|

Hükümet Saldırganlığı Tahrik Etti
Neşe DÜZEL /
08.11.2004 / RADİKAL
• Milliyetçiler tarafından
telefonlarla, basın yoluyla tehdit ediliyorum. Saldırganların ardındaki
güç, Susurluk'u ve 70'lerin bazı partilerini çağrıştırıyor
• Geçmiş hükümetin ve AKP'nin üye atadığı bu dernekler kuşku verici.
Türkiye'de demokrasiyi bloke eden bu dernekler gerçek STK mı
araştıracağız
• Lozan ihlal edildi. Biz, 'Lozan'ın bütün yurttaşlara tanıdığı eşit
kültürel haklar uygulansın' diyoruz. Ama Türkiye Sevr'den değil,
Lozan'dan korkuyor
NEDEN? İbrahim Kaboğlu
Geçen hafta, seyredenleri şaşkınlığa düşüren tuhaf bir saldırıyla
karşılaştık. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Başkanı anayasa
hukuku profesörü İbrahim Kaboğlu, düzenlediği basın toplantısında,
kurulun 'Azınlıklar Raporu'nu okurken, arkasındaki bir adam ona saldırıp
raporu yırttı. Raporu yırtan adamın yanında duran birkaç kişi de bu
saldırıyı övdü. Daha sonra raporu yırtan kişinin, devlet memurlarının
sendikası Kamu-Sen'in genel sekreteri olduğu, onu alkışlayanların da
adları hiç duyulmamış bazı derneklerin yöneticileri olduğu anlaşıldı.
Türkiye'de azınlıklar, kimlik, kültürel haklarda eşitlik gibi çok ciddi
tartışmalar, birileri tarafından kaba bir kışkırtıcılıkla saptırılmak
isteniyor. Birilerinin, bir yanıyla epey de gülünç olan bu seviyesiz
davranışlarla, gündemdeki ciddi tartışmaların yerini almak istediği
anlaşılıyor. Prof. Kaboğlu ile saldırganların kimliğini, Kaboğlu'nun
bunları tanıyıp tanımadığını, bizim hep Sevr'den koktuğumuz sanılırken
aslında Lozan'dan korkuyor olabileceğimizi, Lozan'ın maddelerine Türk
devletinin uyup uymadığını, hükümetle İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun
ilişkilerini ve yine tartışma yaratacak yeni raporu konuştuk.
Toplantı baskını rezaletinden başlayalım izninizle. Önünüzdeki raporu
alıp yırtan adamı önceden tanıyor muydunuz?
Tanımıyordum. İnsan Hakları Danışma Kurulu olarak bugüne dek dokuz büyük
toplantı yaptık, ben bu kişiyi hiçbir toplantıda görmedim.
Toplantıya davetli miydi?
Değildi, çünkü biz basın toplantısı yapmaya Başkanlık Divanı olarak
karar verdik. Kimseyi özel davet etmedik.
Ama kimseye de toplantıyı kapatmadık.
Toplantıdan önce sizinle görüştü mü?
Kamu- Sen Genel Sekreteri'den söz ediyorsunuz. Benimle hiç görüşmedi.
Peki onu basın toplantısında sizin tam arkanıza kim yerleştirdi?
Ben toplantıya geldiğimde onlar yerlerini almış, oturacağım masanın
arkasını doldurmuşlardı. Bu kişilerden, Türk Dünyası İnsan Hakları
Derneği Başkanı Abdullah Buksur'u tanıyordum. Kendisi kurulumuzun üyesi.
Bu dernek Tibet'i mi, Türkistan'ı mı kimi temsil ediyor bilemiyorum ama
biz böyle bir dernekle kurul toplantısı yaptığımızda tanıştık. Derneğin
Başkanı Buksur ilk iki toplantıya geldi ve azınlık komitesi dahil
kurulun 13 alt komitesine de üye olarak girdi. Ama sonra bir buçuk yıl
hiçbir kurul ve komite çalışmasına katılmadı. Onu, tekrar ilk kez basın
toplantısında arkamda gördüm. Raporu yırtan Fahrettin Yokuş'u
yönlendiriyordu.
