|

N. YILDIZ/ ALMANYA
SORU 1: Organ nakli yaptırmak
İslam da caiz midir?
CEVAP 1: Organ nakliyle
alakalı birebir delil bulmak mümkün değildir. Ancak bu gibi durumlarda
benzer illetlerden veya makasıd-ı şer’iyye’den hareketle çözüm
üretilebilir.
Organ nakli yaptıran kimse hayati bir durumla karşı karşıyadır. Yani
hayatı söz konusudur. Ölüm-kalım söz konusu olduğunda Allah'ın hükmü
şudur: "bizatihi haram olan yiyecek ve içeceklerden haddi aşmadan ve
başkasının hakkına tecavüz etmeden ölmeyecek kadar yemekte üzerlerine
bir günah yoktur.”( 16/115)
Hayatın kurtulması için verilen bu ruhsattan hareketle, hayatı tehlikede
olan birine kan, organ nakli veya kemik iliği nakli gibi bir işlemin
yapılmasında da her hangi bir sakınca yoktur.
Allah, haram ettiğini darda kalan için meşrulaştırdığına göre hayatın
kurtulması için elden gelen birtakım çarelere baş vurmak da aynı gayeye
matuf bir gayrettir.
"Hastaya sorumluluk yoktur. Köre ve topala da sorumluluk yoktur."(
24/61,48/17) hükmü; insanın sorumluluğunun içinde bulunduğu şartlarla
paralellik arz ettiğini göstermektedir. Her hangi bir organından
rahatsız olan kimsenin ızdırabının dindirilmesi için gereğinin yapılması
gerekir. Kanamalı bir hastaya kan vermek ne kadar gerekli ise böbreği
iflas eden hastaya da böbrek vermek o kadar gereklidir.
Yapılan organ nakillerinin insanın düşüncesi üzerinde herhangi bir
etkisi söz konusu değildir. İnanç bir bütün olarak insanın hür
iradesiyle seçtiği bir olgudur. Parçalarla tezahür etmez. Bunlar araç
gibidir. Araçları da irade sahibi insan dilediği gibi kullanır.
Ancak istismar etmeye, kötüye kullanmaya çok müsait olan bu konunun çok
iyi düşünülüp denetlenmesi gerekir. Şimdiden organ mafyalarının türediği
bilinen bir gerçektir. Hiç kimsenin hayatının kimsenden daha değerli
yanı yoktur. Her can, sahibi için değerlidir. Güçlü-zayıf, fakir-zengin
ayrımı gözetilmeden hak ve adalet üzere uygulanması gerekir. Aksi halde
birilerinin yedek parça konumuna getirileceği muhakkaktır.
Gerekli tedbirler alındığı ve doğru uygulandığı takdirde İslam’ın insan
hayatı için koyduğu değer yargılarına uygun olduğunu düşünüyor;
yapılmasında bir sakınca görmüyoruz.
SORU 2: Kur’an’a göre
Alevilik nedir ve tarihçesiyle ilgili bilgi verir misiniz?
CEVAP 2: “Alevi’’ kelimesinin
kullanıldığı bu kalıptaki anlamı "Ali taraftarı" demektir. İsmin sonuna
eklenen "vi" eki Ali kelimesiyle birleştirilerek "Alivi" şeklini almış
iken, ifadede ki sertliği yumuşatmak için "Alevi" şeklinde telaffuz
edilmiştir. Mensubiyet/aidiyet bildiren bir ek olan "vi" Anadolu insanı
tarafından da kullanılmaktadır: Kayserili anlamına gelen "kayserivi",
İstanbullu anlamına gelen "istanbuliy" ifadelerinde olduğu gibi. Bu
kelime, Arapça’da "şia" kelimesiyle de ifade edilmektedir.
Şia: taraftar, yardımcı ve bir insanın gurubu anlamına gelmektedir. Bu
nedenle mezhepler literatüründe bu guruba "Şiayı Ali = Ali taraftarı"
ismi verilmiş ve şia ismiyle anılmıştır. Böylece ıstılahta da "şia"
denilince Hz. Ali ve ehli beyt’ine tabi olan bir grup anlaşılmaktadır.
Tarihi süreç içinde şia’nın ortaya çıkmasıyla alakalı birbirinden farklı
şu görüşler mevcuttur:
1. "Şia-i Ali, peygamber ( a.s) hayatta iken vardı; peygamber hayatta
iken peygamberden sonra Din ve devlet işlerine halef Hz. Ali olacaktır"
düşüncesinde olanların tezi.
