Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 310 | Ekim  2004

                   

 

 


Zina Tartışmaları Çerçevesinde Türkiye-AB İlişkileri

Geçen ay, yeni Türk Ceza Kanunu’nda zinanın suç olarak tanımlanması konusunda yaşanan tartışmalar, Türkiye’nin AB üyeliğinin ‘mahiyeti’ne ilişkin önemli ipuçları sunması nedeniyle değerlendirmeyi hak ediyor. Zira bu tartışmalar muvacehesinde, hem Kopenhag kriterlerinin sınırlarını tayin eden ‘değerler’e dair hem de Türkiye’nin üyeliğinin ‘kültürel’ ve ‘etik’ sınırlarına ilişkin net bir tablo ortaya çıkmış bulunuyor.
Konuyla ilgili olarak, öncelikle, tartışmanın niçin ‘zina’ konusu etrafında yoğunlaştığı üzerine bir değerlendirme yapmak gerekmektedir. Açıktır ki, zina konusu, sadece AKP’nin değil, genel olarak ‘müslüman’ Türk halkının etik/kültürel değerler konusundaki hassasiyetinin test edilebileceği meseleler arasında yer almaktadır. Hemen ifade edilmelidir ki, bu noktada, AB çevrelerinin ve onların Türkiye’deki uzantılarının iyi bir tercihte bulundukları söylenebilir! Nitekim Başbakan dahi, (her ne kadar daha sonra sözlerinden çark etmişse de) kendi tabanına yönelik verdiği kimi mesajlarda, bu hassasiyetin farkında olarak kimi açıklamalarda bulunmak durumunda kalmıştır. Bu beyanları, oy kaygısıyla yapılmış açıklamalar olarak görmekten çok, Türk halkının kültürel kodlarına işlenmiş hassasiyetlerin bir yansıması şeklinde değerlendirmek daha doğru görünmektedir. Nitekim, AKP’ye AB sürecindeki canhıraş çabaları nedeniyle açık destek veren laik-demokrat kesimden pek çok yazar, tartışmanın sürdüğü günlerde, siyasal ve hukuksal problemler çözülse bile, zina tartışmasında görüldüğü üzere, kültürel problemlerin hallinin ‘epey zor’ olduğuna dair tespitlerde bulunmuşlardır. Biz de çeşitli vesilelerle konu hakkında daha önce yazdığımız yazılarda, bu hususun altını çizmiş idik ve Kopenhag kriterleri bütünüyle karşılansa bile, kültürel (özellikle İslami) değerler, bütünüyle insanların kalpleri ve zihinlerinden silinmediği sürece, Türkiye’nin AB üyeliği sürecinin (hatta eğer olursa, üyeliğinin) ‘sorunlu’ olacağını vurgulamıştık. Nitekim AB’nin genişlemeden sorumlu yetkilisi Verhaugen’in "AB değerleri tartışılmaz" ve "biz Türkiye’ye değil, Türkiye AB’ye üye olmak istiyor!" şeklinde altını çizerek ifade ettiği sözler, sorunun büyüğünün ‘kültürel’ (ve bilhassa ‘ideolojik’) alanda yaşanacağına dair güçlü ipuçları sunmuştur.
Ancak bilinmelidir ki, AB çevrelerinin duyduğu kimi endişeleri besleyen asli etken, Türkiye’deki siyasi rejimin tutumu, laik-demokratik kesim içinde çıkarları zarar görecek kimi çevreler ya da geleneksel kitleler değildir. Zaten AB üyeliği amacı, Batı uygarlığı ile bütünleşme hedefini deklare etmiş asker-sivil bürokrasi yanında, demokratik siyasal partiler için de vazgeçilmez bir hedeftir ve bu nedenle, çeşitli tonlardaki farklı kesimler, bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için çaba sarf etmektedirler. Bunun yanında ideolojik ve kültürel zemini hazırlama görevini deruhte eden ‘aydın’lar da, sürecin ilerlemesi yönünde gayretlerini eksik etmemektedirler. Geleneksel kesimlerin ise, çoğunlukla ekonomik ‘beklentiler’ nedeniyle, süreç için bir sorun doğurmayacağı düşünülmektedir. Tek ‘ciddi’ sorun, Türk halkının kültürel kodlarında yer bulmuş olan kimi değerlerin üretebileceği ‘potansiyel’ tehditlerdir. AB çevreleri, mevcut radikal muhalefetten çekinmedikleri ve bu kesimden gelebilecek ‘yakın’ tehlike ihtimalini zayıf gördükleri için, kültürel sorunlar konusunda ‘açık’ beyanlarda bulunmamaktadır. Ancak ‘yeri geldiğinde’ konuyla ilgili hassasiyetlerini de izhar etmelerinin de bir nedeni vardır. O neden, önceden tedbir alma isteğiyle yakından alakalıdır. Verhaugen’in "değerlerimiz tartışılmaz" sözlerini de, bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.
