|

Dinsel Çoğulculuk Ya da A’mak-ı Hayal*
Ramazan YAZÇİÇEK
Çokçuluk/Çoğulculuk,
evrenin, birbirine indirgenemeyen birçok varlıklardan meydana geldiğini
ileri süren öğretilerin genel adıdır. Tekçi (monist) ve ikici (düalist)
anlayışlara karşı herhangi bir alanda birbirine indirgenemeyen birçok
ilkeler kabul eden anlayışa da çokçuluk ya da çoğulculuk denilmektedir.1
"Dinsel Çoğulculuk" diye formüle edilen paradigmaya göre, büyük dünya
dinlerinin her biri bir diğerinden bağımsız olarak hakikî kurtuluş
vasıtalarıdır. Bu paradigma, her bir dinsel geleneğin, kendi
taraftarlarını kurtuluşa ulaştırma yolunda diğerleriyle eşit
geçerliliğini öngörür. Yine bu paradigmaya göre, her inanç, kendi
hakikatinde, birbirinden bağımsız olarak, aslında nihaî gerçekliğin
farklı farklı algılanışlarıdır (Hick, 2002; Nasr, 1996; Aydın, 2001;
Aydın, 2002; Aydın, 2001: 2/291; Aydın, 2001: 11/23; Aydın, 2002: 4/14;
Özcan, 1995: 11; Aslan, 1998: 2/154; Aslan, 2000; Demirci, 2000).
"Dinsel Çoğulculuk" her bir din özelinde kendisine karşılık bulmaya
çalışmaktadır. Bu anlamıyla dinsel pluralizm, modern bir teoloji
biçimidir. Bu teoloji belli hedeflere dayalı, farklı kültürel
referansları içermektedir. Çoğulculuğun, daha çok konjonktürel
eğilimlerin, iktidar merkezli beklentilerin izlerini taşıdığı görülür.
Küresel bağlamda bu böyle olduğu gibi yerel bağlamda da bu böyledir.
Çoğulculuk açısından ortaya konulan veriler, esas itibariyle farklı
sonuçların delilleridir. Konuya, varılmak istenilen sonuca delil toplama
çabasıyla yaklaşıldığı, İslâmî kavramların çoğu yerde anlam kaymasına
uğratıldığı görülür. Ortaya konulanlar, aslında yeni bir paradigmadan
öte eski kastın yeniden dillendirilmesidir. Bu ve türevi görüş ve
projelerin asıl amacının dinî değil siyasî olduğu çoğu kez gözardı
edilir. Bu yaklaşımda din esas itibariyle belirleyici değil, fütursuzca
belirlenen olarak konumlandırılmıştır.
Bu yazıda, dinsel çoğulculuğu, pluralizm-globalizm ve Hıristiyanlığın
merkez kaymasına uğramasıyla kilise odaklı problematik etrafında
incelemeye çalışacağız.
"Dinî pluralizm" ve "dinî tolerans" terimleri, modern toplumların
sorunlarına uygun olarak şekillenmiş batılı kavramlardır. Batılıların
bütün çağdaş teolojik ürünleri de en basitinden en karmaşık olanına
kadar kilise imanı üzerine geliştirilmiştir. Buradaki amacımız modern
aklın teolojilerine şerh düşmek değildir. Yine eleştirimiz hoşgörüye,
müsamahaya yönelik de olamayacağı gibi diyalog olgusuna da değildir.
Zira diyalogun herkes için olumlu ve de gerekliliğinde şüphe yoktur.
Eleştirimiz, bu kavramlarla da ilişkilendirilen ‘değerlerin
kıymetsizleştirilmesi’ diyebileceğimiz yeni ‘hakikî kurtuluş’
tanımlamasınadır. Dinsel çoğulcuların, savunularına, İslâm kültürü
zemininde karşılık bulma çabaları ve Kur’ân’a dayandırma çabaları, bizi,
ilgili referansların Kur’anîliğini değerlendirmeye sevk etmiştir.
Çoğulcu paradigmayı kendi modern terminolojisi bağlamında
tanımaya/tanımlamaya çalışırken, alternatif duruşu, İslâmî ıstılahlarla
vermeye çalıştık. Ön değerlendirmemizin açılımına; bizi, tespitlerde
bulunmaya götüren analizlere ve temel argümanlarımızın neler olduğuna
araştırmamızda ulaşacağız. Araştırmamızda, konumuzla ilgileri ölçüsünde
farklı makale ve görüşlere de atıfta bulunacağız. İleriki çalışmalarda,
eleştirel yaklaşım açılımlarına dayalı olarak daha spesifik
değerlendirmelerde bulunmayı umuyorum.
………..
"Çoğulculuk" Yeni Bir Paradigma mı?
Çoğulculuk ve dinlerarası diyalog paradigması postmodern dilde yeni bir
ifade biçimidir. Çoğulcu yaklaşımla ortaya konulanlar, Müslümanlar
açısından yeni bir paradigma değildir. Bu söylem eski kastın yeniden
dillendirilmesidir.
Çoğulculuk, İslâm kültür tarihinde mistizm zemininde karşılık bulur.
Çoğulculuk, tasavvuf hariç hiçbir fikrî disiplin tarafından kabul
görmemiştir. Farklı isimlendirme veya formlarda sunulsa dahi kendisine
zemin bulduğu ortamlar esas olarak mistik altyapıya sahip ortamlardır.
