Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 312 | Aralık  2004

                   

 

 


 

 

Arafat ve Düşündürdükleri

 

Hüseyin ALAN

Dünyamızın Fıedel Castro’dan sonra tanıdığı, ideolojik bir kavganın sahibi, devrimci ve direnişçi tarzı ile uzun soluklu mücadele sürdürebilen, yakın tarihin tanık olduğu ender şahsiyetlerden biri olarak, savaşçı kimliği ile Ebu Ammar da göçtü gitti. Kendi kuşağı devrimcilerinin davasını terk ederek kapitalizmin hizmetine koştuğu ve tamamen değiştiği günümüz eski tüfek devrimcileri için çok anlamlı ve birazda nostaljik bir kayıp olmalı bu. Kahramanlık ya da hainlik gibi iki kısır uç noktalarından bakılamayacak kadar uzun süren mücadelesinde mazlum toplulukların gönlünde her zaman sempatik bir yer bulabilmiştir. Gün olmuş sosyalist ideale, gün olmuş Arap milliyetçiliğine ve son olarak ta laik demokrat projeye bağlı kalarak davası adına Filistin savaşında önderliğini her daim sürdürebilmiştir. Dünya liderleri, uluslararası konjonktür ve onun hep öncelemek durumunda kaldığı pragmatik tavırları, davasının hedefini belirlemede birincil sırada oldu dersek, haksızlık etmiş olmayız sanırım. Sonuçta sür-git devam eden kanlı bir kavganın içinde, akıbetinin nereye varacağı çoğu kere de belli olmayan hareketinin yönü, kendi iradesinden daha çok Arap liderleri veya diğer güç odaklarının tutumuna bağlı kaldığı dönemlerde bile, sürekli kanlı bir kavganın içinde ve önünde olmak, kendi örgütleri ile de çıkan sorunlarla boğuşmak öylesine kolay baş edilir cinsten bir iş değildir. Netice itibari ile geldiği yer, Filistin’in İsrail işgalinden tamamen kurtarılması ve bağımsız bir devlet kurma noktasından, İsrail’in devlet olarak tanındığı ve kendi topraklarında azıcık bir yere razı olmak pahasına, bazı dava arkadaşlarının da ciddi muhalefetine rağmen barış masasına oturmayı hazmedebilmiş, biraz da yorgun ve çaresiz bir lider görüntüsü verdiğinde sevenlerini zaman zaman üzmüş olmalıdır. Kendi çizgisi açısından davasına hep sadıklığı konusunda direnç gösterebilmiş, tek başına kaldığı nice zamanlarda bile motivasyonunu korumuş, taraftarlarına heyecan aşılamayı bilmiştir. Sonuçta Filistin davası onunla, o da Filistin ile bütünleşmiştir dersek pek te yanlış bir yargıya varmış olmayız. İşte bu türden nedenlerle davasının liderliği onun karizması olmuştur...
Bir çatı örgütü görevini üstlenmiş FKÖ içerisinde her düşüncenin yer aldığı Milliyetçi, sosyalist, demokrat ve de Müslüman hareketlerin temsili söz konusudur. Düşman, işgal, mülteciler ve bağımsızlık savaşı verme hesabı hepsini ortak bir dava peşinde birlikte mücadele etme noktasında stratejik olarak beraberliğe zorlamıştır. Filistin’de kurulduğu varsayılan göstermelik devlet ve örgütlenmenin temsili noktasında, intifadaların önderliği ve mücadelenin yönü açısından ciddi problemler yaşansa da, dışarıya karşı çatlak bir görüntü verilmemeye özen gösterilmektedir. Yılların FKÖ’nde oluşan bürokratik yapılanma öyle kolay kolay dağılacak ve kısa sürede sona erecek gibi değildir. Ömrünü bu örgüt içerisinde geçirmiş, davasını adı, yaşı ve kanı ile perçinlemiş birikimli, tecrübeli nice kişilikler vardır. Kıdem ve sayısal olarak üstünlük taslayabilecek, bulunduğu yeri ihtilaf noktasında kullanabilecek, kimisi içerde kimisi dışarıda, kimisi cephede, kimisi de merkezde olan ağırlıklı isimler arkalarında tabanları ile birer vakıadır. Arafat sonrasında dikkat edilmesi gereken husus; liderin kişiliğinden çok, uğruna mücadelenin sürdürüleceği ideoloji ve hedefler olacaktır, olmalıdır. Filistin davasında gelinen son noktada, İsrail’in varlığını tamamen reddederek görüşmeleri benimsemeyen, 1967 savaşı öncesi topraklarını başlama