Zina tartışmalarının Türk Ceza Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi sürecinde patlak vermesinin anlamı işte burada aranmalıdır. Kanunun tartışmalardan sonra Meclis’ten geçmesi, problemin hukuksal düzeyde çözülmesi anlamına gelmiş olsa da, AB çevrelerini tatmin etmeyecektir. Bunun ilk nedeni, ‘uygulama’ sorunudur. AB çevreleri, Türkiye’nin eksikliklerini, bundan böyle ‘yasal’ zeminde değil, uygulama zemininde dile getirecekler ve taleplerini ifade ederken bu söylemi kullanacaklardır. Bu, şu demektir: AB’nin Türkiye’den istekleri bitmemiştir; sadece isteme tarzı değiştirmiştir.
Bu nedenle, Türk makamlarının, 6 Ekim’deki AB Raporu’ndan çok da fazla ümitli olmamaları gerekir. Yani raporda, Türkiye’nin ‘bütün’ eksikliklerini giderdiği ve bu nedenle Aralık’taki zirvede tarih verilmesinin uygun olduğu yönünde bir açık tavsiyenin yer alması ihtimali zayıftır. Daha yakın tarihte Kıbrıs konusunda yaşanan tecrübe, bu değerlendirmemizin isabetliliği hususunda iyi bir örnek olarak alınabilir. Türk kesimi, BM’nin (ve AB’nin) desteklediği planı kabul etmesine rağmen, referandumda olumlu oy kullanan KKTC’ye destek verileceği yönündeki beyanların gereği yapılmamıştı. Öte yandan, aslında uluslararası bir planı reddeden tarafın cezalandırılması gerekirken, konunun gündemdeki sıcaklığı kaybolunca, Rumlara yönelik baskılar da azaldı ve konu neredeyse unutulma noktasına gelindi. Şimdi de, AB çevrelerinin: "ceza kanununun Meclis’ten çıkarılmasından sonra, üyelik konusunda yasal problem kalmadı" türü beyanlarını, üyelik için bütün ihtirazı kayıtların ortadan kalktığı şeklinde yorumlamamak gerekir. Muhtemelen, AB’nin ilerleme raporunda, yasal zemindeki eksikliklerini giderdiği için Türkiye hakkında olumlu ifadeler yer alacak, ancak bu arada ‘uygulama’daki sorunların da altı çizilecektir. Çünkü uygulamadaki sorunlar, sadece AB sürecini olumlayan kesimlerin desteğiyle çözümlenecek değildir. AB’nin hükümetten ve ilgili diğer kesimlerden beklediği, toplumun farklı kesimlerinden gelecek tepkilerin de izale edilmesidir.
Peki, AB niçin bu konuda işi sıkı tutmaktadır? Sanılmamalıdır ki, AB çevrelerinin, kılı kırk yararcasına Türkiye’nin önüne sürdüğü şartlar, aslında Türkiye’nin AB’ye alınmayacağının kanıtlarıdır. Bilakis, AB, şartlar uygun olursa (şartlar yerine getirilirse değil!) Türkiye’yi AB’ye üye olarak kabul eder. Ancak buradaki şartların uygunluğunu, Kopenhag kriterleri ile ilintilendirmemek gerekir. Bilakis bu noktada Birliğin ‘çıkarları’ belirleyici olacaktır. Türkiye, Kopenhag kriterlerini bütünüyle karşılasa bile, Birliğe üye yapılmayabilir. Bunun çok çeşitli nedenleri vardır: öncelikle Türkiye’nin üyeliğinin uluslararası siyaset denkleminde bir yere oturması gerekir. Yani Türkiye, Birliğe üye olduğunda, Birliğin uluslararası siyasetinde (özellikle Amerika ile olan ilişkilerinde), Birliğe güç katıcı bir pozisyonu olmalıdır. Bunun için de, Birliğin, Müslüman bir ülkeyi içine aldığında sorun çıkarma riskini sıfırlaması gerekir. Şu anda ortam buna müsait görünmemektedir. İkinci olarak, Türkiye üye olduğunda Birliğin ‘değerleri’ne yapacağı katkı somut olmalıdır. Yani dünya kamuoyu, Müslüman bir ülkeyi üye olarak kabul eden Birliği, ‘haklar ve özgürlükler’ temelinde alkışlamalıdır! Bu açıdan bakıldığında da ortamın henüz müsait olmadığı görülmektedir. Çünkü ‘uygulama’daki sorunlar hala açıkça devam etmektedir. Üçüncüsü, Türkiye üye olduğunda, ciddi anlamda etik/kültürel (ve ideolojik) problem üretmeyecek bir vasatın oluşması gerekir. Son zina tartışmaları göstermiştir ki, Türkiye, henüz bu konuda hazırlıklı değildir. Bu yüzden de, Türkiye’nin üyelik tarihine ilişkin spekülasyonlarda en erken