|

Kur’an’ın Tarihselliği Tartışılıyor
Neşe DÜZEL /
24.09.2004 / ZAMAN
İslamiyet Mecmuası'nda 'Kuran'ın şu
ayeti o gün için geldi, bugün için gelmedi' tartışılıyor. AKP,
İslamcılığın liberalleşmesinde tarihi işlev görüyor Erdoğan'ın
psikolojisini bozan, kendini güçlü gören bir liderin imam-hatip, YÖK ve
türbandaki başarısızlığa dördüncünün ekleneceği duygusuydu Demokratların
desteğini yitirirseniz devletin müdahalelerine karşı sizi savunacak
felsefeyi de yitirirsiniz. AKP liberallerin desteğini kaybetmemeli
NEDEN? Taha Akyol
Türkiye ciddi bir krizden geçtikten sonra, Avrupa Birliği'ne giden yol
sonunda açıldı. Ancak bu yolda ilerlemenin pek de kolay olmayacağının
işaretleri de belirdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, daha sonra geri
adım atsa da, zina meselesine devletin karışması gerektiğine inandığı,
Samsun Belediyesi'nde olduğu gibi bazı AKP'lilerin insanların özel
hayatına müdahale etmek istediği ortaya çıktı. Şu son yaşadığımız bir
hafta bile, AKP'nin ve Başbakan Erdoğan'ın iki ayrı kimliği kendi
bünyelerinde barındırabileceğini bize gösterdi. Bir tarafta AB yolunda
en çağdaş reformları yaparken, diğer tarafta da geçen yüzyıldan kalan
bir hayat tarzını bazı alanlarda sürdürme isteği yan yana durabiliyor.
Biz, bu görüntülerden hangisinin gerçek olduğunu, önümüzdeki günlerde
hangi AKP'yle karşılaşacağımızı, hiç gündemde yokken zinanın Ceza
Kanunu'na konulması ısrarı gibi yeni sürprizler ve gerilimler yaşayıp
yaşamayacağımızı, AKP'li tabanın zina meselesini nasıl algıladığını, hem
bu partiyi yakından tanıyan, hem de Türkiye'nin siyasi ve sosyolojik
yapısıyla ilgili sorunları her zaman ciddiyetle çok iyi analiz eden Taha
Akyol ile konuştuk.
Samsun Belediyesi'nin el ele oturan gençlere yaptığını izlediniz mi
televizyondan? Belediye, gençleri rahatsız etmek için motorize ekipler
kurmuş, parklarda, sahillerde genç avına çıkmış. Bu davranışı nasıl
açıklamalıyız?
Samsun'daki olay vahim ama münferittir. Abartılmamalı, rejim kavgası
haline getirilmemelidir. Ama bizde analitik düşünce gelişmediği için,
ideolojik akımlar, karşı tarafı suçlamak için münferit bir olayı aşırı
genelleştiriyor.
Belediyenin el ele tutuşan gençlerin nasıl oturacağına karışan bu tavrı,
Başbakan'ın zina açıklamalarından cesaret almış olabilir mi?
Sanmıyorum. Zina tartışması, bazı geleneksel değerlerle ilgili
muhafazakârlık duygularını harekete geçirdiyse de, bunun flörte,
kız-erkek arkadaşlığına karışmak şeklinde olacağını sanmıyorum. Üstelik
müdahale edilen gençlerden biri de türbanlı. Bu önemli.
Hangi açıdan çok önemli?
Türban modernleşmenin simgelerindendir. 'Biz analarımızın,
bacılarımızın, ninelerimizin başörtüsüne karışıyor muyuz' diyen yaygın
bir Kemalist söylem var bizde. Ninelerimiz, analarımız, bacılarımız
erkek arkadaşlarıyla deniz kenarına gidip sohbet ediyor muydu?
