|
Değerlendirme
İletişim’den “İslamcılık” Dosyası
M.
Kürşad ATALAR
İletişim
Yayınları, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce serisinin 6. kitabı olarak
"İslamcılık" dosyasını yayımladı. 1112 sayfalık hacimli çalışmaya, 63
yazar 79 makale ile katkıda bulunuyor. Yasin Aktay’ın editörlüğünde
hazırlanan dosya, Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki "belli başlı düşünce
akımları" arasında saydığı İslamcılığı, "siyasal açılımları ve
etkilerini esas alarak, bütün renk ve tonlarıyla" analiz etmeye
çalışıyor. Daha önceki 5 ayrı ciltte takip edilen formatın uygulandığı
dizinin bu 6. cildi, temel düşünsel tartışmaların yanında ‘marjinal’
sayılan arayışları/’savruluşlar’ı da ‘analitik’ bir değerlendirmeye tabi
tutma iddiasında. Bu bağlamda Akif’ten Özel’e, Süleymancılık’tan Milli
Görüş çizgisine (hatta Ticaniliğe) varıncaya kadar, küçüklü-büyüklü
portre, yayın, parti ya da cemaatlerin tahlili yapılıyor. Hatta farklı
ideolojik yaklaşımlar arasındaki ‘geçişlilikler’i betimleyebilmek adına,
daha önceki Milliyetçilik (4.cilt) ve Muhafazakarlık (5. cilt)
dosyalarında değerlendirme kapsamına alınan kimi (aslında İslamcılık ana
başlığı altında incelenmesi hayli zor olan) portreler (örneğin, Erol
Güngör, Nurettin Topçu ve hatta Necip Fazıl Kısakürek) bir kez daha bu
dosyada da inceleniyor. Ancak dosya, her ne kadar İslamcılık adına ne
varsa derleyip-toparlamayı hedeflediğini söylüyorsa da, netice
itibarıyla bazı (yayınevinin tanıtım broşüründe ‘marjinal’ olduğu
söylenen) kişi, grup veya oluşumların, inceleme kapsamına alınmadığı
görülüyor.
Bu
nakısa, elbette her ‘beşeri’ çabanın karşılaşabileceği bir zorluktan
kaynaklanmış olabilir. Ancak bundan daha önemlisi, kısmen editoryal
yaklaşımı yansıtan ‘Sunuş’ yazısında özellikle de "İslamcılık nedir?"
ana sualine cevap arama çabası gösteren diğer yazılarda, ya bir
İslamcılık tanımının olmaması, ya tanımın muğlak olması veya kabul
edilmesi zor ‘genişlikte’ olmasının ortaya çıkardığı sorundur. Bu
tanımların (ya da ‘tanımsızlığın’) ciddi eleştirileri hak ettiğini
düşündüğümüz için, bu yazıda özellikle bu konuyu merkeze alan bir
eleştirel çaba göstereceğiz. Bu bağlamda bilhassa editörün ‘Sunuş’
yazısı ile İsmail Kara’nın makalesini kritiğe tabi tutmayı gerekli
görüyoruz. Çünkü soru bağlamındaki somut meselelerle doğrudan ilgili (ve
kısmen ‘ciddiye alınacak’) tezler içermesi nedeniyle, dosyadaki diğer
benzer mahiyetteki yazılara (örneğin Ahmet Çiğdem, Ali Bulaç, Ömer Çaha
ve Zerrin Kurtoğlu makalelerine) nazaran bu iki çalışmanın tahlilinin
öncelenmesi gerektiğine inanıyoruz. Ayrıca Alev Erkilet’in makalesinin
de, İslamcı eğilim veya gruplar arasında ‘analitik bir ayrıştırma’
çabası gütmesi nedeniyle (ve ‘İslami Hareket’ kavramını tahlil amacıyla
A. Burak Bircan’la ortaklaşa yazmış olduğumuz yazıda (1992) savunduğumuz
görüşlere yönelik eleştirilerine cevaben) tenkide tabi tutulmasında
yarar görüyoruz. Bunun ötesinde dosyanın geneline ilişkin olumlu ve
olumsuz kanaatlerimizi de ifade etmeye çalışacağız. Bu arada editöryal
yazı olması dolayısıyla Sunuş yazısının özel bir önemi olduğuna
inanıyoruz; zira her ne kadar editöryal yaklaşımın, yazarların
makalelerinde serd edilen görüşlerle doğrudan ilişkili olmadığı deklare
edilmiş olsa da, hem yazarların seçimi (dolayısıyla içeriklerinin de
‘göreceli’ tayini) açısından hem de dosyanın ana marjlarının tespiti
açısından Sunuş yazısının kritiğinin ayrı bir önemi olduğunu
düşünüyoruz.
Öncelikle ifade edilmelidir ki, analitik bir İslamcılık tanımı yapmak
sanıldığı gibi kolay değildir. Literatür incelendiğinde, bu zorluk
rahatlıkla görülebilir. Pek çok yazar, operasyonel bir tanım yapma
ihtiyacı bile duymaksızın, örneğin İslamcılığın ‘ne idüğü’ ya da
‘bitip-tükendiği’ yönündeki popüler ve bir kadar da ‘ciddi’ tartışmaya
dahil oluverir. Sonuçta, ‘parti siyaseti’ takip eden MSP-RP-AKP türü
sistem-içi politik oluşumları baz alan bir bitiş/tükeniş edebiyatı
örneğinde görüleceği gibi, doğruluğu ‘kendinden menkul’ neticelere
ulaşılır! Kimileri de postmodern dönemin atmosferini gereğinden fazla
solumaktan olsa gerek, kendi ‘indi’ tanımı çerçevesinde (hadi
‘nesnellik’ demeyelim ama, gerçeğe tekabüliyet noktasında dahi hemen
hiçbir kayıtla kendini bağlı görmeden) bir İslamcılık profili çıkarmaya
çalışır. Bu tablonun üreteceği sonuç, tabii olarak kavram kargaşasıdır
ve sırf bu yüzden İslamcılık denildiğinde, genel okuyucunun zihninde
‘flu’ bir görüntü hasıl olmaktadır. Bu temel soruna, tanımsal netliğe
ulaşmakla (ve analitik kriterler ölçeğinde bir tasnif çabası
göstermekle) cevap bulunabileceği açıktır. Ancak ortaya konulan fikri
hasılaya bakıldığında, bu noktada tatmin edici bir neticeye
ulaşılamadığı söylenebilir.
