|

M. BOZACIOĞLU/ Zonguldak
Soru 1: Ümmi kelimesi, anlamı
Ehl-i Kitap olmayan anlamında kullanılmıyor mu? Bu anlama gelen
3/20-75’te de bu vurgulanıyor. Peygamberin okur-yazar olmaması pek
mantıklı değil. Ticaretle uğraşması, müşriklerin "O’na öğretiliyor" gibi
sözleri bunu göstermiyor mu?
Cevap 1: Ümmi kelimesinin nereden geldiği ile ilgili şu iki
ihtimal üzerinde durulmuştur.
1. Ümmi: Halk, millet anlamına gelen ümmet kelimesinin nisbetidir.
Halk’ın temel özelliklerini taşıyarak kalmış, okuma yazma öğrenmemiş,
temayüz etmemiş kişi demektir.
2. Ümmi: Annesinden doğduğu gibi kalıp okuma yazma öğrenmediği için veya
o dönemde kadınlar okuma yazma ile uğraşmadıklarından, bunları
yapmayanlar annelerine benzetildiğinden anne manasına gelen ümmi
kelimesine nisbet edilmiştir.
Ümmiyun kelimesi 3/20-75’te Ehl-i Kitap dışında kalan kimseler için
kullanıldığı gibi; 2/78’de de "Avam, Halk" anlamında kullanılmıştır.
Araplar arasındaki okuma ve yazma oranının düşük olmasından dolayı
onlara bu sıfat yakıştırılmıştır. Tevbe 129’da da bu sıfata vurgu
yapılmıştır.
A’raf suresi 157 ve 158’de bizzat peygambere nisbet edilerek "Ümmi
Peygamber" olarak vasıflandırılmıştır. Bu ayetlerle birlikte Ankebut
suresi 48. ayetini düşündüğünüzde:
(Ey Muhammed) "Sen bundan önce ne bir kitap okumuş ne de elinle onu
yazmıştın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı."
"Hayır O (Kur’an) kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde parlayan
açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başka kimse inkar
etmez." (29/48-49)
Bu ayetler peygamberin okur-yazar olmadığını ifade ettiği gibi
devamındaki ayette bilginin geliş kaynağını ve korunma biçimini de ifade
etmektedir.
Bu nedenle peygamberin bir şeyi bilmek için okumaya ve korumak için de
yazmaya ihtiyacı yoktur. 75/16-19’da Cebrail vahyi getirdiğinde ne
yapması gerektiği ile ilgili bilgi verilmektedir.
Bizim söylemek istediğimiz, Hz. Muhammed (a.s)’ın risalete muhatap
olduğunda okur-yazar olmadığıdır. Aksini ispat edecek her hangi bir
delil mevcut değildir. Peygamberin eliyle yazdığı bir satırlık bir belge
dahi yoktur. İlk günlerden itibaren gelen vahyi kendi okumuş, katipler
de yazmıştır. Furkan 5. ayetinde de kafirlerin iddialarını şöyle dile
getiriyor:
"(Bu ayetler) O’nun başkasına yazdırıp ta kendisine sabah akşam
okunmakta olan evvelkilere ait masallardır." Bu ifadeler Hz.Peygamberin
okuma yazma bilmediğinin vahiyle çağdaşlarının diliyle bir başka
tescilidir.
O gün ticaret yapmak için okuma yazma bilmeye ihtiyaç yoktu. İçinde
büyüdüğü ortamda yapılan ticaretin kurallarını bilmek yeterli idi. Para
çok az kullanılan bir meta idi. Ticaret çoğunlukla takas usulüyle
yapılıyordu.