Bu durum çoğulcuların itirafı, araştırmacıların tesbitidir (Hick, 2002:
35, 71-72; Aydın, 2001: 2/292; Demirci, 2000: 17; Aslan, 1998: 2/159;
Şahin, 2003: 18). Tasavvufta bir anlamda, disiplinsizlik disiplin kabul
edildiği ve bir noktadan sonra herşey mübah telakkî edildiği için,
dinsel çoğulculuğa olumlu bakmak bir yana çoğulcu bir din, temel
espridir. Çünkü, karakteri itibariyle mistizm delil kabul edilmenin çok
uzağına düşen bir duruştur. Nitekim bu duruşun altını yeni çoğulcular da
çizmektedirler. İslâm inancına göre, "Allah, üçün üçüncüsüdür diyenler
kâfir olmuşlardır" (5: 72-73). Çoğulculuğa ardına kadar kapı aralayan
vahdeti vücuta göre ise Allah, her şeydir. Putlara, taşa, ağaca,
hayvana, insana, yıldıza, meleklere tapanlar dahi mükemmel ariflerdir
(Sarmış, 1995: 118).
Hülasa, dinsel çoğulculuk, tarihsel çoğulcu dinin yeni bir versiyonudur.
Bu hususta İbn Arabi’nin, "Sufiler delil ikame etmekten
münezzehtir..."(İbn Arabi, 1990: 25) sözü, "ne olsa gider" diyen
postmodern lakaytlığa son derece paralel imalara sahiptir. Bu sözlerini
dikkatle okuduğunuzda, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, siyasi açıdan da
haklı ile haksız duruşlar arasındaki ayırımların giderek bulanıklaştığı,
hiçbir konuda net bir tavrın takınılmasına imkan bırakmayan kaygan bir
zeminin özenle işlendiğini düşünmemek için elde ne kalır?
"Allah, kulunun kendisinden başka bir şeyle lezzet bulduğuna inanmasını
çok kıskanır. Onun için kendisinde fena bulduğu (kadın) suretine girerek
tekrar kendisine dönmesi için yıkanma (gusul) ile onu temizlemiştir...
Erkeğin Allah’ı kadında müşahede etmesi tam ve en mükemmelidir... Zira
Allah, maddelerden soyut olarak hiç bir zaman müşahede edilemez"
(Sarmış, 1995: 119).
"Şeyh-i Ekber, teslis inancından daha çok ileri giderek, Allah’ın leş ve
putlarda, Samiri’nin buzağısında, Hz. Musa’nın Firavun’unda ve pislik
içinde yuvarlanan vücutlarda tecessüd ettiğine inanmış, şehvetleri
alevlenen, güdüleri tutuşan ve her günahkarın önünde sere serpe açılıp
günah bataklığına taşıyan ahlâksız(ın) vücuduna büründüğünü söylediği
bir tanrı anlayışına sahiptir" (Sarmış, 1995: 120).
İbn-i Arabi; "Mükemmel arif, tapılan her şeyin hakkın açığa çıktığı ve
kendisinde hakka ibadet edildiğini görendir. Onun için tapılan bu
tanrılara taş, ağaç, hayvan, insan, yıldız, melek gibi özel ismi yanında
tapanlar onlara ilâh adını vermişlerdir." (Sarmış, 1995: 118) der.
Yani neye inandığı neyi reddettiği belli olmayan kimliksiz bir duruş. Bu
inanışın içerisinde her dinden kırıntıların olduğu gibi İslâm’dan da
unsurlar kuşkusuz vardır. Haliyle redlerin adı/anlamı olmadığı gibi
kabullerin de adı ve anlamı yoktur. Hem hâkim hem mahkûm... Önce ortaya
koyduğunuz görüşleri delillendirme sorumluluğundan kendinizi azâde
kılacak, daha sonra aklınıza her eseni fütûrsuzca Allah’a nisbet
edeceksiniz. Ortaya koyduğunuz her düşünceyi de mutlak hakikate
ulaşmanın farklı meşru yolu olarak konumlandıracaksınız.2
Serdedilenlerin dindeki delili taleplerine ise "Sufiler delil ikame
etmekten münezzehtir dememiş miydik"e getireceksiniz.
Benzer yaklaşımı S. Hüseyin Nasr ise "Bâtınî anlayış, zâhirî ölçülere
göre değerlendirilemez; onun hiçbir dış yaklaşımın üstesinden
gelemeyeceği kendine özgü bir mantığı vardır" diye ortaya koyar. Böylece
sofestai te’vil anlayışının meşruîyeti talebinde bulunmaktadır.3
Dinsel çoğulcuların esin kaynağı olarak gördüğü (Hick, 2002: 35, 71-72;
Aydın, 2001: 2/292; Demirci, 2000: 17; Aslan, 1998: 2/159; Şahin, 2003:
18) Celaleddin er-Rumi, divanında şöyle söylüyor:
"Canım, ey nûr, kaçma benden,
Kaçma benden ey parlayan görünüm,
Kaçma benden, kaçma benden,
Şu sarığa bak, onu nasıl başıma koydum,
Hatta bileğime taktığım Zerdüşt’ün zünnarına bak,
Zünnarı taşırım, yemliği taşırım,
Belki nuru taşırım, kaçma benden,
Müslümanım ben, ama Hıristiyanım, Brahmanistim, Zerdüştiyim,
Ey yüce Hak, sana tevekkül ettim, kaçma benden,
Bir tek tapınağım; mescid, kilise veya puthanem yok benim,
Sonsuz nimetim yüce yüzündedir, kaçma benden kaçma benden" (Dr. Mustafa
Galveş, et-Tasavvuf fi’l- Mizan,100-101’den nakleden Sarmış, 1995: 160).
"Ne lazım gelir ey Müslümanlar ki ben kendimi bilmiyorum. / Ne
Hıristiyan, ne Yahudî, ne Ermeni ne de Müslümanım" (Kisrâvî, Tarihsiz:
78) diyerek hak ve batıl ayırımı yapmaksızın hümanistik duyguları inanç
olarak merkeze aldığını ortaya koyuyor. Müridleri arasında Ortadoks
Hıristiyanların da bulunduğu Celaleddin er-Rumi’yi4 çoğulcu bir dinin
özgün prototipi görmek hiçte zorlama olmayacaktır.