noktası olarak kabul eden ve barış sürecinde kalınan yerden devam etmeyi kabul eden grup ve örgütlerin kendi talepleri, kendi içinde anlaşma zemini ve ağır şartlardan dolayı Arafat sonrası temsil noktasında anlaşabilirler mi..? Doğrusu bu kısmı Müslümanlar açısından olumlu ve iç açıcı bir biçimde cevaplamak çok zor. Arafat’ın kişiliği ile yorgan gibi örttüğü nice sorunlar ölümünden sonra ortaya nasıl çıkar bilinmez. Ancak bilinen bir şey var ki; İsrail oluşabilecek bu kaostan, muhtemel tartışmalardan ve olabilecek gelişmelerden karlı çıkmak için pusudadır. Canımız sıkılsa da bu işin kırılma noktası; örgütlerin pragmatik davranıp geçici çözümlere razı geleceği ihtimalinin güçlü gözükmesidir. (Aslında canımız bir kez ve tam sıkılsa ama bir daha asla aynı şeyleri yaşamasak diyebilirler mi?) Tam bu noktada İslamcı örgütlerin neler yapacağı, tutumlarının nasıl olacağı hepimiz için merak konusudur. Çünkü ne Filistin ne de diğerleri asla ve sadece O Müslümanların sorunu değildir, öyle de anlaşılmamalıdır. Meseleyi burada Filistinlilerin ya da Arapların sorunu olarak görmek konuyu hiç kavrayamamak demektir.
Sosyalist ve milliyetçi ideolojik seçenekler artık miadını doldurduğu için günümüz insanları nezdinde prim de yapmamaktadır. Dolayısı ile bu tür genel kabullerin esası itibarı ile insanlara kurtuluş reçetesi sunamayacakları artık tüm dünyada tescillenmiştir. Buna rağmen hala kendilerini o görüşlere nispet eden lider ve örgütlenmelerin sanal bir barış ve kardeşlik söylemleri ile varlıklarını sürdürmeye çalıştıkları için statülerini de korumaya çalışmaları normaldir. Artık onlar için dava denen şey varoluşlarını sağlayacak, kendileri ve taraftarları için çıkarlarının korunması noktasında öncelik alacaktır. Geriye kala kala seküler zihniyetin inşa ettiği demokrat, laik kültür ve o medeniyetin arkasında olan Batılı Devletler gerçeği ile onun karşısında duran ideoloji olarak bir tek İslam kalmıştır. Demokratik batı medeniyeti ve uygarlığının her tarafı ateşe vermek pahasına tüm dünyayı sarmalamaya çalıştığı günümüzde ya onlardan yana taraf olunacak ya da onların karşılarında durulacaktır. Onbir Eylül sonrasında Afganistan ve Irak saldırıları kendi ifadeleri ile; medeni dünyanın vahşi dünya ile olan savaşıdır. Bu nedenle artık palyatif çözümlerin, pragmatik tutumların ve başka ideolojik siyaset merkezine sığınmanın anlamı kalmamıştır. ABD açıkça ve sadece onun yanında yer almayı da değil, tastamam ona benzeyerek uygarlıklarının temel değerlerini içselleştirmeyi ve onun gibi olmayı istemektedir. Adı konan savaşın ve sürdürülecek saldırıların gerçek sebebi budur. Bu saatten sonra Müslümanların önüne fazla bir tercih de konmamaktadır; ya geçmişlerini ihya ile Batılı efendilerinin çizdiği çerçevede modern hayatta geçerli, sadece akideye dayalı şeriatsız bir İslamı (Protestan Hıristiyan gibi) kafirler topluluğu içinde yaşamak (dinler arası diyalog ve barış söylemleri) veya yirminci yüz yıldan bu yana sürdürülen görece bağımsız ama Batıya endeksli ulus-devlet (Türkiye, Mısır, Pakistan, Irak… v.b.) olarak farklı bir siyasi blokta sisteme entegre edilmek, veyahut yolun bir yerlerinde öyle olmaya çalışanlara (Afganistan, Bosna, Filistin…v.b.) da böylesi bir yol haritası önerilmektedir. Dünyanın geldiği siyasi konjonktür budur. Bu konjonktürü dikkate alan bütün grup ve örgütler bu seçeneklerin ( ! ) kıskacındadır. Sorun, bu kıskacı asıl kabul edip onun içerisinde alternatif üreterek şekillenmek ve acz içinde gösterilen kanalları kullanmak veya bu kıskacın tamamen dışında ve bambaşka esaslar temelinde yeni kanallar açarak o yol üzere olmak ve devam etmektir. Ama Müslümanlar için doğru olan asla ve kata