Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 312 | Aralık  2004

                   

 

 


  

N.  YILDIZ/ ALMANYA

SORU 1: Organ nakli yaptırmak İslam da caiz midir?

CEVAP 1: Organ nakliyle alakalı birebir delil bulmak mümkün değildir. Ancak bu gibi durumlarda benzer illetlerden veya makasıd-ı şer’iyye’den hareketle çözüm üretilebilir.
Organ nakli yaptıran kimse hayati bir durumla karşı karşıyadır. Yani hayatı söz konusudur. Ölüm-kalım söz konusu olduğunda Allah'ın hükmü şudur: "bizatihi haram olan yiyecek ve içeceklerden haddi aşmadan ve başkasının hakkına tecavüz etmeden ölmeyecek kadar yemekte üzerlerine bir günah yoktur.”( 16/115)
Hayatın kurtulması için verilen bu ruhsattan hareketle, hayatı tehlikede olan birine kan, organ nakli veya kemik iliği nakli gibi bir işlemin yapılmasında da her hangi bir sakınca yoktur.
Allah, haram ettiğini darda kalan için meşrulaştırdığına göre hayatın kurtulması için elden gelen birtakım çarelere baş vurmak da aynı gayeye matuf bir gayrettir.
"Hastaya sorumluluk yoktur. Köre ve topala da sorumluluk yoktur."( 24/61,48/17) hükmü; insanın sorumluluğunun içinde bulunduğu şartlarla paralellik arz ettiğini göstermektedir. Her hangi bir organından rahatsız olan kimsenin ızdırabının dindirilmesi için gereğinin yapılması gerekir. Kanamalı bir hastaya kan vermek ne kadar gerekli ise böbreği iflas eden hastaya da böbrek vermek o kadar gereklidir.
Yapılan organ nakillerinin insanın düşüncesi üzerinde herhangi bir etkisi söz konusu değildir. İnanç bir bütün olarak insanın hür iradesiyle seçtiği bir olgudur. Parçalarla tezahür etmez. Bunlar araç gibidir. Araçları da irade sahibi insan dilediği gibi kullanır.
Ancak istismar etmeye, kötüye kullanmaya çok müsait olan bu konunun çok iyi düşünülüp denetlenmesi gerekir. Şimdiden organ mafyalarının türediği bilinen bir gerçektir. Hiç kimsenin hayatının kimsenden daha değerli yanı yoktur. Her can, sahibi için değerlidir. Güçlü-zayıf, fakir-zengin ayrımı gözetilmeden hak ve adalet üzere uygulanması gerekir. Aksi halde birilerinin yedek parça konumuna getirileceği muhakkaktır.
Gerekli tedbirler alındığı ve doğru uygulandığı takdirde İslam’ın insan hayatı için koyduğu değer yargılarına uygun olduğunu düşünüyor; yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.

SORU 2: Kur’an’a göre Alevilik nedir ve tarihçesiyle ilgili bilgi verir misiniz?

