|

Arafat’tan Sonra Filistin
FKÖ lideri ve Özerk Yönetim’in
başkanı Yaser Arafat’ın, 29 Ekim’de rahatsızlanarak, Fransa’da bir
askeri hastaneye nakli ve 11 Kasım’da ölmesinin ardından, Filistin
meselesi, yeniden tartışma gündeminin merkezine oturdu. Medya, geneli
itibarıyla, Arafat’ı bir Filistin kahramanı olarak ilan etti ve ölümünün
Filistin için büyük bir kayıp olduğu değerlendirmesinde bulundu. Bu
değerlendirmeye İslami kesimden hatırı sayılır ölçüde de destek çıktı.
Buna göre, Arafat, hatası-sevabıyla, Filistin için çalışmış bir liderdi,
pek çok Filistinli örgüt arasında bir denge unsuruydu ve ‘hakkı
yenmemeliydi.’ Bu öylesine açık bir gerçekti ki, İsrail’in onu
zehirlediğine dair haberlere bakmak bile bunun için yeterliydi!
Halbuki gerçek elbette bundan farklıdır. Bunu, Arafat’ın ölümünün
ardından medya kartellerinin yürüttüğü hayırhah kampanyadan dahi
çıkarmak mümkündür. Bu kesimlerin Arafat’ı ‘büyük lider’ olarak tasvir
etmelerinin ardında, hiç kuşkusuz, Arafat’ın Filistin davasını, en
kritik zamanda ‘ulusal kimlik’ zemininde tutmak için üzerine düşeni
layıkıyla yapmış olması yatmaktadır. Bu kritik zaman, 1987’deki ilk
İntifada’dan sonraki süreçtir. Arafat, o döneme kadar sürekli kan
kaybeden bir lider olarak FKÖ’nün başındadır ve İntifada’nın ilk iki
ayında sesi bile çıkmamaktadır. Ancak daha sonra kendisine yapılan
‘telkin’ler üzerine, çıkıp, taş atan çoçuklar için "benim küçük
generallerim!" demiştir ve İntifada’yı sahiplenmiştir. Bu konuda
kendisine akıl verenlerin hesabı ise açıktır. Filistin davasını, ulusal
zeminden İslamcı bir düzleme oturtma gayretlerinin önü kesilmelidir ve
bundan böyle Arafat’ın yeri ve (başlıca) ‘görevi’ budur. Arafat ise
süreç içinde, bu görevini layıkıyla yerine getirmiştir ve bu
pozisyonunun perçinlenmesine hizmet eden 1993 Oslo görüşmelerinin
ardından, Filistin mücadelesinde yeni bir dönemin açılmasına kapı
aralamıştır. Amerika’nın telkinleri ve zorlamasıyla, Arafat, FKÖ’nün o
güne kadar açıkça deklare etmediği bir şeyi yapmış ve özerk yönetime
razı olmak karşılığında İsrail’i tanıyabileceğini söylemiştir. Buradaki
ince hesap ise şudur: "zaman, Filistin mücadelesinin rayından
çıkarılması için en uygun döneme tekabül etmektedir. Çünkü
Filistinlilerin İsrail’i tanıyabileceklerini ilan etmeleri, meselenin en
önemli unsurlarından biridir. Fakat bu ilanın, zayıf bir liderlik
tarafından yapılması, çözümün inandırıcılığını azaltacağı için,
Arafat’ın masaya güçlü bir lider konumunda oturtulması gerekmektedir.
İşte İslamcı örgütlerin başlattığı İntifada, Arafat’a böyle bir imkanı
sunabilir! Eğer Arafat, İntifada’yı sahiplenirse, Filistin halkını
mobilize etmeyi başarmış bir lider olarak Oslo görüşmelerine katılabilir
ve orada Özerk Yönetim vaadi karşılığında İsrail’i tanıyabileceğini
söyleyebilir." Gelişmeler, tam da bu şekilde cereyan etmiştir ve Arafat,
İslamcı örgütlerin liderlik zaaflarından hareket ederek ve Batılı
‘dostları’nın himmetiyle, İntifada’nın fiili lideri rolünü üstlenmiştir.