Etmiyordu. Onlar üniversiteye ve Köşk'e de gitmek istemiyordu. Herhalde
Milli Şef İnönü'nün yanına yaklaşamazdı onlar. Türban, kadının
geleneksellikten emansipasyonu (özgürleşmesi) için bir ara aşamadır. Ama
bir AKP'li belediyeci gidiyor, erkek arkadaşıyla denizin kenarında
oturan türbanlı kızı 'Yapmayın' diye uyarıyor. Yanlış ve kötü bir iş.
Nedense kadınla erkeği ayıran bu tür olaylar, İslamcı zihniyete sahip
belediyelerde, yönetimlerde yaşanıyor. Müdahaleler, 'geleneksel kültür'
kisvesi altında yapılıyor. İnsanların belediye başkanlarına, bakanlara
ya da başbakanlara göre bir yaşam biçimi sürdürebileceklerine inanmak,
AKP içinde taraftar bulacak bir davranış biçimi mi?
AK Parti'de böyle bir şeye sempati duyanlar olur. Ama çoğunluk,
devletin, insanların ilişkilerine karışmaması, kaç-göçe zorlamaması,
başını ört-aç diye baskı yapmaması gerektiğini düşünür. Nitekim zina
tartışması, AK Parti'de çoğunluk desteği bulmadı. Bugün zina diye
karışan devletin, yarın başını aç veya imam nikâhı yaptır diye
karışabileceğini düşündüğünde, en iyisi herkes istediği gibi yaşamalı
sonucuna varıyor muhafazakârlar. Zaten Türkiye'deki İslamilik'le İslam
ülkelerindeki İslamilik çok farklıdır. Bizdeki daha liberal bir
İslamıdır. İnsanların, siyasi otoritenin tavrına göre davranmasını
istemek, bizde muhafazakârların itiraz ettiği bir toplum
mühendisliğidir. Siyasi İslamcılıkla Kemalizm arasında ise yönleri
farklı olsa da, nitelikte çok büyük benzerlik vardır. İkisi de devlet
gücünü kullanır. Biri, siyasi İslam şemasına göre, diğeri positivist
şemaya göre insanların yaşamasını emreder. Baasçılık da, Bolşevizm de
böyledir.
Başbakan'ın zina açıklamaları ve Samsun'un AKP'li belediye başkanının
gençlere bu tür bir yasak uygulaması, AKP'nin gerçek yüzünün çıkışı gibi
yorumlanabilir mi?
Elimizdeki bulgular, AKP'nin gerçek yüzünün, 'geleneksellikten
moderniteye dönüşüm' olduğunu gösteriyor. Bu süreçte, az dönüşenler
vardır çok dönüşenler vardır ama, AKP, Türkiye'de İslamcılığın
liberalleşmesi konusunda tıpkı Demokrat Parti ve Özal'ın ANAP'ı gibi bir
tarihi, sosyolojik işlev görüyor. Türkiye'ye şeriatı, İslami kanunları
getirecek dediğimiz parti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni Yargıtay'ın
üstünde, adeta ikinci bir temyiz mahkemesi gibi kabul ediyor. Bu parti,
başınızı zorla kapatan bir kanun çıkarsa ve Anayasa Mahkemesi bunu iptal
etmese, siz AİHM'ye gidebilirsiniz. Bu hakkı, AKP tanıdı. AK Parti,
Türkiye'de İslami hareketin referansını değiştirdi. Demokrasi, bireysel
özgürlük, herkesin kendi hayatını yaşaması, devletin karışmaması gibi
çağdaş uygarlık dediğimiz liberal felsefi değerleri referans haline
getirdi.
Zina meselesinde olduğu gibi, AKP'liler ve Başbakan geriye doğru
sıçramalarla başka referanslar da önümüze koyuyor ama. Türk ve Müslüman
olduğumuzdan, bizim değerlerimiz olduğundan söz ediyorlar. Bu kimin
değeri? AKPliler gibi düşünmeyen, onlar gibi yaşamayan insanlar,
özellikle de gençler, Türk ve Müslüman sayılmayacak mı bu durumda peki?