Özellikle peygamberin okur-yazar olduğu fikrini ortaya atıp savunan
batılı tarihçi ve müsteşriklerdir. Bu, kendi tezlerini ispat için
başvurdukları bir yöntemdir. Çünkü ilahi vahye inanmayanlar onu
okur-yazar yaparak Kur’ani bilgileri kendinden önceki kitaplardan
aldığını ispat etmiş olacaklar. Bunun için Allah "Böylece biz ayetleri
çeşitli şekillerde açıklıyoruz ki, ‘sen ders almışsın’ desinler de biz
de bilen bir topluluğa Kur’an’ı iyice açıklayalım"(6/105) buyuruyor.
Müşriklerin bu tezini Allah şu ifadeyle çürütüyor:
"sen bu Kur’an’dan evvel hiçbir kitap okur değildin. Elinle de onu
yazmadın. Böyle olsaydı batıl söyleyenler elbette şüphelere
düşerlerdi."(29/48)
Biz sözü uzatmadan bu ve benzeri ayetlerin ortaya koyduğu ifadelerle
yetiniyor ve diyoruz ki Hz. Muhammed (a.s) vahye muhatap olduğunda okuma
ve yazma bilmiyordu.
Böyle olması onun şanını rencide etmez. Çünkü O, okuyup yazarak bu
makama gelmemiş; Rabbi tarafından vahiyle bilgilendirilip Elçilikle
şereflendirilmiştir.
Soru 2: Ehl-i Kitap erkeklerle müslüman hanımların
evlenememesinin sebebi nedir? 2/221’de müşriklerle evlilik niye çift
yönlü? Gusül abdesti niye tek yönlü?
Cevap 2: Bir müslümanın kadın olsun, erkek olsun evleneceği
kimsenin tevhidi düşünceye sahip olması ve zinadan sakınması gerekir.
24/3 deki vurgu: "Bu, müslümanlara haram edilmiştir" şeklindedir. Ehl-i
Kitabın kadınlarıyla evliliğe müsaade edilirken de her Ehl-i Kitap olan
kadınla evlenilmesine müsaade edilmiyor. Evlenilecek kimsenin vasıfları
belirtilerek: "Zina etmemesi, gizli dost tutmaması ve Allah'a şirk
koşmaması" kaydı konuluyor. Bunun anlamı, Ehl-i Kitap olmak yetmiyor.
Ehl-i namus olmak ve Ehl-i tevhid olmak da gerekiyor. Bunların
özellikleri 2/113-114’de belirtilmektedir. 2/221’de de aynı vurgu
yapılarak kadın ve erkek iman etmedikçe müslümanlarla evlenmeleri
yasaklanmıştır. Gerekçesi ise şöyle belirtilmiştir: "Onlar ateşe
çağırılırlar."
Gusül abdesti ile ilgili 5/6’da bahsedilen "dokunma eylemi"nin iki
tarafı vardır. Biri erkek diğeri ise kadındır. Bir eylemden dolayı biri
için gerekenin aynı illetten dolayı, ikincisi içinde gerekli olması
muhakkaktır. Burada taraflardan biri muhatap alındı diye diğeri için
guslün gerekmediğini söylemek mümkün değildir. Kelimelerin lafzi
anlamlarıyla beraber, ayetin maksadını ve mesajını da göz ardı etmeden
düşünmemiz gerekir. Dokunan kirlenmişse dokunulan da kirlenmiştir. Buna
‘ibarenin delaleti’ denir ki sözün mantukundan anlaşılmaktadır.
Soru 3: Riba uygulaması o dönemde nasıldı? Bugünkü vadeli satış,
borsa, repo, fon, banka faizi, krediler bağlamında durum nedir?
Bir yöremizde şahit olduğum şu uygulamaya ne dersiniz?
Yüz lira isteyene yüz lira veriliyor. Deftere borç olarak yüz on lira
yazılıyor. Vade bitiminde ödenmez ise miktar artırılıyor ve süre
uzatılıyor (Kur’an’da süre uzatma istemi nedeniyle).
Bir de borç isteyen adama yüz teneke yağ satılıyor (hayali olarak) yüz
lira deftere borç yazılıyor, adama seksen lira veriliyor. Böylece
insanlar tefeciye düşmekten kurtuluyormuş.
