Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 312 | Aralık  2004

                   

 

 


Arafat’tan Sonra Filistin
 

FKÖ lideri ve Özerk Yönetim’in başkanı Yaser Arafat’ın, 29 Ekim’de rahatsızlanarak, Fransa’da bir askeri hastaneye nakli ve 11 Kasım’da ölmesinin ardından, Filistin meselesi, yeniden tartışma gündeminin merkezine oturdu. Medya, geneli itibarıyla, Arafat’ı bir Filistin kahramanı olarak ilan etti ve ölümünün Filistin için büyük bir kayıp olduğu değerlendirmesinde bulundu. Bu değerlendirmeye İslami kesimden hatırı sayılır ölçüde de destek çıktı. Buna göre, Arafat, hatası-sevabıyla, Filistin için çalışmış bir liderdi, pek çok Filistinli örgüt arasında bir denge unsuruydu ve ‘hakkı yenmemeliydi.’ Bu öylesine açık bir gerçekti ki, İsrail’in onu zehirlediğine dair haberlere bakmak bile bunun için yeterliydi!
Halbuki gerçek elbette bundan farklıdır. Bunu, Arafat’ın ölümünün ardından medya kartellerinin yürüttüğü hayırhah kampanyadan dahi çıkarmak mümkündür. Bu kesimlerin Arafat’ı ‘büyük lider’ olarak tasvir etmelerinin ardında, hiç kuşkusuz, Arafat’ın Filistin davasını, en kritik zamanda ‘ulusal kimlik’ zemininde tutmak için üzerine düşeni layıkıyla yapmış olması yatmaktadır. Bu kritik zaman, 1987’deki ilk İntifada’dan sonraki süreçtir. Arafat, o döneme kadar sürekli kan kaybeden bir lider olarak FKÖ’nün başındadır ve İntifada’nın ilk iki ayında sesi bile çıkmamaktadır. Ancak daha sonra kendisine yapılan ‘telkin’ler üzerine, çıkıp, taş atan çoçuklar için "benim küçük generallerim!" demiştir ve İntifada’yı sahiplenmiştir. Bu konuda kendisine akıl verenlerin hesabı ise açıktır. Filistin davasını, ulusal zeminden İslamcı bir düzleme oturtma gayretlerinin önü kesilmelidir ve bundan böyle Arafat’ın yeri ve (başlıca) ‘görevi’ budur. Arafat ise süreç içinde, bu görevini layıkıyla yerine getirmiştir ve bu pozisyonunun perçinlenmesine hizmet eden 1993 Oslo görüşmelerinin ardından, Filistin mücadelesinde yeni bir dönemin açılmasına kapı aralamıştır. Amerika’nın telkinleri ve zorlamasıyla, Arafat, FKÖ’nün o güne kadar açıkça deklare etmediği bir şeyi yapmış ve özerk yönetime razı olmak karşılığında İsrail’i tanıyabileceğini söylemiştir. Buradaki ince hesap ise şudur: "zaman, Filistin mücadelesinin rayından çıkarılması için en uygun döneme tekabül etmektedir. Çünkü Filistinlilerin İsrail’i tanıyabileceklerini ilan etmeleri, meselenin en önemli unsurlarından biridir. Fakat bu ilanın, zayıf bir liderlik tarafından yapılması, çözümün inandırıcılığını azaltacağı için, Arafat’ın masaya güçlü bir lider konumunda oturtulması gerekmektedir. İşte İslamcı örgütlerin başlattığı İntifada, Arafat’a böyle bir imkanı sunabilir! Eğer Arafat, İntifada’yı sahiplenirse, Filistin halkını mobilize etmeyi başarmış bir lider olarak Oslo görüşmelerine katılabilir ve orada Özerk Yönetim vaadi karşılığında İsrail’i tanıyabileceğini söyleyebilir." Gelişmeler, tam da bu şekilde cereyan etmiştir ve Arafat, İslamcı örgütlerin liderlik zaaflarından hareket ederek ve Batılı ‘dostları’nın himmetiyle, İntifada’nın fiili lideri rolünü üstlenmiştir. Bundan sonraki gelişmelerde, İsrail ve Amerika, bilinçli bir şekilde hep Arafat’ı muhatap almış ve böylece İslamcı örgütlerin inisiyatif almasının önü alınmıştır. İslamcı örgütler ise, gerek liderlik zaafları gerekse örgütsel yetersizlikleri nedeniyle, Arafat’a karşı açık bir muhalefet sergileyememiş ve mücadelenin meyvelerinin başkaları tarafından yenmesini önleyememişlerdir.