2. "Şia-i Ali, Hz. Muhammed’in vefatıyla ortaya çıkmıştır. Peygamberden
sonra ona en yakın ve Ehli Beytinden olan Hz. Ali halifeliğe hak
sahibidir" diyenlerin görüşü.
3. "Şia-i Ali Hz. Osman’ın şehadetiyle ortaya çıkmıştır. Ali ve Muaviye
gurubu olarak iki grup doğmuştur" diyenlerin görüşleri.
Fakat bu ayrışımları her dönemin siyasileri, siyasi çıkarları uğruna
istismar ederek kullanmışlardır. Hz. Ebu Bekir’in halife seçilmesinden
sonra Ebu Süfyan, Hz. Ali’ye gelerek: " Hilafet senin hakkındı; sana
lazım olan imkanları sağlayayım da hakkın olan halifeliği elde et"
diyerek siyasi bir kaos ortamı meydana getirip suyu bulandırmak
istemiştir. Bu oyunu fark eden Hz. Ali: "Allah'tan kork. Benim öyle bir
iddiam yoktur, git başımdan... En son müslüman oldun, ilk defa
kaybedenlerden olma" diyerek geri çevirmiştir. Fakat bu iş burada
bitmemiş; uygun ortamlar yakalandığında kullanılmıştır. Zeyd Bin Ali’yi
öne çıkartarak Abbasiler kullanmış, Mısır’da Fatımiler kullanmış,
İran’da Şah İsmail kullanmış ve en sonda Türkiye’de resmi ideoloji
kullanmaya karar vermiştir. Yıllarca bu görevi Sol’a yaptırmışlardı.
Rusya’nın dağılmasıyla Sol bu işlevini yitirince yerine Alevilerin
konulması uygun bulundu. Bunu zamanın Cumhurbaşkanı: "Devlet Alevi
vatandaşları yeni keşfetti" ifadesiyle açıklamıştı. Bu keşfediş siyasi
çıkarlar ve rejimin selameti için bu gurubun kullanılacağı anlamına
geliyordu. Cem evlerinin ve alevi cemaatının gündeme taşınarak
‘Diyanet’in onları temsil etmediği ile ilgili iddiaları; Cem evlerinin
giderlerinin de devlet bütçesinden karşılanması’ gibi isteklerin gündeme
gelmesinin arkasında bunlar vardı.
Şia önceleri siyasi bir grup olarak ortaya çıkmış iken; sonraları
itikadi bir fırka olarak da tebarüz etmiştir. Bunların bir kısmı İslam’a
nispet edilemez anlayışlara sahip olmuşlardır.
Akidesi bozulanları şöyle sıralayabiliriz:
Sebeiye, Gurabiye, Keysaniye, Dürziler ve Nusayriler. Bunlara yeni
versiyonlar da eklenilebilir.
Bu bozulmadan kendini koruyanlar ise:
Zeydiler ve On iki imamcılar diye bilinen guruplardır. Bunlardan Hz.Ali
ve Hüseyin’den Mehdiyi Muntazıra kadar uzanan on iki imama tabi olanlar,
bugün daha ziyade Caferiler olarak anılmaktadırlar. Bu mezhep bugün
İran’ın resmi mezhebi olarak devam etmektedir.
Anadolu’nun muhtelif yerlerinde yaşayan ve kendilerini Alevi olarak
isimlendiren gruplar da vardır. Bunlardan Şia’nın imamiye çizgisinden
çok uzak bir anlayış sergileyenleri olduğu gibi; namazlı niyazlı makul
olanları da vardır.
Cumhuriyet döneminde köyden şehire göç başlayınca özellikle yetmişli
yıllardan sonra şehirli olan Alevilerin büyük çoğunluğunu sol gruplar
şemsiyesi altına almış ve kendilerini orada ifade etmişlerdi. Dünyada
sol düşünce Rusya’nın dağılmasıyla önemini yitirince yeniden kimlik
kazanma gayreti başladı. Bir kısmı aslına dönerken bir kısmı da yaşadığı
dünyada yerini yeniden tespit etme şansını yakaladı. Ancak genel
çoğunluğu demokratik çizgide kendini ifade ederek devletin resmi
ideolojisini benimsedi. Bu fırsatı yakalayan zinde güçler, bu grubun
diğer gruplara karşı denge unsuru olması için gereğini yapmakta
gecikmemişlerdir.