Cevap 3: Riba’nın mantığı, belli bir vade ile verilen borcun
fazlasıyla tahsil edilmesidir. Bu, bugün de böyle o gün de böyle idi.
Şeklinin, isminin, süresinin değişik olması yapılan işin tabiatını
değiştirmez.
Borç verilen meta’ın değişik olması da niteliğini değiştirmez. Sürenin
uzatılması Kur’an’da (2/280) karz-ı hasen dediğimiz Allah rızası için
borç vermede, borçlunun ödeyemediği zaman ödeyene kadar süre
verilmesinin, vadeyi uzattıkça alacağını artırmayla alakası yoktur.
Hatta borçlu darda ise "alacağınızı borçluya bağışlarsanız bu sizin için
daha hayırlıdır." buyurulmaktadır. Bununla faize verilen paranın
ödenemediği zaman, vadesiyle birlikte faizinin de artırılmasının
Kur’an’ın ifade ettiği mühlet vermeyle ilgisi yoktur. Biri Allah rızası
için borç verme; diğeri ise faiziyle para vermedir ki, bunun en hafif
ifadesi helal ile haramı karıştırmaktır. Böyle bir anlayıştan Allah'a
sığınılması gerekir.
Yukarıda saydıklarınız içerisinde makul bir ticaret zihniyetiyle yapılan
vadeli satışlarda kar marjının yüksek tutulması olabilir. Onun
dışındakilerin durumu bellidir. Faizli bir ekonomi anlayışının
kulvarlarıdır. O kulvara giren kendisini faiz galerisinde bulur.
Yağ satma konusuna gelince bu memleketin bir çok yerinde değişik isim
altında tefecilik yapılmaktadır. "Hile’i şer’iyye" adı altında geçmiş
tarihlerde de uygulanmıştır. Fakat Allah'ın şeriatında hile olmaz.
Hilenin şer’iliğinden de söz edilemez. Hileyi müslüman kime yapacak? Al
takke ver külahla Allah'ı mı kandıracak?
"Allah sinelerin gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını bilir."
Bir zamanlar örneğin halı da veya suntada bu uygulanıyordu. Ne garibdir
ki, yapanların hepsi silinip gittiler. Aynen bahsettiğiniz gibi hayali
olarak 50 tane kelle halıyı veya 100 tabak suntayı uzun vadeli satıyor
çekini alıyor. Sonra da bu malı peşin parayla satın almış oluyor. Bunun
aksi de yapılıyor. Peşin paraya ihtiyacı olanlar suntayı yüksek fiyata
vadeli alıyor, düşük fiyata peşin satıyor ve parasını alıyor. Fakat
ortada ne sunta var ne de gerçekten ticaret. Sadece ortada dönen
senetlerle para var. Kendilerini temize çıkarmak için böyle bir yöntem
geliştirmişler. Bu da çağın insanlarının Yahudileşme temayülleridir.
Cumartesi yasağını delmemek için Cuma akşamdan ağlarını gerip Pazar günü
toplayan İsrailoğullarından ne farkı vardır bu insanların?
Bunun kısa anlamı şudur: İhtiyacı olana 50 milyon verip vadesinin
durumuna göre 75 veya 100 milyonluk çek, senet v.s. olarak
borçlandırmaktır. Sunta, halı, yağ, patates, üzüm, buğday işin
hilesidir. İnsanları kandırmak için yapılan bir düzmecedir. Haramı
helalleştirme seanslarıdır ki bundan da Allah'a sığınmak gerekir.
Soru 4: "Hacc bilinen aylardır" ifadesinin bugün uygulana
bilirliği var mıdır? Bu ifadeden ne anlaşılmalıdır?
Cevap 4: Ayetin mesajı şudur: "Hacc’ın vakti bilinen aylardadır."