Her isteyen gelip arkanızda durabiliyor muydu?
Kuşkusuz duramıyordu. Ama biz böyle bir zorbalığın olabileceğini
tahayyül etmedik. Kurul üyesi olarak basın toplantısını izlemeye gelen
kişiler diye düşündük. Salon çok kalabalıktı.
Önünüzdeki raporu yırtan adamın bir ülkücü olduğu ve Çatlı'nın yakın
çevresine ulaşan ilişkileri bulunduğu yazıldı. Böyle birini Başbakanlık
İnsan Hakları Danışma Kurulu'na kim atadı?
Hükümetlerimiz atadı. İnsan Hakları Danışma Kurulu, AB sürecinin bir
gereği olarak koalisyon hükümeti tarafından kuruldu. Üyelerin bir
kısmını o hükümet, bir kısmını da AKP hükümetleri atadı. Böylece ilk
kurulduğunda 66 olan üye sayısı, AKP döneminde 81'e çıkarıldı. Rapor
nedeniyle suç duyurusunda bulunan Toplumsal Düşünce Derneği ve Kamu-Sen
koalisyon hükümeti döneminde kurula üye atanırken, Türk Dünyası İnsan
Hakları Derneği ve Hukukun Egemenliği Derneği, AKP döneminde kurula
girdi. Ben bu derneklerin adını ilk kez kurulda duydum. Bir hukukçu
olarak Hukukun Egemenliği Derneği'ni daha önce hiç bilmiyordum. Bizim
kurulun kuruluş amacı insan haklarını geliştirmekti. Bu dernekler ise
hakların bloke edilmesi, yönünde bir etkinlik içine girdiler.
Daha önce kimsenin adını pek duymadığı sivil toplum örgütleri bunlar.
STK adı altında devlet mi kurdurdu ve İnsan Hakları Danışma Kurulu'na
üye olarak soktu bunları sizce?
Bunların yaptıkları, varlık nedenleriyle ilgili ciddi soru işaretleri
yaratıyor. Kurulun toplantılarına üye olarak katılan devletin resmi
temsilcileri insan hakları konusunda olumlu katkılarda bulunurken, bu
derneklerin insan haklarını engelleme amacıyla davranmaları çok
düşündürücü ve kuşku verici. Devletin bize üye olarak atadığı bu
derneklerin, gerçek birer sivil toplum örgütü olup olmadığını önümüzdeki
günlerde anlayacağız. Bu derneklere, insan hakları konusunda bugüne dek
neler yaptığını soracağız.
Zaten bir sendika yöneticisinin, bir canlı yayında böyle bir rezalet
çıkarması akla yakın görünmüyor. Sizce amacı neydi bunu yaparken?
Türkiye'nin farklı düşünceleri tartışarak sorunlara çözüm bulmaya
çalıştığı bu yeni dönemi gölgelemek dışında bir amaçları olamaz.
Türkiye'yi özgürleştiren bu tartışma ortamı engellenmeye çalışılıyor.
Hem AB, hem de demokratikleşme süreçleri baltalanmak isteniyor. Kaba güç
felsefesinin ve örgütlerinin mirasçıları, basın toplantısına gelerek,
kültürel hakların, farklılıkların tartışılmasına hayır dediklerini ve
gerekirse Türkiye'deki bu tartışma özgürlüğüne şiddetle karşı
çıkacaklarını 70 milyona ekranlardan, gazetelerden gösteriyor. Bunlar,
'Biz yalnız değiliz, arkamızda güçler var' mesajını veriyor
Bunların arkasındaki güç kim?
İki tür güç üzerinde durulabilir. Derin devlet bağlamında, MİT-çete
ilişkileri çerçevesinde ortaya çıkan ve Susurluk gibi vesilelerle
varlığını bir miktar öğrenebildiğimiz güç üzerinde durulabilir. İkincisi
de, 1970'li yıllarda tanık olduğumuz bazı siyasi partilerin yan
kuruluşları ve gençlik örgütleri olarak ortaya çıkan güç olabilir. Basın
toplantısındaki saldırgan kişinin mensup olduğu görüş, 1970'li yılları
çağrıştırıyor.
