|

ABD Gölgesinde AB
Nuray MERT /
28.09.2004 / RADİKAL
Zina konusu Brüksel'de çözüldü,
AB'ciler 'rahat' bir nefes aldı. Tuhaf olan; sorunu çözenin bizzat
çıkaranın kendisi olması ve buna rağmen, büyük bir iş başarılmış havası
yaratılması. Belli ki maksat hasıl oldu; hem hesapta kafa tutuldu,
'delikanlılık' gösterisi yapıldı, muhafazakâr kamuoyu moral kazandı,
sonra da her krizin üstesinden gelen adam olundu.
Dahası, her zaman olduğu gibi bir siyaset efsanesi daha devreye sokuldu;
güya daha önemli talepler olacakmış onların önünü kesmek için bu manevra
yapılmış. Bunlara kuşlar bile güler ama bizim muhafazakâr kesim ciddiye
alıyor, yapacak bir şey yok.
Konu AB olunca, kuşların güleceği şeylere sadece muhafazakârlar değil,
liberal ve solcular da inanıyor. AB işi zora girerse, Türkiye, ABD'ye
daha fazla yaklaşacakmış, demokratikleşme aksayacakmış. Oysa,
Türkiye'nin kültürel hakların alanının genişlemesi dışında, hiçbir
konuda demokratikleştiği falan yok. Çevre politiklarına güya titizlenen
AB ülkeleri, zehirli atık yüklü gemilerini Türkiye'ye göndermekten
vazgeçmiyor. Bu arada Ceza Kanunu değişirken, CHP'nin tüm itirazlarına
rağmen, çevre kirliliği konusunda tedbir alan madde iki yıl erteleniyor,
AB çevrelerinin aldırdığı yok. Sosyal politikalar zaten öteden beri
umurları değil. Mevzu Müslümanların toplumsal-siyasal talepleri olduğu
sürece, din ve vicdan hürriyeti konusunda tek kelime etmiyorlar. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi başörtüsü yasağı konusunda, ardı ardına aleyhte
karar alıyor.
AKP'yi destekleyenler zannediyorlardı ki, din ve vicdan hürriyeti
başlığı altında, AB, mesela, başörtüsü konusunda destek çıkacak. Oysa,
AKP iktidar olduğundan beri; AB çevrelerinin din ve vicdan hürriyeti
konusundaki talepleri; Türkiye'de yeni kilise açılması yönündeki
sınırlamaların kalkması ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun yeniden açılması
talebine takıldı kaldı.
Diğer taraftan, AB sürecinin, Türkiye'nin ABD'ye daha fazla
yaklaşmasının önünde pek de engel olmadığı, Meclis'ten çıkmayan tezkere
ile önü kesilmeye çalışılan, bir sürü askeri üs ve tavizin, bir tebliğle
önü açıldı. Birgün gazetesi, 24-25 Eylül'de, hükümetin Meclis'i
atlayarak çıkardığı tebliği haber yaptı, zina tartışmasıyla bu olayın
gölgede kaldığını ileri sürdü. Gerçekten de öyle. Ama bunda şaşacak bir
şey yok, hatırlarsanız, yakın bir geçmişte, AB nezdinde Türkiye'ye kefil
olan ABD idi. Dahası, Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen ülkeler,
zaten ABD öncülüğündeki koalisyona üye olan ülkeler, diğerleri bu konuda
anlaşabilmiş değil. Geçenlerde, bir İngiliz gazeteci, 'Thatcher
zamanında, İngiltere, Türkiye'nin üyeliğini, AB'yi zayıflatmak için
istiyordu' diyordu.
Bizim AB'ciler hâlâ, AB içindeki bölünmenin sosyal demokratlar ve
solcularla, muhafazakâr ve sağcılar ve bunlara karşılık gelen kamuoyları
arasında olduğu masalını tekrarlıyor. Oysa, AB içindeki bölünme, dışa
açılımcı sol ile, yabancı düşmanı sağ arasında değil; aynı zamanda (ve
hatta daha çok) ABD'ye yakın olan ülkelerle, buna kuşku ile bakan
diğerleri arasında. Bu nedenle, İngiltere'deki İşçi Partisi iktidarı ile
İtalya'daki sağ iktidar aynı saflarda olabiliyor.
Türkiye'de demokratikleşme uğruna AB'yi sonuna kadar destekleyenler,
Ortadoğu'yu kana bulayan ABD öncülüğündeki koalisyonun, tüm siyasi
denklemlerin merkezini oluşturduğunu daha ne kadar görmezden gelmeye
devam edebilirler. Bu koalisyonun dümen suyuna giren bir ülkede
demokratikleşmenin ne anlamı olabilir? Daha doğrusu demokratikleşmeden
bahsedilebilir mi? Tüm toplumun kaderini etkileyen bir konuda, Meclis
baypas edilerek karar veriliyor, 'zina yasağı' kadar tepki toplamıyor.
Sadece bu bile, demokratikleşmenin gittiği yön hakkında fikir vermiyor
mu? |