Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 310| Ekim  2004

                   

 

 


  

Çok Kültürcülük, Çok Tanrıcılık, Çok Yüzlülük, Çok Ahlaklılık...*

Selahattin YUSUF

Hürriyet’in geçtiğimiz Pazar günü yayımlanan Pazar ekinde, Truva kazılarının 25 yıllık yönetmeni arkeolog Manfred Korfmann ile bir mülakat gerçekleştirilmiş. Savaş Özbey’in mülakatı bir çok yönden düşündürücüydü. Bir kere Korfmann ile daha konuşmaya başlamadan aralarında Truva’nın ismiyle ilgili bir anlaşmazlık baş gösteriyor. Korfmann ısrarla "Troya" diyor; Savaş Özer ise "Truva". Korfmann, 12 ayrı ülkeden arkeologların bulunduğu bu kampta ortak ismin, Homeros’un kullandığı biçimiyle "Troia" olması gerektiği üzerinde fikir birliğine vardıklarını belirtiyor. Ve, akılla izanla aralarında sorun bulunan bütün hinoğluhinler gibi, kendisi de suyuna tirid bir bahane bulmakta gecikmiyor; "… hem, Truva bir otobüs şirketinin ismi!.."
Korfmann’ın şu sözlerinde bir sorun yoktur görünüşte; "Truva bir dünya mirası olarak herkese ait". Ancak, dünya mirası safsatasının her yerde yediği herzedir bu. Bütün kapitalizmin ve emperyalizmin tek ideolojisidir çünkü önce "dünyalılaştırmak" ve sonra "batılaştırmak".
Nitekim Korfmann ağzındaki baklayı açık ediyor; "Anadolu’da 8 yüzyıl Grek ve Roma, bin yıl Bizans kültürü vardı. Ondan önce neolitik kültürler var. Sonra Osmanlı İmparatorluğu birkaç yüzyıl Avrupa içinde yaşadı. Avrupalılar bütün bunları unuttular. Kısacası Avrupa’yı Avrupa yapan damarlardan bir tanesi Troia. Avrupa’da bir çok asil aile köklerinin Troia’dan geldiğini iddia eder. Troia herkes için önemli bir sembolik çıkış noktası (vurgular benim - sy). Yani, görüyorsunuz değil mi adamın bilinçaltı ne kadar tuhaf. Osmanlı kültürü demeye dili varamıyor. Bizans’ın veya Roma’nın "kültürü" var; ama Osmanlı sadece "yaşadı". Kültür varsa varlık sürüyor demektir. Ancak –yalnızca- yaşadıysa, sonra "öldü" demektir. Bu iki ifadenin satır arasında bundan başka bir anlam olamaz sanırım.
Neyse. Bunlara da gerek yok.
Zavallı Korfmann’a gelinceye kadar, eski Yunan’a ve Roma’ya Almanlar’ın gösterdiği alakanın daha derin noktalardan kaynaklandığını hatırlatmak gerekmektedir.
Biliyorsunuz Almanlar, orijinal medeniyet iddiasının en inatçı ve en yetenekli bir temsilcisi olarak Avrupa medeniyetinin kökü saydıkları Yunan dünyasına ayrı bir önem atfederler. Kendilerini onun Avrupa’daki en güçlü sürdürücüsü olarak kabul ederler. Bu yüzden Almanya Roma’dan (Kilise’den) ayrılan ilk doktrinin (Martin Luther’in sonradan Protestanlık olarak doktrinleşen İncil yorumları) sahibi ve uygulayıcısı olmalarına rağmen Yunan kültürü konusunda tam tersi bir bağlılık içinde olagelmişlerdir. Bir çok Alman şairi ve düşünürü Yunan kültürünü övmüş ve onun Alman medeniyetinin dayanağı olduğu imgesini beslemiştir.
Çok yakın bir geçmişte, Truva hazinelerini ortaya çıkardı ve Türkiye’yi tanıttı diye göklere çıkarılan ve yine bir Alman olan Schliemann’ın, ortaya çıkardığı hazineleri Avrupa’ya taşıdığı gerçeği, bugün herhangi bir arkeolojik kazı gerektirmeden önümüzde durmaktadır. Şimdi, ister çalmak için olsun; ister "burası bizim kültürümüzdür; siz sadece üstünde yaşayan ortaasyalılarsınız" horozlanması için olsun; bu projelerin bizi artık takke önde düşündürmesi gerekmektedir.
Benim kültür hayatında şahit olduğum en büyük, en talihsiz komikliklerden birisi, Orhan Veli kuşağından kalma bazı çaresiz "kültür" insanlarının, "Mavi Yolculuk" akımını başlatmış olmalarıdır. Bu akımın içinde Halikarnas Balıkçısı olarak ünlenen Sait Faik, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Azra Erhat, Aziz Nesin vs. gibi isimler vardı. Akım, yaz aylarını Ege’nin kıyılarında bulunan bazı antik Yunan yerleşim yerlerine yat gezileri düzenleyerek geçiriyor ve bu sayede "Atalarının" ruhlarını şad ediyorlardı. Kıyı boyunca gezilen harabelerin eski sakinlerinin ruhlarıyla bağlantıya geçmeye çalışan bu sapkın traji-komik transcı cemaatin çalışmaları ülkemiz sanat ve kültür hayatında hâlâ temsilciler bulundurmaktadır.
Ama "hareket" acaba tam anlamıyla hedefe ulaşabildi mi sorusu var?
Yat gezileri belki Ege kıyılarındaki paganist kültürü canlandırmaya ve Türkiye’nin başına püsküllü belâ açmaya yetmedi; Batı emperyalizminin eline bir koz vermeye de yetmedi belki; ancak söz konusu "halkçı"(!!!) "aydınlarımızın"(!!!), yazları ferah bir deniz ortamında, rakı-balık sefalarının ortasında kendilerini gerçekten de halkçı ve aydınmış gibi hissetmelerine de mani olmadı.
Son söz: Kültürümüz elimizden alınıyor. Kazılardan çıkan toprak, bizim kültürümüzün üstünü örtüyor. Onun sahibi yok. Çok kültürlülük, hiçbir ülkede bu kadar görgüsüzce kullanılmıyor. Çok kültürlülük bir tuzak. Bir ülke hiç kendi kültürüyle övünmeyi bırakır da çok kültürle övünmeyi aklından geçirebilir mi? Bu güvensizlik değil de nedir. Bu kendi kültüründen utanmak değil de nedir. Kendi kültürümüzün dinamikleri bir an evvel ortaya çıkarılmalıdır. Bizim kültürümüzün yerli kanalları derhal açılmalıdır. Mozaik suniliktir. Sunilik müziğimizi, dansımızı, hayat ritmimizi, inancımızı, edebiyatımızı, sanatımızı örtmeye ve saklamaya programlanmış bir tuzaktır. Ülkemizin, milletimize bu tuzakları önceden haber vermeye yetecek ahlağı ve yeteneği taşıyan, iyi kalpli ve büyük sanatçılara acilen ihtiyacı var.
*Gerçek Hayat Sayı: 197

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...