Bu adamların zorbalıklarına bakılırsa insan haklarıyla ilişkileri olduğu
söylenemez. Bunlardan bazıları bu kurula Abdullah Gül'ün döneminde
girmiş. Hükümet bu adamları niye koydu kurula?
Niye koyduğundan çok, 'Hükümet, bu kişilerin tavırları konusunda ne
yapıyor?'un üzerinde durulmalı.
Sizin başkanı olduğunuz kurul Abdullah Gül'e bağlı. Bu saldırıdan sonra
sizi Gül aradı mı?
Hayır.
Başbakan sizi aradı mı?
Aramadı.
Tehdit ediliyor musunuz?
Ediliyorum. Irkçı milliyetçi kesim tarafından basın yoluyla,
telefonlarla tehdit ediliyorum. Kampanya sürüyor. Ama hükümet tehdit
ediliyor olmamla hiç ilgilenmiyor. Başbakan ve bakanların hiçbiri beni
aramadıkları gibi, Adalet Bakanı Cemil Çiçek hükümet sözcüsü olarak
saldırıdan sonra yaptığı açıklamada, 'Onların kendi aralarındaki kavga
aydın kalitesini gösteriyor' dedi. Şiddet uygulamasını hiç sorgulamayan
bu yaklaşımı çok yadırgadım. Bize yapılan bir şiddet pratiğidir. Hükümet
üyelerinin bu şiddete kayıtsız kalması, hatta bu şiddeti meşrulaştırıcı
beyanlarda bulunması çok düşündürücü. Halbuki Abdullah Gül, bir
toplantıda bize 'Sizden somut öneriler bekliyorum' dedi. Başbakan da
gene bir toplantıda bize 'Bu kurulu sembolik olmaktan çıkardık, işlevsel
kıldık. Bu kurula önem veriyoruz' dedi. Bu kurul görüş üretecek, biz bu
kuruldan yararlanacağız demektir bu. Adalet Bakanı da bir toplantımızda,
'Sizden mevzuata katkıda bulunmanızı bekliyoruz' dedi. Hatta Abdullah
Gül, Kasım 2003'te bizden AB'nin İlerleme Raporu'yla ilgili bir
değerlendirme raporu istedi. Çünkü biz Başbakanlığa bağlı yasal bir
kuruluşuz.
Azınlık raporunuz çok tartışıldı. Bu tartışmalar sırasında, işin böy-le
kaba güce, zorbalığa dönüşeceğinin işaretlerini hiç aldınız mı?
Almadım, çünkü bu rapor farklı görüşler sonucunda oluşturuldu. Kurulda
tartışıldı ve herkese söz hakkı tanındı. Hatta hakkımızda suç
duyurusunda bulunan Hukukun Egemenliği Derneği Başkanı Erdem Akyüz
toplantıda demokrat tavrımdan ötürü teşekkür etti. Oylama usule uygun
yapıldı ve hiç kimse bu oylama usulsüzdür demedi. Raporla ilgili bugün
usule yönelik eleştiriler gerçeği yansıtmıyor. Abdullah Gül dahil herkes
raporun o toplantıda tartışılacağını biliyordu. Rapor herkesin
elindeydi. Hükümetin söylediği hiçbir şey doğru değil. Hükümet, 'Bu
raporda azınlıklar, Sevr, Lozan, Türkiyelilik deniyor. Biz onlardan
rapor istemedik diye sağa sola mesajlar verdi. Hükümet raporu hukuken
sahiplenmesi gerekirken, aksine rapora tepkiyi, devlet organlarının bize
cephe almasını dolaylı olarak tahrik etti. Şiddeti kınamadı ve kaba gücü
Başbakanlık binasına taşıyan kesimleri ateşledi. 'Rapor sonradan
değiştirildi' diyorlar. Hayır. Biz raporu oyladık ve onayladık.
Onaylarken, sivrilikleri törpüleme yetkisi Baskın Oran'a verildi ve o da
bunu yaptı. Sivriliği niye törpülediniz diye karşı çıkıyorlarsa başka
tabii.
