|

Zina Tartışmaları Çerçevesinde
Türkiye-AB İlişkileri
Geçen ay, yeni Türk Ceza Kanunu’nda zinanın suç
olarak tanımlanması konusunda yaşanan tartışmalar, Türkiye’nin AB
üyeliğinin ‘mahiyeti’ne ilişkin önemli ipuçları sunması nedeniyle
değerlendirmeyi hak ediyor. Zira bu tartışmalar muvacehesinde, hem
Kopenhag kriterlerinin sınırlarını tayin eden ‘değerler’e dair hem de
Türkiye’nin üyeliğinin ‘kültürel’ ve ‘etik’ sınırlarına ilişkin net bir
tablo ortaya çıkmış bulunuyor.
Konuyla ilgili olarak, öncelikle, tartışmanın niçin ‘zina’ konusu
etrafında yoğunlaştığı üzerine bir değerlendirme yapmak gerekmektedir.
Açıktır ki, zina konusu, sadece AKP’nin değil, genel olarak ‘müslüman’
Türk halkının etik/kültürel değerler konusundaki hassasiyetinin test
edilebileceği meseleler arasında yer almaktadır. Hemen ifade edilmelidir
ki, bu noktada, AB çevrelerinin ve onların Türkiye’deki uzantılarının
iyi bir tercihte bulundukları söylenebilir! Nitekim Başbakan dahi, (her
ne kadar daha sonra sözlerinden çark etmişse de) kendi tabanına yönelik
verdiği kimi mesajlarda, bu hassasiyetin farkında olarak kimi
açıklamalarda bulunmak durumunda kalmıştır. Bu beyanları, oy kaygısıyla
yapılmış açıklamalar olarak görmekten çok, Türk halkının kültürel
kodlarına işlenmiş hassasiyetlerin bir yansıması şeklinde değerlendirmek
daha doğru görünmektedir. Nitekim, AKP’ye AB sürecindeki canhıraş
çabaları nedeniyle açık destek veren laik-demokrat kesimden pek çok
yazar, tartışmanın sürdüğü günlerde, siyasal ve hukuksal problemler
çözülse bile, zina tartışmasında görüldüğü üzere, kültürel problemlerin
hallinin ‘epey zor’ olduğuna dair tespitlerde bulunmuşlardır. Biz de
çeşitli vesilelerle konu hakkında daha önce yazdığımız yazılarda, bu
hususun altını çizmiş idik ve Kopenhag kriterleri bütünüyle karşılansa
bile, kültürel (özellikle İslami) değerler, bütünüyle insanların
kalpleri ve zihinlerinden silinmediği sürece, Türkiye’nin AB üyeliği
sürecinin (hatta eğer olursa, üyeliğinin) ‘sorunlu’ olacağını
vurgulamıştık. Nitekim AB’nin genişlemeden sorumlu yetkilisi
Verhaugen’in "AB değerleri tartışılmaz" ve "biz Türkiye’ye değil,
Türkiye AB’ye üye olmak istiyor!" şeklinde altını çizerek ifade ettiği
sözler, sorunun büyüğünün ‘kültürel’ (ve bilhassa ‘ideolojik’) alanda
yaşanacağına dair güçlü ipuçları sunmuştur.
Ancak bilinmelidir ki, AB çevrelerinin duyduğu kimi endişeleri besleyen
asli etken, Türkiye’deki siyasi rejimin tutumu, laik-demokratik kesim
içinde çıkarları zarar görecek kimi çevreler ya da geleneksel kitleler
değildir. Zaten AB üyeliği amacı, Batı uygarlığı ile bütünleşme hedefini
deklare etmiş asker-sivil bürokrasi yanında, demokratik siyasal partiler
için de vazgeçilmez bir hedeftir ve bu nedenle, çeşitli tonlardaki
farklı kesimler, bu konuda üzerlerine düşen görevi yerine getirmek için
çaba sarf etmektedirler. Bunun yanında ideolojik ve kültürel zemini
hazırlama görevini deruhte eden ‘aydın’lar da, sürecin ilerlemesi
yönünde gayretlerini eksik etmemektedirler. Geleneksel kesimlerin ise,
çoğunlukla ekonomik ‘beklentiler’ nedeniyle, süreç için bir sorun
doğurmayacağı düşünülmektedir. Tek ‘ciddi’ sorun, Türk halkının kültürel
kodlarında yer bulmuş olan kimi değerlerin üretebileceği ‘potansiyel’
tehditlerdir. AB çevreleri, mevcut radikal muhalefetten çekinmedikleri
ve bu kesimden gelebilecek ‘yakın’ tehlike ihtimalini zayıf gördükleri
için, kültürel sorunlar konusunda ‘açık’ beyanlarda bulunmamaktadır.
Ancak ‘yeri geldiğinde’ konuyla ilgili hassasiyetlerini de izhar
etmelerinin de bir nedeni vardır. O neden, önceden tedbir alma isteğiyle
yakından alakalıdır. Verhaugen’in "değerlerimiz tartışılmaz" sözlerini
de, bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir.