Bilinmelidir ki, toplumsal hareketlerin gelişmesi aşamasında, bazı dönemler, kritik önem arz ederler. O noktada gerekli tavır ortaya konulmadığında, o güne kadar elde edilen birikimlerin tümden heba olması riski yüksektir. Bu konuda İran ve Cezayir örneklerini hatırlatabiliriz. İran’da Humeyni, halkı, Şah’a karşı direnmeye çağırdığında, gelişmeler kritik noktaya ulaşmış ve Şah, halkın üzerine ateş açması için orduya emir vermişti. Humeyni’nin önünde ise iki seçenek bulunuyordu; ya daha önceki kararından geri dönecek ve ‘kan dökülmesi’ni önleyecekti; ya da o kritik noktada riski üstlenip, "evlerinizin damlarına çıkın ve Allahuekber diye bağırın" diyecekti. Humeyni, ikincisini yaptı; binlerce insan öldü fakat sonunda Şah pes etti. Ancak Cezayir’de, FIS liderliği, seçimleri ezici farkla kazanmasına rağmen, ertesi gün ordunun sıkıyönetim ilan etmesi üzerine, aynı basireti gösteremedi. Abbas Medeni, kan dökülmemesi için taraftarlarından sokağa çıkmamalarını istedi. O da kritik bir tercih yapmak zorundaydı ve hata yaptı. Çünkü eğer İslami bir düzen kurmak için yola çıkmışsanız ve tam da inisiyatif kullanacağınız bir vasat oluşmuşsa, orada artık bazı risklerin üstlenilmesi gerekir. Bu bir test noktasıdır; geçebilen kazanır, geçemeyen kaybeder. İşte bu yüzden, o kritik noktada verilen hatalı kararın Cezayir’deki mücadelenin sonuçsuz kalmasında büyük etkisi olmuştur.
Bu husus, şartların olgunlaşması hadisesiyle birlikte değerlendirildiğinde ise şu söylenmelidir: evet, şartların oluşması önemlidir ve liderlik bu hususa azami özen göstermelidir. Ancak şartlar oluştuğunda, inisiyatif alınması da aynı şekilde hayati önem taşır. Bu noktada gösterilecek zaaf, onulmaz yaralar açar ve sonucu doğrudan etkiler.
Bu bağlamda, İslamcı gruplara düşen görev, Filistin mücadelesini, ısrarla ‘ulusal kurtuluş mücadelesi’ zemininde tutmaya çalışan ulusalcı örgütlerle açık bir rekabete girmeyi göze almaktır. Burada "ortak düşmana karşı savaş verirken, kendi içimizde ayrılığa düşmeyelim" tarzı bir mantığın isabetli olmadığının da altı çizilmelidir. Zira Filistinli örgütler, Bedir’e veya Tebük’e çıkan ordu gibi değildir. Orada, her anlamda yek vücud olma hali vardır ve birlik/bütünlüğün korunması elzemdir. Ancak burada farklı amaçlar için çalışan ve aslında birbirlerinin zeminini zayıflatan gruplar vardır. Filistinlilerin İsrail veya Amerika’ya karşı yek vücud mücadele verebilmeleri için öncelikle mücadelenin hangi ilkeler üzerinde yükselmesi gerektiği konusunda bir mutabakata varmaları gerekir. İslamcı örgütlerin, ulusalcı örgütlerle aynı amaç etrafında bir araya gelme ihtimali olmadığı için ve Filistin davasının özünde İslami hedefler yattığı için, bu birlikteliğin İslami bir çizgide gerçekleşmesini isteyecekleri açıktır. Ayrıca ulusalcı örgütler Filistin mücadelesini temsil edemez. Bunların, bu yüzyılın başında kurtuluş savaşı veren ulusalcı kadrolardan farkı yoktur. O halde, bu örgütlerin, bir anlamda ‘işbirlikçi’ olduğu dahi söylenebilir. Çünkü Batı’nın idealleri ve kavramlarıyla Batı’ya karşı sahici bir mücadele verilemez. İslam dünyasının son yüzyılda yaşadığı tecrübe bunu kanıtlamaktadır. Bu durumda, bu açık gerçeğin, olabildiğince yüksek bir sesle, ulusalcı örgütlere karşı da haykırılması gerekmektedir.