Bu
bağlamda altı çizilmesi gereken hususlardan biri olarak,
modernizm/gelenek ikileminin dar sınırlarına hapsedilmiş tanımlama
çabalarının, derde derman olamayacağını iddia ediyoruz. Dosyadaki
yazıların geneline (veya doğrudan tanımlama çabasının güdüldüğü
makalelere) bakıldığında, temel zaafın bu noktada odaklandığı görülüyor.
Olguyu tanımlarken, bir ‘salkım’ metaforundan hareket eden bu
yaklaşımda, kavramın anlam alanına etkide bulunan farklı uzanımların
kendine özgü alanları somut hatlarla birbirinden ayrılmamakta;
dolayısıyla kavramın ‘öz anlamı’nı belirleme noktasında hayati önemi
haiz olan ‘keşisme noktaları’nın tayini zorlaşmaktadır. Bunun doğal
sonucu olarak, örneğin İslamcılığı bir gelenek temelinde tanımlayan
yaklaşım ile, modernizm temelinde tanımlayan yaklaşım, ‘eşit düzeyde’
haklılık payesine kavuşmaktadır. Halbuki bu, kavramsal düzeyde açık bir
çelişkiyi içinde barındırır. Bu olumsuzluktan kurtulmanın yolu,
‘analitik terimler’ ölçeğinde bir tasnif çabası güdülmesi ve kavramların
‘özü’nü oluşturan mana(lar)ın tayinine çalışılmasıdır. Ancak böylesi bir
çaba, ‘somut’ bir tanım üretebilir. Dosya genelinde bu yönde bir çaba
gösterilemediğine şahit oluyoruz ve bunun ciddi bir eksiklik olarak
altını çiziyoruz.
Bu
bağlamda dosya editörü Aktay’ın yazısının da, benzer zorluklar ve
sıkıntılarla malûl olduğunu görüyoruz. Nitekim Aktay, ‘Sunuş’ yazısının
daha ilk cümlesinde, bu hususa ilişkin bir tespit yapma zorunluluğu
duyuyor ve net bir İslamcılık tanımı yapmanın, (Türk siyasi tarihine
damgasını vurmuş başka akımlarla kıyaslandığında) "daha zor" olduğu
itirafında bulunuyor. Aktay, kavram etrafında gelişen polemikleri
değerlendirdiği bölümlerde, bu zorluğu daha açık bir şekilde yaşadığını
gösterircesine, aslında "bir tür ‘karşı-İslamcılık’ olarak alınmayı daha
fazla gerektirecek" anti-politik tutumlu bazı Nurcu hareketler ve
Süleymancılığı, "İslamcılık" adına ortaya konulan gayr-i safi siyasi
hasılanın toplamına dahil ediyor ve bu tercihin gerekçesi olarak, ya
"cemaatleşme biçimleri"ni ya da "hakim oldukları ekonomik, toplumsal ve
kültürel networklar"ı gösteriyor. Ancak bu temellendirmenin ‘yetersiz’
kaldığının farkında olarak, acilen ‘somut’ bir tanımsal çaba göstermek
gerektiğini ifade etmekten de geri kalmıyor.
Burada
hemen ifade edilmelidir ki, Aktay’ın, herhangi bir İslamcılık
tartışmasında öncelikle ‘siyasal’ı tanımlamak gerektiği yönündeki
tespiti isabetlidir. Ancak gerek ‘siyasal’ın gerekse de (buradan
hareketle) İslamcılığın mahiyetine ilişkin görüşlerine bakıldığında,
Aktay’ın kavramsal önerisinin de, ‘operasyonel’ (işlemsel) olduğu,
(hatta ‘bazı’ enformatif eksiklikler içerdiği) söylenebilir. Aktay’a
göre, ‘siyasal’, "kimlik ve aidiyetin başladığı yerde" ortaya çıkar ve
bir "dost-hasım ilişkisi" olarak tanımlanabilir. Tipik bir ‘sosyolojik’
bias’ın sezinlendiği bu tespitin, ‘siyaset bilimi’nin kavramları
çerçevesinde yapılacak eleştirisi, içeriğin "kurumsal’ ve "işlevsel"
olarak iki ana kategoriye dayandırılmadığı noktasında odaklanır.
Aktay’ın ‘geniş’ siyaset tanımı, ‘devlet’ ve ‘yönetim’ terimleri
etrafında somutlaşan ‘kurumsal’ boyutu ıskalamış; buna mukabil, daha çok
‘işlevsel’ kavramsallaştırmalardan (karar-alma, çatışma, iktidar, kaynak
dağıtımı) bazılarının (‘çatışma’ ve ‘karar-alma’ süreçleriyle ilgili
olanlarını) öncelemiştir. Ancak bu tanımsal ‘genişliğin’, iddia
edildiğinin aksine, siyasal’ın en temel vurgularını içinde barındıran,
devlet ve iktidar terimlerinin anlam uzanımlarını kapsamadığını
görüyoruz. Dolayısıyla "belli bir aidiyet duygusuyla, hayatıyla ilgili
karar almaya başlayan kişi, o andan itibaren siyasal alanın içine girer"
tespiti, ancak siyasal’ı ‘toplumsal’a indirgeyen bir yaklaşımı temsil
eder. Halbuki, ‘toplumsal’, siyasal’la özdeş değildir; belki bu ikisi
arasında bir etkileşimden ya da öncelik-sonralık ilişkisinden bahsetmek
mümkündür. Eğer bir ayrım yapılacaksa, olgunun ‘süreç’ özelliğini ihmal
etmeksizin, ‘iktidar’ ve ‘devlet’ (ya da ‘yönetim’) kavramlarını
öncelemek gerektiği söylenebilir (Belki çok daha ‘teknik’ düzeydeki
tahliller için Mason (1990) ve Frohock’un (1978) analitik yazılarına
müracaat edilebilir). Bu yapılmadığında, Aktay örneğinde görüldüğü gibi,
‘siyasal’ın sınırı, toplumsalın sınırı olur ve nihayet ‘siyasal’
"hayatın her aşamasında olan bir şey" olarak algılanır. İşte bu noktada
Aktay’ın "siyasal davranışın Müslümanlık algısıyla buluştuğu her noktada
ortaya çıkabilen bir kimlik, bir algı" olarak tanımladığı İslamcılığın,
"ne tür bir İslam yorumuna sahip olduklarını önemsemeden", "siyasal
pratiğinin merkezine İslam’ı koyan ‘her türlü’ Müslüman oluşumu
içerebileceği" iddiasının temel gerekçesini anlamak zor olmuyor, ancak
iddianın kabulü de, o denli kolay görünmüyor.
