Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 310 | Ekim  2004

                   

 

 


  

Değişmek, değişmemek...

Kürşad ATALAR / gazetem.net  1 Kasım 2004

1980 Eylül darbesinden sonra, daha ziyade sol çevrelerin aktüel gündem maddesi olan ‘değişme’/’dönüşme’ tartışmalarının bir benzerini, şimdilerde ‘İslamcı’ kesimde de görüyoruz.

Bu tartışmalarda, pozisyonlarını ‘tutarlılık’ adına savunanlar, değiştiği söylenen ya da bunu açıkça deklare edenleri ‘döneklik’le suçluyorlar.

1980 sonrasında Özal politikalarına destek veren ve şimdilerde medyanın etkin kalemleri arasında yer alan ‘eski’ solcu, yeni liberal isimlerin muhatap olduğu ithamların benzerleri, ‘eski’ İslamcı, yeni demokrat zevata da yöneltiliyor.

Her iki kesimde de suçlamanın muhatapları, yeni pozisyonlarının meşruiyetini “değişen şartlara ayak uydurma” gerekçesine dayandırırken, döneklik suçlamasının sahipleri, ilkelilik ve tutarlılık kavramlarına dayalı bir meşruiyet zemininde iddialarını dillendiriyorlar.

Bunları genel olarak hepimiz biliyoruz, ancak popülerliğini yitirmeyen bu tartışmada şu kritik sorunun cevabının genellikle verilemediğini de görüyoruz: “değişmek mi erdemdir, değişmemek mi?”

Aslında hayatta ‘fiziksel anlamda’ her şeyin değiştiğini gözlemleyebiliriz. Fakat ‘ilkeler’ söz konusu olunca, ‘kalıcılık’ öne çıkar ve bu kez değişmemek erdem olarak görülür.

Bu tartışmanın bir benzerini kadim felsefi geleneklerde de görebiliriz. Yunan felsefesinde, ‘ilkeler’in tayini konusunda değişme/kalıcılık meselesi tartışılmıştır. Örneğin, Aristo, ay-altı/ay-üstü alemi ayırımında ay-üstü alemin devri hareket eden cisimlerini ‘ilke’ olarak kabul ederken, bu görüşünü, onların devri hareketinin daimi oluşuna dayandırmıştır. İslam alimlerinden Gazali ise, Aristo’nun bu görüşüne karşı çıkarken, bu cisimlerin yaratılmış (ve sonlu) oldukları gerekçesiyle, ‘ilke’ olamayacaklarını söylemiş, ilkenin ancak değişime tabi olmayan ilahi vahy’den çıkarılabileceği inancını ifade etmişti.

Yakın dönemde benzer bir tartışmayı, ideolojilerin mahiyetine ilişkin post-modern itirazda görebiliyoruz. Post-modernist düşünürlerden Daniel Bell, 1960’larda popülerleşen meşhur “ideolojiler öldü” savını, Marksizm, Liberalizm, Faşizm gibi meta-söylemlerin iflas etmiş olduğu vakıasına binaen ortaya atmıştı.

İlginçtir Batı’da bu ‘yeni’ söylem, 1960 ve 1970’lerde, ‘değişme’ye meşru bir alan açarken, Doğu’da (örneğin Türkiye’de) farklı ideolojik fraksiyonlar, kıyasıya bir ‘ilke’ (erdem) mücadelesi veriyordu! Özellikle bu ironi halini sosyalistlerin yaşadığını söyleyebiliriz.

12 Eylül darbesi, bu kesim için, paydos zilinin çalması gibi bir etkide bulunmuştu. Nihayet post-modern söylemin açtığı yolda, ‘eski sosyalistler’le karşılaşır olduk. Bir dönem Nazım’ın “sen yanmazsan, ben yanmazsam, nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerini terennüm edenler, Livaneli ve Ahmet Kara şarkılarında “Yorgun Demokrat” olarak karşımıza çıktılar!

Bütün bunları, ilkelilik ve tutarlılık adına, ‘dönekleri’ suçlamak için söylemiyorum. Bilakis değiştiğini deklare edenleri döneklikle suçlayanların tutarsızlığına dikkat çekmek için yazıyorum.

Niye mi?

Bizatihi sosyalist ideolojinin “değişmeyen tek şey değişimdir” deyişine prim veren bir yapısı vardır da ondan.