Çoğulculuğa esin kaynağı olan yakın tarih düşünce oluşumlarının da bu
mistizm zemini üzerine oturduğunu görüyoruz. Şerîatın esas itibariyle
siyasetle ilgili olmadığını savunarak pluralizme farklı bir zemin
oluştururlar. Bu tarz şerîat telakkîsi sonraki bir çok meseleye
bakışlarına da renk vermiştir.
Oysa ki, siyasaldan soyutlanmış şerîat5 telakkîsi "tıpkı Aziz Paul’ün
geliştirip Hz. İsa’nın ümmetini yozlaştırdığı şerîatsiz din kavramı
gibi, din ile şerîatın birbirinden ayrılmasına kadar varabilir. Çünkü,
Allah’ın emrinin sadece dini kurmak, ama şerîatı reddetmekle ilgili
olduğu düşünüldüğü takdirde Müslümanlar da Hıristiyanlar gibi şerîatı
önemsiz, kurulmasını gereksiz bulabilirler. Ellerinde kalacak olanlar
sadece birtakım akide ve inanç ile bazı ahlâk kuralları olabilir."
(Mevdudi, 1985: 1/306-307; 2/ 86) Elde kalan bu değerler ise pluralizm
için başka ilkelerin gerekmediği hatta sakıncalı olduğu yeter
değerlerdir.
Batı Hıristiyan Kültür Tarihi’ndeki laik düşüncenin temelleri de bu
sapma noktasına dayanır. Laiklik kavramı Miladi 2. yüzyılda ilk Roma
Kilisesi’nin geleneğine yerleşmiştir. Roma Kilisesi’yse, tamamen
Pavlus’un Din Felsefesi’ne dayanıyordu. (Hamid, 2001: 221,218) Dini,
şer’î emir; kaide ve kurallarından soyutladığınız, yine dini, salt,
‘ahlâkî değerler sistemi (moral law)’ (Aydın, 2001: 2/301) olarak
algıladığınız taktirde, toplumsal hatta bireysel ahlâkî tanımların
farklılığı gereği, adeta birey sayısı kadar din oluşacaktır. Bu noktadan
sonra tam bir keyfîlik esastır ve bir o kadar da çoğulcu zeminde
meşruiyet(!) gerekçesi hazırdır.
Şâtıbî, Şerîat’ı tanımlarken şunları söylüyor: "Şerîat, kulun dünya ve
âhiret işlerini en üst düzeyde gerçekleştirebilmesi için gerekli olan
her şeyi getirmiş ve açıklamıştır. Hiçbir yeni olay yoktur ki, Şerîat’te
ona dair bir hüküm mahalli bulunmasın; bu mümkün değildir. Dolayısıyla
da "meskutun anh" yani hakkında sükût geçilmiş bir şey yoktur" (Şatıbi,
1990: 1/ 42,165). Zira şeriatlerin varlık sebebi dindir (Özcan, 1995:
55).
………..
Sözün Özü
Hz. Peygamberin tebliğ ettiği inanç anlamındaki İslâm’ı değil de,
Allah’ın iradesine mutlak teslimiyet ve itaat anlamına gelen İslâm’ı
merkeze koymak, diğer din mensuplarını bu açıdan yola çıkarak
değerlendirmek, Müslümanları kendi inançlarını mutlaklaştırmaktan
kurtaracaği savı (Aydın, 2001: 305) eziklik duygusunun teolojik zeminde
dışa vurumudur. Bize göre Hz. Peygamberin tebliğ ettiği İslâm ile
Allah’ın mutlak iradesine teslim olma manasına gelen İslâm arasında bir
fark yoktur. Ancak dinsel çoğulculuğun ikinci anlamı alıp birinciyi yok
sayması teklifin sebebi olan ilâhî hitabı yok sayarak herkesi cennete
gönderme arzusundandır. Bu ise vahyî olan emir ve tanımlamalara
muhalefettir.
John Hick’in teorisinin imdadımıza yetiştiği (bkz. Aydın, 2002: 99-109;
Aydın, 2001: 2/292; Aydın, 2002: 4/14), tavsiye edilene uyulmasının
Müslümanları da Kopernik Devrimi’ni gerçekleştirmeye götüreceği savı,
problemlerle yüzleşme yerine, teslimiyeti tercih eden popülist bir
yaklaşımdır. Allah’ın bütün insanların Rabbi olması hasebiyle, O’nun
rahmet ve merhametinin tek bir toplulukla sınırlı olmamasının gereği
olarak herkesin cennete gireceği yaklaşımı ise sadece hümaniter bir
inanıştır. Bütün bunlar çelişkilerle içiçe, zihin bulanıklığı ile
ma’lûl, çok farklı kriterlerin esas alındığı, kimliksiz bir duruş ve
mistik, sofestai bir tahayyül; aynı zamanda, hakikat telâkkîsini
değersizleştirme ameliyesidir. Varılan sonucun, çıkış noktasının da
anlamını yitirdiği, emperyal bir hizmetin (Duralı, 2000: 21-27)
deruhtesi olduğu kanâatindeyiz.
Dinsel çoğulculuk ve/veya dinlerarası diyalog, küreselleşme, hoşgörü
v.s. kavramlarla ifade edilen süreç son tahlilde, İslâmî diriliş/uyanış
bilincini boğmak, dinin doğru anlaşılması noktasında Kur’ânî
belirleyiciliğini speküle ederek boşa çıkarmak; hatta farklı duruşları
simgeleyen her bir yerel kültürü sıfırlamaktır. Yerine ikame edilmek
istenen ise "evrensel dinî uyanış", "global din"dir. Bununla, yerel
olanın, farklı bir ifadeyle kimlikli duruşların, küresel olan içerisinde
eritilmesi yani kriterleri kendilerine ait olan küresel bir teoloji
amaçlanmaktadır. John Voll’un dediği gibi küresel ve yerel, artık
birbirinin zıddı değildir; bilakis, tek bir ("glocal") gerçekliğin
parçaları haline gelmişlerdir (Stowasser, 2000: 27).
