|

Değişmek,
değişmemek...
Kürşad ATALAR
/ gazetem.net 1 Kasım 2004
1980 Eylül
darbesinden sonra, daha ziyade sol çevrelerin aktüel gündem maddesi olan
‘değişme’/’dönüşme’ tartışmalarının bir benzerini, şimdilerde ‘İslamcı’
kesimde de görüyoruz.
Bu tartışmalarda, pozisyonlarını ‘tutarlılık’ adına savunanlar,
değiştiği söylenen ya da bunu açıkça deklare edenleri ‘döneklik’le
suçluyorlar.
1980 sonrasında Özal politikalarına destek veren ve şimdilerde medyanın
etkin kalemleri arasında yer alan ‘eski’ solcu, yeni liberal isimlerin
muhatap olduğu ithamların benzerleri, ‘eski’ İslamcı, yeni demokrat
zevata da yöneltiliyor.
Her iki kesimde de suçlamanın muhatapları, yeni pozisyonlarının
meşruiyetini “değişen şartlara ayak uydurma” gerekçesine dayandırırken,
döneklik suçlamasının sahipleri, ilkelilik ve tutarlılık kavramlarına
dayalı bir meşruiyet zemininde iddialarını dillendiriyorlar.
Bunları genel olarak hepimiz biliyoruz, ancak popülerliğini yitirmeyen
bu tartışmada şu kritik sorunun cevabının genellikle verilemediğini de
görüyoruz: “değişmek mi erdemdir, değişmemek mi?”
Aslında hayatta ‘fiziksel anlamda’ her şeyin değiştiğini
gözlemleyebiliriz. Fakat ‘ilkeler’ söz konusu olunca, ‘kalıcılık’ öne
çıkar ve bu kez değişmemek erdem olarak görülür.
Bu tartışmanın bir benzerini kadim felsefi geleneklerde de görebiliriz.
Yunan felsefesinde, ‘ilkeler’in tayini konusunda değişme/kalıcılık
meselesi tartışılmıştır. Örneğin, Aristo, ay-altı/ay-üstü alemi
ayırımında ay-üstü alemin devri hareket eden cisimlerini ‘ilke’ olarak
kabul ederken, bu görüşünü, onların devri hareketinin daimi oluşuna
dayandırmıştır. İslam alimlerinden Gazali ise, Aristo’nun bu görüşüne
karşı çıkarken, bu cisimlerin yaratılmış (ve sonlu) oldukları
gerekçesiyle, ‘ilke’ olamayacaklarını söylemiş, ilkenin ancak değişime
tabi olmayan ilahi vahy’den çıkarılabileceği inancını ifade etmişti.
Yakın dönemde benzer bir tartışmayı, ideolojilerin mahiyetine ilişkin
post-modern itirazda görebiliyoruz. Post-modernist düşünürlerden Daniel
Bell, 1960’larda popülerleşen meşhur “ideolojiler öldü” savını,
Marksizm, Liberalizm, Faşizm gibi meta-söylemlerin iflas etmiş olduğu
vakıasına binaen ortaya atmıştı.
İlginçtir Batı’da bu ‘yeni’ söylem, 1960 ve 1970’lerde, ‘değişme’ye
meşru bir alan açarken, Doğu’da (örneğin Türkiye’de) farklı ideolojik
fraksiyonlar, kıyasıya bir ‘ilke’ (erdem) mücadelesi veriyordu!
Özellikle bu ironi halini sosyalistlerin yaşadığını söyleyebiliriz.
12 Eylül darbesi, bu kesim için, paydos zilinin çalması gibi bir etkide
bulunmuştu. Nihayet post-modern söylemin açtığı yolda, ‘eski
sosyalistler’le karşılaşır olduk. Bir dönem Nazım’ın “sen yanmazsan, ben
yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini terennüm
edenler, Livaneli ve Ahmet Kara şarkılarında “Yorgun Demokrat” olarak
karşımıza çıktılar!
Bütün bunları, ilkelilik ve tutarlılık adına, ‘dönekleri’ suçlamak için
söylemiyorum. Bilakis değiştiğini deklare edenleri döneklikle
suçlayanların tutarsızlığına dikkat çekmek için yazıyorum.
Niye mi?
Bizatihi sosyalist ideolojinin “değişmeyen tek şey değişimdir” deyişine
prim veren bir yapısı vardır da ondan.