İlk
olarak, ‘siyasal’ı hayatın ‘her aşaması’nda olan bir şey olarak
tanımlamak, tersinden, siyasal’ın hayatın hiçbir aşamasında olmadığını
iddia etmektir. Bu yapıldığında, ekonomiyi siyasetten, toplumu kültürden
vs. ayırt edecek bir kıstas kalmaz. İkinci olarak, ‘her türlü’ Müslüman
oluşum İslamcılıkla ilişkilendirildiğinde, aslında İslamcılığın nev’i
şahsına münhasır bir ‘olgu’ olmadığı da ileri sürülmüş olmaktadır. Bir
an için Aktay’ın, "İslam’ı siyasal pratiğinin merkezine koyma" kriteri
temelinde ‘analitik’ bir tanımsal neticeye ulaşılabileceği izlenimi
uyansa da, sonuçta bu çabanın yetersiz kaldığı görülüyor. Çünkü "İslam’ı
siyasal pratiğinin merkezine koymak", test edilebilir bir ayraç olarak
alınamaz. Zira tarihsel dönemler boyunca, kendi (subjektif) yorumunun,
İslam’ın sınırlarını zorladığı hatta ‘aştığı’ apaşikar olan "Müslüman
oluşumlar"la sıklıkla karşılaşılmaktadır. Üstelik bunlar, yorumlarının
(ve dolayısıyla siyasal pratiklerinin) diğer tüm karşıtlarınınkilerden
daha ‘İslami’ olduğu konusunda tez ve ısrar sahibidirler. Tarihteki
‘gulat’ itikadi ve siyasal akımlar rahatlıkla bunlara örnek olarak
verilebilir.
Tanımının, bu ciddi soruna bir cevap oluşturma imkanını, bizzat Aktay:
"bu kadar geniş bir İslamcılık tanımının İslamcılığı ayırt etmeye
yeterli olmayacağı" sözleriyle reddediyor ve bu kez S. Sayyid’in
tarihsel formasyona (geleneğe) müracaatı öneren tezlerinden yardım talep
ediyor. Kavram, 19. yüzyılın son çeyreğinde ilk kez kullanılmaya
başlamış olmakla birlikte, Aktay, bazı ‘asli’ vurgularını özet olarak
verdiği Mutezile’nin adını ‘ilk İslamcı’ hareket olarak anıyor ve tarih
boyunca ortaya çıkan diğer ‘tecdit’ hareketlerini de, genel ‘İslamcı’
kategorisi içine dahil ediyor. İşte tam da bu noktada ‘Sunuş’ yazısında,
bir "İslamcı hareket"in ne’liğine dair bazı somut sonuçlara
ulaşabileceğiniz ümidine kapılıyorsunuz. Aktay’ın Mu’tezile özelinde
sıraladığı ve tarihteki diğer tecdid hareketlerinin yanında modern
İslamcılığın oluşumunda da ‘asli’ bir etkisinin olduğunu söylediği,
söylemin ‘güçlü makul gerekçeleri’ bu açıdan önem arz ediyor. Buna göre,
Mu’tezile’nin, 1) körükörüne taklide karşı akla, 2) İslam’ın bütün
boyutlarıyla hayata geçirilmesine, 3) Müslümanların bir lidere (imama)
sahip olmalarının, inançlarının ayrılmaz bir parçası olduğuna ve mevcut
yöneticilerin İslam’a uygun hareket etmeleri gerektiğine, 4) Müslümanca
bir eylemin, inancın ayrılmaz bir parçası olduğuna
(amel-iman/eylem-düşünce bütünlüğüne) ve insan iradesine vurgu yapan
söylemi, aslında (herhangi) bir siyasal hareketi ‘İslamcı’ olarak ayırt
etmeyi mümkün kılacak özellikleri içinde barındırır. Fakat hemen
ardından gelen ve anti-kolonyalizm ve uluslararası bağlam’ın
tartışıldığı bölümde ‘milliyetçi-muhafazakar’ söyleme ilişkin
ifadelerinin taşıdığı imalar, Aktay’ın İslamcılık tanımını
muğlaklaştırıyor. Aktay, bir yandan, İslamcılığın, "altmışlı yıllara
kadar ‘büyük ölçüde milliyetçi-muhafazakar bir söylem olarak… temayüz
ettiği"nden, öte yandan hemen alt paragrafta İslamcılığın
milliyetçi-muhafazakar, yerelci, gelenekselci ‘sapma’larından
bahsederken, aslında bir çelişkiye düştüğünü fark edemiyor. Her ne kadar
bu sapmanın kaç derecelik bir açıya ulaştığında İslamcılık’tan başka bir
ideolojik akıma dönüşeceğine ilişkin bir izaha rastlayamıyorsak da, bu
iki farklı ifadenin arasını uzlaştırmanın imkanı olmadığı açık. Bu
yüzden Aktay’ın "kelimenin gerçek anlamıyla İslamcılık" tabiriyle neyi
kast ettiğini tam olarak anlayabilmek mümkün olmuyor. Gerçi yazıda bir
düzlem üzerinde evrenselliğe doğru yaklaştıkça "kelimenin gerçek
anlamıyla İslamcılığa" yaklaştığınıza, milliyetçi-muhafazakar, yerelci
ve gelenekçiliğe doğru yaklaştıkça da ‘sapma’ açısının büyüdüğüne dair
bir imayı sezinleyebiliyorsunuz, ancak bölümün son cümlesini
okuduğunuzda, aynı muğlaklıkla bir kez daha karşı karşıya kalıyorsunuz.
Çünkü Aktay, burada, İslamcılığın "milliyetçi bağları" olabileceğini
–zımnen de olsa- yine kabul ediyor!
