|

Doğru Düşünmenin Yöntemi*
İnsanı, diğer canlılardan ayıran
vasfı, akıl iken, aklı anlamlı kılan da fikir üretmesidir.
Fikir/düşünce, eşya hakkında aklın doğru/yanlış hükümleridir. Bu
bağlamda fikir, doğru ya da yanlış olsun, insan zihninin, varlık
dünyasına ilişkin vermiş olduğu hükümlerin genel adıdır.
Fikrin/düşüncenin oluşması için şu dört unsurun varolması gerekir.
Bunlar 1) eşya, 2) duyu organları, 3) akıl ve 4) sabık bilgidir. Bu 4
unsurdan birinin eksik olması durumda, fikir oluşmaz. Eşya hakkında duyu
organlarının yardımıyla bilgi sahibi olan insan, düşünsel süreçten
sonra, bunları, sabık bilginin de yardımıyla anlamlandırarak
fikir/düşünce üretir.
Burada karşımıza ilk bilginin/sâbık malumatın nasıl oluştuğu sorusu
çıkmaktadır. Kur'an bu konuda "Ve Adem'e isimleri öğretti" ve "Adem
Rabb'inden kelimeler telakki etti (öğrendi)" buyurarak, insana ilk
bilgiyi Allah'ın verdiğini beyan etmekte ve pekçok spekülasyonun nedeni
olan bu tartışmayı bitirmektedir. Sabık bilgiyi elde eden insan bilinen
şu 3 yoldan bilgi edinir: 1) Eşyanın zatının algılanması yoluyla, 2)
Eşyanın izinin algılanması yoluyla, 3) Doğru -sadık- haber yoluyla. Beş
duyu organı vasıtasıyla eşyanın zatı hakkında bilgi edinilebildiği gibi,
eşyanın zatının olmaması halinde, izinden/eserinden yola çıkarak da
bilgi edinilebilir. Örneğin, bir kediyi görmediğimiz halde, izinden onun
kedi olduğu sonucuna varabiliriz. Bir de Peygamberler vasıtasıyla bize
ulaşan doğru haber vardır ki, bu da bilgi edinmenin yollarından birini
teşkil eder. Peygamberler aracılığıyla bize ulaşan bu bilgiye 'vahiy'
diyoruz. Vahiy, duyu organlarınca algılanamayan alem (gayb alemi)
hakkında bilgi edinmenin tek yoludur. Bu bilgi Allah'ın katındadır ve
insanoğlu, kendi çabasıyla bu bilgiyi elde edemez. Ancak Allah dilerse,
o da ancak O’nun bilediği kadarıyla, Resulleri vasıtasıyla bu bilgiye
sahip olunabilir.
Vahiy, varlığın da, ilmin de kaynağı olarak Allah katından geldiği için,
eşyanın tabi olduğu sebep-sonuç ilişkisine ters düşmez, Vahiy, duyu
organlarıyla algılanan aleme ait bilgiyi kuşattığı gibi, bu organların
algılayamadığı aleme ilişkin bilgiyi de içermesi nedeniyle, daha üst bir
bilgidir. Bu nedenle vahiy, bilgi kaynaklarının ilkidir; öyle olmalıdır
da.
Allah'ın çağlar boyu, insanlara vahiy göndermesi, insanın aklıyla 'her
türlü' bilgiye ulaşamadığının/ulaşamayacağının da delili sayılmalıdır.
Zira akıl her türlü bilgiye ulaşabilseydi, en azından tarihsel tekamül
süreci içinde, insanlığın belirli konularda mutlak bilgiye ulaşmış
olması gerekirdi. Bu yüzden, insanlığın vahye muhtaç olduğu kabul
edilmelidir. Akıl ve ahlak bakımından insanlığın zirvesinde olan
(huluk'in-azîm) Hz. Muhammed'e dahi, "ne yapacağını bilmez halde bulup,
doğru yola ulaştırmadık mı?" şeklinde hitap edilmesi, bu gerçeğin açık
ifadesidir.
Bu noktada vahyî bilgi ile kesbî bilginin doğru bir biçimde tanımlanması
gerekmektedir. Vahyî bilgi, insan, evren ve hayat hakkında evrensel
kuralları içerir ve bu bilgi, eşyaya ait bilgiyi de kuşatır. Kesbî
bilgi, insana bahşedilen akıl ve beş duyu ile bilinebilecek bilgidir;
Allah'ın eşyaya koymuş olduğu kanunların bilgisi bu alana girer, insan
aklının kuşattığı bu alan, bilimin/ilmin alanıdır ve sonuçlarından biri
de teknolojidir, insan bu alanda çok geniş bir düşünsel hareket
serbestisine sahiptir. Atomun parçalanabilmesinden tutun da,
microchip'ler yoluyla muazzam boyutta bilginin depolanmasına ait
teknikleri de, insan, bu yolla bilebilir. Ancak yine de, bu alanda
ulaşılacak en üst düzeyde bilgi bile, kendisine "çok az ilim verilen"
insanın, gayba ait konularda hakikati yakalayamayacağı gerçeğini
değiştirmez, insan, bu bilgisiyle ne Cennetin ne de Cehennemin varlığına
ya da yokluğuna ait kesin bir fikir geliştiremez/ileri süremez. Bu
konudaki kesin bilgi, ancak Mutlak Bilgi'nin sahibinden alınabilir ki
bunun adı da vahiydir.