ikisini bir birine karıştırmadan, reel politik safsatası ile taviz ve uzlaşmalara gitmeden kendine ait sahici pozisyonu korumaktır. Tercih noktalarında davayı bir takım sahte kazanımlara satmamak ve tabii ki her hal ve şeraitte dik durmayı bilmektir. Bu güne kadar süregelen mücadelelerin tamamı olmasa da büyük çoğunluğunun sonucu itibarı ile dünyanın efendilerinin istekleri doğrultusunda kendi rayından saparak neticelenmesi, hareketlere bel bağlayanların da başkalarına hizmet ettirilmeleri bizler için yaralayıcı olsa da artık gerçekleri görmenin ve akıllanmanın zamanı gelmiştir. Zira tarihin kırılma noktası gelmiş, ümmetlerin tercihlerine göre şekillenebilecek ve belki de yüz yıllık yeni değişime gebe bir dönemece girilmiştir. Dolayısı ile bu günleri kaybetmek belki de bir yüzyılı daha kaybetmek olacaktır. Tıpkı geçen yüzyılı kaybettiğimiz gibi...
Yirminci yüzyılın başlangıcı ile coğrafi değişime uğramaya başlayan özelde Müslüman topraklarının kaderini ve liderlerinin genel politikalarını göz önüne aldığımızda gelinen noktanın, uluslaşma sürecinde, Batı kültürüne ve siyasetine teslimiyetinin resmini görmekteyiz. Bu bağlamda Filistin’in ve Arafat’ın fotoğrafını aynı karede birleştirdiğimizde bahsedilen şeyleri örnek olay olarak izlemek mümkündür. Öyle bir mücadele süreci ve değişim çabası ki, yürütülen politikaların etkileri hala sürmekte, hareketler ve toplumların tarihsel yürüyüşleri istenmeyen sonuçlar ile bitmektedir. Dahası insanımızın zihinsel dönüşümüne de sebep olmaktadır. Müslüman toplumların başsız ve koruyucusuz kalması ile ortaya çıkan dağılmanın ardından yeniden toparlanma adına ve hiç olmazsa kendi devletlerini kurarak varlığını sürdürme amacı ile verilen mücadelelerin başka hedeflere yöneldiğini, bu arada özünü yitirip dinini ve davasını satan bir sürü lider türediğini, onlara rağmen derlenip toparlanmanın ise bir türlü mümkün olamadığını, bu günden geriye baktığımızda hüzünle görebilmekteyiz. Üstelikte ayrılık ve gayrılıkların giderek artışına şahit olmaktayız. Bir şeylerin yolunda gitmediği besbelli. Doğru amaç ve hedef tespiti ile doğru yöntemlerin kullanılmadığı, kendi hedefine kilitlenip yılmadan yürümeye devam edilemediği, dayatmalara ve sızmalara karşı reflekslerin oluşmadığı, başlangıcında doğru niyetlerle çıkılsa da salih direnişler örnekliğine dönüşemediği görülmektedir. Dahası sürecin bir yerlerinde olagelen sapmalardan hareket ile, verilen mücadelelerin geldiği noktalara bakıldığında "ah vah" ların da kıymeti kalmıyor. Bunun son örneğini, Filistin kurtuluş hareketlerinde ve önderleri Arafat’ın yaşam sürecinde gözlemleyebiliriz. Ne garip; hala ulusal dava güdenlerin gözlerini perde bürümüş olmalı ki, yirmibirinci yüzyılın değişen dünya şartlarında küresel kapitalizmin üretip dayattığı yeni dünya düzeninde ulus devletlerin bitirildiği ve yerine küresel çapta işlerliği olan bölgesel bloklaşmaların entegre edilmeye çalışıldığı bu yeni dönemde de bir önceki politik sürecin dinamiklerine takılı kalınacak ve belki de birkaç neslin daha ümitleri beyhude harcanacaktır. Yazık, insanlık tarihi için çok uzun bir süre olmasa da, tarihte tatile çıkmak bu kadar uzun sürmemelidir. Ümmetin sahte önderlerinin eli ile düşülen zilletten, sahici olanların eli ile izzete kavuşmak mümkündür. Yoksa, koskoca coğrafyanın insanları Batının kölesi olarak aşağılanmaya, insanlarını ve kaynaklarını sömürtmeye devam edeceklerdir. Bu arada aramızdan küresel efendilerine bağlı yeni krallar, yeni başkanlar çıkacak ama bu efendilerin ve avenesinin borusu yine batıya karşı değil, kendi insanlarına karşı ötecektir. Yahu, biz Ümmet olarak geçen yüz yılı da bu filmi seyrederek geçirmedik mi..?
