Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 310 | Ekim  2004

                   

 

 


  

M. BOZACIOĞLU/ Zonguldak

Soru 1: Ümmi kelimesi, anlamı Ehl-i Kitap olmayan anlamında kullanılmıyor mu? Bu anlama gelen 3/20-75’te de bu vurgulanıyor. Peygamberin okur-yazar olmaması pek mantıklı değil. Ticaretle uğraşması, müşriklerin "O’na öğretiliyor" gibi sözleri bunu göstermiyor mu?
Cevap 1: Ümmi kelimesinin nereden geldiği ile ilgili şu iki ihtimal üzerinde durulmuştur.
1. Ümmi: Halk, millet anlamına gelen ümmet kelimesinin nisbetidir.
Halk’ın temel özelliklerini taşıyarak kalmış, okuma yazma öğrenmemiş, temayüz etmemiş kişi demektir.
2. Ümmi: Annesinden doğduğu gibi kalıp okuma yazma öğrenmediği için veya o dönemde kadınlar okuma yazma ile uğraşmadıklarından, bunları yapmayanlar annelerine benzetildiğinden anne manasına gelen ümmi kelimesine nisbet edilmiştir.
Ümmiyun kelimesi 3/20-75’te Ehl-i Kitap dışında kalan kimseler için kullanıldığı gibi; 2/78’de de "Avam, Halk" anlamında kullanılmıştır. Araplar arasındaki okuma ve yazma oranının düşük olmasından dolayı onlara bu sıfat yakıştırılmıştır. Tevbe 129’da da bu sıfata vurgu yapılmıştır.
A’raf suresi 157 ve 158’de bizzat peygambere nisbet edilerek "Ümmi Peygamber" olarak vasıflandırılmıştır. Bu ayetlerle birlikte Ankebut suresi 48. ayetini düşündüğünüzde:
(Ey Muhammed) "Sen bundan önce ne bir kitap okumuş ne de elinle onu yazmıştın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı."
"Hayır O (Kur’an) kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde parlayan açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başka kimse inkar etmez." (29/48-49)
Bu ayetler peygamberin okur-yazar olmadığını ifade ettiği gibi devamındaki ayette bilginin geliş kaynağını ve korunma biçimini de ifade etmektedir.
Bu nedenle peygamberin bir şeyi bilmek için okumaya ve korumak için de yazmaya ihtiyacı yoktur. 75/16-19’da Cebrail vahyi getirdiğinde ne yapması gerektiği ile ilgili bilgi verilmektedir.
Bizim söylemek istediğimiz, Hz. Muhammed (a.s)’ın risalete muhatap olduğunda okur-yazar olmadığıdır. Aksini ispat edecek her hangi bir delil mevcut değildir. Peygamberin eliyle yazdığı bir satırlık bir belge dahi yoktur. İlk günlerden itibaren gelen vahyi kendi okumuş, katipler de yazmıştır. Furkan 5. ayetinde de kafirlerin iddialarını şöyle dile getiriyor:
"(Bu ayetler) O’nun başkasına yazdırıp ta kendisine sabah akşam okunmakta olan evvelkilere ait masallardır." Bu ifadeler Hz.Peygamberin okuma yazma bilmediğinin vahiyle çağdaşlarının diliyle bir başka tescilidir.
O gün ticaret yapmak için okuma yazma bilmeye ihtiyaç yoktu. İçinde büyüdüğü ortamda yapılan ticaretin kurallarını bilmek yeterli idi. Para çok az kullanılan bir meta idi. Ticaret çoğunlukla takas usulüyle yapılıyordu.
Özellikle peygamberin okur-yazar olduğu fikrini ortaya atıp savunan batılı tarihçi ve müsteşriklerdir. Bu, kendi tezlerini ispat için başvurdukları bir yöntemdir. Çünkü ilahi vahye inanmayanlar onu okur-yazar yaparak Kur’ani bilgileri kendinden önceki kitaplardan aldığını ispat etmiş olacaklar. Bunun için Allah "Böylece biz ayetleri çeşitli şekillerde açıklıyoruz ki, ‘sen ders almışsın’ desinler de biz de bilen bir topluluğa Kur’an’ı iyice açıklayalım"(6/105) buyuruyor. Müşriklerin bu tezini Allah şu ifadeyle çürütüyor:
"sen bu Kur’an’dan evvel hiçbir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı batıl söyleyenler elbette şüphelere düşerlerdi."(29/48)
Biz sözü uzatmadan bu ve benzeri ayetlerin ortaya koyduğu ifadelerle yetiniyor ve diyoruz ki Hz. Muhammed (a.s) vahye muhatap olduğunda okuma ve yazma bilmiyordu.