Bu tezime, en basitinden, Marx veya Hegel’in, tarihin lineer doğrultuda
aktığını savladıkları görüşlerini kanıt olarak sunabilirim.
Şu halde, sürekli değişim olgusunu bir sosyalistin –esas itibarıyla- çok
da garip karşılamaması gerekir. Hiç kuşkusuz, Sovyetlerin çöküşüyle
birlikte, tarihin, Marx’ın savladığı doğrultuda ilerlemediği
görülmüştür. Ancak her Marxist’in aynı zamanda tarihsel materyalizmi de
benimsediği gerçeğine binaen, malum “değişim”in de fazla garipsenmemesi
gerekirdi.
Ama tabii ki öyle olmadı.
Bu süreçte, pek çok sosyalist, tutarlılık adına ‘dönekleri’ suçladı ve
Marksizm’in ölmediğini, ölmeyeceğini, sadece Sovyet (ve Çin)
modellerinin başarısız olduğunu vs. söyleyerek, eski konumlarını
muhafaza etmeye çalıştı.
Ama bunda pek başarılı olduklarını söyleyemiyoruz.
Çünkü bugün göğsünü gere gere kimsenin “ben sosyalistim” diyecek
mecalinin kalmamasının ‘fiziksel’ nedenleri var. Bunlar elbette
görmezden gelinemeyecek gerçeklerdir.
Kabul edilmelidir ki, post-modernizmin ortaya çıkışının da ‘maddi’
nedenleri vardır ve bizatihi bu nedenlerdir meta-söylemlerin (bu arada
sosyalizmin de) köküne kibrit suyu döken…
Şu halde, temel tezleri yanlışlanmış bir meta-söylemin doğruluğu
üzerinde ısrar ederek, ‘ilkelilik’ ve ‘tutarlılık’ edebiyatı yapmanın
bir anlamı/değeri olabilir mi?
Ben, sırf bu yüzden, 68 kuşağına vs. ağıt yakan yazarları garipsiyorum.
Evet insanların inandıkları bir dava uğruna hayatlarını ortaya
koyabilmiş olmaları önemsenmelidir. Ancak bu davanın, çölde serap
görmekten çok farkı olmadığı kanıtlandığında, nedamet duymak dışında
yapacak fazla bir şey kalmadığını da kabul etmemiz gerekir.
Bu meyanda, Hasan Cemal’in itiraflarını ‘anlamak’ zor olmamalı.
Batı düşüncesinin, idea’ları ‘bilim’selleştirme/mutlaklaştırma adına
yaptıkları boşa çıkmıştır. Bu ‘gerçeğe’ gözlerini kapamayanları da, bu
nedenle kınamamak gerekir.
Çünkü yanlıştan dönülmesi, kınanacak bir şey değildir.
Ama asıl kınanması gereken bir yanlıştan bir başkasına geçilmesidir…
Kabul edelim ki ‘eski sosyalist’ (yeni liberal)lerin –çoğunlukla-
yaptığı da budur.
Ancak ‘eski tüfek sosyalistler’in de yanlışta ısrar etme yanlışını
işledikleri kabul edilmelidir.
Bu da övünülecek bir şey değildir.
Peki ya İslamcılar?
İslamcılıktan döndüğünü deklare edenler de, temel tezleri yanlışlanmış
bir ‘ideoloji’yi terk etmiş olmakla erdemli bir iş mi yapmış
olmaktadırlar?
Sorunun cevabı, ancak İslamcılığın ‘temel tezleri’ üzerinde bir fikre
ulaşmakla verilebilir.
İslamcılık, basit ifadeyle, İslam’ı bir ‘hayat tarzı’ olarak gören
siyasal bir ideoloji olarak tanımlanabilir.
Buna göre, “ben artık İslamcı değilim” diyen kişi, en temelde, İslam’ın
‘siyasal’ karakteri olduğu tezinden vazgeçmiş olmaktadır. Bu
siyasallığın açılımında ise, çoğunlukla radikal İslamcığın (Kutupçu ve
Mevdudici versiyonları) siyasal görüşlerinin yattığı görülür. Buna göre
İslamcılığı bırakan kişi, (bu siyasal düşüncenin savunduğu anlamda) bir
İslam devleti fikrini terk eden kişidir.
Bu durumda, İslamcı kesimdeki değişim seslerinin, temelde İran’daki
tecrübenin olumsuzlukları üzerine yükseldiği söylenebilir.
