|

Bayram Eğlence midir?
Ahmet Turan ALKAN*
Geçenlerde bir İstanbullu okuyucu,
yolladığı mektupta ilginç bir şikayetini dile getirirken meâlen diyor
ki, "İstanbul’u Ramazan’da görenler, bu ay eğlence ayı zannedecek.
Sultanahmet meydanı çığırından çıktı, panayır yerine döndü; eğer bir
şeyler yapılmazsa gelecek nesiller Ramazan deyince vur patlasın çal
oynasın gülüp oynamayı, yemeyi içmeyi hatırlayacaklar; orucun mânâsı
kaybolup gidecek!"
İtiraftan çekinmeyelim, gereğinden fazla eğleniyor ve gülüp oynuyor
hissine kapılmaktan korkarız biz; "Çok gülen çok ağlar" diye bir lâf
vardır. Ne zaman neşelensek ardından "Başımıza hangi felaket gelecek?"
endişesi çöker üstümüze. Ramazan neş’esinin biraz abartılmasından
rahatsız olmayı anlıyorum ama eğlence kavramına hâlâ doğru dürüst bir
karşılık bulamayışımızı da kaydetmeden geçmiyorum. Ramazan’da
eğlenmeyelim, çocuklar da Sultanahmet’e çıkmasınlar eyvallah (Sanki kaç
tane Sultanahmet meydanı var ki şu ülkede?) lakin işte bayram geldi
çattı; bayramda da eğlenmek yasak mı bize?
Eğri oturup doğru konuşalım; hangi dine, hangi dünya görüşüne mensup
olursanız olunuz, çeşm-i insaf ile kabul etmelisiniz ki yeryüzünde
Müslümanların Ramazan bayramı kadar hak edilmiş bir başka bayram
arasanız da bulamazsınız. Ramazan orucunu bir kültür unsuru olarak
algılayıp, âdet olduğu üzre oruç tutanlar bir tarafa bu vecibeyi
hakkıyla yerine getirenler kadar bayram yapmayı hak etmiş kim vardır ki:
Yemek ve sindirim düzeniniz altüst olur, uyku alışkanlığınız bölüntüye
uğrar, metabolizmanız oruç âhengine alışıncaya kadar neredeyse yirmi gün
geçer; bitmedi, Yunus’un "Derviş bağrı taş gerek / Gözü dolu yaş gerek /
Koyundan yavaş gerek / Sen derviş olamazsın" dediği hesap oruçlu kişi,
Ramazan boyunca öfkelenme, dengesini bir anlığına bile olsa kaybetme,
kendisine yönelen kabalıklara en azından birebir nisbetinde cevap
verebilme hakkından da peşinen feragat etmiştir; böyle bir tahrik ile
karşılaştığında ona sadece "Ben oruçluyum" diyebilme lüksüne sahiptir.
Bu durumda bile, "Bana ne kardeşim senin orucundan, benim hatırım için
mi tuttun; dayanamıyorsan boz gitsin; üstelik oruçluyum diye tafra çalım
satmak da neyin nesi oluyor?" neviinden ömür törpüsü lâflarla
karşılaşmak ihtimâli de cabadandır.
Tamam, şöyle veya böyle oruç vazifemizi tamamladık, sadaka dağıtıp
infakte bulunduk, eşe dosta iftar verdik, elimizden geldiği nisbette
fukaraya yardım ettik ve bayrama eriştik.
Ee, n’apacağız şimdi? Bayrama erişmiş Müslüman nasıl "bayram" edecek?
Çocuklara göre hava hoş, onlar bir şekilde eğlenmenin yolunu bulurlar
ama bizim "bayram" kavramımız ‘eğlence’den pek farklı bir şeydir. Evin
önüne çalgı takımı çağırtıp cümbüş etmeyiz, ecnebilerin yaptığı gibi
karnaval, faşing, festival benzeri şeylerle cumhur-cemaat sokağa dökülüp
seyrana çıkmayız.
Peki ne yaparız?
Bayram namazını saymıyorum ama onun dahi kendine göre bir güzelliği
olduğu hakikattir. Namazdan çıkar çıkmaz evvelâ aile büyüklerinin
kabrini ziyaret ederiz. Artık alıştığımız için fark etmiyoruz, bir
bayrama kabir ziyareti ile başlamak, iki farklı kültür arasında
tercümesi neredeyse imkânsız bir davranış kalıbıdır. Öyle bir alışkanlık
ki, herhangi bir mazeret yüzünden kabir ziyaretinde bulunamayanların bir
kanadı kırık, bir tarafı göçük gibi olur. Ardından herkes evlerine
dağılır. Bir bayram sabahı bir memlekette garip olmanın en acıtıcı ânı
budur belki de. Gariplerin gidecek bir yeri yoktur ve gariplik, Suç ve
Ceza’da Marmeladov’un ağzından Dostoyevski’nin dediği üzre "gidecek bir
yeri olmamaktır" zaten.