Müstemlekeci müstekbirlerin tarih boyu yöntemlerinde bir değişme
olmamıştır. Zaman ve zemin değişse de sömürünün ve zulmün yöntemi hep
aynı kalmıştır. Kur’an’ın ifadesiyle Mısır’ın Firavunları halkı
guruplara ayırarak zayıflatıyor, sonra da onlara zulmediyordu. Günümüzde
de aynı anlayışın devam ettiğini görüyoruz. Türkiye’deki radikal
İslam’ın geliştiğini; buna karşı ne yaptıklarını Yaşar Aşık’a bir
Amerikalı hatırlatınca, işini bilen patron edasıyla şöyle diyordu: "Hiç
gam değil, biz de gelenekçileri örgütleri radikallerin üzerine salarız."
Allah birliğe çağırırken, insanları bölük pörçük ederek zayıflatanların
neye ve kime hizmet ettikleri belli değil mi? Irak’ın yürekler acısı
durumuna baktığımızda fırka fırka bölünmenin hazin sonunu görüyoruz.
Şiiler, Sünniler,Kürtler, Türkmenler bir tek dinin mensubu iken;
birbirlerinin katliamına nasıl seyirci kalıyorlar. Allah: "Öyle bir
fitneden sakının ki o sadece zalimlere isabet etmekle kalmaz. herkesi
kuşatır" buyuruyor. Dünyayı Ahirete tercih etme fitnesi sinelere
öylesine çöreklenmiş ki, her birine va’dedilen hayali çıkarlar uğruna
işgalcilerle işbirliği yaparak ortaya konulan manzara yürekler acısı
değil mi? Bu acı manzaralardan ne zamana kadar ders almadan
seyredeceğiz? Bu acılar bizim de kapımızı çalana kadar mı? O gün bunun
için çok geç olacaktır. Felaket kapıyı çalınca ibret alınmaz; ibretlik
hale gelinir.
Bu nedenle buluşacağımız adres İslam, öğüt alacak kitabımız Kur’an,
aramızdaki hukukumuz kardeşlik, işlerimiz danışma olmalı.
Ayrılığın yerini birlik, düşmanlığın yerini sevgi, bencilliğin yerini
diğergamlık, dünyevileşmenin yerini Allah'a kulluk almalı.
Savaşın yerine barış, korkunun yerine güven, kavganın yerine huzur
gelmeli. Teknolojinin öldürücü gücüyle yetim bırakılan yavruların,
sevdikleri yok edilen ana ve babaların, yağmur gibi yağan bombalarla
yuvaları yıkılan tüm müstezafların yüzleri gülmeli.
Dünyada ve Ahirette izzet ve şerefin, onur ve haysiyetin, sonu nedametle
bitmeyecek hayatın Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslimiyette olduğunu
tüm insanlık bilmelidir diyoruz...
SORU 3: Zekat, İnfak, Fıtra
ve sadaka diye bildiğimiz kavramları kısaca açıklar mısınız? Bunların
mükellefi kimlerdir? İhtiyaç sahiplerine verilirken ölçü ne olmalı?
CEVAP 3: Sorunuzda
belirttiğiniz sadakaların hepsi, Tevbe suresinin 60. ayetinde geçen
"sadakat" ifadesi içine almaktadır. "Sadakat" genel bir ifade olarak
zekat, fıtra ve infak isimleriyle anılan, Allah için verilen tüm
takdimeleri ifade etmektedir.
Zekat: Bereket, artış ve temizlenme anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu
isimle, namazla birlikte anılmıştır. Biri bedenin diğeri de malın
tezkiye ve temizlenmesini sağlayan iki ibadet türüdür. Varlıklı olandan
yani İslam’ın zengin kabul ettiği kimselerden alınıp, fakir olanlara
verilir.
Zekat’ın sadakalardan ayrıldığı taraf mali varlığın zenginlik seviyesine
gelmiş olanından alınmasıdır. Gizli ve açık olan servetin Nisap denilen
zenginlik miktarına ulaşmasıyla İslam devletinde zekatı toplayan
memurlar tarafından alınır. İslam devletinin olmadığı zaman ve
zeminlerde ise bu tamamen kişinin diyanetine bırakılmıştır. Veren için
de alan için de toplumsal baskı ve Allah korkusunun dışında hiçbir
yaptırım yoktur.