Bu tezime, en basitinden, Marx veya Hegel’in, tarihin lineer doğrultuda aktığını savladıkları görüşlerini kanıt olarak sunabilirim.

Şu halde, sürekli değişim olgusunu bir sosyalistin –esas itibarıyla- çok da garip karşılamaması gerekir. Hiç kuşkusuz, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte, tarihin, Marx’ın savladığı doğrultuda ilerlemediği görülmüştür. Ancak her Marxist’in aynı zamanda tarihsel materyalizmi de benimsediği gerçeğine binaen, malum “değişim”in de fazla garipsenmemesi gerekirdi.

Ama tabii ki öyle olmadı.

Bu süreçte, pek çok sosyalist, tutarlılık adına ‘dönekleri’ suçladı ve Marksizm’in ölmediğini, ölmeyeceğini, sadece Sovyet (ve Çin) modellerinin başarısız olduğunu vs. söyleyerek, eski konumlarını muhafaza etmeye çalıştı.

Ama bunda pek başarılı olduklarını söyleyemiyoruz.

Çünkü bugün göğsünü gere gere kimsenin “ben sosyalistim” diyecek mecalinin kalmamasının ‘fiziksel’ nedenleri var. Bunlar elbette görmezden gelinemeyecek gerçeklerdir.

Kabul edilmelidir ki, post-modernizmin ortaya çıkışının da ‘maddi’ nedenleri vardır ve bizatihi bu nedenlerdir meta-söylemlerin (bu arada sosyalizmin de) köküne kibrit suyu döken…

Şu halde, temel tezleri yanlışlanmış bir meta-söylemin doğruluğu üzerinde ısrar ederek, ‘ilkelilik’ ve ‘tutarlılık’ edebiyatı yapmanın bir anlamı/değeri olabilir mi?

Ben, sırf bu yüzden, 68 kuşağına vs. ağıt yakan yazarları garipsiyorum. Evet insanların inandıkları bir dava uğruna hayatlarını ortaya koyabilmiş olmaları önemsenmelidir. Ancak bu davanın, çölde serap görmekten çok farkı olmadığı kanıtlandığında, nedamet duymak dışında yapacak fazla bir şey kalmadığını da kabul etmemiz gerekir.

Bu meyanda, Hasan Cemal’in itiraflarını ‘anlamak’ zor olmamalı.

Batı düşüncesinin, idea’ları ‘bilim’selleştirme/mutlaklaştırma adına yaptıkları boşa çıkmıştır. Bu ‘gerçeğe’ gözlerini kapamayanları da, bu nedenle kınamamak gerekir.

Çünkü yanlıştan dönülmesi, kınanacak bir şey değildir.

Ama asıl kınanması gereken bir yanlıştan bir başkasına geçilmesidir…

Kabul edelim ki ‘eski sosyalist’ (yeni liberal)lerin –çoğunlukla- yaptığı da budur.

Ancak ‘eski tüfek sosyalistler’in de yanlışta ısrar etme yanlışını işledikleri kabul edilmelidir.

Bu da övünülecek bir şey değildir.

Peki ya İslamcılar?

İslamcılıktan döndüğünü deklare edenler de, temel tezleri yanlışlanmış bir ‘ideoloji’yi terk etmiş olmakla erdemli bir iş mi yapmış olmaktadırlar?

Sorunun cevabı, ancak İslamcılığın ‘temel tezleri’ üzerinde bir fikre ulaşmakla verilebilir.

İslamcılık, basit ifadeyle, İslam’ı bir ‘hayat tarzı’ olarak gören siyasal bir ideoloji olarak tanımlanabilir.

Buna göre, “ben artık İslamcı değilim” diyen kişi, en temelde, İslam’ın ‘siyasal’ karakteri olduğu tezinden vazgeçmiş olmaktadır. Bu siyasallığın açılımında ise, çoğunlukla radikal İslamcığın (Kutupçu ve Mevdudici versiyonları) siyasal görüşlerinin yattığı görülür. Buna göre İslamcılığı bırakan kişi, (bu siyasal düşüncenin savunduğu anlamda) bir İslam devleti fikrini terk eden kişidir.

Bu durumda, İslamcı kesimdeki değişim seslerinin, temelde İran’daki tecrübenin olumsuzlukları üzerine yükseldiği söylenebilir.