tarih olarak 2015 zikredilmektedir. Bu veya buna yakın tarihlere çok itibar edilmese bile, bu tür vadesi uzun sürelerin telaffuzunu, sorunun mahiyetine ilişkin ipuçları yakalamak açısından önemsemek gerekir. Ancak bütün bu şartlara rağmen, uluslararası ya da Birlik içi siyasi ilişkilerin gerektirdiği özel koşulların ortaya çıkması durumunda, sürenin kısalması da söz konusu olabilir. Bunu belirleyecek olan da, AB’nin ‘çıkarları’dır. Örneğin, pek yakın bir ihtimal olmamakla birlikte, Türkiye’nin kıblesini Batı’dan başka bir yöne çevirmesi tarzı bir gelişme olması durumunda, AB’nin (ABD dahil) sürece hız verilmesi yönünde bir tavır takınacağı söylenebilir. Çünkü bu durumda, kar-zarar hesabı kökten değişecek ve Türkiye’yi kaybetmiş olmanın getireceği fatura, üyeliğe kabulün getireceği yükü aşacaktır. Buna benzer başka gelişmeler olması durumunda da üyelik sürecinin işleyişine balans ayarı çekilebileceğini söylemek mümkündür.
Bu arada, zina tartışmaları yürürken, katılımcıların kahir ekseriyetinin (özellikle de ‘müslüman’ diye bilinen çevrelerin), AB ile ilişkilerin zina konusuna endekslenmesinin yanlış olduğu vb. detay konuları merkeze alan bir söylem geliştirdikleri, Batıcı kesimlerin ise, AKP’nin süreçteki çabalarını takdir etmekle birlikte, konuyla ilgili ‘muhafazakar’ reflekslerini vesile kılarak, ‘özgürlükler’ konusunda laik vaazlar verdikleri görüldü. Aslında laik kesimlerin, bireysel özgürlükler temelinde ortaya koydukları tavrı anlamak zor değildir; zira bu kesimlerin, kutsalları (biz ona ‘putları’ diyelim) olan ‘özgürlük’ kavramı söz konusu olduğunda hoşgörülü olmadıkları bilinmektedir. Muhafazakar/dinci kesimlerin detay konular etrafında meseleyi geçiştirme gayretlerini ise, AKP’ye yüklenen ‘dönüştürücülük’ görevinin sonuç verdiğine dair açık bir örnek olarak almak mümkündür. Zira haramlığı aşikar bir konuda, meselenin özüne dair vurgu yapmak yerine, AB ilişkilerinin bozulmaması endişesiyle hareket etmeyi önceleme tavrı, bu kesimlerin dönüşme konusunda (esas itibarıyla) dirençli olmadıklarını göstermiştir.
Ek olarak, AB’nin bu tartışma vesilesiyle kamuoyuna verdiği net mesajlara da dikkat edilmelidir. AB, zina gibi kritik bir konuyu seçmekle, Türkiye kamuoyuna şunu söylemek istemiştir: "Avrupa Birliği’ne katılmak istiyorsanız, ‘Avrupalı’ olmalısınız." Bu mesajı şöyle anlamak da mümkündür: "Türkiye, AB’ye üye olduğunda, temel değerler konusunda kesin bir karar vermek durumundadır. Evet, kimi kültürel değerlerini korumasına izin verilebilir; ancak bu değerler, Avrupalılık kimliğiyle çelişmemelidir. Zina konusu da bunlardan biridir. Avrupa değerlerine göre, bireyin özgürlük alanına giren bu konuyu ‘suç’ olarak görmek, Avrupalılıkla bağdaşmaz." TCK’nin Meclis’ten AB çevrelerinin istediği şekilde geçmesinden sonra, Türkiye’nin, bu yönde bir siyasi irade ortaya koymuş olduğu söylenebilir. Ancak bu iradenin bütün toplum katmanlarındaki temsil gücü için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Zira AB ile bütünleşme hedefi, bu ülkede her şeyden önce bir devlet politikası olarak güdülmektedir. Toplumun bazı kesimlerinin ise, çağdaşlaşma hedefini benimseme noktasında, resmi çevrelerin istediği istikamette hareket etmediği bilinmektedir. Özellikle İslamcı kesimden bazı çevrelerin (bilhassa ideolojik yaklaşım sahiplerinin) ‘Avrupalı’ olmayı kabullenmesi zordur. Dolayısıyla AB-Türkiye ilişkilerinin, bu noktada kimi sorunlarla karşılaşması ihtimali vardır. Her iki kesimden süreci destekleyenlerin, bu konuda bazı hesaplar peşinde oldukları da dikkatlerden kaçmamalıdır. Bunların başında ‘dönüştürme’ politikaları gelmektedir. Süreç içinde Müslümanların en çok dikkat etmeleri gereken husus da budur.
 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...