Aktay,
belki de en göze çarpan çelişkiyi, "siyasal İslam diye klişeleştirilen
İslamcılık biçimleri, tam da ‘siyaset-öncesi İslamcılıklar’ olarak
isimlendirilmeye daha yatkındırlar" cümlesinde yaşıyor. Siyasal’ı
"hayatın her aşamasında olan bir şey", "dost-hasım ilişkisi" bağlamında
tanımlayıp, "İslam’ı siyasal pratiğinin merkezine koyan" her türlü
oluşumu da İslamcılık olarak nitelemeyi mümkün gören Aktay’ın, bu
sözlerin hemen ardından: "devrim düşüncesini İslamcı hareketin ufkuna
yerleştiren" Siyasal İslam’ı "siyaset-öncesi" aşamaya tekabül eden ve
hatta pratikte "siyaset-karşıtı" bir naiflik örneği olarak sunduğu
cümleleri, kabil-i te’lif olmaktan uzaktır. Bu son çelişkisi, Aktay’ın,
aslında kavramsal düzeyde bir netliğe ulaşamadığını gösteriyor. Ek
olarak, eğer siyaset, dost-hasım ilişkisinin bir sonucu ise, o taktirde
‘devrimci İslam’ (ya da radikal İslam) siyasallık yaftasını üzerinde
taşımaya en layık akım olarak gösterilmeli değil miydi? Fakat burada
kıstas, verili koşulların icbarlarına yönelik ‘İslamcı’ itirazın geri
çekilmesi ve ‘pragma’ temelinde bir siyaset güdülmesi ise, bu noktada
‘Ilımlı İslamcılık’ türlerinin görece ‘başarısı’ndan söz edilebilir.
Ancak bu kez, bu başarının ‘değer’i sorgulanacaktır.
Aktay’ın
"siyasetin keşfi" ve İslamcılığın ‘beşeriliği’ konusundaki görüşleri (ve
vurguları) ayrıca eleştirilmeyi hak ediyor. Buna göre doksanlı yılların
‘İslamcıları’, devrim/İslam devleti önerenlere nazaran, "siyasal
davranışın tabiatını görece daha başarılı bir biçimde yorumlamışlardır."
Bu sözleriyle, demokratik siyasal sisteme eklemlenmekten başka net bir
‘siyasal davranış hasılası’ ortaya koyamayan doksanlı yıllardaki örneğin
RP-FP-AKP deneyimlerini ‘tersinden meşrulaştıran’ Aktay için, AKP
özelinde görüldüğü gibi: "kendisinin İslamcı olmadığını söylemek… son
derece İslamcı bir strateji (ya da "son derece rasyonel bir İslamcı
manevra") olabilir!" Evet, kendine İslamcı demeyenlere, (yine de)
yaşadıkları atmosferden bulaşan bir şeyler olabileceği iddiasının kabul
edilebilir bir yanı olabilir, ancak "insanları kendi istemedikleri
şekilde tanımlama"nın son tahlilde ‘anlam’ı olamaz. (Zaten Aktay da bunu
kabul ediyor.) Örnek üzerinden gidersek, AKP, resmen ‘İslamcı’
olmamasına rağmen, iddiaya göre, onu yine de genel İslamcı kategorisi
içine dahil etmek mümkündür! Bu tercihin sınırları iyi tespit edilmezse,
sonucun, ‘kişilik haklarını ihlale’ varacağı açık olduğu için, kişilerin
ya da kurumların beyanlarını esas almayı daha doğru bir tavır olarak
gördümüzü belirtelim.
Aktay’ın, İslamcılığın ‘beşeriliği’ne dair yaptığı güçlü vurgunun ise,
"her siyasi teşebbüste kuvvetle muhtemel siyasal kirlenmeden İslam’ın
muaf tutulması" ve "İslam’ın hedeflerini yükseltme sorumluluğunun,
münhasıran belli bir siyasal hareketin tekeline bırakılmaksızın herkese
paylaştırılması" amacına matuf olduğu iddiası, bir aşırı iyimserlik
örneği olarak karşımızda duruyor. Zira herkesin (bu arada sosyal
bilimcilerin de) iyi bildiği gibi, sorumluluğun bu şekilde
paylaştırılması çabası, çoğu kez "sorumluluktan kaçış"la neticelenir.
Örgütlenme ve hiyerarşi kavramlarının tahlil edildiği tartışmada bu konu
iyi işlenmiştir. Dolayısıyla tarihsel (ve ‘bilimsel’) tecrübenin
gösterdiği bu gerçeği ıskalayıp, İslamcılığın ‘beşeri’ olduğu tezini,
naif bir ‘paylaşma’ kavramı temeline oturtmak, kabul edilebilir olmaktan
uzaktır. Evet "İslamcı olmadığını" ilan eden kesimlerin bu tavrının, bir
takım ‘siyasi hesaplar’a dayandığı, hatta konjonktürel dalgalanmalara
endeksli, ‘rasyonel’ bir siyasi manevra olduğu söylenebilir, ancak,
ideolojisini terk ettiğini ilan etmenin ‘son derece ideolojik bir tavır’
olduğu, hatta "otantisite iddialarının üretebileceği kırılganlıklara
karşı belli bir dayanaklılık geliştirdiği" iddiasının savunulabilir bir
yanı olmadığı izahtan varestedir (hatta bu iddianın mağlubiyet ve
galibiyet arasındaki büyük farkın yeterince ayırdında olunmadığına dair
bir takım ipuçları sunduğu dahi düşünülebilir).
Dosyadaki makaleler arasında İslamcılığı kavramsal düzeyde tartışan
İsmail Kara yazısını da ("İslamcı Söylemin Kaynakları ve Gerçeklik
Değeri"), farklı bir bakışaçısının temsilcisi olan gelenekçi tezleri
derli-toplu içermesi nedeniyle kritik etmek gerekiyor. Aslında Kara’nın
makalesini, temelde bir ‘İslamcılık eleştirisi’ olarak görmek mümkün
ancak aynı zamanda yazının ‘zealot’ bir ‘gelenek savunusu’ içerdiği de
söylenebilir. Makaleyi diğerlerine nazaran öne çıkaran hususiyeti de
budur. Buna göre, "İslamcı söylem, dönem olarak da muhteva olarak da
modern, modernleştirici, ideolojik ve büyük ölçüde seküler bir
söylemdir." Yine ona göre, İslamcılığın bizzat kendisi, ‘bütün
türevleriyle’ modernleşmenin sonucudur. Dolayısıyla radikal veya ihyacı
bile olsa, sonuçta İslamcılık, ‘modernizmin ürünü’dür.