Bundan sonraki gelişmelerde, İsrail ve Amerika, bilinçli bir şekilde hep
Arafat’ı muhatap almış ve böylece İslamcı örgütlerin inisiyatif
almasının önü alınmıştır. İslamcı örgütler ise, gerek liderlik zaafları
gerekse örgütsel yetersizlikleri nedeniyle, Arafat’a karşı açık bir
muhalefet sergileyememiş ve mücadelenin meyvelerinin başkaları
tarafından yenmesini önleyememişlerdir.
Bilinmelidir ki, toplumsal hareketlerin gelişmesi aşamasında, bazı
dönemler, kritik önem arz ederler. O noktada gerekli tavır ortaya
konulmadığında, o güne kadar elde edilen birikimlerin tümden heba olması
riski yüksektir. Bu konuda İran ve Cezayir örneklerini hatırlatabiliriz.
İran’da Humeyni, halkı, Şah’a karşı direnmeye çağırdığında, gelişmeler
kritik noktaya ulaşmış ve Şah, halkın üzerine ateş açması için orduya
emir vermişti. Humeyni’nin önünde ise iki seçenek bulunuyordu; ya daha
önceki kararından geri dönecek ve ‘kan dökülmesi’ni önleyecekti; ya da o
kritik noktada riski üstlenip, "evlerinizin damlarına çıkın ve
Allahuekber diye bağırın" diyecekti. Humeyni, ikincisini yaptı; binlerce
insan öldü fakat sonunda Şah pes etti. Ancak Cezayir’de, FIS liderliği,
seçimleri ezici farkla kazanmasına rağmen, ertesi gün ordunun
sıkıyönetim ilan etmesi üzerine, aynı basireti gösteremedi. Abbas
Medeni, kan dökülmemesi için taraftarlarından sokağa çıkmamalarını
istedi. O da kritik bir tercih yapmak zorundaydı ve hata yaptı. Çünkü
eğer İslami bir düzen kurmak için yola çıkmışsanız ve tam da inisiyatif
kullanacağınız bir vasat oluşmuşsa, orada artık bazı risklerin
üstlenilmesi gerekir. Bu bir test noktasıdır; geçebilen kazanır,
geçemeyen kaybeder. İşte bu yüzden, o kritik noktada verilen hatalı
kararın Cezayir’deki mücadelenin sonuçsuz kalmasında büyük etkisi
olmuştur.
Bu husus, şartların olgunlaşması hadisesiyle birlikte
değerlendirildiğinde ise şu söylenmelidir: evet, şartların oluşması
önemlidir ve liderlik bu hususa azami özen göstermelidir. Ancak şartlar
oluştuğunda, inisiyatif alınması da aynı şekilde hayati önem taşır. Bu
noktada gösterilecek zaaf, onulmaz yaralar açar ve sonucu doğrudan
etkiler.
Bu bağlamda, İslamcı gruplara düşen görev, Filistin mücadelesini,
ısrarla ‘ulusal kurtuluş mücadelesi’ zemininde tutmaya çalışan ulusalcı
örgütlerle açık bir rekabete girmeyi göze almaktır. Burada "ortak
düşmana karşı savaş verirken, kendi içimizde ayrılığa düşmeyelim" tarzı
bir mantığın isabetli olmadığının da altı çizilmelidir. Zira Filistinli
örgütler, Bedir’e veya Tebük’e çıkan ordu gibi değildir. Orada, her
anlamda yek vücud olma hali vardır ve birlik/bütünlüğün korunması
elzemdir. Ancak burada farklı amaçlar için çalışan ve aslında
birbirlerinin zeminini zayıflatan gruplar vardır. Filistinlilerin İsrail
veya Amerika’ya karşı yek vücud mücadele verebilmeleri için öncelikle
mücadelenin hangi ilkeler üzerinde yükselmesi gerektiği konusunda bir
mutabakata varmaları gerekir. İslamcı örgütlerin, ulusalcı örgütlerle
aynı amaç etrafında bir araya gelme ihtimali olmadığı için ve Filistin
davasının özünde İslami hedefler yattığı için, bu birlikteliğin İslami
bir çizgide gerçekleşmesini isteyecekleri açıktır. Ayrıca ulusalcı
örgütler Filistin mücadelesini temsil edemez. Bunların, bu yüzyılın
başında kurtuluş savaşı veren ulusalcı kadrolardan farkı yoktur. O
halde, bu örgütlerin, bir anlamda ‘işbirlikçi’ olduğu dahi söylenebilir.