Böyle olması onun şanını rencide etmez. Çünkü O, okuyup yazarak bu makama gelmemiş; Rabbi tarafından vahiyle bilgilendirilip Elçilikle şereflendirilmiştir.
Soru 2: Ehl-i Kitap erkeklerle müslüman hanımların evlenememesinin sebebi nedir? 2/221’de müşriklerle evlilik niye çift yönlü? Gusül abdesti niye tek yönlü?
Cevap 2: Bir müslümanın kadın olsun, erkek olsun evleneceği kimsenin tevhidi düşünceye sahip olması ve zinadan sakınması gerekir. 24/3 deki vurgu: "Bu, müslümanlara haram edilmiştir" şeklindedir. Ehl-i Kitabın kadınlarıyla evliliğe müsaade edilirken de her Ehl-i Kitap olan kadınla evlenilmesine müsaade edilmiyor. Evlenilecek kimsenin vasıfları belirtilerek: "Zina etmemesi, gizli dost tutmaması ve Allah'a şirk koşmaması" kaydı konuluyor. Bunun anlamı, Ehl-i Kitap olmak yetmiyor. Ehl-i namus olmak ve Ehl-i tevhid olmak da gerekiyor. Bunların özellikleri 2/113-114’de belirtilmektedir. 2/221’de de aynı vurgu yapılarak kadın ve erkek iman etmedikçe müslümanlarla evlenmeleri yasaklanmıştır. Gerekçesi ise şöyle belirtilmiştir: "Onlar ateşe çağırılırlar."
Gusül abdesti ile ilgili 5/6’da bahsedilen "dokunma eylemi"nin iki tarafı vardır. Biri erkek diğeri ise kadındır. Bir eylemden dolayı biri için gerekenin aynı illetten dolayı, ikincisi içinde gerekli olması muhakkaktır. Burada taraflardan biri muhatap alındı diye diğeri için guslün gerekmediğini söylemek mümkün değildir. Kelimelerin lafzi anlamlarıyla beraber, ayetin maksadını ve mesajını da göz ardı etmeden düşünmemiz gerekir. Dokunan kirlenmişse dokunulan da kirlenmiştir. Buna ‘ibarenin delaleti’ denir ki sözün mantukundan anlaşılmaktadır.
Soru 3: Riba uygulaması o dönemde nasıldı? Bugünkü vadeli satış, borsa, repo, fon, banka faizi, krediler bağlamında durum nedir?
Bir yöremizde şahit olduğum şu uygulamaya ne dersiniz?
Yüz lira isteyene yüz lira veriliyor. Deftere borç olarak yüz on lira yazılıyor. Vade bitiminde ödenmez ise miktar artırılıyor ve süre uzatılıyor (Kur’an’da süre uzatma istemi nedeniyle).
Bir de borç isteyen adama yüz teneke yağ satılıyor (hayali olarak) yüz lira deftere borç yazılıyor, adama seksen lira veriliyor. Böylece insanlar tefeciye düşmekten kurtuluyormuş.
Cevap 3: Riba’nın mantığı, belli bir vade ile verilen borcun fazlasıyla tahsil edilmesidir. Bu, bugün de böyle o gün de böyle idi. Şeklinin, isminin, süresinin değişik olması yapılan işin tabiatını değiştirmez.
Borç verilen meta’ın değişik olması da niteliğini değiştirmez. Sürenin uzatılması Kur’an’da (2/280) karz-ı hasen dediğimiz Allah rızası için borç vermede, borçlunun ödeyemediği zaman ödeyene kadar süre verilmesinin, vadeyi uzattıkça alacağını artırmayla alakası yoktur. Hatta borçlu darda ise "alacağınızı borçluya bağışlarsanız bu sizin için daha hayırlıdır." buyurulmaktadır. Bununla faize verilen paranın ödenemediği zaman, vadesiyle birlikte faizinin de artırılmasının Kur’an’ın ifade ettiği mühlet vermeyle ilgisi yoktur. Biri Allah rızası için borç verme; diğeri ise faiziyle para vermedir ki, bunun en hafif ifadesi helal ile haramı karıştırmaktır. Böyle bir anlayıştan Allah'a sığınılması gerekir.
Yukarıda saydıklarınız içerisinde makul bir ticaret zihniyetiyle yapılan vadeli satışlarda kar marjının yüksek tutulması olabilir. Onun dışındakilerin durumu bellidir. Faizli bir ekonomi anlayışının kulvarlarıdır. O kulvara giren kendisini faiz galerisinde bulur.