Vahyî bilgi, ayrıca kural da koyar. Örneğin, miras, örtünme, faiz,
yetimlerin malları, zekat vb. gibi alanlarda sabit hükümler içerir. Bu
hükümlerin, salt akıl yoluyla doğruluğu/yanlışlığı ispatlanamaz. Vahyî
bilgi, o konuda mutlak doğrunun ifadesidir. Akıl, o hükmün doğruluğunu
'anlayabilir'. Akıl, vahyî bilgiyi yanlışlayamaz. Eğer vahyin hükmü,
akla aykırı gibi görünüyorsa, akıl, ya o konuda yeterli bilgiye sahip
değildir; ya da, hevanın/arzu ve isteklerin etkisi altında kalmıştır.
İşte bu noktada vahyin, doğru anlaşılması sorunuyla karşılaşırız. Doğru
düşünebilmek için, vahyin kaçınılmazlığını vurgulamak yeterli değildir;
vahyin doğru anlaşılması da gereklidir. Vahiy, kendi bütünlüğü içinde
ele alınmalı, parçacı yaklaşımla, vahye ters sonuçlar çıkarılmamalıdır.
Örneğin, "kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın" ayetini, cihada
katılmamak için delil getirmek asla mümkün değildir, ancak bu ayete
böyle bir anlam yükleyenler olmuştur. Bu anlayış sahipleri, vahyi kabul
etmekle birlikte, ona yanlış anlamlar yüklemek suretiyle, doğru
düşünmenin gereklerini yerine getirmemiş olmaktadırlar.
Buraya kadar anlattıklarımızdan şu sonu-cu çıkarabiliriz. Doğru
düşünebilmek için, doğru bilgiye, işlevini gören sağlıklı duyu
organlarına ve sağlıklı çalışan akla ihtiyaç vardır. Vahiy, mutlak
anlamda doğru bilgidir. Vahiy kökenli bilgi yukarıda sıralanan şartların
da yerine getirilmesi durumunda, doğru fikre ulaştırır.
Akide de doğru düşünceye, doğru bilgiye dayanmalıdır. Akide, hayat,
evren ve bunların öncesi ve sonrası hakkındaki hükümlerden oluşur. Vahye
dayanan ve doğru bilgi edinmenin yollarına uyularak elde edilen bilgi,
doğru akideyi doğurur. Bu bağlamda Kur'an akidenin/itikadın temelini
oluşturur.
Metod ise doğru akideye dayalı dünya görüşünden/nizamdan çıkar. Metod,
bir sistematiktir. Belirleyicisi ise düşüncedir. Ancak metodun doğruluğu
ile, doğru düşünce arasında da doğru orantılı bir ilişki vardır. Nitekim
ilim, metoduna uygun olarak öğrenilirse ancak, istenen sonuca götürür.
Yanlış metod, genellikle yanlış bilgi ve fikre götürür.
Doğru fikre ulaşmak için, önyargılardan (vehim vb.) kurtulmak gerekir.
Düşüncenin önündeki engeller (gelenekler, adetler, tasavvufî hurafeler,
mezhep taassubu vb.) aşılarak vahye dayalı düşünülmelidir. Vehim, eşya
hakkındaki hükmün yanlış verilmesidir ve insanı yanlışa götürür. Ayrıca
nefsin arzuları da (heva ve heves) doğru düşüncenin önündeki en önemli
engellerden biridir. Yahudiler Peygamberin Allah'ın Elçisi olduğunu
"kendi oğullarını tanır gibi" bilmektedirler, ancak nefislerine uyarak
bu bilgilerini imana dönüştürmemişlerdir.
Şu halde doğru düşünceye ulaşmak için;
1. Doğru bilgi -vahiy- ilk şarttır,
2. Vahiy kendi bütünlüğü içerisinde ele alınmalıdır,
3. Akıl, vahyin yönlendiriciliğinde işlev görmelidir,
4. Akıl, eşyanın zatına uygun hüküm vermelidir,
5. Duyu organları sağlıklı çalışmalıdır,
6. Sabık bilgiden yararlanılmalıdır,
7. Vehim, önyargı ve nefsin arzularından uzak durulmalıdır.
• İktibas, sayı:202 |