Ancak İran tecrübesinin yaşadığı görece başarısızlıklar, İslamcılığın temel tezlerinin iflas ettiği anlamına gelir mi?

Hayır. Çünkü tarihsel tecrübenin kanıtladığı üzere, İslam, özü itibarıyla, ‘siyasal’ talepleri olan bir dindir ve modern dönemdeki kimi başarısızlıklar doğrudan ona atfedilemez.

Şu halde, bu ‘başarısızlıklar’ üzerinden bir “İslamcılık iflas etti” söylemi geliştirmek tutarlı değildir.

Bu ancak, İslamcı ideolojinin siyasal taleplerinden arındırılması ile mümkündür.

Tarihselcilik ve hermenötik kavramları etrafında şekillenen reformasyon çabalarının amacı da, (bir yönüyle) budur.

Ek olarak, değiştiğini söyleyen İslamcıların çoğunun, farklı bir ideolojik tutum takınmaktan ziyade ikbal beklentisi ile hareket ettiği gözlemine de dikkat kesilmelidir.

Hal böyle olunca, değişimin İslamcı ayağında ‘erdemli’ bir tavırdan bahsetmenin zor olduğu söylenebilir.

Bu arada “artık İslamcı değilim, muhafazakar-demokratım” söylemini dillendirenlerin, tanımlanmış İslamcılığın totaliteryen yönlerine itirazın mümessilleri olarak görülmesinin de yanıltıcı olduğunu belirtmeden geçmek olmaz. İslamcılığı bıraktığını ilan edenlerin önemli bir kısmı, demokrasi, özgürlükler ve insan hakları gibi pür anlamda batı felsefesinin damgasını üzerinde taşıyan kavramları içselleştirmeye başlamışlardır. İşte asıl bu yöndeki eğilimi, “İslamcılıktan irtidad etmek” olarak yorumlamak mümkündür.

Bu değişim eğiliminin, ‘İslamcı’ camiada bir süredir var olduğu ve dinin bir nevi ‘reformasyon’a tabi tutulması anlamında Amerika ve Avrupa Birliği tarafından da desteklendiği söylenebilir.

Zina tartışmaları çerçevesinde, adı ‘İslamcı’ya çıkmış (ve AKP siyasetini destekleyen) çevrelerin reaksiyoner yaklaşımlar sergiledikleri ve İslam’a göre haramlığı sabit olan bir konuda kendi pozisyonlarını koruyamadıkları gerçeği karşısında, bu kesimin ‘dönüştürme’ politikalarına karşı çok da dirençli olmadığı söylenebilir.

Ancak bütün İslamcıların ‘değişim’ rüzgarı karşısında bu ölçüde dirençsiz olduğu da söylenemez. Genellikle ideolojik kaygılarını koruyan İslamcıların değişim rüzgarlarına karşı direnmeyi sürdüreceği açıktır.

Ayrıca İslamcı kesimin kendi içinde, içtihad, hermenötik ve tarihselcilik kavramları çerçevesinde bir ‘değişim’ tartışması yürüttüğü, fakat bu tartışmanın ‘sınırları’ olduğuna da dikkat edilmelidir. Bu sınırlar ‘hududullah’ olarak bilinir ve İslamcıları bağlar. Batılı İslam uzmanlarının, İslam’ın Hıristiyanlıkta olduğu gibi bir ‘reformasyon’ süreci geçirmesi konusunda taşıdığı şüphenin nedeni budur. Bu şüphe yersiz değildir ve bu nedenle, süregelen tarihselcilik tartışmalarından, İslam içinde de bir reformasyon süreci yaşanacağına dair bir çıkarımda bulunmak zordur.

Şu halde, değişmeyi bir erdem olarak sunan ‘eski İslamcı, yeni demokrat’ kesimlerin konumuna ilişkin olarak bir ‘İslamcı’ gözüyle yapılacak değerlendirmenin, mevcut gidişatın akim kalacağı yönünde odaklaşacağı söylenebilir. Tarihsel tecrübe de buna tanıklık etmektedir. Meşşai ya da İhvan-ı Safa felsefelerinin, Mümin vicdanında edinebildiği yere bakarak bu teşhisimizin isabeti konusunda net bir kanaat sahibi olmak mümkündür…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...