Ancak İran tecrübesinin yaşadığı görece başarısızlıklar, İslamcılığın
temel tezlerinin iflas ettiği anlamına gelir mi?
Hayır. Çünkü tarihsel tecrübenin kanıtladığı üzere, İslam, özü
itibarıyla, ‘siyasal’ talepleri olan bir dindir ve modern dönemdeki kimi
başarısızlıklar doğrudan ona atfedilemez.
Şu halde, bu ‘başarısızlıklar’ üzerinden bir “İslamcılık iflas etti”
söylemi geliştirmek tutarlı değildir.
Bu ancak, İslamcı ideolojinin siyasal taleplerinden arındırılması ile
mümkündür.
Tarihselcilik ve hermenötik kavramları etrafında şekillenen reformasyon
çabalarının amacı da, (bir yönüyle) budur.
Ek olarak, değiştiğini söyleyen İslamcıların çoğunun, farklı bir
ideolojik tutum takınmaktan ziyade ikbal beklentisi ile hareket ettiği
gözlemine de dikkat kesilmelidir.
Hal böyle olunca, değişimin İslamcı ayağında ‘erdemli’ bir tavırdan
bahsetmenin zor olduğu söylenebilir.
Bu arada “artık İslamcı değilim, muhafazakar-demokratım” söylemini
dillendirenlerin, tanımlanmış İslamcılığın totaliteryen yönlerine
itirazın mümessilleri olarak görülmesinin de yanıltıcı olduğunu
belirtmeden geçmek olmaz. İslamcılığı bıraktığını ilan edenlerin önemli
bir kısmı, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi pür anlamda batı
felsefesinin damgasını üzerinde taşıyan kavramları içselleştirmeye
başlamışlardır. İşte asıl bu yöndeki eğilimi, “İslamcılıktan irtidad
etmek” olarak yorumlamak mümkündür.
Bu değişim eğiliminin, ‘İslamcı’ camiada bir süredir var olduğu ve dinin
bir nevi ‘reformasyon’a tabi tutulması anlamında Amerika ve Avrupa
Birliği tarafından da desteklendiği söylenebilir.
Zina tartışmaları çerçevesinde, adı ‘İslamcı’ya çıkmış (ve AKP
siyasetini destekleyen) çevrelerin reaksiyoner yaklaşımlar
sergiledikleri ve İslam’a göre haramlığı sabit olan bir konuda kendi
pozisyonlarını koruyamadıkları gerçeği karşısında, bu kesimin
‘dönüştürme’ politikalarına karşı çok da dirençli olmadığı söylenebilir.
Ancak bütün İslamcıların ‘değişim’ rüzgarı karşısında bu ölçüde
dirençsiz olduğu da söylenemez. Genellikle ideolojik kaygılarını koruyan
İslamcıların değişim rüzgarlarına karşı direnmeyi sürdüreceği açıktır.
Ayrıca İslamcı kesimin kendi içinde, içtihad, hermenötik ve
tarihselcilik kavramları çerçevesinde bir ‘değişim’ tartışması
yürüttüğü, fakat bu tartışmanın ‘sınırları’ olduğuna da dikkat
edilmelidir. Bu sınırlar ‘hududullah’ olarak bilinir ve İslamcıları
bağlar. Batılı İslam uzmanlarının, İslam’ın Hıristiyanlıkta olduğu gibi
bir ‘reformasyon’ süreci geçirmesi konusunda taşıdığı şüphenin nedeni
budur. Bu şüphe yersiz değildir ve bu nedenle, süregelen tarihselcilik
tartışmalarından, İslam içinde de bir reformasyon süreci yaşanacağına
dair bir çıkarımda bulunmak zordur.
Şu halde, değişmeyi bir erdem olarak sunan ‘eski İslamcı, yeni demokrat’
kesimlerin konumuna ilişkin olarak bir ‘İslamcı’ gözüyle yapılacak
değerlendirmenin, mevcut gidişatın akim kalacağı yönünde odaklaşacağı
söylenebilir. Tarihsel tecrübe de buna tanıklık etmektedir. Meşşai ya da
İhvan-ı Safa felsefelerinin, Mümin vicdanında edinebildiği yere bakarak
bu teşhisimizin isabeti konusunda net bir kanaat sahibi olmak mümkündür… |