Kur’an’da yaratılışın gerekçesinin Allah’a kulluk etmek (51: 56) olduğu
söylenir. Müslümanlar için asl olan budur. Peygamberin tebliğ ettiği
inanç anlamında İslâm’dan memnun olmayıp farklı bir mülahaza içine
girmek, İslâm’dan başka bir din aramak olarak kınanır. İslâm, Allah’ın
iradesine mutlak teslimiyet ve itaât anlamına gelir. Dinsel çoğulculuk
ile ortaya konulanlar ise farklı yorumdan öte Kur’anî belirleyiciliğe
rağmen yeni bir İslâmî kristoloji oluşturmaktır.
İslâm, Kur’ân’ın haber verdiği bütün peygamberlere inanan ve Hz.
Muhammed (s) ile de son bulan (33: 40) öncekilerin şerîatlarıyla
birlikte geçerli mensubiyetlerinin de son bulduğu, insan yaşamının her
anını ve de alanını kapsayan, sosyal, siyasal, iktisadî, ahlâkî bütün
alanları içine alan tek hak dinin adı olarak sunulur. İbrahimî çizgiyi
de takip eden tek dindir.. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm’ın, Allah’ın
iradesine mutlak teslimiyet ve itâât anlamından farklı olduğu savı, bir
sürç-i lisan değilse kriterleri beşerî olan çoğulcu bir dine davettir.
Burada Kaplan’ın, "küresel sistem, İslâm’ı resmi din haline getirerek
hadım etmek istiyor" değerlendirmesine değinmeden geçmemek lazım.
Kaplan’a göre, 300’lü yıllarda İsa’nın dini, bizzat Roma tarafından
resmî din, teslis haline dönüştürülüp içi boşaltıldığı gibi, bugün de
(küresel) sistem, İslâm’ı, bizzat resmi din olarak kabul etmek istiyor.
Bunun zeminini Tanrı’nın yerini insanın almasıyla hümaniter düşünce
oluşturmaktadır (Kaplan, 2002: 97/27,23). Bu bağlamda dinsel
çoğulculuğun vahyi dikkate almaksızın olgucu bir mantık ve konjoktürel
kaygılarla ele alınan küresel yeni bir toplum projesi olduğu
söylenebilir.
Diyalog/uzlaşma ve hoşgörü ifadelerinin karşısına sürekli Müslümanların
oturtulması, suçluluk psikolojisine esir almaktır. İslâm’ın kendisi
barış ve esenlik demek iken onu böylesi bir noktada konumlandırmak
gayr-ı ilmî, gayr-ı ciddidir. Söylenecek söz, bu konumlandırmanın
İslâm’ın gerçekliğine uymadığı gibi tarihî (Aro, 1995: 276) ve günümüz
gerçekliği açısından da yanlış ve haksız olduğudur.
Taklid taassubunun zihinleri dumura uğrattığı, tecdid bilincinin
köreldiği, ortaya çıkan yeni sorunlara Kur’ânî çözümler üretmek
zorunluluğunun ertelendiği bir gerçeklik zemininde, Müslümanların
yeniden uyanış ve Kur’ân’da dirilişlerinin zorunluluğu ortadadır. Bu
haliyle dine rağmen din olarak gördüğümüz çoğulculuk temayüllerine karşı
da aynı uyanıklığın gösterilmesi gerekir diye düşünüyoruz. Müslüman için
esas olan, değişim gerçeğiyle yüzleşirken Kur’ânî çözümler üretmektir.
Tarihsel vakıalara tepkisel tavırlarla yaklaşmak, hakikati, fayda-zarar
eksenli kritere endekslemek gibi seküler/laik bir yaklaşım değildir.
Farklı kültürel kimlikli insanların birbirini kabullenmesi ayrı,
çoğulculuk adına yanlışa meşrûiyet tanıyarak kendini tekzip etmek
apayrıdır. Ötekilerin tanrıları hakkında kötü şey söylememek ayrı,
inanışlarına meşrûiyet tanıyarak kendini inkar apayrıdır. Nitekim
Müslümanlar bugün onların düşünsel meşrûiyetini tartışırken, onlar,
gerçeklik zemininde Müslümanların neredeyse hayat hakkını bile
kabullenmek istemiyorlar.
Tarih, Haçlı Seferleri’ne tanıklık etmiştir. Denilebilir ki onlar
tarihte kaldı; ancak onu diyebilmek için günümüzü doğru okuyamamak
gerekir. Günümüzü doğru okumak için, taşlarla silahların savaşına
tanıklığımız yeterlidir. Nitekim bugün dünyanın hemen her yerinde
zulmedenler ve zulmedilenler neredeyse hep aynı kimlikleri taşıyorlar.
Batı, tarihi boyunca kültür ve medeniyet alanında ‘öteki’ diye
konumlandırdıklarını hep sömürüye tâbi tutmuştur. Yerel kültürleri yok
etmiş, yer altı yer üstü değerlerini talan ederek medeniyetler
çatışmasına bizzat kendisi öncülük etmiştir. İşgal ettikleri yerlerin
dillerini, dinlerini yok sayarak neredeyse tek bir yerel değer
bırakmamayı hedeflemiştir. Modern Batı da Batı kültürü dışındaki
kültürleri sıfırlamak hevesindedir (Kırbaşoğlu, 2003: 3-7; Duralı, 2000:
21-27). Şimdi de bütün bu yağmalamaları, gerçek talan ve çatışmayı
perdelemek üzere, medeniyetler çatışmasını önlemek, diyalog, uzlaşma,
hoşgörü, dinsel çoğulculuk gibi paravan yaklaşımlar geliştirmektedir.