Türkiye'de bir Marksist-solcu 'bacı edebiyatı' da oldu. Demek ki, 'Türk,
İslam, Marksist, ilerici, gerici, Atatürkçü' gibi etiketleri aşan bir
kültür kodu var burada. İşte bu kültür kodu değişiyor. Önemli olan
değişimin yönüdür. Ve bu değişim, liberalleşme, çoğulculaşma yönündedir.
Bugün bu ülkede ateist yayınlar, Atatürk'ün zamanından daha fazladır. Bu
çoğulculaşmayı, kültürün zenginleştiğini, demokrasiyi ifade eder.
Atatürk döneminde, Türkiye'de siyasi kültür olarak Kemalizm'den başka
bir şey yoktu. Ama bugün sosyalizm, liberalizm, muhafazakârlık,
feminizm, materyalizm var. Her biri diğerine tahammül edecek.
Muhafazakârlar, gelenekçiler olmasın, herkes ültramodernitenin yanında
yer alsın demek, başka türlü bir Jakobenizm olur.
Bireyin özgürlüğünü kutsal olarak gören Avrupa Birliği ile, bireyin
özgürlüğünün kıstlayabileceğine inanan AKP'liler arasında bir uyum
oluşabilecek mi sizce?
Bu insanların 10-20 yıl önceki halini düşünün. Bir de bugünkü hallerini
görün. Türkiye değişimi başarıyor. Türkiye'nin İslam dünyasından farkı,
devletin eli sopalı laikliğinin yarattığı değişim değildir. Türkiye'nin
farkı, şehirleşmeden, eğitimden, piyasa ekonomisinden kaynaklanan
değişimdir. Bireysel özgürlüklerden ve liberalleşmeden, Türkiye'deki din
duyguları da etkileniyor. 20 yıl önce ilahiyatçıların Kuran'ın
tarihselliğini tartışacağını düşünemezdiniz. Bugün İslamiyet
Mecmuası'nın son sayısında bunu tartışıyorlar. Kuran'ın tarihselliği,
Kuran'ın falanca ayeti o gün için geldi, bugün için gelmedi demektir.
O günün ayetini bugüne uygulayamazsınız demektir bu, değil mi?
Bunu ilahiyat hocaları diyor. Bu değişimi görmek lazım. Görmemek,
Kemalist paranoyayı kışkırtıyor. Ülkenin gidişatını etkilemeyecek
marjinal hadiselerden felaket algılamaları yapılıyor. Halbuki
Türkiye'deki değişimin temel dinamiği liberalleşme yönünde. Recep Peker,
1930'da Meclis kürsüsünde 'Liberalizm vatan hainliğidir' diyordu. Bugün
piyasa ekonomisi, dış ticaretin liberalleşmesi kanunlara girdi. AKP'nin
kendisi de zaten bir değişimin eseri değil mi? Erdoğan'la Erbakan aynı
diyebilir misiniz?
Kimse Başbakan'ın zina ile ilgili tuhaf çıkışına anlam veremedi. Sizin
Erdoğan'ın neden böyle davrandığına dair tahmininiz var mı?
Bunun psikolojik olduğu kanatindeyim. Başbakan, zina konusundaki
tavrının Türkiye'de ve Avrupa'da bu kadar gürültü koparacağını
öngörmedi. Ankara'da Verheugen kendisine 'Yapmasanız daha iyi olur ama,
Avrupa'da da kürtaj tartışması var' gibi bir laf söylemiş. Dışişleri'ne,
Abdullah Gül'e sormuş. 'Fazla reaksiyon geleceğini sanmıyorum' demiş.
Bakanlara da sormuş. CHP'nin görüşü, 'Resen olsun' demişler. Bunların
sonucunda Başbakan 'Yapalım' demiş. Ama tahmininin ötesinde dalgalanma
yarattığını görünce, Brüksel'de pragmatik davrandı.