İsrail’i ‘ortak düşman’ olarak görüp, elbirliği yapma yönündeki yaklaşımın, bu yüzden, uzun vadede ciddi zaafları olduğu kabul edilmelidir. Çünkü özellikle Oslo sürecinden sonra açıkça görülmüştür ki, ‘ortak’ mücadele ettiğinizi sandığınız kişiler, düşmanlarınızın amaçlarına hizmet edecek işler yapmaktadırlar. Amerika’nın Filistin sorununun nihai çözümünde hayati bir unsur olarak gördüğü, İsrail’in tanınması karşılığında Özerk Yönetim oluşturulması planına destek çıkan ulusalcılarla mı bir ‘ortak’ mücadele sergilenmiştir? Bilakis, bu ulusalcı kadrolar, Filistin davasını, bu yaptıklarıyla ‘satmışlardır.’
Bu nedenlerle, öteden beri söylediğimiz gibi, İslamcı örgütler, her şeyden önce, ‘iç meselesi’ni çözmeye çalışmalıdır. İçerde güçlü olunmadıkça, ‘düşman’a karşı fazla bir şey yapılamaz. İçerde güçlü olmanın olmazsa-olmaz şartı ise, Filistin mücadelesinin İslami temellere oturtulmasıdır. Yani FKÖ ve onun gibi ulusalcı kadroların, liderlik pozisyonundan tasfiye edilmesi gerekir. Bu elbette, kolay iş değildir. Çünkü bu işin arkasında bizzat Batı vardır. Amerikası, İsraili ve Avrupası ile, bütün Batı, bu konuda azami titizlik göstermektedir. Arafat’ı ısrarla, bütün bombalama eylemlerinden sorumlu tutarken de, bu ince noktada hassasiyet gösterilmektedir. Çünkü bu eylemlerin sorumlu Arafat olursa ve buna mukabil verilecek cezayı da Arafat çekerse, İslamcı örgütlerin ‘temsil’ kabiliyeti inkar edilmiş olmaktadır. O nedenle, İsrail’in Arafat’ı karargahında hapsetme cezası vermesi dahi, Arafat’ın liderliğini pekiştirme işlevi görmüştür ve bu politikanın bilinçli bir şekilde yürütüldüğü, 1987 İntifadası’ndan bugüne yaşanan pek çok hadise ile kanıtlanmıştır.
İşte Filistin’deki İslamcı grupların bugün en çok dikkat etmesi gereken husus budur. Liderliğin tayini için yapılacak yeni seçimlerde bu konuya ne ölçüde dikkat edilecektir, bilemiyoruz, ancak görünen odur ki, İslamcı örgütler, liderliği ele geçirme yolunda FKÖ’yü karşılarına alacak bir tercihte bulunmayı yine düşünmeyeceklerdir. Bu durumda, yeni liderlik kadrosu, büyük ölçüde ulusalcı kadrolardan oluşacaktır. Böyle olması durumunda da, önümüzdeki dönemde çok farklı bir gelişmenin olması mümkün olmayacaktır.