Zina tartışmalarının Türk Ceza Kanunu’nun yeniden düzenlenmesi sürecinde
patlak vermesinin anlamı işte burada aranmalıdır. Kanunun tartışmalardan
sonra Meclis’ten geçmesi, problemin hukuksal düzeyde çözülmesi anlamına
gelmiş olsa da, AB çevrelerini tatmin etmeyecektir. Bunun ilk nedeni,
‘uygulama’ sorunudur. AB çevreleri, Türkiye’nin eksikliklerini, bundan
böyle ‘yasal’ zeminde değil, uygulama zemininde dile getirecekler ve
taleplerini ifade ederken bu söylemi kullanacaklardır. Bu, şu demektir:
AB’nin Türkiye’den istekleri bitmemiştir; sadece isteme tarzı
değiştirmiştir.
Bu nedenle, Türk makamlarının, 6 Ekim’deki AB Raporu’ndan çok da fazla
ümitli olmamaları gerekir. Yani raporda, Türkiye’nin ‘bütün’
eksikliklerini giderdiği ve bu nedenle Aralık’taki zirvede tarih
verilmesinin uygun olduğu yönünde bir açık tavsiyenin yer alması
ihtimali zayıftır. Daha yakın tarihte Kıbrıs konusunda yaşanan tecrübe,
bu değerlendirmemizin isabetliliği hususunda iyi bir örnek olarak
alınabilir. Türk kesimi, BM’nin (ve AB’nin) desteklediği planı kabul
etmesine rağmen, referandumda olumlu oy kullanan KKTC’ye destek
verileceği yönündeki beyanların gereği yapılmamıştı. Öte yandan, aslında
uluslararası bir planı reddeden tarafın cezalandırılması gerekirken,
konunun gündemdeki sıcaklığı kaybolunca, Rumlara yönelik baskılar da
azaldı ve konu neredeyse unutulma noktasına gelindi. Şimdi de, AB
çevrelerinin: "ceza kanununun Meclis’ten çıkarılmasından sonra, üyelik
konusunda yasal problem kalmadı" türü beyanlarını, üyelik için bütün
ihtirazı kayıtların ortadan kalktığı şeklinde yorumlamamak gerekir.
Muhtemelen, AB’nin ilerleme raporunda, yasal zemindeki eksikliklerini
giderdiği için Türkiye hakkında olumlu ifadeler yer alacak, ancak bu
arada ‘uygulama’daki sorunların da altı çizilecektir. Çünkü uygulamadaki
sorunlar, sadece AB sürecini olumlayan kesimlerin desteğiyle
çözümlenecek değildir. AB’nin hükümetten ve ilgili diğer kesimlerden
beklediği, toplumun farklı kesimlerinden gelecek tepkilerin de izale
edilmesidir.
Peki, AB niçin bu konuda işi sıkı tutmaktadır? Sanılmamalıdır ki, AB
çevrelerinin, kılı kırk yararcasına Türkiye’nin önüne sürdüğü şartlar,
aslında Türkiye’nin AB’ye alınmayacağının kanıtlarıdır. Bilakis, AB,
şartlar uygun olursa (şartlar yerine getirilirse değil!) Türkiye’yi
AB’ye üye olarak kabul eder. Ancak buradaki şartların uygunluğunu,
Kopenhag kriterleri ile ilintilendirmemek gerekir. Bilakis bu noktada
Birliğin ‘çıkarları’ belirleyici olacaktır. Türkiye, Kopenhag
kriterlerini bütünüyle karşılasa bile, Birliğe üye yapılmayabilir. Bunun
çok çeşitli nedenleri vardır: öncelikle Türkiye’nin üyeliğinin
uluslararası siyaset denkleminde bir yere oturması gerekir. Yani Türkiye,
Birliğe üye olduğunda, Birliğin uluslararası siyasetinde (özellikle
Amerika ile olan ilişkilerinde), Birliğe güç katıcı bir pozisyonu
olmalıdır. Bunun için de, Birliğin, Müslüman bir ülkeyi içine aldığında
sorun çıkarma riskini sıfırlaması gerekir. Şu anda ortam buna müsait
görünmemektedir. İkinci olarak, Türkiye üye olduğunda Birliğin
‘değerleri’ne yapacağı katkı somut olmalıdır. Yani dünya kamuoyu,
Müslüman bir ülkeyi üye olarak kabul eden Birliği, ‘haklar ve
özgürlükler’ temelinde alkışlamalıdır! Bu açıdan bakıldığında da ortamın
henüz müsait olmadığı görülmektedir. Çünkü ‘uygulama’daki sorunlar hala
açıkça devam etmektedir. Üçüncüsü, Türkiye üye olduğunda, ciddi anlamda
etik/kültürel (ve ideolojik) problem üretmeyecek bir vasatın oluşması
gerekir. Son zina tartışmaları göstermiştir ki, Türkiye, henüz bu konuda
hazırlıklı değildir. Bu yüzden de, Türkiye’nin üyelik tarihine ilişkin
spekülasyonlarda en erken tarih olarak 2015 zikredilmektedir. Bu veya
buna yakın tarihlere çok itibar edilmese bile, bu tür vadesi uzun
sürelerin telaffuzunu, sorunun mahiyetine ilişkin ipuçları yakalamak
açısından önemsemek gerekir. Ancak bütün bu şartlara rağmen,
uluslararası ya da Birlik içi siyasi ilişkilerin gerektirdiği özel
koşulların ortaya çıkması durumunda, sürenin kısalması da söz konusu
olabilir. Bunu belirleyecek olan da, AB’nin ‘çıkarları’dır. Örneğin, pek
yakın bir ihtimal olmamakla birlikte, Türkiye’nin kıblesini Batı’dan
başka bir yöne çevirmesi tarzı bir gelişme olması durumunda, AB’nin (ABD
dahil) sürece hız verilmesi yönünde bir tavır takınacağı söylenebilir.