Özellikle azınlık sözcüğüyle ilgili tepkiler var. Prof. Baskın Oran
azınlık kavramı konusunda, bizim devletin algılama biçimiyle gelişmiş
dünyanın algılama biçimi arasında fark olduğunu açıkladı. Değişik
anlamlar yükleniyor bu kelimeye. Kimse size bu sözcüğün ne anlama
geldiğini sormadı mı?
Sormadı. Zaten raporu kimse okumadı. Okusalardı, 'Lozan'ın tanıdığı
azınlıklar statüsünün dışında başka azınlıklara da statü yaratın' diye
bir önerinin bulunmadığını göreceklerdi.
Baskın Oran'la birlikte siz, sürekli olarak Lozan'ın 39/4'üncü maddesine
dikkat çekiyorsunuz. Bu maddede, Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm
yurttaşlarına eşit haklar tanınması isteniyor. Kendi dillerini her türlü
açık toplantı dahil konuşabilme, kültürlerini yaşayabilme, bunu her
türlü basın, yayın yoluyla yayabilme hakkı tanınıyor. Acaba azınlık
raporuyla ilgili asıl sorun, sizin Lozan'ın uygulanmasını önermeniz mi?
Lozan bu ülkede kısmen uygulandı. Mesela Lozan'da azınlık hakkı verilen
gayrimüslimi, 'Rum, Ermeni ve Musevi'yle sınırlı tutan bir hüküm yok.
Eğer Lozan'ı uygulasaydık, Anadolu kültürüne çok şey kazandırmış olan
Süryanileri, Yezidileri, Asurileri darmadağın etmezdik. Onları biz teker
teker yok ettik, Avrupa'ya dağıttık. Ayrıca Lozan'la azınlık hakkı
tanıdığımız Rum, Ermeni ve Musevilere de sınırlamalar getirdik. Biz
raporumuzda 'Lozan uygulansın. Lozan'ın tanıdığı azınlık hakları ve
bütün yurttaşlara tanıdığı kültürel haklar uygulansın' diyoruz. Çünkü
Lozan, 'Azınlık statüsü, grup hakkı, kolektif hak tanımaksızın Türkiye
Cumhuriyeti'nin bütün yurttaşlarına eşit kültürel haklar tanınsın'
diyor. Mesela bir Çerkez, ben tamamen Türküm diyebilir ve ona kimse bir
şey diyemez. Bir başka Çerkez de benim dilim var ve ben bu dili
çocuklarıma okutacağım diyebilir. Ona da kimse bir şey diyemez. Bir
Çerkez isterse ben Türkiyeliyim ya da ben Çerkez kökenli biriyim
diyebilsin. Lozan'da Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarına bu kültürel
haklar tanınıyor. Ama Lozan Türkiye'de ihlal edildi.
Bu ülkede hep Sevr'den korkuldu. Aslında biz Sevr'den değil de Lozan'dan
mı korkuyoruz?
Tartışmalara ve tepkilere bakıldığında, hiç kuşku duymadan evet
Lozan'dan korkuyoruz derim. Çünkü ' Ne mozaiği, ne kültürel hakkı, ne
dili' diye bize kalkan yumruklar bu korkuyu açıkça ortaya koyuyor. Evet,
biz aslında Lozan'ın gerçek anlamda uygulanmasından korkuyoruz. Bir de
'Her ülkenin kendi azınlık tanımı var' diye terminoloji karmaşası
yaratmaya çalışıyorlar. Hayır, uluslararası metinlerde ortak bir azınlık
tanımı var. Her ülkenin kendi azınlık tanımı yok ama her ülkenin
azınlıkla ilgili farklı çözümleri var. Mesela biz Lozan'da daha çok
kültürel haklar temelli azınlık statüsü tanıdık. Ama Çek Cumhuriyeti,
Macaristan'da olduğu gibi siyasal haklar temelli azınlık statüsü
tanıyanlar da var. Biz böyle bir öneride bulunmadık. Zaten AB de
bulunmuyor ve o da kültürel haklar temelli bir azınlık tarifi yapıyor.