Yağ satma konusuna gelince bu memleketin bir çok yerinde değişik isim altında tefecilik yapılmaktadır. "Hile’i şer’iyye" adı altında geçmiş tarihlerde de uygulanmıştır. Fakat Allah'ın şeriatında hile olmaz. Hilenin şer’iliğinden de söz edilemez. Hileyi müslüman kime yapacak? Al takke ver külahla Allah'ı mı kandıracak?
"Allah sinelerin gizlediğini ve gözlerin hain bakışlarını bilir."
Bir zamanlar örneğin halı da veya suntada bu uygulanıyordu. Ne garibdir ki, yapanların hepsi silinip gittiler. Aynen bahsettiğiniz gibi hayali olarak 50 tane kelle halıyı veya 100 tabak suntayı uzun vadeli satıyor çekini alıyor. Sonra da bu malı peşin parayla satın almış oluyor. Bunun aksi de yapılıyor. Peşin paraya ihtiyacı olanlar suntayı yüksek fiyata vadeli alıyor, düşük fiyata peşin satıyor ve parasını alıyor. Fakat ortada ne sunta var ne de gerçekten ticaret. Sadece ortada dönen senetlerle para var. Kendilerini temize çıkarmak için böyle bir yöntem geliştirmişler. Bu da çağın insanlarının Yahudileşme temayülleridir. Cumartesi yasağını delmemek için Cuma akşamdan ağlarını gerip Pazar günü toplayan İsrailoğullarından ne farkı vardır bu insanların?
Bunun kısa anlamı şudur: İhtiyacı olana 50 milyon verip vadesinin durumuna göre 75 veya 100 milyonluk çek, senet v.s. olarak borçlandırmaktır. Sunta, halı, yağ, patates, üzüm, buğday işin hilesidir. İnsanları kandırmak için yapılan bir düzmecedir. Haramı helalleştirme seanslarıdır ki bundan da Allah'a sığınmak gerekir.
Soru 4: "Hacc bilinen aylardır" ifadesinin bugün uygulana bilirliği var mıdır? Bu ifadeden ne anlaşılmalıdır?
Cevap 4: Ayetin mesajı şudur: "Hacc’ın vakti bilinen aylardadır." Buradaki çoğul ifadesi her yıl tekrarlanan bir özelliğe sahip olmasından dolayı çoğul bir ifade kullanılmıştır denildiği gibi. Kameri yılın Haram aylarının kastedildiğini söyleyenler de vardır. Ancak bizim kanaatımız sünnetteki uygulamanın doğruluğu yönündedir. Peygamberimizin özellikle Zilhicce ayını bekleyip dokuzuncu günü Arafat’a çıkmış olması bunun vaktinin sabitliğini gösterir. Gidiş ve gelişlerin Haram aylar çerçevesinde oluşu ve her yıl tekrarlanması nedeniyle çoğul bir ifade kullanılmış olması ihtimali daha doğrudur diye düşünüyoruz.
Olaya akli bir pencereden bakılırsa çoğalan müslüman nüfusun göz önünde bulundurulduğunda Haram aylar içinde dört ayrı tarihte yapılması da mümkün gözükmektedir. Bunu normal bir seyahat veya bir ziyaret olarak düşündüğünüzde makul gözüküyor. Ama bu vakitle kayıtlı bir ibadet olunca akıl vahye teslim olmak zorundadır.
Bunun, dünya müslümanlarının bir zaman ve mekanda bir araya gelmesinin ve güç, eylem ve fikir birliğini temin etmenin önüne de geçilmiş olmak gibi olumsuz boyutları da ortaya çıkacaktır. Bununla birlikte Zilhiccenin dışında yapılan bu ibadeti Allah'ın kabul edip etmeyeceğini ise kıyamete kadar öğrenmemiz de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle kimse kendisini böyle bir sorumluluk altına sokmaya razı olmuyor.
Soru 5: Abdest ayetinin medeni oluşunun hikmeti nedir?
Cevap 5: Dinin sahibi Allah olduğuna göre hangi kuralı ne zaman koyacağını da o takdir etmektedir. Bu hiç garip değildir. İçkinin, kumarın, faizin, yasak edilmesi, orucun, haccın, kıtalin farz kılınması hep Medine de olmuştur. Allah müdebbirdir. İşleri o tedbir eder. Abdestin farziyetini de Medine’ye imhal etmiştir. Takdir onundur. Bize düşen inanmak ve itaat etmektir diyoruz. Her şeyin hikmetini bilmek de mümkün değildir. Her şeyi yerli yerince yaptığına inandığımız Allah, abdestin farziyetini de Medine döneminde bildirmiştir. Bir çok şeyin Medine’de farz kılınması gibi.