Buradaki çoğul ifadesi her yıl tekrarlanan bir özelliğe sahip olmasından
dolayı çoğul bir ifade kullanılmıştır denildiği gibi. Kameri yılın Haram
aylarının kastedildiğini söyleyenler de vardır. Ancak bizim kanaatımız
sünnetteki uygulamanın doğruluğu yönündedir. Peygamberimizin özellikle
Zilhicce ayını bekleyip dokuzuncu günü Arafat’a çıkmış olması bunun
vaktinin sabitliğini gösterir. Gidiş ve gelişlerin Haram aylar
çerçevesinde oluşu ve her yıl tekrarlanması nedeniyle çoğul bir ifade
kullanılmış olması ihtimali daha doğrudur diye düşünüyoruz.
Olaya akli bir pencereden bakılırsa çoğalan müslüman nüfusun göz önünde
bulundurulduğunda Haram aylar içinde dört ayrı tarihte yapılması da
mümkün gözükmektedir. Bunu normal bir seyahat veya bir ziyaret olarak
düşündüğünüzde makul gözüküyor. Ama bu vakitle kayıtlı bir ibadet olunca
akıl vahye teslim olmak zorundadır.
Bunun, dünya müslümanlarının bir zaman ve mekanda bir araya gelmesinin
ve güç, eylem ve fikir birliğini temin etmenin önüne de geçilmiş olmak
gibi olumsuz boyutları da ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte
Zilhiccenin dışında yapılan bu ibadeti Allah'ın kabul edip etmeyeceğini
ise kıyamete kadar öğrenmemiz de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle kimse
kendisini böyle bir sorumluluk altına sokmaya razı olmuyor.
Soru 5: Abdest ayetinin medeni oluşunun hikmeti nedir?
Cevap 5: Dinin sahibi Allah olduğuna göre hangi kuralı ne zaman
koyacağını da o takdir etmektedir. Bu hiç garip değildir. İçkinin,
kumarın, faizin, yasak edilmesi, orucun, haccın, kıtalin farz kılınması
hep Medine de olmuştur. Allah müdebbirdir. İşleri o tedbir eder.
Abdestin farziyetini de Medine’ye imhal etmiştir. Takdir onundur. Bize
düşen inanmak ve itaat etmektir diyoruz. Her şeyin hikmetini bilmek de
mümkün değildir. Her şeyi yerli yerince yaptığına inandığımız Allah,
abdestin farziyetini de Medine döneminde bildirmiştir. Bir çok şeyin
Medine’de farz kılınması gibi.
Soru 6: İnsan ırkındaki farklılaşma nasıldır? Sadece coğrafi
etkilerle açıklanabilir mi? Türemeleri nasıl olmuştur? Farklı
batınlardaki doğumlarda çapraz evlilik anlayışını tashih eder misiniz?
Nisa suresinin birinci ayeti nasıl anlaşılmalı?
Cevap 6: ’’(Deyiniz ki) Allah'ın boyası ile boyandık. Allah'tan
daha güzel rengi kim verebilir? Biz yalnız O’na kulluk ederiz.(2/138)
Öncelikle şunu bilmemiz gerekir ki insanlık var edilirken biz yanlarında
değildik. Tarihi seyrini tamamlarken de yanlarında birleşmiş milletler
gözlemcisi değildik. Bildiklerimiz bildirilenlerle sınırlı olmak
zorundadır. Bu konu da yapılan açıklamalar insanların yorumlarından
ibarettir.
İnsanların dillerinin ve renklerinin farklılığı Allah'ın ayetlerinden
olarak bildirilmektedir. Allah kudretinin eserini eşyaya verdiği
özellikler ile göstermektedir. Aynı ailenin çocuklarının farklılığını
bugün de görüyoruz. İnsanın karakterini oluşturan kromozomlar her yeni
çiftin kromozom sayısının karesi kadar çeşitlenmektedir. İnsan hala en
çok bilinmeyeni olan bir varlıktır. Gerçek tanıyanı ise ancak Allah'tır.