Dünyamızda 18. yüzyılda baş gösteren bağımsız ulus-devlet kurma evresini, yalnızca ABD, Kıta Avrupa’sı ve onlara sonradan eklenen Japonya kendi açılarından başarı ile tamamlayarak geçtiler. Bağımsız birer ulus-devlet olarak ekonomilerini de milli sınırlarında işletir oldular. Parlamenter demokrasi ile siyasi ideolojilerini ve özellikle onları var kılan kendi ulus kültürlerini oluşturdular. Bu devre onlar için yeni bir toplum projesi, insana, evrene ve hayata dair seküler zihin ile oluşan değer yargılarının şekillendirdiği bir dünya dönemidir. Aydınlanmanın getirdiği sapkın aklın oluşturduğu bilimsel bakışaçısı ile dini hayatın dışına iterek tarihte bıraktılar. Teknolojik icatların gücü ile ekonomide üretim tekniğini yenileyip devasa ekonomik hacme ulaştılar. Askeri üstünlüklerini deniz ve kara seferleri ile insanların ve ülkelerin sömürülüp yağmalanmasında kullandılar. Önlerinde duracak güç yoktu. Dini kuralların terbiyesinden kurtulan Batılı, dünyevi mantalite ile yer yüzü tanrılığına soyundu. ABD kendi kıtasında yoğunlaşırken Japonya, Çin ve Rusya’ya saldırıyor, dünyanın geri kalanını ise Avrupalılar kendi aralarında paylaşıyordu. İmparatorluklar parçalandı, nüfuz bölgeleri oluşturuldu. Kendilerinin gücüne hayran, yaşantısına teşne zavallı toplulukları etnik ayrışmaya teşvik edip bağımsız devlet olmaları yolunda kandırıyorlardı. İlerlemenin, kalkınmanın ve modern olmanın tek yolunun kendileri gibi olmaktan, kendileri ile işbirliği yapmaktan geçtiğine ikna ettiler. Süregelen tarih artık başka işlemeye başlamıştı. Güya her ulus kendi devletini kurma hakkına sahip olmalı, kendi kültürünü yaşatmalı, uluslar arası toplulukta kendi adları ve onurları ile hak ettikleri yeri almalı idiler. Bu süreç içerisinde bu zokayı yutmayan, planın bir parçası olarak kurulan siyasi ve ekonomik kurumlara üye olmak adına onlarla işbirliğine gitmeyen toplum hemen hemen hiç kalmadı. Bütün bu işlemler güya bağımsızlığın teminatını ve tanınması yolunda meşruiyetini temin ediyordu. Geçmişin İngiltere’sinden kurtulan Fransa’nın ağına, İtalya’sından kurtulan Almanya’nın kucağına düşüyordu. Dahil olduğu yönetime isyan eden ve bağımsızlık aşkına yollara düşenlerin bir kısmı erdi ( ! ) muradına, kalanları ise şimdilik beklemede… Gün oldu dünya dar geldi Avrupalılara. Kendi aralarında iki dünya savaşı yaptılar paylaşım için. Kendi aralarındaki bu savaşlar onları zayıf düşürmüştü. O güne kadar kendi kıtasında hükümran olan ABD, gününün geldiğine karar vererek savaşlara iyi bir zamanlama ile katılıp liderliğini ilan etti. Avrupa’nın önceden sahip olduğu tüm yerlere el koyma sırası onda idi. Sosyalist idealin Rusya’da devlet olması ile gelişen yeni durumda ABD, Rusya’yı yedeğine alarak kendi düzenini kurdu. NATO’su, BM’i, IMF’si ve Dünya Bankası gibi kurumlarıyla iktidarını perçinledi. Uzakdoğu Asya, Kıta Avrupa’sı, Ortadoğu ve Afrika’sı ile koca dünyayı topu topu elli yılda düzene koyarken Rusya’yı geri kalan bölgeler için