Peki psikolojisini ne bozdu?
Erdoğan'ın psikolojisini bozan, kendini çok güçlü gören, karizmatik bir
liderin, türban, imam-hatipler ve YÖK gibi üç konuda da başarısızlığa
uğrayıp, bunlara bir dördüncüsünün daha ekleneceği duygusudur. Üçünde
geri adım atıyorsunuz ve bunları telafi etmek için, 'Biz muhafazakâr
olarak aile değerlerini koruyacağız. Zinayı suç haline getireceğiz'
diyorsunuz. Psikolojik olarak kendinizi bu işe çok katı bir şekilde
bağlıyorsunuz. Erdoğan'ın yerine koyun kendinizi. Sıfırdan,
hapishanelerden geliyor. Koalisyon başbakanı değil. Tek başına yüzde 40
oy almış. Kendine aşırı güveni olur bu tür insanların. Atatürk'ün
kendine güvenini hissedin. Ben bu ülkenin konuştuğu dilini
değiştireceğim, diyor. Atatürk'ün başarısı ölçülemez, o çok istisnai
ama... Erdoğan büyük bir özgüvenle söz veriyor ve sonra da ona 'Sözünden
dön' diyorlar. Bu zordur işte. Nitekim araya fasıla soktu. Üç gün hiç
konuşmadı. Brüksel'e gitti, işi çözdü. Brüksel'den, 'sözünden dönmüş
adam' olarak değil, 'düğümü çözen adam' olarak geldi.
Tarikatların ve cemaatlerin Erdoğan'a baskı yaptığı söylendi. Ancak
Fehmi Koru cemaatlerin ve tarikatların böyle bir talebi olmadığını
yazdı. Sizce tarikat ya da cemaat baskısı var mı bu konuda?
Erdoğan da dahil, Türkiye'de siyaset yapan herkes, tarikatları ve
cemaatleri dikkate alır ama politika onların direktifiyle yapılmaz.
Bunları idare ederler. Zinanın suç sayılmasını istemiş olabilirler ama
onların önceliği devletin kendilerine tasallut etmemesidir. Devletin
müdahalesini daraltacak AB projesi tarikatların da hoşuna gidiyor.
Tarikatlara izafe edilen gazetelerin bir kısmı zina suç olsun diye yayın
yaparken, Zaman böyle yayın yapmadı.
AKP, zina çıkışı ve ardından da Samsun'daki skandalla, ülkedeki
demokratların desteğini kaybetti.
Beni demokrat sayıyorsanız benim desteğimi kaybetmedi. AB'yle ipler
kopsaydı, desteğimi kaybederdi.
Diyelim ki birçoğunun desteğini kaybetti. Demokratların desteğinin
kaybetmek, bir partinin geleceğinde hiçbir şekilde belirleyici olamaz
mı? Bu desteği kaybetmekten AKP hiç zarar görmez mi?
Görür tabii. Türkiye'de demokratların desteğini kaybettiğiniz zaman,
sizi devletin müdahalelerine karşı savunacak felsefeyi de kaybetmiş
olursunuz. AKP demokratların ve liberallerin desteğini kaybetmemeli.
Türkiye'de demokratik gelişmeyi sağlayan muhafazakâr, liberal
ittifakıdır. Muhafazakârlar olmadan liberaller güçsüz kalır. Liberaller
olmadan da muhafazakârlar 'pusulasız' kalır. Menderes liberal aydınların
desteğini kaybedince bir ahali hareketi durumuna düştü. Bir hareket
ahaliye dayanır ama bir ülkeyi ahali yönetmez. Ahalinin seçtiği vasıflı
insanlar yönetir. Adalet Partisi'nin handikapı da liberal desteği hiç
sağlayamaması ve hep köylü kalması oldu. Erdoğan, demokratlara ve
liberallare, onların toplumdaki ağırlığından daha fazla ağırlık vermek
zorunda.