Onlar, birkaç saatliğine, "Bayram gelmiş neyime / Anam anam garibem /
Kan damlar yüreğime" mısralarıyla gönül kanamaları geçirirler. Tâ ki
bayram sabahlarında yılın en zengin, en leziz, en coşkulu sofrası
etrafında halkalanıp yemek bittikten sonra mâaile el yüz öpüp
bayramlaşıncaya kadar. Sonra karşılıklı ziyaretleşmeler başlar ve
gariplik biter.
"Ee, hani eğlenecektik" diye sabırsızlandığını hisseder gibiyim.
Yine eğri oturup doğru konuşalım; bizim bayramların insâni tarafı pek
yüksektir ama eğlence ciheti sıfırdır. Koca bir sıfır. Ev hanımları
açısından meseleye baktığımızda fark ederiz ki bayram, tasasıyla bir
hafta evvelinden omuzlara çöken tatlı bir telâşedir. Lâf aramızda
"bayram temizliği" kavramının ne mânâya geldiğini hâlâ anlayamamışımdır;
daha üç gün önceden ev baştan ayağa pırıl pırıl temizlenmiş olsa bile
yine de bayram temizliğine girişilir, yemekler hazırlanır, dolmalar
sarılır, tatlılar yapılır, alışverişe çıkılır. Ardından bütün ev
ahalisi, sanki yedi senelik Yemen seferinden gelmiş ihtiyat neferi
muamele tâbi tutulup bayram sabahına gıcır gıcır yıkanmış olarak
hazırlanmaları konusunda bükülmez dayatmalarda bulunulur. Hazırlıkların
"masraf artırıcı" ciheti üzerinde durmaya lüzum var mı? Çocuklara çorap,
gömlek, pabuç, pantolon, etek almaktan geçtik; "muktesit" ev hanımları,
mübarek bayramı vesile ederek yıpranmış perdelerin, modası geçmiş
mobilyaların, eprimiş pabuçların, rengi atmış halıların farkına
varıverirler birden!
Dikkat ediliyorsa, hâlâ bayramın eğlendirici bir tarafıyla karşılaşmış
değiliz.
Sonra bayram gezmeleri başlar; benim gibi "umûr-ı hariciyesi" zayıf,
moda tabirle "antisosyal" adamlar için bayramın karşılıklı ziyaretleşme
faslı şüphesiz faydalı hatta zaruri bir gelenektir ama anlatınca siz de
teslim edeceksiniz ki her ziyarette birbirine benzeyen seremoniyi
tekrarlamakta eğlendirici bir şey buluyoruz belki de; bazen ziyaret
esnasındaki muhaverenin "Ee, daha daha nasılsınız bakalım!" cümlesiyle
özetlenebilmesi durumun hakiki boyutlarını işaretler. Evde bulunamayan
komşu veya akrabanın kapısına "Geldik de bulamadık" mânâsına kartvizit
iliştirilmesinde gizli bir, "İyi oldu zamandan kazandık" sevinci
sezmemek de mümkün değildir hâni. Her evde aynı ikram mönüsü ile
karşılaşmak ise mukadder: Evvelâ şeker, ardından üzümlü bayram çorbası
ve tatlı teklifi, "Ay oruçtan çıkınca tedbirimizi şaşırdık, almayalım
komşu, bende ülser var zaten" mazeretlerine mukabil, "Ölümü öp, yemezsen
küserim; tatlı da öyle hafif düşmüş ki zaten, ağızda dağılıveriyor"
ısrarları...
Hani hızlandırılmış film sahneleri vardır; bir şehrin tam tepesine
kuşbakışı vaziyetinde yerleştirilen bir kamerayla gün boyunca çekilmiş
görüntüleri on dakikaya sığdırdığımızda karşılaşacağımız manzara,
insanların arı öbekleri gibi evler arasında koşuşup durmalarından ibaret
gibidir.
Hâlâ bayramda eğlendirici bir cihet arıyorsanız boşuna beklememenizi
tavsiye edebilirim. Bizim bütün dini bayramlarımız aynı minval üzre
cereyan eder! Oysaki Müslümanların iki dünya kavramının "bu dünya"
yönüyle ilgilenmediğini ileri süremeyiz; iş Müslüman gibi eğlenmeye,
def-i gâma gelince muhayyile kuruyuverir ve çözüm gayretleri, "Eğlenmek
neyimize, uhrevi sorumluluklarımızı hatırlasak kâfidir" tekilliğinde
kaybolur gider.
Aksiyon Sayı 519 |