|

Felluce’de Bayram
Gülşen Barsal GÖREN
'Adı: Mehmed
Daha iki yaşındayken Saddam’ın adamları babasını aldılar götürdüler.
Mehmed anlayamamıştı, anlayamazdı olanları. Ufak tefek olan annesi daha
da küçülmüş adeta sinmişti ocağın yanına. O ise anasının kara çarşafının
içine saklanmıştı. Babası ise mağrur ve dirayetliydi. Askerler O’nu
değil O askerleri götürüyordu sanki. Yürüyen şehid gibiydi. Son
hücresine kadar huzurluydu. Hiç konuşmamıştı. Gözleri konuşuyordu;
üzülmeyin, benim için esenlik var, diyordu. Ama gözlerinin içi gülmesine
rağmen göz pınarlarında bir damla yaş donup kalmıştı. Düşmemek için
direniyordu. Sanki düşerse hayatı yansıtan ayna gibi her şey tuzla buz
olacaktı.
Mehmed o damlada kendini gördü sanki…
Dedesi ise sedirin üzerine atılan bir eşya gibi yığılmıştı. Şu zamana
kadar hayatta yaşadığı zorluklar şu beş on dakikada yaşadıklarıyla
kıyaslanamayacak kadar yıkmıştı ihtiyar adamı. Hiç konuşmuyordu. Kör
olmayan sağ gözünden hayatında ilk defa yaşlar döküldü. İhtayar adamın
yüzündeki çizgiler daha da belirginleşti. Hatta yenileri de eklendi.
Oğlunun başına gelenler, ihtiyarlığın zorluğu, fakirliğin aczi ve
torunlarının çaresizliği ihtiyar adamı fazla yaşatmadı.
Yaşlı nene ise askerler gittikten sonra kollarını Allah’a açıp dua etti.
Kafirlere lanet yağdırdı. Bu zulümlere seyirci kalan dindaşlarına sitem
etti. Siyah çarşafı dalgalandı rüzgarda. Rüzgarlar birbirine iletti bu
haberi ama insanlar duymadılar bile… Ama rüzgar görevini yapmıştı
yaratılışına uygun olarak. Aynen Mehmed’in babasının giderken siyah
saçlarını dalgalandırıp açılan alnına busesini kondurduğu anki gibi…
Bir tek, bir tek Suzan dayanamamıştı bu tabloya… Kırmızı fırfırlı eteği
ayaklarına dolana dolana babasına koşmuştu. Askerin iteklemesine rağmen
öpmüştü babasının gül kokan ellerini, gözyaşları bulaşmıştı babasının
ellerine. O da bir çiğ tanesi gibi sakladı onları mahpus damlarında.
İşkence çekerken susuz kalan dudaklarına sürdü o çiğ tanelerini.
Şehadete erişince de melekler O’nunla yıkadılar gül yüzünü.
Koca nene o günden sonra hiç kimseyle konuşmadı. Irak savaşında ortanca
oğulları da şehid oldu. Şehadet haberini alınca elini kalbine, sonra
dudaklarına sonra da başına götürüp taç yaptı. En son oğlu Muhammed’de
Felluce’de Amerikan askerlerince şehid edildi. Koca nene o haberi de
başına taç yaptı. Yaptı yapmasına ama göğe kollarını kaldırarak yaptığı
dualar daha da sıklaştı. Yemek yemek için bile eve gelmiyordu. Nerede
bir yükselti bulursa çıkıyor, ellerini göğe kaldırıp dakikalarca
hareketsiz öylece duruyordu. Dudaklarından bir tek kelime bile
çıkmıyordu.
Bombaların sahurda da sıklaştığı bir vakitte nenesi Mehmed’in gözlerine
baktı. Mehmed birden ürperdi, aynı babasının yıllar önce giderken ki yüz
ifadesi gibiydi nenesinin yüzü. Koca nenenin kara çarşafı gibi kara ve
hüzünlü olan gözleri gülüyordu. Mehmed’in dudaklarına, kalbine ve alnına
dokundu. Hızlı adımlarla evinden çıktı. Mehmed bir şey söyleyememişti.
Ama giderken koca nenesinin başındaki sehadet taçlarını görmüştü sanki.
Bundan sonra da Mehmed rüyalarında nenesini bir tepenin üzerinde
ellerini gökyüzüne açmış şekilde görmeye başladı. En son gördüğü rüyada
da nenesi aynı şekilde Allah’a dua ediyordu. O anda gökyüzünden bir ışık
O’nu aldı götürdü. Bir daha da koca nenesini hiç rüyasında görmedi.
Savaş mı demeli katliam mı?, giderek şiddetleniyordu. Ufak tefek olan
annesi aynı koca nenesi gibi ihtişamlı gözüküyordu Mehmed’in gözüne…
Hele de Amerikan askerleri ablasını götürdükten sonra!... Annesinin o
gece saçları ağarmış, yüzünde çizgiler oluşmuştu. Neredeyse koca nenesi
kadar yaşlanmıştı anacığı. Zaten o da o günden sonra hiç konuşmadı.
Mehmed ise ara sıra mücahidlerin konuşmalarını dinliyor, onlardan
etkileniyordu. Ramazan’ın son günü Kur’an okurken anası hışımla içeri
girdi. Çarşafının altına sakladığı silahı Mehmed’e bir gül uzatıyormuş
gibi uzattı. Aylar sonra ilk defa konuştu:
- Al, dedi gülümseyerek
Sonra da sarı parlak bir bohça çıkardı. İçinden yeşil bir takke alarak
Mehmed’in başına giydirdi. O’nu öptü; gözlerinden, alnından,
yanaklarından doyasıya.
Kapıya yöneldi ve son bir defa Mehmed’e baktı. Mehmed birden irkildi. Bu
ifade babasının, koca nenesinin yüz ifadesinin tıpkısıydı. Gülümsüyordu
annesi ama o bir damla gözyaşı yok muydu. O da anacığının gözlerine
hapsolmuştu. Sonra annesi rüzgarın babasına yaptığı gibi Mehmed’in
saçlarını okşadı, alnından öptü. Çarşafını düzeltti ve sanki koluna iki
kişi girmiş gibi hızla uzaklaştı.
Mehmed iftarı yalnız başına yaptı. Kur’an okudu ve yattı. Bayram sabahı
güneş doğmadan mücahidlere katıldı.
Saat yediyi çeyrek geçe İslam alemi bayram namazı kılarken O da bayramı
kutluyordu. Meleklerle namaz kılıyordu.
Sokakta boylu boyunca yatıyordu Mehmed. Gözleri açıktı. Babası, koca
nenesi, anacığı gibiydi yüz ifadesi… Gülümsüyordu. Ama o gözlere
hapsolan bir damla yaş yoktu Mehmed’in gözlerinde. Çünkü geride
bırakacak emanetçisi kalmamıştı… |