Batı, sömürgeci zihniyetinin ağır sonuçlarını bugün daha iyi anlıyor ve
diyaloğa girmek istiyor. Elde ettiği atom bombasıyla insanlığı yok
etmiştir. Bu durum, hem Batı hem Doğu insanının Batı Rasyonalizmi’ne ve
ilmine karşı güvenini sarsmıştır. Batı bilimini tenkid eden Batılı
düşünürlerden Paul Feyerabend de, "Akla Veda" derken akla karşı değildi.
Batının aklı kullanış biçimine, kültürleri yok edişine karşı olduğunu
içeriden biri olarak vurguluyordu (Bolay, 2000: 65).
G. Sacco’nun da ifade ettiği gibi, Batı’nın bütün ideolojiler
karşısındaki tartışmasız zaferini ilan eden Tarihin Sonu ve Medeniyetler
Çatışması tezleri, aslında, yeni bir Haçlı Seferi için, silaha çağrı,
bir savaş çığlığıdır (Yılmaz, 2001: 15,16). Kendisini alternatifsiz
gören Batı, artık yeni dünya düzeni oluşturma, dünya sistemi olma,
rükünlerini kendi belirlediği evrensel bir din oluşturma hevesindedir.
Bugün plüralist tezlerle ortaya konulanlar kadar önemli olan, onun,
hangi siyasî iradeyle eşgüdümlü olduğu/oluşturulduğudur. Bu arkaplan
doğru okunmadığı takdirde, çatışmaya dikkat çekerek, mutlak güce teslim
olmanın dışında alternatif olmadığı vehmine kapılmak işten bile
değildir. Ya cehennem ya da küreselleşme, diyalog, çoğulculuk dayatması
bu vehmi beslemeye yaramaktadır. Medeniyetler çatışmasında taraf kılınan
Batı, olağanüstü bir kudretin zirvesinde, süper güce sahip, rakibi
haritadan silinmiş, ekonomik meydan okuyacak muhatap bulamayan, güvenlik
ve iktisadî muhtariyeti olan bir mutlak güç olarak konumlandırılıyor.
Batılı güçler, menfaatlerinin meşrûiyeti için kendilerini, ‘Hür Dünya’,
‘Dünya Toplumu’ diye nitelendiriyorlar. Tek meşrûiyet(!) dayanakları
doyumsuzlukları olan Batılılar, her hür birey ve ülkeye müdahale ve
işgallerinde kendilerinin, "Dünya Topluluğu" adına hareket ettiklerini
ileri sürüyorlar (Huntington, 2002: 38-39).
Huntington’un, "medeniyetler çatışması dünya barışının karşısındaki en
büyük tehlikedir ve medeniyetlere bağlı uluslararası düzen bir dünya
savaşına karşı en büyük güvencedir" (s. 10) diye özetlediği tezinde
ortaya konulanlar, bizce, bir bütün olarak doğru okunmalıdır. Çünkü,
"uluslararası" denilen yeni dünya düzeninin kriterleri hem medeniyetler
çatışmasının müsebbibi hem de mütereddidi olan Batı tarafından
belirlenmektedir. Bir dünya savaşına karşı yine kendilerinin oluşturduğu
uluslararası düzeni zorunlu görüyor, hatta dayatıyorlar. Binaenaleyh
buna "Batı’nın Güvenliğinin Düzeni" denilirse daha doğru ve daha ahlâkî
olur.
Bulundukları hukuk noktasının da gerisine gitmeye başlayan, özgürlüğü
yok edici müdahaleleri olanca hızıyla yaşama taşıyan, militarist duruşu
sıradanlaştıran Batı; terörizmle mücadele adını verdiği savaşla her
türlü kuşatma ve zulmü öteki diye konumlandırdıklarına reva görmektedir.
Farklı değerlerin de insan mutluluğunu tesis edebileceğini kabul
etmeyerek, ötekilerin başka dünyalarına hayat hakkı bile tanımak
istemeyen Batı/Amerika, aslında kendiyle beraber büyüttüğü alternatif
hareketlerin de kuşatması altındadır. Küresel barışı ve güvenliği tehdit
edici unsur olarak Müslümanları potansiyel suçlu olarak hedef tahtasına
oturtan Amerika, meşrûiyetini gücünden almakta, kuvveti hak sanmakta,
kendi kanunlarına boyun eğilmesini ibadet vecdiyle talep etmektedir.
"Küreselleşme karşıtı olmak, Amerika karşıtı olmaktır; yani
teröristlerle işbirliği yapmaktır" (Luneau, 2002; Bkz.: Ramonet, 2002;
Gresh, 2002) yargısıyla mahkûmu hâkim olan zeminde toplum projeleri
dayatmakta, kendi terör tanımlarına uyarladıklarını da terörist
sehpasına oturtmaktadırlar. Ancak terörizmin gayr-ı ahlâkî olduğu gibi
yine gayr-ı ahlâkî olan küreselleşmeye gösterilen bir tepki olduğunu da
vurgulayan batılı düşünürler (Fukuyama, 2002: 98/11) de yok değildir.