Bu konuya ışık tutan 4/1, 49/13 ve 7/189’da insanlığın bir tek aileden
çoğaltıldığı açıkça bildirilmektedir. Biz de buna teslim oluyoruz.
Bu konuda gelen itirazlar ve yapılan yorumlara katılmıyoruz. "Böyle
olunca insanlar kardeşleriyle evlenirler, bu nasıl olur?" diyenlere de:
Böyle olduğunu bilmiyoruz ama, böyle olsa bile Din Allah'ın dır. Yasayı
ve kuralı o koyar. Teslim olanlar da ona itaat eder ve müslüman olur.
Bunun garip olan tarafı yoktur. Bizden bir önceki dinin mensuplarına
konulan yasaklar da Kur’an’la kaldırılmış değil midir?
İnsanın müslüman olması, kendisi için gönderilene teslim olmakla olur.
Bizim için konulanları biz mi sipariş ettik ki? İslam’ın Mekkesinde
peygamber içlerinde olduğu halde müslümanlar henüz yasaklanmayan (içki
içmek, kumar oynamak, faiz almak vermek vb) şeyleri yapıyor değiller mi
idi? İşte geçmiş ümmetlerin durumu da aynı Allah onlara neyi bildirmişse
ona teslim olmuşlardır. Allah koymadığı hükümlerden kimseyi sorumlu
tutmaz. Aksine bir delil olmadığı sürece eşyada aslolan mübahlıktır.
Ayrıca Kur’an bu konuda bir malumat da vermiyor. Bu tamamen gale
gıyle’ye dayanan bilgilerdir. Batınlardaki çapraz evlilik konusu da
böyle bir rivayetten öteye geçmeyen bir bilgidir. Şunu bilelim ki biz
geçmişi yargılama makamında değiliz. Sorumlu tutulacağımız kaynağın da
Kur’an’dan ibaret olduğunu biliyor ve ona itibar ediyoruz. (43/42-43)
Soru 7: Kur’an’da namazla ilgili her türlü istisna anlatılmışken,
her türlü kolaylık ve kısaltma açıkça açıklanmışken, namazın cem-i
meselesi nasıl izah edilebilir?
Cevap 7: Bu konunun fiili sünnetteki delili biliyorsunuz hacc da
öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları birleştirilerek Hz. Muhammed
(a.s) tarafından kıldırılmıştır. Bu rasgele bir iş olmadığı gibi rasgele
bir rivayet de değildir. Olay bir kitleyle birlikte yapılmıştır. Tarih
boyu kitle halinde de tekrar edilegelmiştir.
İkincisi Buhari’de zikredilen bu konuyla ilgili hadislerdir. Medine’de
olağanüstü bir durum olmadığı halde öğle ile ikindi akşam ile yatsı
namazlarının bir vakitte peygamberimizce kıldırılmış olmasıdır.
Bu konunun Kur’ani boyutu ise namaz vakitlerini bildiren ayetlerde üç
vaktin ana vakit olarak bildirilmiş olmasından (gece, gündüz ve fecr)
kaynaklanmaktadır.
İsra 78. ayeti ile Hud 114. ve Taha 130. ayetlerinden bu çıkarım
yapılmaktadır. Bu konudaki rivayetler ve kanaatler çok çeşitli ve geniş
olduğundan girmek istemiyoruz. Merak edenler bu ayetlerin tefsirlerine
bakabilirler. Bizim burada söyleyeceğimiz şudur:
Hz. Muhammed (a.s.) haccda birleştirme yapmıştır. Hz. Muhammed bunu
hevasından yapmayacağına göre düşünmemiz gerekiyor. Yapmasına rağmen
ilahi bir ikaz almamıştır. Bu da yapılanın Şari’in maksadına uygunluğunu
gösterir. Bu uygulama İlahi onaydan geçmiş demektir. Peygamber hayatta
iken yapılan bir iş uygun değilse, Allah tarafından düzeltilir. Bu
konuda bir ikaz yoktur.