Bireysel gayretlerle devam eden bu olayda vatandaş vicdanıyla baş
başadır. Ekonominin geçirdiği badirelere rağmen hala 100 gr. Altını
zenginlik saymanın mantığı yoktur. Devlet bile gelinen noktada paradan
altı sıfırı silerken 640 gr. gümüşün parasal değerini zenginlik saymak
akıl karı değildir. Özellikle zekat verilecek zenginliğin ne olduğu ile
ilgili yeni bir çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. Nakit olarak
tespit edilen 640 gr. gümüş ve 20 miskal yaklaşık 100 gr. altın
zenginlik sayılan değerini bugün yitirmiştir. En azından nisap sayılan
diğer mallarla(deve, sığır ve koyunun değerleriyle) kıyaslanarak
ortalama bir miktarın her yıl yeniden belirlenmesi kaçınılmaz olmuştur.
Bunu yaptığımızda zekat verecek mükellefleri doğru tespit etmek mümkün
olacaktır. Zekatın kimlere verileceği konusuna gelince: 9/60 da sayılan
sekiz zümreden (köleler, zekat memurları ve gönlü İslam’a
ısındırılacaklar çıkarıldıktan sonra) bugün itibarıyla geride kimler
kalmışsa onlara verilecek demektir. Bunlar bizim nafakasını sağlamakla
sorumlu olduklarımız, Usul ve furu dediğimiz anne, baba ve çocuklarımız
olmamalıdır.
Zekatın dışındaki verilen sadakalar için zenginlik şartı yoktur. Yarım
hurma tanesi kadar da olsa veya güzel bir söz ve tebessüm, hayır dua da
sadaka sayılmaktadır. Allah yolunda malını harcayanların durumu
2/261-265’te övgüyle anlatılmaktadır.
Fıtır sadakası ise yaratılış sadakası olarak hicretin ikinci yılında
orucun farziyeti ile verilmeye başlanan bir sadakadır. Nefsin tezkiyesi
için yapılmaktadır.( 87/14-15) Ramazan Bayramı’ndan önce verilerek fakir
ve fukaranın bayram ihtiyacının karşılanması hedeflenmiştir. Hükmü
vaciptir. Bir ailenin reisi o ailenin bütün fertleri için verebilir.
Miktarı ve hükmü şu hadisle bildirilmektedir.
"İbn Ömer (r.a) dan Rasulullah’ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir:
Rasulullah (s.a) zekat-ı fıtrı Müslümanlardan köleye, hüre, erkeğe,
kadına, küçüğe, büyüğe hurmadan bir sâ yahut arpadan bir sâ (yaklaşık üç
üçbuçuk kilo) olarak verilmesi vacip kılındı. Ve bu sadakanın halk
bayram namazından çıkmazdan evvel verilmesini emreyledi." (Buhari;
Babu’l-fıtr)
Bu da yaklaşık bir insanın bir günlük doyum miktarı demektir. Kişi
başına verilecek en asgari miktar budur. Fazlası için her zaman kişi
muhayyerdir. Ancak bu sadakanın zekatın farz kılınmasından sonra
muhayyer bırakıldığı ile ilgili rivayetler de vardır. Hükmü konusunda da
farz, vacip ve sünnet diyenler de vardır.
Sonuç olarak sadakaların hepsi karşılığı Allah'tan beklenilerek yapılan
mali bir ibadettir. Allah rızası için verilir ve kabulü Allah'tan
beklenir. Verdiği ile kimseyi minnet altında bırakmamak ve kimseyi
incitmemek kaydıyla.
"Nefsini tezkiye eden, Rabbini zikredip namaz kılan, mutlaka felah
bulacaktır." (87/14-15)
"Güzel bir söz ve bağışlama, ardından eziyet gelen sadakadan daha
iyidir. Allah zengindir, ilim sahibidir."( 2/263)
"Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak veren bir
danenin durumu gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine
kat kat artırır. Allah'ın lütfü boldur. O, her şeyi bilendir."(2/261)
Bütün Müslümanların sa’y ve sadakalarını Allah'ın makbul ve muteber
etmesi dileğiyle, Allah'a emanet olun diyoruz.
|