FELLUCE OPERASYONUNUN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Amerikanın Irak’ta Sünni direnişin kalesi olarak gösterilen Felluce’ye yönelik giriştiği operasyon, resmi açıklamalara göre 2085 Iraklı’nın ölümüyle neticelendi. Şehri taş taş üstünde bırakmamasına bombalayan Amerikalılar, bu operasyonu, Irak’taki direnişi kırma konusundaki kararlıklarını ele-güne göstermek için yaptılar. Bu ‘kararlılık’, Amerikalılar’ın dilinde, canlı-cansız, çoluk-çocuk ne varsa hepsinin imhası ile ispatlanabilecekse, o da yapılacaktı. Ve nitekim öyle oldu.
Bu operasyon, dünya tarihi boyunca, çıkarları gerektirdiğinde benzer zulümleri işlemekten çekinmeyen zalimlerin tipik özelliklerini ortaya seren en yeni örneklerden biri olarak karşımızda duruyor. Ve biz, Amerika’nın yaptıklarını ona çok görmüyoruz. Çünkü, zulüm, zalimin sıfatıdır. Zalim, zulmünü icra edecektir.
Ancak Müslümanlara (ve vicdan sahiplerine) düşen görev, zulme karşı çıkmaktır. Bundan daha önemlisi, zulme nasıl karşı çıkılması gerekiyorsa öyle karşı çıkmaktır.
Bu bağlamda, Amerika’nın işlediği zulümleri (çeşitli vesilelerle) kınamak elbette gerekir. Ancak sahici anlamda zulme karşı bir duruş sergilemediği halde, kitlelerin duygularının depreştiği ortamları fırsat bilerek, bunu siyasal faydaya çevirmeyi uman kişi ve kurumların peşine takılmamalı ve bu kesimlerin ‘insan hakları’ temeline dayalı tepkilerine destek olunmamalıdır. Zira bunlar, çoğunlukla, ‘normal’ zamanlarda, Amerika ile en sıkı (hatta stratejik) ilişki içerisine girmekte ve Amerika’yı Amerika yapan değerleri (insan hakları, özgürlükler, demokrasi vs.) Amerika’dan bile daha fazla savunmaktadırlar. Dolayısıyla bu çevrelerin, Felluce hadisesini ‘faydaya dönüştürme’ çabası, aslında kınanmalı ve bunların da zulme bir biçimde ortak oldukları vurgulanmalıdır. Ayrıca tepkilerini ‘insancıl’ değerler üzerine bina edenlerin de, sahici anlamda bir zulüm-karşıtlıklarının olmadığının altı çizilmelidir.
Amerika’nın Felluce’de yaptıklarına karşı gösterilecek tepki, ancak İslami bir temele oturursa anlamlıdır. Bunun için de, Amerika’nın bölgede varoluş nedenine karşı çıkacak, hatta Amerika’nın bizatihi varoluş nedenine karşı çıkacak bir duruş sergilenmesi gerekir. Amerika, Irak’ta ‘terörle savaş’ amacı için bulunduğunu söylemektedir. Savunmacı itirazcıların bu noktada sergiledikleri: "iyi ama sivil halka niye zarar veriyorsun?" tarzındaki söyleme asla prim vermemelidir. Çünkü bu durumda, sivil halka zarar vermediğinde, Amerika’nın Irak’ta bulunma gerekçesi (ve hatta kanlı operasyonları) meşru addedilmiş olur. Bunun yerine Amerika’nın, meşruiyeti kendinden menkul ‘değerler’ (demokrasi, insan hakları, özgürlükler vs.) adına dünyaya düzen vermeye kalkmasının bizatihi gayr-i meşru olduğunun altı çizilmelidir. Aksi taktirde, Amerika’nın bölgeyi ‘demokratikleştirme’ yönündeki planlarına destek verilmiş olur. Nitekim Amerika, terörle savaş adı altında yürüttüğü kampanyaya desteğini alamadığı kesimleri, BOP projesi bağlamında ‘demokrasi’ havariliği yaparak yanına çekmektedir. Bu nedenle, son operasyon vesilesiyle itiraz seslerini yükselten siyasilerin, sahici bir Amerikan-karşıtlığı olmadığı bir kez daha hatırlanmalıdır. Zira bu çevreler, İsrail’e de karşı çıkarken, "ama bu kadar da zulüm yapılmaz ki!" tarzında bir üslupla tepki göstermekte ve İsrail’in bölgedeki varlığını sorgulayıcı hiçbir tavır göstermemektedirler. Bunun anlamı şudur: Amerika (veya İsrail) ‘barışçı’ (soft) bir yöntem uyguladığında, onun yanında yer alabiliriz! Dünyaya düzen verme iddiası olanların, elbette, bu kadarcık taktik hesabı olabileceğini düşünmemek, safdillik olarak görülmelidir.