Kara,
Müslüman grupları ayrıştırma noktasında rafine tasnifler yapamadığı ve
kaba bir gelenek/modernite ayrımından hareket ettiğinden olacak, sonuçta
ciddi değerlendirme hataları işliyor. Örneğin, ona göre, görüşleri ve
tavrıyla İngiliz (ve Amerikan) sömürgeciliğini mahkum etmiş radikal
Kutub’la, aynı hegemonyayı bir biçimde meşrulaştırmış Seyyid Ahmet Han’ı
aynı derecede ‘modernist’ olarak nitelemek ya da bütün türevleriyle
İslamcı gruplar veya akımların, ‘iyi Batı’ya ulaşmak için ‘kötü’
Batı’dan kurtulmayı önerdiğini ileri sürebilmek mümkün. Hatta Kara için,
İslamcı akımların söylemlerinde, dini olanla/seküler olanın yanyana (ve
problemsizce!) durabildiğini dahi savunmanın dahi iler-tutar bir yanı
olabilir?! Böylece İslamcı çabaların, bir yandan dinileşmeyi beraberinde
getirirken, öte yandan da (ve aslında) modernleşmeyi ürettiği öne
sürülebilir"! Halbuki bu iddianın mesnetsizliğini görmek için, en
basitinden, radikal Seyyid Kutub’un ‘iyi’ Batı olabileceğini reddetmiş
olduğu tarihsel gerçeğinin hatırlanmış olması yeterli olurdu! Bu
durumda, Kutub’un, reddettiği ‘modernizm’le irtibatlandırılmasının, pür
gelenekçi bir ‘bias’tan (veya tarafgirlikten) kaynaklandığına hükmetmek
gerekiyor.
Yine
Kara’ya göre, İslamcılar, bütün türevleriyle birlikte (radikal olanlar
da dahil!) şunu savunurlar: "Avrupa’yı Avrupa yapan değerler ve vasıflar
(akıl, bilim, teknoloji, demokrasi, adalet…) İslam’dan Avrupa’ya intikal
etmiştir. İslam akla/bilime karşı değildir. Avrupa’nın yaptığını İslam
dünyası da yapabilir, yapmalıdır." Belki mazide kimi İslamcılar (‘çoğu’
mu demek daha doğru?!) bu veya buna benzer tezleri söylemlerine katmış
olabilirler ancak bugün acaba hangi ‘İslamcı’, bu naif tezlerin
takipçisidir? Hatta ‘modernist’ler dışında bu tezleri kim savunmaktadır?
Özellikle Kutupçu söylemde bu tezlerin hangisi kendisine meşruiyet
bulabilir? Muhammed Abduh’u Fil Suresi tefsirinde ‘modern’ izler
taşıdığı gerekçesiyle eleştiren, ya da hırsıza verilecek en ‘akli’
cezanın el kesme olduğunu söyleyen Kutub’un, eleştirdiği modernistlerden
hiç mi farkı yoktur? Ya da Kutub, ne kadar ‘anti-modern’ tezlerin sahibi
olsa da, ‘farkında olsun ya da olmasın’ yine de son tahlilde ‘modernist’
olduğu mu savlanmalıdır? Bu modernizm ne menem bir şeydir de, kimselerin
ruhu bile duymadan, koca koca adamların ruhuna/zihnine sirayet
edebilmekte ve onlar üzerinde tahakküm kurabilmektedir?!
Kara’ya
göre İslamcılığın ‘modern’ karakteri olduğunun bir diğer kanıtı, akımın
sahihlik arayışı temelinde somutlaşan tektipçi ve merkeziyetçi
özelliğidir. Kara, bu noktada şunları söylüyor: "bugün daha emin olarak
biliyoruz ki kaynaklara dönüş hareketinin menşeinde, daha ‘sahih’ bir
İslam idrakinden ve tatbikatına ulaşmaktan ziyade (vurgu bana ait. MKA)
modernleşme temayüllerine ve dönemin icbarlarına daha "uygun" bir İslam
yorumuna kapı aralamak arzusu bulunmaktadır." Buna göre, Kara için,
duruşu ve söylemi ile emperyalizmi (veya modernizmi) meşrulaştıracak
güçlü kanıtlar sunan Seyyid Ahmet Han (veya bugünkü prototipi Yaşar Nuri
Öztürk) ile, duruşu ve söylemiyle resmi ideolojinin hışmına uğradığını
kimseciklerin inkar edemeyeceği Seyyid Kutup (veya Ercümend Özkan)
arasında, bu ‘arzu’yu duyma noktasında en küçük bir fark dahi yoktur!
Böylesine ‘insaf harici’ bir iddianın, bu derece ‘emin’likle
savunulabildiği bir vasatta söylenebilecek tek söz, iddia sahibinin,
adalet kriterlerini bir kez daha gözden geçirmesinin hayrına olacağıdır!
Kara,
ardından, Akif’in: "Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/Asrın
idrakine söyletmeliyiz İslamı" mısralarının ‘modernist’ karakter
taşıdığı ve "doğrudan doğruya Kur’an’dan ilham almaya istidatlı bir
yaratığın mevcut olamayacağı" savlarından hareketle (ve sanki Akif’i
–deyim yerindeyse- ‘ti’ye alırcasına) şu soruyu soruyor: "insan,
hafızasını ve natıkasını bir tarafa itebilir/bastırabilir ve bu "boş"
kafayla herhangi bir şeyi, bir metni anlayabilir mi?" Eğer Akif özelinde
bir İslamcılık eleştirisi bu üslup ve ima ile yapılırsa, o taktirde
benzer bir üslup ve tarz ile şöyle bir soruyla yapılacak gelenekçilik
eleştirisinin de meşru kabul edilmesi gerekir: "insan, kafasını
abur-cubur şeylerle (örneğin ‘faydasız ilim’le) doldurursa, hafızası ve
natıkası yerinde kalsa bile, herhangi bir şeyi, bir metni yorumlayabilir
mi?!" Öyle görünüyor ki, Kara’nın bu spekülatif ifadeleri, Akif’in bu
beyitteki ‘meram’ını doğru anlamaya çalışmak yerine, kendi ‘gelenekçi’
tutumunun haklılığına dair güçlü bir tarihsel kanıt bulduğu vehminden
neş’et ediyor! Halbuki Akif çok basit (ama tabii ki Kara’nın kabul
edemeyeceği) bir şey söylüyor: "bu çağın insanına, geleneğin tortularını
değil, Kur’an’ın hakikatlerini anlatmalıyız." Ancak evliya-i kiramın
veya ulema-i rüsuh’un himmeti dururken, kendini doğrudan doğruya
Kur’an’ın ilhamından feyzlenme makamında görmenin ‘edebe muğayir’ bir
cesaret örneği olacağına inanan Kara’nın, Akif’in tavsiyesini de,
"modernleşme temayülü veya icbarlarına uygun bir İslam yorumuna kapı
aralama arsusu"nun ifadesi olarak görmesine şaşmamak gerekir!