korku unsuru olarak kullandı. Bir taraftan demokrasi oyunları ve bağımsız devlet olarak kalkınma hayalleri ile kurumlara üye olmak için kendi halklarına ihanet edenler, diğer taraftan modernleşme projeleri ve reform hareketleri sonucu aşağılık kompleksi altında geçmişinden utanarak kültürlerini de değiştirdiler. Her yeni topluluğun içinde oluşturulan imtiyazlı elit tabaka, batı kültürünün yerleştirilmesinde kullanılan ajan misyonerliğini gönüllü olarak kabul ediyordu… Hizaya gelenler için devlet olma ve kabul edilme ödülü sunulurken, direnenler için iç savaşlar ya da komünist Rusya öcüsü öne sürülüyordu. Kapitalist hür dünyaya itirazı olanlar sosyalist proje ile kurtuluş reçeteleri peşine düşüyorlar fakat aynı tezgahın karşıt blokuna dahil ediliyordu. Arada kalıp üçüncü dünyacılık oynayanlar ise tahliye kanalına sevkedilmişlerdi.…Sonuçta efendi değişse bile amaç ve yöntem değişmiyordu. Gerek ABD’nin ve o yılların Rusya’sının diğer ülkeler üzerinde dışarıdan yaptığı operasyonlar, gerekse içeriden başlayan özgürlükçü hareketlerin seyirleri bağlantı kanalları vasıtası ile tamamen yerli işbirlikçilerin eline geçiyordu. O yılların Avrupa’sı, kendisi yardıma muhtaç himmet dede pozisyonundaydı. Eski günlerine dönme heveslerini terk etmiş olamazlardı, öyle de oldu. 1960’lı yıllardan itibaren liderliğini Fransa ve Almanya’nın yaptığı büyük Avrupa hayalinin bu günlerde son perdesi oynanmaktadır. ABD ise günümüzde İngiltere’yi yanında tutarak dünya hükümranlığını perçinleme çabasındadır. Netice itibarı ile, bu aktörlerden hangisi kazanırsa kazansın yahut kendi aralarında uzlaşarak bloklar düzeyinde de olsa birlik olsalar geçmiş iki yüz yılın aynısını farklı adlar ile tekrarlayacaklardır. Çünkü ana-babaları bir kardeş gibidirler. Sülalelerinden ırsi olarak gelen zalimlik ve yeryüzü tanrıcılığından vazgeçmeyeceklerdir. Onların sahip oldukları kültür genlerine işlemiş, mutasyonla DNA’larına kodlanmıştır. Bu kesin yargımız, benimsedikleri ve sahiplendikleri değer yargıları ve referans noktalarından ileri gelmektedir. Yeryüzünü fesada uğratan ve insanları köleleştiren zihniyetin sahibi onlardır… Pekala diyebiliriz ki; onca yıl bağımsızlık savaşı veren, kendi devletini kurmak isteyen ve kurma imkanını bulan toplumlardan hiç birisi bu güne kadar istediklerini elde edememişlerdir. Bize göre de elde etmeleri mümkün değildir. İşte tarih, işte tanığı olduğumuz elli yıl… Salim kafa ile geriye dönüp bakılınca her şey apaçıktır. Geçmişte tuzağa düşenler gelecekte de düşebilirler. Kıta Avrupa’sı, ABD ve Japonya hariç hiç birisi onurlu bir yaşamı görmemişlerdir. Hiç birisi gerçek anlamda bağımsız ulus-devletlerini kuramamış, hayal ettiği kalkınma ve refaha erişememiştir. Bunun aksinin hiçbir örneği yok ve olması da mümkün değildir. Çünkü önerilen hedef ve tutulan yol bir kandırmacadan ibarettir. Bu iş bebeklerin yalancı meme ile susturulmasına benzer. Yalancı meme sadece susturanlar için bir işe yarıyor değil mi?