Soru 6: İnsan ırkındaki farklılaşma nasıldır? Sadece coğrafi etkilerle açıklanabilir mi? Türemeleri nasıl olmuştur? Farklı batınlardaki doğumlarda çapraz evlilik anlayışını tashih eder misiniz? Nisa suresinin birinci ayeti nasıl anlaşılmalı?
Cevap 6: ’’(Deyiniz ki) Allah'ın boyası ile boyandık. Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir? Biz yalnız O’na kulluk ederiz.(2/138)
Öncelikle şunu bilmemiz gerekir ki insanlık var edilirken biz yanlarında değildik. Tarihi seyrini tamamlarken de yanlarında birleşmiş milletler gözlemcisi değildik. Bildiklerimiz bildirilenlerle sınırlı olmak zorundadır. Bu konu da yapılan açıklamalar insanların yorumlarından ibarettir.
İnsanların dillerinin ve renklerinin farklılığı Allah'ın ayetlerinden olarak bildirilmektedir. Allah kudretinin eserini eşyaya verdiği özellikler ile göstermektedir. Aynı ailenin çocuklarının farklılığını bugün de görüyoruz. İnsanın karakterini oluşturan kromozomlar her yeni çiftin kromozom sayısının karesi kadar çeşitlenmektedir. İnsan hala en çok bilinmeyeni olan bir varlıktır. Gerçek tanıyanı ise ancak Allah'tır.
Bu konuya ışık tutan 4/1, 49/13 ve 7/189’da insanlığın bir tek aileden çoğaltıldığı açıkça bildirilmektedir. Biz de buna teslim oluyoruz.
Bu konuda gelen itirazlar ve yapılan yorumlara katılmıyoruz. "Böyle olunca insanlar kardeşleriyle evlenirler, bu nasıl olur?" diyenlere de: Böyle olduğunu bilmiyoruz ama, böyle olsa bile Din Allah'ın dır. Yasayı ve kuralı o koyar. Teslim olanlar da ona itaat eder ve müslüman olur. Bunun garip olan tarafı yoktur. Bizden bir önceki dinin mensuplarına konulan yasaklar da Kur’an’la kaldırılmış değil midir?
İnsanın müslüman olması, kendisi için gönderilene teslim olmakla olur. Bizim için konulanları biz mi sipariş ettik ki? İslam’ın Mekkesinde peygamber içlerinde olduğu halde müslümanlar henüz yasaklanmayan (içki içmek, kumar oynamak, faiz almak vermek vb) şeyleri yapıyor değiller mi idi? İşte geçmiş ümmetlerin durumu da aynı Allah onlara neyi bildirmişse ona teslim olmuşlardır. Allah koymadığı hükümlerden kimseyi sorumlu tutmaz. Aksine bir delil olmadığı sürece eşyada aslolan mübahlıktır.
Ayrıca Kur’an bu konuda bir malumat da vermiyor. Bu tamamen gale gıyle’ye dayanan bilgilerdir. Batınlardaki çapraz evlilik konusu da böyle bir rivayetten öteye geçmeyen bir bilgidir. Şunu bilelim ki biz geçmişi yargılama makamında değiliz. Sorumlu tutulacağımız kaynağın da Kur’an’dan ibaret olduğunu biliyor ve ona itibar ediyoruz. (43/42-43)
Soru 7: Kur’an’da namazla ilgili her türlü istisna anlatılmışken, her türlü kolaylık ve kısaltma açıkça açıklanmışken, namazın cem-i meselesi nasıl izah edilebilir?
Cevap 7: Bu konunun fiili sünnetteki delili biliyorsunuz hacc da öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazları birleştirilerek Hz. Muhammed (a.s) tarafından kıldırılmıştır. Bu rasgele bir iş olmadığı gibi rasgele bir rivayet de değildir. Olay bir kitleyle birlikte yapılmıştır. Tarih boyu kitle halinde de tekrar edilegelmiştir.
İkincisi Buhari’de zikredilen bu konuyla ilgili hadislerdir. Medine’de olağanüstü bir durum olmadığı halde öğle ile ikindi akşam ile yatsı namazlarının bir vakitte peygamberimizce kıldırılmış olmasıdır.
Bu konunun Kur’ani boyutu ise namaz vakitlerini bildiren ayetlerde üç vaktin ana vakit olarak bildirilmiş olmasından (gece, gündüz ve fecr) kaynaklanmaktadır.