Kara’nın
bir diğer önemli hatasını, İslam’ın "herşeyden daha fazla bir gelenek
olduğu" yönündeki iddiasında bulabiliyoruz. Ona göre gelenek, "bizim onu
tanıyıp, tamımamamızdan, ciddiye alıp-almamamızdan bağımsız olarak bize,
topluma, asırlara hükmeder." Peki bu hükmetmenin mahiyeti nedir? Madem
bizim onu tanıyıp-tanımamamızın pek kıymet-i harbiyesi olmuyor, o halde
şu aklımızın başımızda (ya da kalbimizde!) ne işi var? Acaba Kara’nın bu
cümlesinden, örneğin bugün sahip olduğu ‘ilmi’n, akli bir çaba/‘cehd’
sonucu elde edilmeyip, (Alien filmindeki ‘yaratık’ gibi) kendisinin
farkında olmadan zihnine sirayet eden bir şey olduğunu mu düşüneceğiz?
Eğer bu doğruysa, Kara’nın zihninde, o farkında olmadan hüküm süren
gelenek, niçin ve nasıl modernist Fazlurrahman’ı veya radikal Kutub’u
etkileyemiyor da onlar ‘gelenekçi’liği benimsemiyorlar? Fazlurrahman,
‘doğuştan gümüşlü’ de Kara’yı gümüşlememişler mi?*
·
Mevzu
üzerinde dolaşan kara bulutları dağıtmak adına gümüşlemenin hikayesini
anlatalım da efkarımız dağılsın: iki yakın arkadaştan birinin eşi, kışın
doğum yapar ve oğlu olur. Ancak çocuk sık sık soğuk algınlığı geçirir ve
buna bir türlü çare bulamazlar. Günlerden bir gün yakın arkadaşlarından
biri ile sohbet ederken, konuyu açar ve ardından: "dostum bizim oğlan
sık sık hastalanıyor, ne yapsak da bunun önünü alsak?" diye sorar.
Arkadaşı, kendinden ‘emin’ bir tonla: "gümüşle!" der. O: "nasıl yani?"
diye sorar. Arkadaşı da: buz gibi suya sok, bak göreceksin, bir şeyciği
kalmaz" der, "merak etme, ben böyle yaptım, bizim oğlan turp gibidir,
hiç üşütmez!" diye de ekler. Adamcağız biraz tereddüt eder etmesine ama,
sonunda ‘dost tavsiyesi’ne uyar ve çocuğu zemheri soğuğunda buz gibi
ırmağa sokar. Çocuk birkaç gün sonra ciddi bir hastalığa yakalanır ve
hastanelik olur. Adam hemen arkadaşının yanına koşar ve hiddetle:
"gümüşle dedin, bırak turp gibi olmasını, yataktan kalkamaz oldu bizim
oğlan!" diye çıkışır ve sert bir tonla, ama yarı-karışık bir merakla
sorar: "senin oğlan, nasıl oldu da hiç hastalanmadı yav?" diye sorar.
Arkadaşı biraz da pişkin bir eda ile: "eee, bizimkinin babası da
‘gümüşlü’ der!.. Ne diyelim kıssadan hisse…
Ayrıca
Kara, İslamcı söylemin siyasi kanadının, hilafet-saltanat sistemine
karşılık, meşruti idareyi (ve cumhuriyet/demokrasiyi) önerdiği yönündeki
savında da ciddi bir hata işliyor. Burada hangi İslamcıların bunu
önerdiği belli değil. Örneğin demokrasiyi "hevaya uyma rejimi" olarak
tanımlayan Ercümend Özkan da mı bu kategoriye giriyor? Eğer değilse bu
iddianın dayandığı meşru gerekçe nedir? Sonra hangi İslamcılar özgürlük,
eşitlik gibi temel batılı kavramları (problemsizce!) olumluyor? Hepsi
mi, belli bir kesimi mi? Mesela Kutup, Özkan, Humeyni, bunlar arasında
mı? Öyle görünüyor ki, Kara, Cumhuriyet-öncesi kimi İslamcıların
söylemine ‘takılmış’ kalmış ve o dönemden bir türlü çıkıp da günümüze
gelemiyor!
Kara,
İslamcı söylemin hala ‘savunmacı’ bir karakter taşıdığını söylerken de
kaba bir genellemeden hareket ediyor ve temelde, asla İslamcı
sayılamayacak kesimler üzerinden bir değerlendirme yapıyor. Ona göre,
İslamcıların tamamı, farklı dönemler boyunca, pozitivist,
sosyalist-Marksist ve nihayet post-modern söylemi benimsemiştir;
kullandıkları dil bu nedenle ‘özgün’ değildir, Batıyı ‘taklit’ten öteye
geçmez. İslami çevrelerde orijinal İslami dilin kullanımına ilişkin kimi
(hatta bazan ciddi) sorunlar olduğuna kuşku yoktur. Hatta bu savın,
önemli oranda bir kesim için (kimi ihyacı kesimler de dahil) doğru
olduğu dahi kabul edilebilir. Örneğin doğrudur, Mevdudi, demokrasi
kavramını bir şekilde olumlamıştır ancak bütün İslamcılar demokrasi
hakkında aynı düzeyde hayırhah düşünceler mi taşımaktadırlar? Özellikle
radikal İslamcı kanadın, demokrasiye yönelik ciddi eleştirileri
bilinmekte iken, onları tenzih etmeden (üstelik ‘itham edici’ bir
üslupla) genelleme yapmak ne insafla bağdaşır ne de ‘ilmi’ bir değer
taşır.
Dosya
içinde, "İslamcılık nedir?" sorusuna ilişkin olarak bir ölçüde ‘analitik
ayrıştırma’ çabası gösterdiği görülen bir diğer makale olarak Alev
Erkilet’in yazısını da değerlendirmeyi gerekli görüyoruz. Erkilet, kendi
operasyonel İslamcılık tanımını yaparken, Aktay’ın düşüncesine paralel
olarak "aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, sosyolojik tanımlama
düzeyinde, Nurculuktan Süleymancılığa, tarikatlerden MNP/MSP/RP
çizgisine, oradan da radikal İslami oluşumlara dek uzanan bütün
durakların İslami Hareket olduğu" ‘saptaması’nı yaşamsal önemde
gördüğünü söylüyor ve bu tespitini, tartışmanın odağına yerleştiriyor.
Ona göre, "kavramın tanımsal ve nesnel anlamında" birer İslami hareket
olan (örneğin tarikatler ya da Süleymancılar) "kitlelere İslam’ın
toplumsal hayatta yeniden yaşanabileceği vaadinde bulunmaktadırlar."