Batı aydınlanmasının getirdiği rasyonel akılın önerileri ile yapılan toplumsal dönüşümler esası itibarı ile insanlık tarihinde bir kırılma noktası ve birer devrim niteliğindedirler. Eski dünyanın anlayış ve yaşayışından total bir zihniyet dönüşümünü getirmiştir. Artık insan, hayat ve evren başka türlü anlam kazanmış, başka türlü yorumlanır olmuştur. Hayatın anlamı, insanlara ve evrene bakış açısı, kendi aralarındaki ilişkilerin kurulması ve değerlendirmesi bambaşka bir referanstan hareket ile yürütülmektedir. Bu çağdaş anlayışta Allah, vahy ve dini ilkeler yoktur. Ölüm, diriliş ve hesaba çekiliş ile ilgili tüm bağlar kopartılmıştır. Bu medeniyetin kültürel temeli ve referans bağlantısı dinden tamamen kopuktur. Bu anlayışta Allah, sadece kainatın yaratılışında vazifeli olup, artık işini bitirerek emekli olmuş, yer yüzü işlerini de kullarına bırakıp kenara çekilmiştir. Gayrı hiçbir işe müdahale etmeyen, sadece gerektiğinde kullarının hizmetine koşan bir hizmetçidir. Bu bir anlayıştır ve kendi tanrısını da kendi üretmiş(özgür birey)tir. Bu gün ise aynı akıl yapısından hareket ederek çıkarları gereği dini tarihten geriye çağırıyor, fakat öyle bir numara yapıyor ki (post modernizm) dinin içini boşaltıp kafasına göre yeniden anlamlandırıyor. Dolayısı ile ortada bir din var olacak amma, o asla ve kat’a Vahy hakikatine uymayan, değişime uğramış hali ile olacak. Görüntüsü değişse de özünde batı insanı değişmez, kendince Allah’a karşı kazanmış olduğu mevzileri de terk etmez. Bu noktaya gelmek için gerek kendi aralarında gerekse kendi içlerinde yüzyıl savaşları vermiştir. Geri dönmek onlar için intihar etmekle eşdeğerdir. İşte bu anlayışın takipçileri, ülkeleri farklı olsa da aynı kategoride değerlendirilebilir. Bu zihnin kurduğu bireysel ve toplumsal hayatı, ekonomik ve siyasi düzeni benimsemek ya da benimsememek bir tercih meselesidir. Onların kurduğu hayatta da şüphesiz iyi ve kötü yanlar vardır ve olacaktır. Mesele burası değildir. Mesele esası itibarı ile Allah’ın dikkate alınıp alınmadığı, yapıp etmelerde onun rızası veya gazabının önemsenip önemsenmediğidir. Zenginlik, kalkınmışlık, refah, adalet ve benzeri dünyevi çalışma ürünlerinin hangi değer yargıları adına kullanıldığıdır. Ölüm gerçeği sonrası nelerin hesabını, kime karşı vereceğimizi kabul veya reddeşimizdir. İşte anlatmaya çalıştığımız meselenin özü burasıdır. Bu ölçü, Müslümanlığı seçmek veya kısmen de olsa reddetmekle doğrudan alakalıdır. Asıl olan çaba ve gayretlerimizin, direniş ve hareketlerimizin sonuç itibarı ile zafere gitmesi değil, emredildiği gibi dosdoğru olunması, akideye uygun duruşun sabitlenmesi ve sonuçta Allah’a hesabını verebilecek pozisyonun korunmasıdır. Şan olsun, batılı efendiler arasına girilsin, "reel politik ve çağdaşlık başka türlüsüne izin vermez" zannı ve korkusu ile öne sürülen kumpas ve mazeretlerin birine takılarak iş tutulmaz. Biz önünde sonunda hesabını vereceğimiz bir yol tutturmak zorundayız. Tek derdimiz her yer ve zamanda, her hal ve karda Allah’ı razı etmek, gazabından sakınmak için çabalamak olmalıdır. Bizim amacımız, bize düşen sorumlulukları yerine getirmek, akil davranıp üzerimize düşeni yapmak ve sonucu Allah’a havale etmektir. O Allah ki kendi üzerine düşeni mutlaka yapar. Kendine sığınan, kendinden başka yar ve yardımcı tanımayanları perişan etmez, yarı yolda bırakmaz. Şanına yakışmaz onun kendine dosdoğru sığınanları ve sabredenleri zillete düşürmesi. Hak olarak var olan O, Uluhiyetinde ve Rububiyetinde ortağı olmayan da O’dur. Fazla söze ne hacet… Her şey ve herkes ona muhtaç, o ise hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Samet değil midir? Hem bunları kabul edecek, hem de Batının sapkın değerlerine mi itibar edeceğiz? Müslüman olan için böyle bir teslimiyet olabilir mi?