Çünkü Batı’nın idealleri ve kavramlarıyla Batı’ya karşı sahici bir
mücadele verilemez. İslam dünyasının son yüzyılda yaşadığı tecrübe bunu
kanıtlamaktadır. Bu durumda, bu açık gerçeğin, olabildiğince yüksek bir
sesle, ulusalcı örgütlere karşı da haykırılması gerekmektedir.
İsrail’i ‘ortak düşman’ olarak görüp, elbirliği yapma yönündeki
yaklaşımın, bu yüzden, uzun vadede ciddi zaafları olduğu kabul
edilmelidir. Çünkü özellikle Oslo sürecinden sonra açıkça görülmüştür
ki, ‘ortak’ mücadele ettiğinizi sandığınız kişiler, düşmanlarınızın
amaçlarına hizmet edecek işler yapmaktadırlar. Amerika’nın Filistin
sorununun nihai çözümünde hayati bir unsur olarak gördüğü, İsrail’in
tanınması karşılığında Özerk Yönetim oluşturulması planına destek çıkan
ulusalcılarla mı bir ‘ortak’ mücadele sergilenmiştir? Bilakis, bu
ulusalcı kadrolar, Filistin davasını, bu yaptıklarıyla ‘satmışlardır.’
Bu nedenlerle, öteden beri söylediğimiz gibi, İslamcı örgütler, her
şeyden önce, ‘iç meselesi’ni çözmeye çalışmalıdır. İçerde güçlü
olunmadıkça, ‘düşman’a karşı fazla bir şey yapılamaz. İçerde güçlü
olmanın olmazsa-olmaz şartı ise, Filistin mücadelesinin İslami temellere
oturtulmasıdır. Yani FKÖ ve onun gibi ulusalcı kadroların, liderlik
pozisyonundan tasfiye edilmesi gerekir. Bu elbette, kolay iş değildir.
Çünkü bu işin arkasında bizzat Batı vardır. Amerikası, İsraili ve
Avrupası ile, bütün Batı, bu konuda azami titizlik göstermektedir.
Arafat’ı ısrarla, bütün bombalama eylemlerinden sorumlu tutarken de, bu
ince noktada hassasiyet gösterilmektedir. Çünkü bu eylemlerin sorumlu
Arafat olursa ve buna mukabil verilecek cezayı da Arafat çekerse,
İslamcı örgütlerin ‘temsil’ kabiliyeti inkar edilmiş olmaktadır. O
nedenle, İsrail’in Arafat’ı karargahında hapsetme cezası vermesi dahi,
Arafat’ın liderliğini pekiştirme işlevi görmüştür ve bu politikanın
bilinçli bir şekilde yürütüldüğü, 1987 İntifadası’ndan bugüne yaşanan
pek çok hadise ile kanıtlanmıştır.
İşte Filistin’deki İslamcı grupların bugün en çok dikkat etmesi gereken
husus budur. Liderliğin tayini için yapılacak yeni seçimlerde bu konuya
ne ölçüde dikkat edilecektir, bilemiyoruz, ancak görünen odur ki,
İslamcı örgütler, liderliği ele geçirme yolunda FKÖ’yü karşılarına
alacak bir tercihte bulunmayı yine düşünmeyeceklerdir. Bu durumda, yeni
liderlik kadrosu, büyük ölçüde ulusalcı kadrolardan oluşacaktır. Böyle
olması durumunda da, önümüzdeki dönemde çok farklı bir gelişmenin olması
mümkün olmayacaktır.