CEVAP 2: “Alevi’’ kelimesinin kullanıldığı bu kalıptaki anlamı "Ali taraftarı" demektir. İsmin sonuna eklenen "vi" eki Ali kelimesiyle birleştirilerek "Alivi" şeklini almış iken, ifadede ki sertliği yumuşatmak için "Alevi" şeklinde telaffuz edilmiştir. Mensubiyet/aidiyet bildiren bir ek olan "vi" Anadolu insanı tarafından da kullanılmaktadır: Kayserili anlamına gelen "kayserivi", İstanbullu anlamına gelen "istanbuliy" ifadelerinde olduğu gibi. Bu kelime, Arapça’da "şia" kelimesiyle de ifade edilmektedir.
Şia: taraftar, yardımcı ve bir insanın gurubu anlamına gelmektedir. Bu nedenle mezhepler literatüründe bu guruba "Şiayı Ali = Ali taraftarı" ismi verilmiş ve şia ismiyle anılmıştır. Böylece ıstılahta da "şia" denilince Hz. Ali ve ehli beyt’ine tabi olan bir grup anlaşılmaktadır. Tarihi süreç içinde şia’nın ortaya çıkmasıyla alakalı birbirinden farklı şu görüşler mevcuttur:
1. "Şia-i Ali, peygamber ( a.s) hayatta iken vardı; peygamber hayatta iken peygamberden sonra Din ve devlet işlerine halef Hz. Ali olacaktır" düşüncesinde olanların tezi.
2. "Şia-i Ali, Hz. Muhammed’in vefatıyla ortaya çıkmıştır. Peygamberden sonra ona en yakın ve Ehli Beytinden olan Hz. Ali halifeliğe hak sahibidir" diyenlerin görüşü.
3. "Şia-i Ali Hz. Osman’ın şehadetiyle ortaya çıkmıştır. Ali ve Muaviye gurubu olarak iki grup doğmuştur" diyenlerin görüşleri.
Fakat bu ayrışımları her dönemin siyasileri, siyasi çıkarları uğruna istismar ederek kullanmışlardır. Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesinden sonra Ebu Süfyan, Hz. Ali’ye gelerek: " Hilafet senin hakkındı; sana lazım olan imkanları sağlayayım da hakkın olan halifeliği elde et" diyerek siyasi bir kaos ortamı meydana getirip suyu bulandırmak istemiştir. Bu oyunu fark eden Hz. Ali: "Allah'tan kork. Benim öyle bir iddiam yoktur, git başımdan... En son müslüman oldun, ilk defa kaybedenlerden olma" diyerek geri çevirmiştir. Fakat bu iş burada bitmemiş; uygun ortamlar yakalandığında kullanılmıştır. Zeyd Bin Ali’yi öne çıkartarak Abbasiler kullanmış, Mısır’da Fatımiler kullanmış, İran’da Şah İsmail kullanmış ve en sonda Türkiye’de resmi ideoloji kullanmaya karar vermiştir. Yıllarca bu görevi Sol’a yaptırmışlardı. Rusya’nın dağılmasıyla Sol bu işlevini yitirince yerine Alevilerin konulması uygun bulundu. Bunu zamanın Cumhurbaşkanı: "Devlet Alevi vatandaşları yeni keşfetti" ifadesiyle açıklamıştı. Bu keşfediş siyasi çıkarlar ve rejimin selameti için bu gurubun kullanılacağı anlamına geliyordu. Cem evlerinin ve alevi cemaatının gündeme taşınarak ‘Diyanet’in onları temsil etmediği ile ilgili iddiaları; Cem evlerinin giderlerinin de devlet bütçesinden karşılanması’ gibi isteklerin gündeme gelmesinin arkasında bunlar vardı.
Şia önceleri siyasi bir grup olarak ortaya çıkmış iken; sonraları itikadi bir fırka olarak da tebarüz etmiştir. Bunların bir kısmı İslam’a nispet edilemez anlayışlara sahip olmuşlardır.
Akidesi bozulanları şöyle sıralayabiliriz:
Sebeiye, Gurabiye, Keysaniye, Dürziler ve Nusayriler. Bunlara yeni versiyonlar da eklenilebilir.
Bu bozulmadan kendini koruyanlar ise:
