Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 310 | Ekim  2004

                   

 

 


  

Laikliğin Kur'an'la savunulması
 

Hayrettin Karaman / Yeni Şafak  21 Ekim 2004

Sayın Aktan'ın, laik cumhuriyet ideolojisini İslam ile uzlaştırmayı, hatta Kur'an ile savunmayı amaçlayan yazısını eleştiriyorduk.

Benim bu konudaki tezimi hemen ifade ederek tartışmaya geçeyim:

Dünyada eski ve yeni, ölmüş ve yaşayan birçok medeniyet vardır; bunlardan yaşayan ikisi de İslam ve Batı medeniyetleridir. Bu iki medeniyet felsefesi, tarihi, dinamikleri, dayanakları... hasılı temel unsurları bakımından birbirinden farklıdır; biri diğerine irca edilemez, ikisi birleştirilip tek medeniyet haline getirilemez. Tarihte bu iki medeniyetin birbirinden etkilenmiş oldukları bir gerçektir, ama bu etkilenme yukarıdaki sonucu değiştirmemiştir, değiştiremez. Bu iki medeniyetin mensupları insanlığa vaad ettikleri iyilik ve güzellikler konusunda yarışırlar, yarışmalıdırlar; bu yarışın sonucu insanlığın hayrına olacaktır.

Bu iki medeniyete mensup insanların (halkların, ülkelerin...) iyilik, adalet, nimetleri paylaşma, dünyada huzur ve barışı hakim kılma... konularında işbirliği yapmaları, bu maksatla kurumlar ve birlikler oluşturmaları caiz ve mümkün değil midir?

Elbette mümkündür ve bunun hem Kur'an'da hem de Hz. Peygamberin (s.a.) uygulamalarında örnekleri, dayanakları vardır. Ama bunun yolu "medeniyetler diyalogu" olabilir" "medeniyetler çorbası" olmaz.

Laik-demokratik-cumhuriyet ve seküler toplum yapısı Batı medeniyetinin ürünüdür, hilafet (her bir müminin yeryüzünde Allah'ın muradını ve rızasını gerçekleştirmekle yükümlü ve bu manada O'nun vekili ve temsilcisi olması) ise İslam medeniyetinin ürünüdür. Evet İslam'da da şûra (danışarak yönetme) bey'at (bir çeşit seçme ve sözleşme), müslümanlar ve ötekiler için temel haklar... vardır; ama danışılanlar, seçenler, denetleyenler, değiştirenler her biri halife olan müminlerdir. Çağdaş Batı medeniyetinde insanın (bireyin) üstünde hiçbir şey yoktur, haklar ve özgürlükler de bu esasa göre belirlenir, İslam medeniyetinde mümin, her zaman ve her durumda Allah'ın kuludur, kulu olmak durumundadır, hakları, ödevleri ve özgürlükleri bu esasa göre çerçevelenmiştir.

Bana göre laik cumhuriyet ile İslam'ı uzlaştırmak, birini diğeri ile savunmak yanlıştır; doğru olan her iki sistemin mensuplarının şu dünya hayatını, huzur, adalet ve barış içinde birlikte veya ayrı ayrı (ülkeler, bloklar, guruplar... olarak) nasıl yaşayacakları üzerinde durmak, bunun model ve formüllerini bulup uygulamaktır. AB ile ilişkiler de bu çerçevede ele alınmalı, sapla saman birbirine karıştırılmamalıdır. Mesela AB bir medeniyet projesi ise, bünyesine aldığı bütün parçaları bu medeniyet potasında eritip kendine benzetmeyi amaçlıyorsa veya Türkiye'nin AB içindeki fonksiyonu, Müslümanlara ve başkalarına karşı AB ülkelerini -bunlar haksız olsalar bile- korumak, onların kalkanı olmak, ülkeyi savaş alanı ve tampon haline getirmek ise -normal şartlarda, aksine bir zaruret bulunmadıkça- bu birlik içinde olmayı Müslümanların düşünmeleri bile caiz olmaz.

Tezimi, düşüncemi, anlayışımı böylece özetledikten sonra tartışmaya dönebilirim:

O hâkimiyeti 'milletten zorla gasp eden Osmanoğullarından' geri alıp halka verdi. 'Hilafeti kaldırdı' diye feryat ettiler, ilgili yasa metninde O'nun 'Hilafet TBMM'nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir' sözleri yer aldı.

Osmanoğulları hakimiyeti milletin elinden zorla almadı, siyasi hilafet yerine saltanatın gelmesi Osmanlıdan asırlarca önce Emevilerin kuruluşunda gerçekleşti, İslam'a aykırı olmasına rağmen yerleşti, meşrulaştırıldı, Osmanlı bunu devraldı ve devam ettirdi; o tarihi şartlar içinde değiştirmesini beklemek de tarih dışına çıkıp hayal kurmak olur. Cumhuriyetle hakimiyetin -teoride değil, fiilen- halka verildiği hükmü de gerçekçi değildir.

'Hilafet TBMM'nin manevi şahsiyetinde mündemiçtir' düşüncesi Atatürk'e değil, Şer'iye vekili Seyyid Bey'e aittir. Aynı zamanda fıkıh hocası olan Seyyid Bey, "Hilafetin mahiyyet-i şer'iyyesi" adıyla neşredilen meşhur meclis nutkunda bu tezi işlemiştir. Bu teze göre de TBMM -İslam esaslarına göre olacak- hilafet vazifesini üstlenmektedir. Bunun böyle olduğunu, 3-Mart-1924 günü mecliste görüşülen "hilafetin kaldırılması" teklifi müzakere edilirken son konuşmayı yapan başbakan İsmet Paşa bile açıkça ifade etmiş, "asıl tereddütlerin hilafetin ilgasında değil, dini açıdan ve bu kararın halk tarafından nasıl karşılanacağı meselesinde olduğunu, halbuki islâmî kurallar yine yürürlükte kalacağı için böyle bir endişeye mahal bulunmadığını" belirtmiştir. (Diyanet Vakfı İslam Ans. C. 17, s. 551).

Tartışma devam edecek.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...