|

Çok Kültürcülük, Çok Tanrıcılık,
Çok Yüzlülük, Çok Ahlaklılık...*
Selahattin YUSUF
Hürriyet’in
geçtiğimiz Pazar günü yayımlanan Pazar ekinde, Truva kazılarının 25
yıllık yönetmeni arkeolog Manfred Korfmann ile bir mülakat
gerçekleştirilmiş. Savaş Özbey’in mülakatı bir çok yönden
düşündürücüydü. Bir kere Korfmann ile daha konuşmaya başlamadan
aralarında Truva’nın ismiyle ilgili bir anlaşmazlık baş gösteriyor.
Korfmann ısrarla "Troya" diyor; Savaş Özer ise "Truva". Korfmann, 12
ayrı ülkeden arkeologların bulunduğu bu kampta ortak ismin, Homeros’un
kullandığı biçimiyle "Troia" olması gerektiği üzerinde fikir birliğine
vardıklarını belirtiyor. Ve, akılla izanla aralarında sorun bulunan
bütün hinoğluhinler gibi, kendisi de suyuna tirid bir bahane bulmakta
gecikmiyor; "… hem, Truva bir otobüs şirketinin ismi!.."
Korfmann’ın şu sözlerinde bir sorun yoktur görünüşte; "Truva bir dünya
mirası olarak herkese ait". Ancak, dünya mirası safsatasının her yerde
yediği herzedir bu. Bütün kapitalizmin ve emperyalizmin tek
ideolojisidir çünkü önce "dünyalılaştırmak" ve sonra "batılaştırmak".
Nitekim Korfmann ağzındaki baklayı açık ediyor; "Anadolu’da 8 yüzyıl
Grek ve Roma, bin yıl Bizans kültürü vardı. Ondan önce neolitik
kültürler var. Sonra Osmanlı İmparatorluğu birkaç yüzyıl Avrupa içinde
yaşadı. Avrupalılar bütün bunları unuttular. Kısacası Avrupa’yı Avrupa
yapan damarlardan bir tanesi Troia. Avrupa’da bir çok asil aile
köklerinin Troia’dan geldiğini iddia eder. Troia herkes için önemli bir
sembolik çıkış noktası (vurgular benim - sy). Yani, görüyorsunuz değil
mi adamın bilinçaltı ne kadar tuhaf. Osmanlı kültürü demeye dili
varamıyor. Bizans’ın veya Roma’nın "kültürü" var; ama Osmanlı sadece
"yaşadı". Kültür varsa varlık sürüyor demektir. Ancak –yalnızca-
yaşadıysa, sonra "öldü" demektir. Bu iki ifadenin satır arasında bundan
başka bir anlam olamaz sanırım.
Neyse. Bunlara da gerek yok.
Zavallı Korfmann’a gelinceye kadar, eski Yunan’a ve Roma’ya Almanlar’ın
gösterdiği alakanın daha derin noktalardan kaynaklandığını hatırlatmak
gerekmektedir.
Biliyorsunuz Almanlar, orijinal medeniyet iddiasının en inatçı ve en
yetenekli bir temsilcisi olarak Avrupa medeniyetinin kökü saydıkları
Yunan dünyasına ayrı bir önem atfederler. Kendilerini onun Avrupa’daki
en güçlü sürdürücüsü olarak kabul ederler. Bu yüzden Almanya Roma’dan
(Kilise’den) ayrılan ilk doktrinin (Martin Luther’in sonradan
Protestanlık olarak doktrinleşen İncil yorumları) sahibi ve uygulayıcısı
olmalarına rağmen Yunan kültürü konusunda tam tersi bir bağlılık içinde
olagelmişlerdir. Bir çok Alman şairi ve düşünürü Yunan kültürünü övmüş
ve onun Alman medeniyetinin dayanağı olduğu imgesini beslemiştir.
Çok yakın bir geçmişte, Truva hazinelerini ortaya çıkardı ve Türkiye’yi
tanıttı diye göklere çıkarılan ve yine bir Alman olan Schliemann’ın,
ortaya çıkardığı hazineleri Avrupa’ya taşıdığı gerçeği, bugün herhangi
bir arkeolojik kazı gerektirmeden önümüzde durmaktadır. Şimdi, ister
çalmak için olsun; ister "burası bizim kültürümüzdür; siz sadece üstünde
yaşayan ortaasyalılarsınız" horozlanması için olsun; bu projelerin bizi
artık takke önde düşündürmesi gerekmektedir.
Benim kültür hayatında şahit olduğum en büyük, en talihsiz
komikliklerden birisi, Orhan Veli kuşağından kalma bazı çaresiz "kültür"
insanlarının, "Mavi Yolculuk" akımını başlatmış olmalarıdır. Bu akımın
içinde Halikarnas Balıkçısı olarak ünlenen Sait Faik, Bedri Rahmi
Eyüboğlu, Azra Erhat, Aziz Nesin vs. gibi isimler vardı. Akım, yaz
aylarını Ege’nin kıyılarında bulunan bazı antik Yunan yerleşim yerlerine
yat gezileri düzenleyerek geçiriyor ve bu sayede "Atalarının" ruhlarını
şad ediyorlardı. Kıyı boyunca gezilen harabelerin eski sakinlerinin
ruhlarıyla bağlantıya geçmeye çalışan bu sapkın traji-komik transcı
cemaatin çalışmaları ülkemiz sanat ve kültür hayatında hâlâ temsilciler
bulundurmaktadır.
Ama "hareket" acaba tam anlamıyla hedefe ulaşabildi mi sorusu var?
Yat gezileri belki Ege kıyılarındaki paganist kültürü canlandırmaya ve
Türkiye’nin başına püsküllü belâ açmaya yetmedi; Batı emperyalizminin
eline bir koz vermeye de yetmedi belki; ancak söz konusu "halkçı"(!!!)
"aydınlarımızın"(!!!), yazları ferah bir deniz ortamında, rakı-balık
sefalarının ortasında kendilerini gerçekten de halkçı ve aydınmış gibi
hissetmelerine de mani olmadı.
Son söz: Kültürümüz elimizden alınıyor. Kazılardan çıkan toprak, bizim
kültürümüzün üstünü örtüyor. Onun sahibi yok. Çok kültürlülük, hiçbir
ülkede bu kadar görgüsüzce kullanılmıyor. Çok kültürlülük bir tuzak. Bir
ülke hiç kendi kültürüyle övünmeyi bırakır da çok kültürle övünmeyi
aklından geçirebilir mi? Bu güvensizlik değil de nedir. Bu kendi
kültüründen utanmak değil de nedir. Kendi kültürümüzün dinamikleri bir
an evvel ortaya çıkarılmalıdır. Bizim kültürümüzün yerli kanalları
derhal açılmalıdır. Mozaik suniliktir. Sunilik müziğimizi, dansımızı,
hayat ritmimizi, inancımızı, edebiyatımızı, sanatımızı örtmeye ve
saklamaya programlanmış bir tuzaktır. Ülkemizin, milletimize bu
tuzakları önceden haber vermeye yetecek ahlağı ve yeteneği taşıyan, iyi
kalpli ve büyük sanatçılara acilen ihtiyacı var.
*Gerçek Hayat Sayı: 197 |