Keza Küreselleşme demenin; gerçekte, "Sömürgeleştirme" ile aynı şey
olduğunu endişe ve canhıraş vurgulayan Batılı düşünürler de vardır
(Garaudy, 2003: 20-21)
Bu amaçlara matuf; siyasî iradeyle eşgüdüm içerisinde olunması,
konjonktürel beklentileri karşılaması, aynı zamanda, ortaya Manicilik6,
Cengiz Han’ın Yesak’ı7 mukabili bir yaklaşım, Moonculuk8 hatta Bâhaîlik9
türevi ancak yeni, postmodern bir tez çıkarmıştır. Şehbenderzâde
Filibeli’nin A’mak-ı Hayal’i (hayalin derinlikleri, 1993) türü bir
yaklaşımdır aslında dinsel çoğulculuk. A’mak-ı Hayal’de Nirvana’10ya
ulaşma vardır. Zerdüşt’11te Hürmüz ile Ahriman’12nın kardeş gibi el
sıkışmaları vardır. Brahmanizm’e övgüler, İslâm’dan esintiler, Kaf
Dağı’ında Anka’dan haberler, Hızır’ın Buda ile sohbetine kadar her
aşamada uzlaşma ve hak ile batılı denkleme vardır.
Bütün bu inanışları çağrıştıran paradigmanın dinî olması düşünülemez.
İslâmî olması asla. Bize göre dinsel çoğulcu yaklaşım, dinî değil siyasî
hedeflerî mebnî felsefî bir öneriden ibarettir. Hıristiyan veya Yahudi
teolojisi açısından inanışlarını çoğulcu bir zeminde eleştirmek mümkün
ise de İslâm açısından böyle bir yaklaşım temellendirilemez. Kriterleri
belli olan İslâm’ı, uçları açık, ideolojik, felsefî sav diyebileceğimiz
‘pluralist teolojin’nin karşılama imkanı yoktur. Bu misyonla yapılan
diyaloğun, misyonerliğin yeni bir versiyonu ve ayrılmaz bir parçası olma
ihtimaline konunun mütehassısları tarafından da dikkat çekilmiştir
(Aydın, 2002 : 3/24 ).
Batılı değerlerin alternatifi "Doğulu değerlerdir" demiyoruz. Ancak
mutlak çözümün Batılı değerler olmadığını söylüyoruz. Reddimiz, Batının
kendi medeniyetini, sözün tükendiği nokta sanması, daha vahimi;
dayatmasınadır. Tarihin sonu denilen; sözün tükendiği nokta, bizce sonun
başlangıcı, asıl, üretilmiş değerlere mutlakiyet atfetmenin iflâsıdır.
Onlar, kendi açılarından gereğine inandıklarını yapıyorlar. Ya mağlup,
mahkum, mağdur iken bağışlayıcı, lütûfkar rolüne kalkışanlara ne demeli?
Hem de dinsel çoğulculuk adına, çoğulcu bir din talebiyle!..
• Yazı uzun olduğu için kısaltarak alıntılamak durumunda kaldık.
Makalenin tam metni, Tezkire dergisinin 35. sayısında (Kasım/Aralık
2003, s. 115-147) yayımlanmıştır. (İktibas)
Dipnotlar
1- Bkz.: (Os. Kesretiye, Fr. Pluralisme, Al. Pluralismus, İng.
Pluralism, İt. Pluralismo) Hançerlioğlu, 1993: "Çokçuluk" mad.;
Hançerlioğlu, 2001: "Çok" mad.; Cevizci, 2000: "Çokçuluk" mad.; Heyet,
1998: "Çoğulculuk" mad.
2- Mutasavvıf yaklaşımların analizine dair bkz.: Sarmış, 1995;
Özütoprak, 1997: 254-261.
3- Çoğulcu mimarlardan Seyyid Hüseyin Nasr’ın teslîs(üçleme)i v.s.
konuları ilâhî bir tashih olarak görmeyip (Bkz.: Nasr, 1996: 43; Aslan,
2000: 4/29; Aslan, 1997: 1/183; Aslan, 1998: 2/159-160) çoğulculuğa
engel teşkil eden her Kur’ânî düstûru adete batınî bir yaklaşımla izaha
kalkışması da bu mantığın tezahürüdür. Yine Seyyid Hüseyin Nasr’ın,
Müslümanları, İslâm vahyine, Hz. Peygamberin hadislerine ve hukukuna
göre, Batı’yı tehdit etme(!) noktasında şiddet kullanmaktan ısrarla
sakındırırken gösterdiği İslâmî geleneğe sadakatini, çoğulculuğa engel
teşkil eden her Kur’ânî düstûru yorumlamada göstermediği görülmektedir.
(Bkz.: Kaplan, 2002: 92/28; Nasr’ın daha detaylı görüşleri ve Bâtınî
yaklaşımı öncelleyen yorumları için bkz.: Nasr, 1996: 72-78.
4- Bkz.: Günay, 1998: 63 (Eflâkî, Menakıb, II/ 721’den nakille)
5- Şerîat: lügatta; insanı ırmağa, bir su kaynağına götüren yol, izhâr
ve beyân, kânun koymak anlamlarındadır. Dinî bir terim olarak şerîat,
Allah’ın kulları için koymuş olduğu dinî, dünyevî hükümlerin hepsidir ki
buna göre şerîat, din ile aynı anlamda olup hem ahkâm-ı asliyye denilen
itikâdiyyâtı, hem de amelî, fer’î hükümleri, yani ibadet, ahlâk ve
muâmelâtı ihtvâ eder. Bkz.: Cürcânî, 1997: "Şeriat" mad.; Şâtıbi, 1990:
1/42,165; Kerimoğlu, 1992: 2/ "Şeriat" mad.
6- Manicilik (Manişeizm) Kendinden önceki bütün inanç ve dinlerin usa
(akıl) uygun(!) yanlarını birleştirerek meydana getirilen bireşimsel
din... (Bu din) İran’lı Mani tarafından özellikle İsâ ve Buda
düşüncelerinin Zerdüşt düşüncesiyle kaynaştırılmasından meydana
gelmiştir. Bkz.: Hançerlioğlu: 2000: "Manicilik Mad.".
7- Yesak; Cengiz Han’ın ve kendisinden sonra çocuklarının bağlandığı
dinidr. Yesak, Cengiz Han’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine
dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır.
