmaz. Şanına yakışmaz onun kendine dosdoğru sığınanları
ve sabredenleri zillete düşürmesi. Hak olarak var olan O, Uluhiyetinde
ve Rububiyetinde ortağı olmayan da O’dur. Fazla söze ne hacet… Her şey
ve herkes ona muhtaç, o ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan
Samet değil midir? Hem bunları kabul edecek, hem de Batının sapkın
değerlerine mi itibar edeceğiz? Müslüman olan için böyle bir teslimiyet
olabilir mi?
Arafat son elli yılın devrimci direnişçilerinden. Tüm dünyada nesli
tükenen, ideolojilerin bitti sanıldığı zamanlarda tutunduğu ideolojinin
yarıştan çekilmesi ile boşlukta kalan, batı karşısında tutunacak dalı da
kalmayan (çevresini oluşturmuş Baas sosyalist ve Arap milliyetçisi
düşüncelerin iflası ile demokratik ideolojiye intisap ederek batı
limanına sığınan topluluk ve devletler) devrede İsrail ile barış
görüşmelerine ağırlık vermek durumunda kalıyorsa bizlere ibretlik
düşünüş yüklemelidir. Onun için, reel politik böyle istiyor ve
dayatıyordu. O da davası adına kabullenmek zorunda kalıyordu. Peki o
zaman "Bu dava ne davası, ne için yola çıktın, nereye geldin?" dememeli
miyiz? Hayatının sonunda düştüğü (düşürüldüğü) duruma nasıl bakmalıyız?
İşte onun gibi olanların neticesiz kalan bir hareketi daha ve sonucu
hüsrana varan bir topluluğun hayalleri. Öncülleri ve benzerleri de böyle
avlanmış ve aynı akıbete uğramıştı. Belki o da bu noktalara gelmek
istemezdi, bu noktaya gelmek için yola çıkmamıştı. Ama işi öyle bir
yerde bıraktı ki, evvelkilerin akıbeti gibi onu da kucakladı izzetsizlik
ve boynu büküklük. O devletini kuramadı, gömülecek bir toprağı da
olmadı. Bunun için çok hüzünleniyordu. Ancak toprağı olanlar ve
devletini kuranlar da onun akıbetinden kurtulamadı. Şah’ların,
Saddam’ların ve Erbakan’ların da sonu bu değil miydi? Görüldüğü üzere
yollar farklı olsa da başka hedefe çıkmıyor... Bütün bunlardan sonra;
birlik dirliğimizin temini, gücümüzün elde edilmesi ancak ve ancak
Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla mümkündür. İzzet ve şerefi başında da,
ortasında da, sonunda da sahih İslam’a pazarlıksız teslim olmakla, her
düşünüş ve davranışı dinin sahibine onaylatmak ve Resul’ünün sünnetine
uymakla kazanırız. Sinelerde başka hesaplar tutmanın alemi kalmamıştır.
Safları sık ve düzgün tutmaya gayret edenlere, istişareye önem verip
ayrılığı teşvik etmeyenlere, dosdoğru yolu takip etmek isteyenlere
sonucu ne olursa olsun güzel bir ecir vardır. Şahsi hesaplar ve bireysel
özgürlükler peşinde koşup ömür tüketenlere, birlik ve dirliğin önünde
durup gavurun namı hesabına kazanç sağlayanlara da kötü bir ecir vardır.
Geçmiş kavimlerin ve hareketlerin yanlışlarından ibret alanlara da selam
olsun. Hesaplarını gözden geçirmek fırsatı olanların niyetlerini
düzeltmelerinde hepimiz için sayısız yararlar vardır. Allah basiretimizi
artırsın…
|