Çünkü bu durumda, kar-zarar hesabı kökten değişecek ve Türkiye’yi
kaybetmiş olmanın getireceği fatura, üyeliğe kabulün getireceği yükü
aşacaktır. Buna benzer başka gelişmeler olması durumunda da üyelik
sürecinin işleyişine balans ayarı çekilebileceğini söylemek mümkündür.
Bu arada, zina tartışmaları yürürken, katılımcıların kahir ekseriyetinin
(özellikle de ‘müslüman’ diye bilinen çevrelerin), AB ile ilişkilerin
zina konusuna endekslenmesinin yanlış olduğu vb. detay konuları merkeze
alan bir söylem geliştirdikleri, Batıcı kesimlerin ise, AKP’nin
süreçteki çabalarını takdir etmekle birlikte, konuyla ilgili
‘muhafazakar’ reflekslerini vesile kılarak, ‘özgürlükler’ konusunda laik
vaazlar verdikleri görüldü. Aslında laik kesimlerin, bireysel
özgürlükler temelinde ortaya koydukları tavrı anlamak zor değildir; zira
bu kesimlerin, kutsalları (biz ona ‘putları’ diyelim) olan ‘özgürlük’
kavramı söz konusu olduğunda hoşgörülü olmadıkları bilinmektedir.
Muhafazakar/dinci kesimlerin detay konular etrafında meseleyi geçiştirme
gayretlerini ise, AKP’ye yüklenen ‘dönüştürücülük’ görevinin sonuç
verdiğine dair açık bir örnek olarak almak mümkündür. Zira haramlığı
aşikar bir konuda, meselenin özüne dair vurgu yapmak yerine, AB
ilişkilerinin bozulmaması endişesiyle hareket etmeyi önceleme tavrı, bu
kesimlerin dönüşme konusunda (esas itibarıyla) dirençli olmadıklarını
göstermiştir.
Ek olarak, AB’nin bu tartışma vesilesiyle kamuoyuna verdiği net
mesajlara da dikkat edilmelidir. AB, zina gibi kritik bir konuyu
seçmekle, Türkiye kamuoyuna şunu söylemek istemiştir: "Avrupa Birliği’ne
katılmak istiyorsanız, ‘Avrupalı’ olmalısınız." Bu mesajı şöyle anlamak
da mümkündür: "Türkiye, AB’ye üye olduğunda, temel değerler konusunda
kesin bir karar vermek durumundadır. Evet, kimi kültürel değerlerini
korumasına izin verilebilir; ancak bu değerler, Avrupalılık kimliğiyle
çelişmemelidir. Zina konusu da bunlardan biridir. Avrupa değerlerine
göre, bireyin özgürlük alanına giren bu konuyu ‘suç’ olarak görmek,
Avrupalılıkla bağdaşmaz." TCK’nin Meclis’ten AB çevrelerinin istediği
şekilde geçmesinden sonra, Türkiye’nin, bu yönde bir siyasi irade ortaya
koymuş olduğu söylenebilir. Ancak bu iradenin bütün toplum
katmanlarındaki temsil gücü için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Zira AB ile bütünleşme hedefi, bu ülkede her şeyden önce bir devlet
politikası olarak güdülmektedir. Toplumun bazı kesimlerinin ise,
çağdaşlaşma hedefini benimseme noktasında, resmi çevrelerin istediği
istikamette hareket etmediği bilinmektedir. Özellikle İslamcı kesimden
bazı çevrelerin (bilhassa ideolojik yaklaşım sahiplerinin) ‘Avrupalı’
olmayı kabullenmesi zordur. Dolayısıyla AB-Türkiye ilişkilerinin, bu
noktada kimi sorunlarla karşılaşması ihtimali vardır. Her iki kesimden
süreci destekleyenlerin, bu konuda bazı hesaplar peşinde oldukları da
dikkatlerden kaçmamalıdır. Bunların başında ‘dönüştürme’ politikaları
gelmektedir. Süreç içinde Müslümanların en çok dikkat etmeleri gereken
husus da budur.
|