FELLUCE OPERASYONUNUN
DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ
Amerikanın Irak’ta Sünni direnişin kalesi olarak
gösterilen Felluce’ye yönelik giriştiği operasyon, resmi açıklamalara
göre 2085 Iraklı’nın ölümüyle neticelendi. Şehri taş taş üstünde
bırakmamasına bombalayan Amerikalılar, bu operasyonu, Irak’taki direnişi
kırma konusundaki kararlıklarını ele-güne göstermek için yaptılar. Bu
‘kararlılık’, Amerikalılar’ın dilinde, canlı-cansız, çoluk-çocuk ne
varsa hepsinin imhası ile ispatlanabilecekse, o da yapılacaktı. Ve
nitekim öyle oldu.
Bu operasyon, dünya tarihi boyunca, çıkarları gerektirdiğinde benzer
zulümleri işlemekten çekinmeyen zalimlerin tipik özelliklerini ortaya
seren en yeni örneklerden biri olarak karşımızda duruyor. Ve biz,
Amerika’nın yaptıklarını ona çok görmüyoruz. Çünkü, zulüm, zalimin
sıfatıdır. Zalim, zulmünü icra edecektir.
Ancak Müslümanlara (ve vicdan sahiplerine) düşen görev, zulme karşı
çıkmaktır. Bundan daha önemlisi, zulme nasıl karşı çıkılması gerekiyorsa
öyle karşı çıkmaktır.
Bu bağlamda, Amerika’nın işlediği zulümleri (çeşitli vesilelerle)
kınamak elbette gerekir. Ancak sahici anlamda zulme karşı bir duruş
sergilemediği halde, kitlelerin duygularının depreştiği ortamları fırsat
bilerek, bunu siyasal faydaya çevirmeyi uman kişi ve kurumların peşine
takılmamalı ve bu kesimlerin ‘insan hakları’ temeline dayalı tepkilerine
destek olunmamalıdır. Zira bunlar, çoğunlukla, ‘normal’ zamanlarda,
Amerika ile en sıkı (hatta stratejik) ilişki içerisine girmekte ve
Amerika’yı Amerika yapan değerleri (insan hakları, özgürlükler,
demokrasi vs.) Amerika’dan bile daha fazla savunmaktadırlar. Dolayısıyla
bu çevrelerin, Felluce hadisesini ‘faydaya dönüştürme’ çabası, aslında
kınanmalı ve bunların da zulme bir biçimde ortak oldukları
vurgulanmalıdır. Ayrıca tepkilerini ‘insancıl’ değerler üzerine bina
edenlerin de, sahici anlamda bir zulüm-karşıtlıklarının olmadığının altı
çizilmelidir.
Amerika’nın Felluce’de yaptıklarına karşı gösterilecek tepki, ancak
İslami bir temele oturursa anlamlıdır. Bunun için de, Amerika’nın
bölgede varoluş nedenine karşı çıkacak, hatta Amerika’nın bizatihi
varoluş nedenine karşı çıkacak bir duruş sergilenmesi gerekir. Amerika,
Irak’ta ‘terörle savaş’ amacı için bulunduğunu söylemektedir. Savunmacı
itirazcıların bu noktada sergiledikleri: "iyi ama sivil halka niye zarar
veriyorsun?" tarzındaki söyleme asla prim vermemelidir. Çünkü bu
durumda, sivil halka zarar vermediğinde, Amerika’nın Irak’ta bulunma
gerekçesi (ve hatta kanlı operasyonları) meşru addedilmiş olur. Bunun
yerine Amerika’nın, meşruiyeti kendinden menkul ‘değerler’ (demokrasi,
insan hakları, özgürlükler vs.) adına dünyaya düzen vermeye kalkmasının
bizatihi gayr-i meşru olduğunun altı çizilmelidir. Aksi taktirde,
Amerika’nın bölgeyi ‘demokratikleştirme’ yönündeki planlarına destek
verilmiş olur. Nitekim Amerika, terörle savaş adı altında yürüttüğü
kampanyaya desteğini alamadığı kesimleri, BOP projesi bağlamında
‘demokrasi’ havariliği yaparak yanına çekmektedir. Bu nedenle, son
operasyon vesilesiyle itiraz seslerini yükselten siyasilerin, sahici bir
Amerikan-karşıtlığı olmadığı bir kez daha hatırlanmalıdır. Zira bu
çevreler, İsrail’e de karşı çıkarken, "ama bu kadar da zulüm yapılmaz
ki!" tarzında bir üslupla tepki göstermekte ve İsrail’in bölgedeki
varlığını sorgulayıcı hiçbir tavır göstermemektedirler. Bunun anlamı
şudur: Amerika (veya İsrail) ‘barışçı’ (soft) bir yöntem uyguladığında,
onun yanında yer alabiliriz! Dünyaya düzen verme iddiası olanların,
elbette, bu kadarcık taktik hesabı olabileceğini düşünmemek, safdillik
olarak görülmelidir.