Cengiz Han’ın kendi kafasından uydurduğu kanunlardır. Cengiz Han koymuş
olduğu bu kanunları "Büyük yasa" olarak isimlendirdi ve bu kanunları
yazdırdı.
8- Yaygın adıyla Moonculuk veya ‘Birleştirme Kilisesi’ hakkında bkz.:
Bıyık, 2002: 3/ 123-138.
9- Dünya vatandaşlığı ve kadın-erkek eşitliği gibi modern dünyanın
beklentilerini dinî ve ahlâkî prensipler haline getiren bir yaklaşımdır.
Aslan, 2000: 22.
10- Nirvana, Budizm’de arzu ve ihtirasları yok ederek ulaşılan üstün
derecenin adıdır.
11- Zerdüşt, eski İran dinlerinden Zerdüştlüğün kurucusu olan bir
şahsiyettir.
12- Zerdüşt Dininde hayrı temsil eden iyi kuvvete Hürmüz, şerri temsil
eden kötü kuvvete de Ahriman denilir.
KAYNAKÇA
Ateş, Süleyman (1989) "Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir", Ankara:
İslâmî Araştırmalar, c: 3, s: 1.
Ateş, Süleyman (1990) "Cennet Tekelcisi mi?", Ankara: İslâmî
Araştırmalar, c: 4, s: 1.
Aktaş, Faruk (2001) Kur’ân’da Cehalet Kavramı, İstanbul: Ekin Yayınları.
Ali Ferrac, Ebu Yusuf Midhat b.el-Hasan (2000) İslâm Hukuku Açısından
Cehalet, Ter.: Mustafa Akman, İstanbul: Kayıhan Yayınları.
Aro, Jussi (1995) "Geçmişte ve Günümüzde Dinlerarası Diyalog", Çev.:
Ahmet Güç, Bursa: U. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s: 5, c: 5, Yıl: 5
-1993.
Aslan, Adnan (1997) "Dinler ve Mutlak Hakikat Kavramı: John Hick ve
Seyyid Hüseyin Nasr’la Bir Mülâkat", İstanbul: İslâm Araştırmaları
Dergisi, s: 1.
Aslan, Adnan (1998) "Batı Perspektifinde Dinî Çoğulculuk Meselesi",
İstanbul: İslâm Araştırmaları Dergisi, s: 2.
Aslan, Adnan (2000) "Dinî Çoğulculuk Problemine Yeni Bir Yaklaşım",
İstanbul: İslâm Araştırmaları Dergisi, s: 4.
Aydın, Mahmut (2001) Monologdan Diyaloğa, Ankara: Ankara Okulu.
Aydın, Mahmut (2002) Îsâ Tanrı mı İnsan mı? İstanbul: İz Yayınları.
Aydın, Mahmut (2001) "Dinî Çoğulculuk Üzerine Bir Mülahaza", Ankara:
İslâmî Araştırmalar, c: 14, s: 2.
Aydın, Mahmut (2001) "Dinler Arası Diyalog Üzerine", Ankara: Tezkire,
11/23.
Aydın, Mahmut (2002) "Kurumsal ve Bireysel Diyalog Faliyetleri Üzerine
Bir Değerlendirme", Ankara: İslâmîyat, c: 5, s: 3.
Aydın, Mahmut (2002) "Paradigmanın Yeni Adı: Dinsel Çoğulculuk" Akademik
Araştırmalar, 4/14.
Baydur, Mithat (2000) "Küreselleşme ve Sivil Din" Medeniyetler
Çatışmasından Diyaloğa, İstanbul: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı
Yayınları.
Bolay, Süleyman Hayri (2000) "Çatışmadan Diyaloğa" Medeniyetler
Çatışmasından Diyaloğa, İstanbul: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı
Yayınları.
Bıyık, Mustafa (2002) "Moonculuğun Diğer Dinlere Bakışı", Ankara:
İslâmiyât, c: 5, s: 3.
Cevizci, Ahmet (2000) Paradigma, -Felsefe Sözlüğü-, İstanbul: Paradigma
Yayınları.
Cürcânî, Seyyid Şerif (1997) Kitabu’t- Ta’rîfât, Ter.: Arif Erkan,
İstanbul: Bahar Yayınları.
Demirci, Kürşat (2000) Yahudilik ve Dini Çoğulculuk, İstanbul:
Ayışığıkitapları.
Duralı, Ş. Teoman (2000) Çağdaş Küresel Medeniyet, İstanbul: Dergâh
Yayınları.
el-Kahtani, Muhammed b. Sâid (1991) El-Velâ vel-Berâ, Çev.: Harun Ünal,
İstanbul: Yasin Yayınları.
Fukuyama, Francıs (2002) "11 Eylül’den Sonra Tarih yeniden mi Başladı",
Türkçesi: Yusuf Kaplan, İstanbul: Umran, s: 98.
Garaudy, Roger (2003) "Küreselleşme ‘Sömürgeleştirme’ Demektir.",
Türkçesi: Cemal Aydın, İstanbul: Umran, s: 103.
Gresh, Alaın (2002) "İslam Fobisi", Le Monde Dıplomatıque,s: ocak.
Goshen, Alon –Gottsteın (2001) "İbrahim, Dinler Arası Bir sembol mü?
Musevi Bakış Açısından Bir sorgulama", Hz. İbrahim’in İzinden, İstanbul:
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Yayınları.
Günay, Ünver (1998) "Türklerin Dini Tarihinde ve Kültüründe Çoğulculuk
ve Hoşgörü", Kayseri: E. Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, s: 10.
Hamid, T. Abdulkadir (2001) Mekke Döneminde Siyasi Düşünce Metodolojisi,
Çev.: Vahdettin İnce, İstanbul: Ekin Yayınları.
