Ben Hulûsicik!
Hangi kelime anlatır hissiyatımı
bilmiyorum? Zormuş. Tam iki ay oldu. Bütün koridorlarını öğrendim
hastanenin. Kaç koro taş var biliyorum pencereden pencereye, o umut
kıran sonra tekrar aşılayan sonra tekrar kıran koridorunda hastanenin…
Yine güneş doğuyordu uykulu gözlere. Ay bir umut, kararan güne. Vakit
her zamanki gibi işliyordu tik tak. Hastanedeydim. Duruşum duaydı.
Rüyalarımda bile bir dostun şükür ifâdesi gülen gözleri vardı. Acele
çağrıldık acı habere. Yıldırım gibi ağdık odanın önüne. Tam altmış
gündür korku ve ümit arasında yaşadığımız gel-git’in sonu görünmüştü. O,
başında beklediğimiz hastamız, batan güneşle birlikte aramızdan çekip
gitmişti. Başım neden öne eğik, bilmiyorum! Suçlu muyum bu beklediğimiz
fakat yine de ansızın gelen ölüm karşısında. Boğazım neden kuru? Bir
ömür öğrendiğim kelimelerim neredesiniz? Konuşamıyorum, neden?..
Ben Ömercik!
Feylesofum. Kelimelerle oynarım
yâni. Fikirlerin üstüne bir atıldım mı rüzgâr önünde savrulmuş harmana
dönerler. Evet oradaydım. Ölümün kadehten kızıl şerbet gibi döküldüğü
yerde. İki adım ileri, üç adım geri; benim de hikâyem aynı yalnız, kimse
görmedi duvarlarda kurumuş kan lekelerini, ben gördüm. Kimse bilmedi,
ölüm gerçeğiyle beynimin damarlarını zorlayıp fışkıran kanların tüm
duvarları yeniden alaladığını. Ben yaşadım. Yılgınım. Perişanım.
Kelimeleri Endülüs rüzgârına tutulmuş etek gibi dans ettiren ben,
tesellî sözü bulamadım.
Ben Hüseyincik!
Kardeşimdi. Gün gibi ayaktaydı, dün
gibi gitti.
Ben İrfancık!
Eşimdi. Canıma can katmıştı. Aynı
rüyaya uyumuştuk, aynı yastığa baş koyduğumuzda. Üç öksüz baş koydu
kollarıma ve gitti. Ölümü biliyordum, anlatıyordum ve hatta yaşamıştım.
Ama bu gidiş tek olmadı. Yarın olacak ve onun bedenini toprağa terk
edeceğim. Yanına usulca kalbimi de koyacağım fakat oradaki kalabalıktan
kimse fark edemeyecek bunu. Biliyorum. İtiraz edeceksiniz ama, hayır,
etmeyin! Siz bilmiyorsunuz! Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi
olmayacak.
Ben Yazarcık!
Ölümü bilirim. On üç baharımın
ardından ilk çetin kışımı yaşadım. Babam dizlerimdeydi. On dördüydü
Şubat’ın. Soğuktu. Beni üşüten hava değil ilk ve ebedî ayrılıktı. Babam
gözlerimdeydi. On bahar sonra da annemin gözlerini kapattım yumuşacık
dokunarak. Ayaklarını ben bağladım. Pâyemin kâidesine yetimlik nakşından
sonra öksüz mührünü de ben vurdum. Hâsılı ölümü bilirim. Kırık tuğların
yırtık sancakların yanında nasıl durduğunu yâni…
*Ay Vakti Sayı: 48