|

İslam’la Postmodern Savaş Süreci
Yusuf KAPLAN /
13.09.2004 / YENİ ŞAFAK
ABD'de yaşanan esrarengiz "terör"
olayından sonra ABD'nin yapmak istedikleri konusunda kafamız tam
anlamıyla allak bullak olmuş durumda. Bunun temel nedeni, "pornografik"
(=ayartıcı ve kışkırtıcı) postmodern bir olayla karşı karşıya olmamız ve
dolayısıyla olan bitenleri algılayabilmekte ve anlamlandırabilmekte bir
hayli zorlanmamız.
Ulrich Beck, "postmodern bir dünyada yaşıyoruz ama hâlâ modernliğin
davranış biçimleriyle hareket ediyoruz" der.
ABD, bu postmodern olayı, fırsat ve hatta "ganimet" bilerek, modernliğin
tahakkümcü davranış içimleriyle hareket edip son derece İLKEL, BARBAR VE
VAHŞİ BİR KÜRESEL SAVAŞA SOYUNUYOR. ABD'nin bu yaşanan esrarengiz
"terör" olayının suçlularını bulması ve hakettikleri cezayı vermesi
doğal bir şeydir. Ama ABD, bunu yapmıyor. Aksine, bu olayla doğrudan
veya dolaylı hiçbir ilgisi olmayan insanları, kitleleri, ülkeleri ve
sadece İslâm dünyasını hedef gösteriyor.
Burada son derece rafine, sofistike ama baştan çıkarıcı, yanıltıcı, kafa
karıştırıcı, yani iki yüzlü (cynical) bir yönteme başvuruluyor. Umberto
Eco'nun "göstergebilimsel gerilla savaşı" olarak adlandırdığı şeyin ta
kendisi bu.
Yani şu: Doğrudan İslâm'ı hedef göstermeden, bir takım tuhaf kişi, grup
ve örgütleri hedef göstermek; bunun için de medyayı devreye girdirerek
doğrudan İslâm'ı çağrıştıracak sembolleri ve görüntüleri hızla dolaşıma
sokmak: Böylelikle bir yandan "gözü dönmüş", "ürkütücü", "fanatik" ve
"kan emici" insan tiplemeleri yapılırken; öte yandan camilerin, namaz
kılan ve Kur'ân okuyan insanların görüntüleri, İslâm'ın en temel
sembolleri girdiriliyor devreye.
Ben bir iletişimbilimci olarak bu görüntülerin aslâ rastgele bir araya
getirilmediğini çok iyi biliyorum. Burada söylenmek istenen şey açıkça
şudur: "Müslümanlar, fanatik, kan emici, gözü dönmüş, insanî özellikleri
olmayan tuhaf yaratıklardır. DOLAYISIYLA İslâm, bu tür tuhaf
yaratıkların inandığı çağdışı ve insanlıkdışı bir dindir".
İnsanlar, hele de Batılı kamuoyu, bu görüntüleri bu şekilde anlıyor,
algılıyor ve tüketiyor. Medyada kurgulanarak, cilâlanarak,
ambalajlanarak üretilen ve tüketime sunularak gerçekleştirilen, yani
medyatik sembollerle yürütülen bu göstergebilimsel gerilla savaşı,
insanların tutumlarını, duruşlarını, davranışlarını, dünyaya ve İslâm'a
bakış biçimlerini hemen belirleyebiliyor ve bilinçaltlarında uzunca bir
süre yer edebiliyor..
Evet, Amerikalılar ve Batılılar, İslâm'ı doğrudan karşılarına
almıyorlar; almak da istemiyorlar. Çünkü bu, sonuçları bakımından son
derece tehlikeli bir şeydir.
Ama İslâm'la daha dolaylı, daha kışkırtıcı yöntemlerle savaş
yöntemlerinin devreye girdirileceği anlaşılıyor. İşte Amerika'daki
esrarengiz "terör" olayı, Amerikalıların "İslâm tehdidi"ni bertaraf
etmek için giriştikleri mücadelede bir kilometre taşıdır.