Üstelik onları "var kılan temel sebep" de budur. Burada ‘toplumsal
hayat’tan kasdın, zımnen ‘siyasal hayat’ olduğu sonucu çıkarılabilir
ancak hem ‘siyasal’la ‘toplumsal’ arasında bir ayrım yapılmadığı
gerekçesiyle hem de hangi tarikatın (veya Süleymancılık benzeri
oluşumun) ne tür bir ‘toplumsal hayat’ önerisinde bulunarak varoluşunu
gerçekleştirdiği bilinmediği için, bu görüşün ciddi bir eleştiriyi hak
ettiğini düşünmüyoruz.
Erkilet’in ikinci önemli yanılgısı, 1990’lardan sonra başlayan
‘dejenerasyon’ sürecinden radikal İslamcıların da ‘hasarlı’ bir şekilde
çıktığı tezinin gerekçesi olarak, bu akımın "gerçeklikten kopuk,
geleceğe ötelenmiş ve idealize edilmiş bir İslami hareket
kavramsallaştırması" yapmış olduğunu öne sürmesidir. Buna göre İslami
hareketin ‘hayattan dışlanması’nın nedeni bu idealize edilmiş
kavramsallaştırma girişimidir. Bunun sonucu olarak "gerçeklikten kopuk
bir mehdi beklentisi" oluşmuş ve bu dolayımla "İslami hareketlerin
olabilirliği bile adeta imkansızlaşmış", bu ise "verili durumdaki
mücadelenin anlamını da şüpheli hale getirmiştir." Erkilet’in, bu
cümlelerin hemen ardından "o denli ki" vurgusuyla verdiği örneğin
İktibas’tan alınması ve ayrıca A. Burak Bircan ile ortak hazırladığımız
yazıya (İslami Hareket üzerine-1992) ilişkin yapılan göndermeler (ve
kimi haksız imalar), bu noktada birkaç söz söylemeyi gerektiriyor.
Öncelikle, Erkilet’in konuyu tartışırken tercih ettiği üsluptan ve
sözlerinin içerdiği nahoş ‘ima’dan, yazı sahipleri olarak bizlerle (veya
genel anlamda İktibas çevresiyle) Ercümend Özkan’ın İslami Hareket
anlayışının (hatta belki ‘genel’ anlayışının), onun ölümünün hemen
ardından (Erkilet’e göre 3 yıl içinde!) ‘farklılaştığı’ yönünde bir
sonuç çıkıyor ki, bu hem doğru değildir hem de bir takım kesimlerce
dillendirilen haksız ithamları dolaylı olarak destekler görünmektedir.
Erkilet’in ismini zikrettiği ortak yazı ile ilgili gerçek ise şudur:
Erkilet’in de farkında olduğu gibi, Ercümend Özkan henüz sağ iken o
yazıyı dikkatle okumuş ve herhangi bir eleştiri getirmeden
yayınlamıştır! Ayrıca yine Erkilet’in konu ile görüşlerine delil ararken
yararlandığı "Ercümend Özkan’la İslami Hareket Üzerine Söyleşi" adlı
kitapta da (1997) aynı kavramsal çerçeve kullanılmış ve Özkan, bize
yönelik olarak, Erkilet’in tezini destekleyecek bir eleştiri
getirmemiştir.
Erkilet’e göre, genel olarak radikal hareketler, özel olarak da,
(eleştirdiği yazı sahipleri olarak) bizler, ‘idealize edilmiş bir İslami
hareket kavramsallaştırması yaptığımız için bir ‘mehdi’ beklentisi
içerisinde olabiliriz?! Mehdi beklentisinin, tipik olarak, ‘gelenekçi’,
tasavvufi ya da Şii akımlar için söz konusu olduğunu bilenler için,
Erkilet’in bu iddiasının taşıdığı değer üzerinde fazla konuşmaya lüzum
görmüyoruz. Dahası, radikalizmin, bütün bu görüş ya da akımları en çok
eleştiren akım olduğu vakası ortada iken ve üstelik ‘mehdi’ kavramına
getirdiği şiddetli eleştiriler herkesçe iyi bilinen İktibas’ı da benzeri
bir beklenti içinde olmakla tavsif eden bir yaklaşımı Erkilet’in nasıl
sergileyebildiğini anlamakta zorlandığımızı ifade edelim. ‘İslami
hareketin hayattan dışlanması’nın sorumlusu olarak radikal İslamcılığın
gösterilmesi ise bir başka önemli soruyu sormamızı gerektiriyor. Acaba
bizim anladığımız ve tanımlamaya çalıştığımız içeriğiyle ‘İslami
Hareket’, ne zaman ve ne ölçüde hayatın ‘içine girmiştir’ de daha sonra
bu hayatın dışına çıkarılmıştır? Eğer Erkilet’in tanımını benimsersek,
İslami hareketin (ya da hareketlerin) her dönemde var olduğunu; kimi
zaman Süleymancılık olarak kimi zaman radikalizm olarak tebarüz ettiğini
ve daha sonra da birileri tarafından ‘hayatın dışına’ itildiğini kabul
edebiliriz. Ancak problem zaten burada. Biz Erkilet’in bu tanımını kabul
etmiyoruz ki! Biz, kendi görüşünü ve duruşunu İslam’a nispet eden her
kişi ya da grubun İslami Hareket olarak nitelendirilmesine itiraz
ediyoruz. Bu nokta yeterince anlaşılmadığında, elbette İslami hareketin
hayattan dışlanmasının sorumlusu aranabilir. Ancak Erkilet’in tanımını
kabul etmeyenler için ne bir dışlanmışlıktan ne de bir sorumlu arama
tavrının anlamlı olduğundan bahsedilebilir.