Ayrıca bilinmelidir ki, Amerika, bugün Felluce’de yaptığı zulmü, başka
bir zaman yeniden yapabilir. Amerika bu tür operasyonları yapar; çünkü
Irak’ta bulunma amacı, kimi zamanlarda böylesi operasyonları
gerektirebilir. Bu konunun ‘teröre karşı savaş’ bağlamında yürütülen
küresel politika ile doğrudan ilişkisi olduğu gibi, Irak’taki iç siyasi
dengelerle de yakından alakası vardır.
Felluce operasyonunun hazırlanış sürecine bakıldığında, öncelikle,
medyanın marifetiyle, şehrin, direnişin merkezi olarak lanse edildiği
görülmektedir. Burada Zerkavi’nin ismi özellikle anılmış ve Felluce,
‘yok edilmesi gereken bir terör üssü’ olarak lanse edilmiştir. Böylece,
operasyon için meşruiyet zemini oluşturulmaya çalışılmıştır. Ardından
da, ‘sert vuruş’ taktiğiyle operasyon gerçekleştirilmiştir.
Bu operasyonun icra ediliş biçimi, Amerikan seçimlerinden sonra eli
iyice güçlenen Bush’un, daha önceki dönemde benimsediği ‘tarz’la da
örtüşmektedir. Operasyonun bilançosunun çok kanlı olmasının, Amerikan
halkının seçimlerde Bush’u tercih etmesiyle ilgisi olduğu da
söylenebilir. Zira Bush, bu neticeyi, daha önceki dönemde güttüğü
‘terörle savaş’ hedefine verilmiş bir destek olarak yorumlamış ve
operasyonun daha sert bir şekilde icrasının cesaretini buradan almıştır.
Ayrıca Irak içindeki etnik veya mezhebi grupların, Felluce operasyonunda
takındıkları tavra bakıldığında, farklı ‘çıkar’ hesaplarıyla hareket
edildiği de görülmektedir. Yani Irak içindeki gruplar, büyük oranda,
İslami hassasiyeti önceleyen bir tavır takınmak yerine, kendi
gruplarının siyasi çıkarları temelinde hareket etmektedirler. Irak’taki
direnişten gelecek için büyük ümitleri olan çevrelerin bu hususa dikkat
etmedikleri ve duygusal yaklaşımlar sergiledikleri görülmektedir.
Halbuki gerçek budur ve gruplar pozisyonlarını düşünerek, tavır
sergilemektedirler. Bu nedenle, dışarıdan hadiseye bakanların
hassasiyetiyle, içerde mücadele veren grupların hassasiyetlerinin
örtüşmediğinin bilinmesinde de fayda vardır.
Son olarak, Amerika’nın Felluce’ye yönelik giriştiği zalimce saldırıyı
kınarken, Irak’taki (veya bir başka coğrafyadaki) sorunlarımızın ‘kesin
çözümü’ için yapılması gerekenler konusundaki bilincin sürekli diri
tutulması gerektiğini de hatırlatmak istiyoruz. Bu hassasiyet, özellikle
korunmalıdır ki, şartların değişmesi durumunda, meşru tepkilerimizi
besleyen kaynak kurumasın…
|