Bize yakışan onun sünnetine ittiba ederek namazlarımızın çoğunu beş
vakitte kılmak; istisna olarak da beş vakti üç vakitte kılmaktır.
Peygamberimizin uygulamaları bize bunu göstermektedir. Doğrusunu Allah
bilir diyoruz.
T. DOĞAN
‘Ağustos 2004’ün Misak kavramını okuduktan sonra Kur’an’ı anlamada
ne kadar yanlış yaptığınızın farkına vardığınızı yazarak; bizden
Kur’an’ın doğru anlaşılması ve anlatılması için neler yapılabilir?’
diyorsunuz. Bununla ilgili isteğinizi karşılamak üzere gerekli dokümanı
internet adresine gönderiyoruz. İstifade edeceğinizi umar ilginizin
devamını dileriz.
M. UZUN / Hollanda
Ağustos 2004ün Misak kavramını şu cümlelerle bitiriyorsunuz:
‘Ahid’ve ‘Misak’ genel anlamda şu şekilde tanımlanabilir: Allah insanı
yaratmış ve onun yaradılışına uygun düşen yaşamını düzenlemek için de
Kur’an metnini vermiştir. İnsanın bunu kabullenmesi, iman etmesi
Allah'la ahitleşme demektir. İnsandan sözün alınması vahiyden haberdar
edilmesinin mecazi anlamıdır. Bu teklifi kabule açık bir eğilimde
yaratılan insan, gereğini yerine getirecek bir donanıma da sahip
kılınmıştır. Sorumluluk çağına girdiği andan itibaren ahdin gereğini
yerine getirmekle mükellef kılınmıştır.
Bu durumda ellerine Allah'ın vahyi ulaşmamış olan insanların
sorumluluklarını nereye oturtacağız? Bu insanlar Allah'la Ahid yapmış
mı? Misak’ı bozmuş mu kabul edeceğiz?
Cevap: Öncelikle şunu teslim edelim ki Allah, ‘Peygamber
göndermediğimiz kavme azap etmeyiz’ buyuruyor. Onun adaletinden şüphe
etmiyoruz. İnsanları yargılayacak olan da Allah olacağına göre adil bir
yargılama olacağından emin olmalıyız.
Bununla birlikte kendisine vahyin bire bir ulaştığı kimselerden vahye
iman edenler Allah'la ahitleşenler, ahitlerine sadakatları oranında
hesaba çekileceklerdir. Bu bağlamda ahitlerine sadakat göstermeyenler de
sadakatsızlıklarıyla hesap vereceklerdir.
Vahiyle muhatap olduğu halde vahyi reddedenler inkarları oranında hesaba
çekileceklerdir.
Dünyanın herhangi bir yerinde birebir vahiyle muhatap olmayanların
durumunu en iyi bilen Allah’tır. Ne oranda haberdar olmadılar, haberdar
olmayışlarında kimin ne kadar dahli var, inananların bunu duyurmasında
ne kadar ihmali var, kimin ne kadar duyarsızlığı var, hepsini Allah
bilir ve ona göre hesaba çeker.
Dünyaya gelen hiç kimse sorumluluktan kurtulamaz. Bu halde olan insanlar
da fıtratlarının gereğini yapıp yapmaktan hesaba çekileceklerdir.
Allah kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez. Ancak iman edenlerin
görevini ne kadar yerine getirdiği tartışılır. ‘Yer yüzünde fitneden
eser kalmayıp Din tamamen Allah'ın oluncaya kadar cihada devam ediniz’
emrinin ne kadar yerine getirildiğini ve üzerimize düşen sorumluluğu
düşünmek zorundayız. Bu bizim işimiz ; o da Allah’ın işidir. Biz bizim
işimizi yapalım; Allah işini kimseye bırakmaz. |