Zeydiler ve On iki imamcılar diye bilinen guruplardır. Bunlardan Hz.Ali ve Hüseyin’den Mehdiyi Muntazıra kadar uzanan on iki imama tabi olanlar, bugün daha ziyade Caferiler olarak anılmaktadırlar. Bu mezhep bugün İran’ın resmi mezhebi olarak devam etmektedir.
Anadolu’nun muhtelif yerlerinde yaşayan ve kendilerini Alevi olarak isimlendiren gruplar da vardır. Bunlardan Şia’nın imamiye çizgisinden çok uzak bir anlayış sergileyenleri olduğu gibi; namazlı niyazlı makul olanları da vardır.
Cumhuriyet döneminde köyden şehire göç başlayınca özellikle yetmişli yıllardan sonra şehirli olan Alevilerin büyük çoğunluğunu sol gruplar şemsiyesi altına almış ve kendilerini orada ifade etmişlerdi. Dünyada sol düşünce Rusya’nın dağılmasıyla önemini yitirince yeniden kimlik kazanma gayreti başladı. Bir kısmı aslına dönerken bir kısmı da yaşadığı dünyada yerini yeniden tespit etme şansını yakaladı. Ancak genel çoğunluğu demokratik çizgide kendini ifade ederek devletin resmi ideolojisini benimsedi. Bu fırsatı yakalayan zinde güçler, bu grubun diğer gruplara karşı denge unsuru olması için gereğini yapmakta gecikmemişlerdir.
Müstemlekeci müstekbirlerin tarih boyu yöntemlerinde bir değişme olmamıştır. Zaman ve zemin değişse de sömürünün ve zulmün yöntemi hep aynı kalmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Mısır’ın Firavunları halkı guruplara ayırarak zayıflatıyor, sonra da onlara zulmediyordu. Günümüzde de aynı anlayışın devam ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki radikal İslam’ın geliştiğini; buna karşı ne yaptıklarını Yaşar Aşık’a bir Amerikalı hatırlatınca, işini bilen patron edasıyla şöyle diyordu: "Hiç gam değil, biz de gelenekçileri örgütleri radikallerin üzerine salarız."
Allah birliğe çağırırken, insanları bölük pörçük ederek zayıflatanların neye ve kime hizmet ettikleri belli değil mi? Irak’ın yürekler acısı durumuna baktığımızda fırka fırka bölünmenin hazin sonunu görüyoruz. Şiiler, Sünniler,Kürtler, Türkmenler bir tek dinin mensubu iken; birbirlerinin katliamına nasıl seyirci kalıyorlar. Allah: "Öyle bir fitneden sakının ki o sadece zalimlere isabet etmekle kalmaz. herkesi kuşatır" buyuruyor. Dünyayı Ahirete tercih etme fitnesi sinelere öylesine çöreklenmiş ki, her birine va’dedilen hayali çıkarlar uğruna işgalcilerle işbirliği yaparak ortaya konulan manzara yürekler acısı değil mi? Bu acı manzaralardan ne zamana kadar ders almadan seyredeceğiz? Bu acılar bizim de kapımızı çalana kadar mı? O gün bunun için çok geç olacaktır. Felaket kapıyı çalınca ibret alınmaz; ibretlik hale gelinir.
Bu nedenle buluşacağımız adres İslam, öğüt alacak kitabımız Kur’an, aramızdaki hukukumuz kardeşlik, işlerimiz danışma olmalı.
Ayrılığın yerini birlik, düşmanlığın yerini sevgi, bencilliğin yerini diğergamlık, dünyevileşmenin yerini Allah'a kulluk almalı.
Savaşın yerine barış, korkunun yerine güven, kavganın yerine huzur gelmeli. Teknolojinin öldürücü gücüyle yetim bırakılan yavruların, sevdikleri yok edilen ana ve babaların, yağmur gibi yağan bombalarla yuvaları yıkılan tüm müstezafların yüzleri gülmeli.
Dünyada ve Ahirette izzet ve şerefin, onur ve haysiyetin, sonu nedametle bitmeyecek hayatın Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslimiyette olduğunu tüm insanlık bilmelidir diyoruz...