Hançerlioğlu, Orhan (1993) Felsefe Sözlüğü, İstanbul: Remzi Kitabevi.
Hançerlioğlu, Orhan (2001) Toplumbilim Sözlüğü, İstanbul: Remzi
Kitabevi.
Hançerlioğlu, Orhan (2000) Dünya İnançları Sözlüğü, İstanbul: Remzi
Kitabevi.
Hançerlioğlu, Orhan (1984) İslâm İnançları Sözlüğü, İstanbul: Remzi
Kitabevi.
Heyet (1998) Türkçe Sözlük, Ankara: TDK.
Hick, John (2002) İnançların Gökkuşağı, Çev.: Mahmut Aydın, Ankara:
Ankara Okulu.
Huntington, Samuel P, (2002) Medeniyetler Çatışması , Çev.: Mehmet
Turan, Cem Soydemir, İstanbul: Okuyanus Yayınları.
İbn Arabi, Muhyiddin (1990) El-Futûhât El-Mekkiiyye, Yayına Haz.: Prof.
Dr. Nihat Keklik, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları, No: 1184.
İbn İshak, Siyer (1988) Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. M. Hamidullah, Çev:
Sezai Özel, İstanbul: Akabe Yayınları.
İbn-î Hişâm, -Sîret- (1985) Terceme: Hasan Ege, İstanbul: Kahraman
Yayınları.
İbni Teymiyye (1994) İman Üzerine, Türkçesi: Salih Uçan, İstanbul: Pınar
Yayınları.
Kaplan, Yusuf (2002) "S. Hüseyin Nasr’la Röportaj: Şiddet, Modernlik ve
İslâm’ın İmkanları" İstanbul: Umran, s: 92.
Kaplan, Yusuf (2002) "Küresel Roma ve İslâm’ın Meydan Okuyuşu/Kemal
Ersözlü ile Röportaj", İstanbul: Umran: s: 97.
Kavram, (2002) "Dinlerarası Diyalog", Ankara: İktibas Dergisi, s: 279.
Kerimoğlu, Yusuf, (1992) Kelimeler Kavramlar II, İstanbul: İnkılâb
Yayınları.
Kutub, Seyyid (1992) Yoldaki İşaretler, Çev.: Ç. Salih Karataş,
İstanbul: Dünya Yayınları.
Köylü, Mustafa (2001) Dinler Arası Diyalog, İstanbul: İnsan Yayınları.
Kırbaşoğlu, M. Hayri (2003) "Hasan Hanefî ile Söyleşi", Ankara:
İslâmiyât&Kitâbiyât, Bülten 1.
Kütüb-i Sitte Muhtasarı (1988) İbrahim Canan, Ankara: Akçağ Yayınları.
Kisrâvî, Ahmet, (Tarihsiz) Edebiyat Üzerine, Perçem Yayınları, Farsça 4.
Baskı.
Koçyiğit, Talât (1989) "Cennet Müminlerin Tekelindedir", Ankara: İslâmî
Araştırmalar, c: 3, s: 3.
Luneau, Gılles (2002) "Farklı Bir Küreselleşme İçin Porto Alegre’ye", Le
Monde Dıplomatıque,s: ocak.
Medeniyetler Çatışması (2001) Derleyen: Murat Yılmaz, Ankara: Vadi
Yayınları.
Mevdudi (1985) Tevhid Mücadelesi, Ter. Ahmed Asrar, İstanbul: Pınar
Yayınları.
Mevdudî, (1986) İslâmî Kavramlar, Çev.: Süleyman Akyüz, İstanbul: Pınar
Yayınları.
Mevdûdî, (1993) Modern Çağda İslâmî Meseleler, Ter.: Yusuf Işıcık,
Konya: Tekin Kitabevi.
.Nasr, Seyyid Hüseyin (1996) İslâm İdealler ve Gerçekler, Türkçesi:
Ahmet Özel, İstanbul: İz Yayınları.
Özcan, Hanifi, (1995) Mâtüridî’de Dînî Çoğulculuk, İstanbul: İFAV.
Özütoprak, Ahmet Y., (1997) Dini Doğru Anlamak, İstanbul: Pınar
Yayınları.
Ramonet, Ignacıo (2002) "Elveda Hürriyet", Le Monde Dıplomatıque, s:
ocak.
Sabri, Mustafa -Musa Carullah (1996) İlâhî Adale, Sad.: Ömer H. Özalp,
İstanbul: Pınar Yayınları
Stowasser, Barbara (2000) "Medeniyetler Çatışmasını Tartışmak",
Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, İstanbul: Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı Yayınları.
Sahîh-i Müslim Terceme ve Şerhi, (1977) Terc: Ahmed Davudoğlu, İstanbul:
Sönmez Yayınları.
Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi (1987) Mütercim: Mehmed Sofuoğlu, İstanbul:
Ötüken.
Sarmış, İbrahim, (1995) Teorik ve Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm,
İstanbul: Yöneliş Yayınları.
Şâtıbî, el-Muvâfakât, (1990) Türkçesi: Dr. Mehmet Erdoğan, İstanbul: İz
Yayınları.
Şahin, Abdullah, (2003) "Çoğulcu Dinî Anlayış Üzerine John Hick İle
Söyleşi", Ankara: İslâmiyât/Kitâbiyât Bülten 7.
Şehbenderzâde Filibeli, Ahmed Hilmi (1993) A’mak-ı Hayal, İstanbul:
Sebil Yayınları.
Tarih-i Taberî, Siyer, (1982) İstanbul: Can Kitabevi.
Toynbee, Arnold J., (2002) "Yeni Paganizm Tehlikesi", Türkçesi: Lütfi
Sunar, İstanbul: Umran, s: 94.
Ulutürk, Veli (1996) Kur’ân’da Ehi-i Kitab, İstanbul: İnsan Yayınları. |