Ayrıca bilinmelidir ki, Amerika, bugün Felluce’de yaptığı zulmü, başka bir zaman yeniden yapabilir. Amerika bu tür operasyonları yapar; çünkü Irak’ta bulunma amacı, kimi zamanlarda böylesi operasyonları gerektirebilir. Bu konunun ‘teröre karşı savaş’ bağlamında yürütülen küresel politika ile doğrudan ilişkisi olduğu gibi, Irak’taki iç siyasi dengelerle de yakından alakası vardır.
Felluce operasyonunun hazırlanış sürecine bakıldığında, öncelikle, medyanın marifetiyle, şehrin, direnişin merkezi olarak lanse edildiği görülmektedir. Burada Zerkavi’nin ismi özellikle anılmış ve Felluce, ‘yok edilmesi gereken bir terör üssü’ olarak lanse edilmiştir. Böylece, operasyon için meşruiyet zemini oluşturulmaya çalışılmıştır. Ardından da, ‘sert vuruş’ taktiğiyle operasyon gerçekleştirilmiştir.
Bu operasyonun icra ediliş biçimi, Amerikan seçimlerinden sonra eli iyice güçlenen Bush’un, daha önceki dönemde benimsediği ‘tarz’la da örtüşmektedir. Operasyonun bilançosunun çok kanlı olmasının, Amerikan halkının seçimlerde Bush’u tercih etmesiyle ilgisi olduğu da söylenebilir. Zira Bush, bu neticeyi, daha önceki dönemde güttüğü ‘terörle savaş’ hedefine verilmiş bir destek olarak yorumlamış ve operasyonun daha sert bir şekilde icrasının cesaretini buradan almıştır.
Ayrıca Irak içindeki etnik veya mezhebi grupların, Felluce operasyonunda takındıkları tavra bakıldığında, farklı ‘çıkar’ hesaplarıyla hareket edildiği de görülmektedir. Yani Irak içindeki gruplar, büyük oranda, İslami hassasiyeti önceleyen bir tavır takınmak yerine, kendi gruplarının siyasi çıkarları temelinde hareket etmektedirler. Irak’taki direnişten gelecek için büyük ümitleri olan çevrelerin bu hususa dikkat etmedikleri ve duygusal yaklaşımlar sergiledikleri görülmektedir. Halbuki gerçek budur ve gruplar pozisyonlarını düşünerek, tavır sergilemektedirler. Bu nedenle, dışarıdan hadiseye bakanların hassasiyetiyle, içerde mücadele veren grupların hassasiyetlerinin örtüşmediğinin bilinmesinde de fayda vardır.
Son olarak, Amerika’nın Felluce’ye yönelik giriştiği zalimce saldırıyı kınarken, Irak’taki (veya bir başka coğrafyadaki) sorunlarımızın ‘kesin çözümü’ için yapılması gerekenler konusundaki bilincin sürekli diri tutulması gerektiğini de hatırlatmak istiyoruz. Bu hassasiyet, özellikle korunmalıdır ki, şartların değişmesi durumunda, meşru tepkilerimizi besleyen kaynak kurumasın…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...