Ama ortalığı bulandırmak isteyenler şimdi 'Lozan'a ne oluyor' diye
soruyor. Bir şey olmuyor, Lozan uygulansın!
En çok tartışılan konulardan biri de Türk ve Türkiyelilik. Sizce
gerçekten Türkiyelilik kavramının Türkiyeyi böleceğinden mi korkuyorlar,
yoksa bu bir tür bilek güreşi mi? Devletin bazı kadroları Türkiyelilik
kavramı kullanılırsa kendilerini yenilmiş mi hissedecekler?
Azınlık meselesinin sosyopsikolojik arka planı derin tabii. Türkiyelilik
kavramının Türkiye'yi böleceğini gerçekten düşünen bir azınlık olabilir.
Ama burada bir bilek güreşi olayı da var. Bu bilek güreşine
kalkışanların, önemli bir kısmı, aslında kendi kökenlerini saklama
gayreti içine girebiliyor. Bir toplantıda bana bir yetkili, 'Hocam,
aşırı milliyetçi güç kullananların, ben milliyetçiyim, Türküm diyenlerin
soyadlarına bakıyorum da, 'yücetürk, yavuztürk, kahramantürk' diye hep
sıfatlar eklenmiş. Bunlar, Lozan'ın yaptığı tanımda Türk kökenli
olmayanlar ama şu partinin vurucu güçleri arasında yer alıyorlar' dedi.
Türk'ten çok Türk olma, bir korkunun bastırılmasıdır.
Acaba farklı olduğum için dışlanır mıyım, Gürcü ya da Çerkez kökenli
olduğum için bana farklı davranılır mı korkusudur bu. Yaratılmış olan
milliyetçi havada öne çıkma gayretidir bu.
Korkmakta haksızlar mı?
Nüfus Kanunumuzdan Soyadı Kanunumuza, nüfus cüzdanımızda yer alan din
hanesine kadar, bu korkuda haklılık payı var tabii. Bu cumhuriyet
Anadolu topraklarında kurtuluş mücadelesi veren herkesin katkısıyla
kuruldu ama on yıllar geçtikçe tek kökene, tek ırka indirgenen bir
uygulamaya gidildi. Tek ırkla özdeşleşen devlet anlayışının anayasaya
yansıması en açık biçimde 1982 Anayasası'nda oldu. Her maddesinde gerek
olmadığı halde Türk sözcüğü kullanıldı. Türk milleti denildi. Türkçe
dışındaki diller yasaklandı. Atatürk de Türk, Türk milleti, Türk devleti
dedi ama 1921 ve 24 anayasalarında hep Türkiye devleti, Türkiye ahalisi,
Türkiye Cumhuriyeti denildi. Türk devleti, Türk halkı denmedi.
Bütün bu yaşananlardan sonra devlete danışmanlık yapmaktan pişman
mısınız?
Çok acı çektik, aşağılandık ama pişman değilim. Çünkü bir süreci
yakından izledim. Hükümet dışarıda AB'ye, 'Biz de insan hakları danışma
kurulu kurduk' diye övünüyor, içeride ise bizi muhatap almıyor. Biz
kurul olarak bir de 2004 yılı İnsan Hakları Raporu hazırladık ve
üyelerimize gönderdik. Bu rapor, kurulda oylandığı halde, devletin üst
kademelerinden 'Raporunuzda aşırı saptamalar var. Raporunuzu geri çekin'
diye uyarı aldık. Şimdi de bu rapor tartışılabilir. Çünkü bu raporda
2004 Türkiye fotoğrafını sadece haklar bazında çekmedik biz. Kurumların
işleyişi çerçevesinde de çektik ve raporda, hükümetin zina konusunda bir
örneğini yaşadığmız yasama mantığını eleştirdik. İşkence, sosyal haklar,
çevre hakkı gibi hak ve özgürlüklerdeki ilerlemelerin de sanal kaldığını
belirttik. Ayrıca 'türban'ı da hükümet gibi savunmadık. Bu da hükümeti
rahatsız etti herhalde...
|