İsra 78. ayeti ile Hud 114. ve Taha 130. ayetlerinden bu çıkarım yapılmaktadır. Bu konudaki rivayetler ve kanaatler çok çeşitli ve geniş olduğundan girmek istemiyoruz. Merak edenler bu ayetlerin tefsirlerine bakabilirler. Bizim burada söyleyeceğimiz şudur:
Hz. Muhammed (a.s.) haccda birleştirme yapmıştır. Hz. Muhammed bunu hevasından yapmayacağına göre düşünmemiz gerekiyor. Yapmasına rağmen ilahi bir ikaz almamıştır. Bu da yapılanın Şari’in maksadına uygunluğunu gösterir. Bu uygulama İlahi onaydan geçmiş demektir. Peygamber hayatta iken yapılan bir iş uygun değilse, Allah tarafından düzeltilir. Bu konuda bir ikaz yoktur.
Bize yakışan onun sünnetine ittiba ederek namazlarımızın çoğunu beş vakitte kılmak; istisna olarak da beş vakti üç vakitte kılmaktır. Peygamberimizin uygulamaları bize bunu göstermektedir. Doğrusunu Allah bilir diyoruz.

T. DOĞAN
‘Ağustos 2004’ün Misak kavramını okuduktan sonra Kur’an’ı anlamada ne kadar yanlış yaptığınızın farkına vardığınızı yazarak; bizden Kur’an’ın doğru anlaşılması ve anlatılması için neler yapılabilir?’ diyorsunuz. Bununla ilgili isteğinizi karşılamak üzere gerekli dokümanı internet adresine gönderiyoruz. İstifade edeceğinizi umar ilginizin devamını dileriz.

M. UZUN / Hollanda
Ağustos 2004ün Misak kavramını şu cümlelerle bitiriyorsunuz:
‘Ahid’ve ‘Misak’ genel anlamda şu şekilde tanımlanabilir: Allah insanı yaratmış ve onun yaradılışına uygun düşen yaşamını düzenlemek için de Kur’an metnini vermiştir. İnsanın bunu kabullenmesi, iman etmesi Allah'la ahitleşme demektir. İnsandan sözün alınması vahiyden haberdar edilmesinin mecazi anlamıdır. Bu teklifi kabule açık bir eğilimde yaratılan insan, gereğini yerine getirecek bir donanıma da sahip kılınmıştır. Sorumluluk çağına girdiği andan itibaren ahdin gereğini yerine getirmekle mükellef kılınmıştır.
Bu durumda ellerine Allah'ın vahyi ulaşmamış olan insanların sorumluluklarını nereye oturtacağız? Bu insanlar Allah'la Ahid yapmış mı? Misak’ı bozmuş mu kabul edeceğiz?
Cevap: Öncelikle şunu teslim edelim ki Allah, ‘Peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz’ buyuruyor. Onun adaletinden şüphe etmiyoruz. İnsanları yargılayacak olan da Allah olacağına göre adil bir yargılama olacağından emin olmalıyız.
Bununla birlikte kendisine vahyin bire bir ulaştığı kimselerden vahye iman edenler Allah'la ahitleşenler, ahitlerine sadakatları oranında hesaba çekileceklerdir. Bu bağlamda ahitlerine sadakat göstermeyenler de sadakatsızlıklarıyla hesap vereceklerdir.
Vahiyle muhatap olduğu halde vahyi reddedenler inkarları oranında hesaba çekileceklerdir.
Dünyanın herhangi bir yerinde birebir vahiyle muhatap olmayanların durumunu en iyi bilen Allah’tır. Ne oranda haberdar olmadılar, haberdar olmayışlarında kimin ne kadar dahli var, inananların bunu duyurmasında ne kadar ihmali var, kimin ne kadar duyarsızlığı var, hepsini Allah bilir ve ona göre hesaba çeker.
Dünyaya gelen hiç kimse sorumluluktan kurtulamaz. Bu halde olan insanlar da fıtratlarının gereğini yapıp yapmaktan hesaba çekileceklerdir.
Allah kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemez. Ancak iman edenlerin görevini ne kadar yerine getirdiği tartışılır. ‘Yer yüzünde fitneden eser kalmayıp Din tamamen Allah'ın oluncaya kadar cihada devam ediniz’ emrinin ne kadar yerine getirildiğini ve üzerimize düşen sorumluluğu düşünmek zorundayız. Bu bizim işimiz ; o da Allah’ın işidir. Biz bizim işimizi yapalım; Allah işini kimseye bırakmaz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...