Peki, İslâm, şu ân Amerika'nın başını çektiği dünya sistemi tarafından
neden "en büyük tehdit" olarak algılanıyor ve konumlandırılıyor?
Bunun nedeni şu: Osmanlı'nın çöküşünden sonra İslâm; siyasi, ekonomik,
kültürel, entelektüel ve stratejik bir aktör olarak tarih sahnesinden
çekilmişti. Ancak İkinci dünya savaşından, özellikle de 1967 Arap-İsrail
Savaşı'ndan sonraki süreçte İslâm'ın tarih sahnesinden çekilmediği;
aksine tüm retorikselliklerine rağmen İslâmî söylemlerin İslâm
dünyasında en güçlü ve tek siyasi, toplumsal, kültürel ve entelektüel
alternatif haline gelme potansiyeli taşıdığı görüldü.
Bu süreçte, İslâm dünyasında Batı'dan ödünç alınan ve içi boşaltılarak
zorba bir şekilde uygulanan seküler söylemlerin ve projelerin, İslâm
dünyasını Batı'ya bağımlı ve uydu kılmaktan, kaynaklarını su gibi
harcamaktan ve Müslüman ülkeleri yönetilemez hâle getirmekten başka bir
işe yaramadığı için tutmadığı ve geri tepmeye başladığı da anlaşıldı.
Eğer İslâm'ın siyasi, toplumsal, ekonomik, kültürel, entelektüel ve
stratejik bir aktör olarak yeniden tarih sahnesine çıkışı
durdurulamazsa, Batılıların İslâm dünyası -ve dolayısıyla dünya-
üzerinde kurdukları hegemonyayı sürdürebilmeleri kesinlikle
zorlaşabilirdi. Çünkü İslâm dünyasında İslâmî söylemlerin iktidar
aygıtlarına hâkim olmaya başlaması, dünya sisteminin çatırdamasına yol
açabilirdi: Zira bu durumda İslâm dünyası, kendi geleceğini kendisi
belirlemeye kalkışacak, kaynaklarını aslâ Batılıların sömürmelerine izin
vermeyecekti.
İşte bu yüzden İslâm dünyasındaki seküler ve anti-demokratik rejimler
desteklenmekte ve İslam dünyasındaki halkların kendi geleceklerine
kendilerinin karar vermelerini mümkün kılabilecek tüm yollar tıkanmaya
çalışılmaktadır.
Bunun için iki yönteme başvuruluyor: Birincisi, İslâmî söylemler,
terörle özdeşleştirilmeye ve hatta terörize edilerek teröre
bulaştırılmaya zorlanıyor. Bu yöntem uzun vadede başarısızlıkla
sonuçlanacaktır.
Bunun için ikinci ve uzun vadede daha sinsi bir yönteme başvuruyorlar:
İslâm'ı protestanlaştırma veya sekülerleştirme projesi. Şöyle bir şey
bu: İslâm'ı tıpkı Hıristiyanlığa yapıldığı gibi Allah'la birey arasında
olup biten bireysel bir inanç meselesine indirgemek; bunun için de
İslâm'ın siyasi, toplumsal, kültürel taleplerini iptal ederek hadım
etmek ve etkisiz hale getirmek.
O yüzden Amerikalılar (ve diğer seküler uyduları) İSLAM'LA SAVAŞ
SÜRECİnde başarıya ulaşabilmek için, kısa ve orta vadede hem sanal, hem
de reel yani iki yüzlü, baştan çıkarıcı POSTMODERN BİR SAVAŞ
yürütüyorlar.
Ancak bu postmodern savaş, son derece riskli ve tehlikeli sonuçlar
doğurabilecek bir yöntemdir.
Not: Esrarengiz 11 Eylül olayının hemen sonrasında yazdığım bu yazıyı 3
yıl sonra yeniden yayımlama ihtiyacı hissettim. |