Arafat son elli yılın devrimci direnişçilerinden. Tüm dünyada nesli tükenen, ideolojilerin bitti sanıldığı zamanlarda tutunduğu ideolojinin yarıştan çekilmesi ile boşlukta kalan, batı karşısında tutunacak dalı da kalmayan (çevresini oluşturmuş Baas sosyalist ve Arap milliyetçisi düşüncelerin iflası ile demokratik ideolojiye intisap ederek batı limanına sığınan topluluk ve devletler) devrede İsrail ile barış görüşmelerine ağırlık vermek durumunda kalıyorsa bizlere ibretlik düşünüş yüklemelidir. Onun için, reel politik böyle istiyor ve dayatıyordu. O da davası adına kabullenmek zorunda kalıyordu. Peki o zaman "Bu dava ne davası, ne için yola çıktın, nereye geldin?" dememeli miyiz? Hayatının sonunda düştüğü (düşürüldüğü) duruma nasıl bakmalıyız? İşte onun gibi olanların neticesiz kalan bir hareketi daha ve sonucu hüsrana varan bir topluluğun hayalleri. Öncülleri ve benzerleri de böyle avlanmış ve aynı akıbete uğramıştı. Belki o da bu noktalara gelmek istemezdi, bu noktaya gelmek için yola çıkmamıştı. Ama işi öyle bir yerde bıraktı ki, evvelkilerin akıbeti gibi onu da kucakladı izzetsizlik ve boynu büküklük. O devletini kuramadı, gömülecek bir toprağı da olmadı. Bunun için çok hüzünleniyordu. Ancak toprağı olanlar ve devletini kuranlar da onun akıbetinden kurtulamadı. Şah’ların, Saddam’ların ve Erbakan’ların da sonu bu değil miydi? Görüldüğü üzere yollar farklı olsa da başka hedefe çıkmıyor... Bütün bunlardan sonra; birlik dirliğimizin temini, gücümüzün elde edilmesi ancak ve ancak Allah’ın ipine sımsıkı sarılmakla mümkündür. İzzet ve şerefi başında da, ortasında da, sonunda da sahih İslam’a pazarlıksız teslim olmakla, her düşünüş ve davranışı dinin sahibine onaylatmak ve Resul’ünün sünnetine uymakla kazanırız. Sinelerde başka hesaplar tutmanın alemi kalmamıştır. Safları sık ve düzgün tutmaya gayret edenlere, istişareye önem verip ayrılığı teşvik etmeyenlere, dosdoğru yolu takip etmek isteyenlere sonucu ne olursa olsun güzel bir ecir vardır. Şahsi hesaplar ve bireysel özgürlükler peşinde koşup ömür tüketenlere, birlik ve dirliğin önünde durup gavurun namı hesabına kazanç sağlayanlara da kötü bir ecir vardır. Geçmiş kavimlerin ve hareketlerin yanlışlarından ibret alanlara da selam olsun. Hesaplarını gözden geçirmek fırsatı olanların niyetlerini düzeltmelerinde hepimiz için sayısız yararlar vardır. Allah basiretimizi artırsın…
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...