SORU 3: Zekat, İnfak, Fıtra ve sadaka diye bildiğimiz kavramları kısaca açıklar mısınız? Bunların mükellefi kimlerdir? İhtiyaç sahiplerine verilirken ölçü ne olmalı?

CEVAP 3: Sorunuzda belirttiğiniz sadakaların hepsi, Tevbe suresinin 60. ayetinde geçen "sadakat" ifadesi içine almaktadır. "Sadakat" genel bir ifade olarak zekat, fıtra ve infak isimleriyle anılan, Allah için verilen tüm takdimeleri ifade etmektedir.
Zekat: Bereket, artış ve temizlenme anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu isimle, namazla birlikte anılmıştır. Biri bedenin diğeri de malın tezkiye ve temizlenmesini sağlayan iki ibadet türüdür. Varlıklı olandan yani İslam’ın zengin kabul ettiği kimselerden alınıp, fakir olanlara verilir.
Zekat’ın sadakalardan ayrıldığı taraf mali varlığın zenginlik seviyesine gelmiş olanından alınmasıdır. Gizli ve açık olan servetin Nisap denilen zenginlik miktarına ulaşmasıyla İslam devletinde zekatı toplayan memurlar tarafından alınır. İslam devletinin olmadığı zaman ve zeminlerde ise bu tamamen kişinin diyanetine bırakılmıştır. Veren için de alan için de toplumsal baskı ve Allah korkusunun dışında hiçbir yaptırım yoktur.
Bireysel gayretlerle devam eden bu olayda vatandaş vicdanıyla baş başadır. Ekonominin geçirdiği badirelere rağmen hala 100 gr. Altını zenginlik saymanın mantığı yoktur. Devlet bile gelinen noktada paradan altı sıfırı silerken 640 gr. gümüşün parasal değerini zenginlik saymak akıl karı değildir. Özellikle zekat verilecek zenginliğin ne olduğu ile ilgili yeni bir çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. Nakit olarak tespit edilen 640 gr. gümüş ve 20 miskal yaklaşık 100 gr. altın zenginlik sayılan değerini bugün yitirmiştir. En azından nisap sayılan diğer mallarla(deve, sığır ve koyunun değerleriyle) kıyaslanarak ortalama bir miktarın her yıl yeniden belirlenmesi kaçınılmaz olmuştur.
Bunu yaptığımızda zekat verecek mükellefleri doğru tespit etmek mümkün olacaktır. Zekatın kimlere verileceği konusuna gelince: 9/60 da sayılan sekiz zümreden (köleler, zekat memurları ve gönlü İslam’a ısındırılacaklar çıkarıldıktan sonra) bugün itibarıyla geride kimler kalmışsa onlara verilecek demektir. Bunlar bizim nafakasını sağlamakla sorumlu olduklarımız, Usul ve furu dediğimiz anne, baba ve çocuklarımız olmamalıdır.
Zekatın dışındaki verilen sadakalar için zenginlik şartı yoktur. Yarım hurma tanesi kadar da olsa veya güzel bir söz ve tebessüm, hayır dua da sadaka sayılmaktadır. Allah yolunda malını harcayanların durumu 2/261-265’te övgüyle anlatılmaktadır.
Fıtır sadakası ise yaratılış sadakası olarak hicretin ikinci yılında orucun farziyeti ile verilmeye başlanan bir sadakadır. Nefsin tezkiyesi için yapılmaktadır.( 87/14-15) Ramazan Bayramı’ndan önce verilerek fakir ve fukaranın bayram ihtiyacının karşılanması hedeflenmiştir. Hükmü vaciptir. Bir ailenin reisi o ailenin bütün fertleri için verebilir. Miktarı ve hükmü şu hadisle bildirilmektedir.
"İbn Ömer (r.a) dan Rasulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
Rasulullah (s.a) zekat-ı fıtrı Müslümanlardan köleye, hüre, erkeğe, kadına, küçüğe, büyüğe hurmadan bir sâ yahut arpadan bir sâ (yaklaşık üç üçbuçuk kilo) olarak verilmesi vacip kılındı. Ve bu sadakanın halk bayram namazından çıkmazdan evvel verilmesini emreyledi." (Buhari; Babu’l-fıtr)
Bu da yaklaşık bir insanın bir günlük doyum miktarı demektir. Kişi başına verilecek en asgari miktar budur. Fazlası için her zaman kişi muhayyerdir. Ancak bu sadakanın zekatın farz kılınmasından sonra muhayyer bırakıldığı ile ilgili rivayetler de vardır. Hükmü konusunda da farz, vacip ve sünnet diyenler de vardır.
Sonuç olarak sadakaların hepsi karşılığı Allah'tan beklenilerek yapılan mali bir ibadettir. Allah rızası için verilir ve kabulü Allah'tan beklenir. Verdiği ile kimseyi minnet altında bırakmamak ve kimseyi incitmemek kaydıyla.
"Nefsini tezkiye eden, Rabbini zikredip namaz kılan, mutlaka felah bulacaktır." (87/14-15)
"Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen sadakadan daha iyidir. Allah zengindir, ilim sahibidir."( 2/263)
"Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren bir danenin durumu gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat artırır. Allah'ın lütfü boldur. O, her şeyi bilendir."(2/261)
Bütün Müslümanların sa’y ve sadakalarını Allah'ın makbul ve muteber etmesi dileğiyle, Allah'a emanet olun diyoruz.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...