Bundan sonra Erdoğan'dan sürekli sürprizler beklemeli miyiz?
Sürekli sürprizler beklemeliyiz görüşüne katılmıyorum. Ama resmi
ideolojiyle geleneksel değerlerin çatıştığı konularda, merkez sağdaki
hükümetlerde tereddütler ve sürprizler olabilir. O çatışma konularında
Özal da, Menderes de zikzaklar çizdi. Nitekim Erdoğan'ın sürpriz yaptığı
konular da, resmi ideolojiyle geleneksel kültürün, liberallikle
muhafazakârlığın çatıştığı konulardır. Erdoğan bu çatışma konularında
gene zikzaklar çizebilir. Çünkü bir siyasi lider, sorunların çözümünde
değişik yollar deneyebilir. Liderler de yanılır. Yanılmaz aklı aramak
totalitarizm olur. Ben AK Parti'nin başarılı olmasını çok temenni
ediyorum.
Niye?
AK Parti, merkez sağı toparlayabilecek ve solda da gerçek sosyal
demokrat bir oluşumu tetikleyebilecek bir potansiyeldir. Eğer
başarısızlıktan dağılırsa, biz yeniden koalisyonlara gideriz. O vakit de
Türkiye'yi seçilmişler değil bürokrasi idare eder. Bürokratların
yönetmesi, AB yüzünden imkânsız hale gelmişse, o zaman da ülkede bir
'yönetemeyen demokrasi' problemi olur.
AKP'nin, CHP ile yaptığı anlaşmayı bozarak güvenilmez bir parti durumuna
düştüğü söyleniyor. Sizce bundan sonra Türkiye'de ya da Avrupa'da bir
siyasi güç Erdoğan'a ya da AKP'ye güvenir mi?
Bir süre kuşku devam edecek. AKP'nin güvenilirliği, istikrarı,
istikameti konusunda zina bir tahribat yarattı. Ama bu tahribat öldürücü
değil.
Bundan önce birçok uyum yasasını geçiren, Kıbrıs gibi çetrefil bir
konuyu çözen, bu alanlarda çok başarılı politika izliyen Erdoğan ile,
"Biz Türküz, bize kimse karışamaz" diyen Erdoğan arasında nasıl bir fark
var? Daha önceki sorunları çözen Erdoğan kimdi, bugün sorun yaratan
Erdoğan kim ve bunlardan hangisi gerçek Erdoğan?
Birincisi gerçek Erdoğan. Ben, Erdoğan'ı 28 Şubat'tan sonra tanıdım,
destek verdim. Siyasetçinin insan olduğunu, duygularının olduğunu,
panikleyebileceğini, öfkelenebileceğini unutmamalıyız. Önemli olan
öfkesini bir süre sonra aşıp aşmadığı, psikolojik saplantılarını,
problemlerini rasyonalize edip etmediğidir. Menderes bunu yapamadı.
Erdoğan'ın yapabileceği kanatindeyim.
AKP'deki tuhaflıkların tren kazasıyla başladığı söyleniyor. Kaza AKP'yi
ve Erdoğan'ı nasıl etkiledi?
Çok ciddi bir şok yaşadılar.
AB'yle ilişkilerimizin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Müzakare sürecinde
Türkiye'yi yönetenler, Erdoğan'ın zina konusunda söylediği gibi 'Biz
Türküz, Müslümanız, bizim değerlerimiz farklı, bize karışamazsınız'
diyebilecekler mi?
Bunlar, bazen sinirden, bazen pazarlık olarak söylenir. Tayyip bey nasıl
söyledi bilmiyorum ama bu sözleri uygulamak mümkün değil. İleride daha
pek çok yakıcı konu önümüze gelecek olsa da, ben, AB ile ilişkilerimizin
geleceğinde bir kopma görmüyorum. |