Öncelikle ve ivedilikle ifade etmek gerekiyor ki, Erkilet, bizim
"Türkiye’de İslami Hareket yoktur" tespitimizde yer alan "İslamilik" ve
"hareket" kriterlerini gereğince değerlendiremediği için, bu cümleyi
neredeyse: "Türkiye’de İslam yoktur" şeklinde okumayı tercih ediyor
(halbuki yazıda böyle bir okumayı meşrulaştıracak herhangi bir cümle
yoktur!) Bu vesileyle bir kez daha ifade etmek gerekiyor ki, yazının
temel çıkış noktası, İslam’ı temsil iddiasıyla ortaya çıkan
‘hareketler’in ya da oluşumların, öncelikle ‘İslamilik’ düzeylerinin,
ardından da ‘siyasal’lık imkanlarının sorgulanmasıdır. Türkiye’deki tüm
oluşumları (grup, cemaat, parti vs. -radikaller dahil-) bu kriterlere
vurduğumuzda, sonuç olumlu çıkmamaktadır. Fakat bu, Türkiye’de ‘İslami’
faaliyetlerin olmadığı anlamına elbette gelmez ve biz bunu: "…
Türkiye’de İslami Hareket yoktur; ancak çalışma ve yönelişler vardır"
şeklinde ifade ettik. Daha açık bir ifade ile şunu söylemeye çalıştık:
"herhangi bir bölgede bir grup, cemaat, parti ya da yapılaşma, kendisini
İslami Hareket olarak ilan edip, örneğin ‘biat isteme’ hakkını haiz
değildir. Bu gücü (veya salahiyeti) yoktur; bu yüzden ‘temsil sorunu’
Türkiye’de el’an çözümlenmiş değildir." Yoksa biz salt kelime anlamıyla
bir İslami hareketin yokluğunu iddia etmedik. Öyle olsa, sokakta karşı
karşıya geçen bir Müslümanın bu hareketini bile ‘İslami hareket’ olarak
nitelemeniz pekala mümkündür! Dolayısıyla bizim tanımımızda ne iddia
edildiği gibi bir ‘zihinsel kırılma’ ne de "mevcut koşullardaki
‘çabaları’ daha en baştan gereksiz kılma" keyfiyeti söz konusudur.
Bilakis bu çabamız, öncelikle varolanın sorgulanması ve ardından bir
‘sahihlik’ arayışı olarak görülmelidir. Bu arayışın, birilerinin
gösterdiği çabanın gereksiz kılınmasıyla değil, ‘anlamı’nın tayiniyle
ilişkilendirilmesi daha doğru olur. Ayrıca dikkat edilmek gerekir ki,
gerçek anlamda bir ‘siyasallaşma’, ancak sahihlik üzerinde titremek ve
mücadelenin farklı aşamalarında karşılaşılabilecek ‘taviz’ imtihanından
başarıyla geçmek suretiyle gerçekleşebilir. Bunun dışındaki
siyasallaşmalar ya saptırıcıdır ya da ‘sahte’dir. Zihinsel kırılma
ihtimalini, Erkilet’e göre ‘yerinde sezgileri’ ile bertaraf etmeyi
başaran Ali Bulaç ve Yaşar Kaplan gibi isimlerin toplumsallaşma
(popülerleşme) çabalarının görece ‘başarısı’ da bizce bundan farklı bir
yerde aranmamalıdır!
Bu arada
Erkilet’in, radikalizmi eleştirirken Azzam’a atfen önerdiği "eylemlilik
içinde tashih" modelinin ‘imkanları’na ilişkin teorik bir tartışmanın da
yararlı olabileceği söylenebilir. Bu model, belki Sovyet işgali
altındaki Afganistan örneğinde olduğu gibi "olaganüstü durumlar" için
önerilebilir. Nitekim Azzam öneriyi böylesi bir vasatta ortaya atmıştı.
Ancak modelin hem olabilirlik açısından hem de içerik açısından ciddi
sorunlarla malul olduğu açıktır. Zira eğer eylem itikadi bir yanlışa
dayanıyorsa, meşruiyeti olamaz ve bunun üzerine bina edilen ‘tarihsel
birikim’in değeri sıfırlanır. Zaten ‘tarihsel birikimden yararlanma’
önerisi, ancak bu birikimin sahih bir temele dayanması durumunda anlamlı
olabilir. Aksi halde üretilmiş birikim, yeni ‘sapmaları’ dahi
meşrulaştırma riskini doğurur. Erkilet’in, tarihsel tecrübeyi dikkatle
incelemesi durumunda, bu riskin neticelerini görebileceğini umuyoruz.
Son
olarak, Erkilet’in: "Türkiye radikal İslamcılığı… Batı’nın kendisini
kurtarmasını beklemeye devam ederse…" ifadesi üzerinde de galiba
durulmalı. Her ne kadar Erkilet’in, burada hangi radikal İslamcı grup ya
da oluşumu baz aldığı pek anlaşılamasa da, kasdın, kimi aktivist
çevrelere yönelik olduğu düşünülebilir. Biz AB Sürecine bu nazarla
bakmadığımız için, kendimizi, Batı’nın kurtarmasını ‘bekleyen’ radikal
İslamcılar arasında göremiyoruz! Ancak yazımız vesilesiyle bizi (ve
İktibas’ı) dolaylı da olsa ‘atalet üretmekle’ suçlayan Erkilet’in, bu
son cümlesiyle, bu kez ‘aktivist’ olarak bilinen çevreleri ‘mehdi’
beklemekle itham ediyor oluşu manidar görülmeli! Ayrıca bu cümleden,
Erkilet’in, AB sürecini destekleyen ‘radikaller’in, bütün bir Türkiye
radikal İslamcılığını ‘temsil’ ettiğini düşündüğü anlamı çıkar dersek,
yanılmış olur muyuz? Ya da, yine aynı cümlede, aktivist olarak bilinen
çevrelerin faaliyetlerinin, aslında sonuç getirmez ‘eylemler’ olduğunun
savladığına dair bir ima da yer alıyor denilebilir mi?! Görüldüğü gibi
Erkilet’in bu cümlesi hayli sorunludur ve sadece radikallere değil, en
‘ılımlı’ İslamcılara dahi kabul ettirilemeyecek bir iddiayı (Türkiye
radikal İslamcılığının, Batı’nın kendisini kurtarmasını beklemeye devam
ettiği" iddiasını) savunabilmesi yönüyle kayda geçirilmelidir!
İletişim’in İslamcılık dosyasını değerlendirirken, editöryal sunuş
yazısı ile Kara ve Erkilet’in makaleleri özelinde bir tahlil çabası
göstermemiz, dosyaya katkıda bulunan diğer yazarların "İslamcılık" ana
başlığına dair farklı görüş ve vurgularını göz ardı etmeyi elbette
gerektirmiyor. Ancak yazıların geneline bakıldığında, konuyla ilgili
"belirli marjlar"ın gözetildiğine dair bir izlenim de ortaya çıkmıyor
değil. Makalelerin pek çoğunda, "Radikal İslamcılık" olarak adlandırılan
akıma yönelik (dolaylı ya da doğrudan) ya marjinallik suçlamasıyla
karşılaşıyorsunuz ya da ciddi/derinlikli bir analize rastlayamıyorsunuz
(Çaha, Kara ve Yavuz’un yazıları örnek verilebilir). Bu ‘eğilim’in
benzerlerine Batı literatüründe de çokça rastlamak mümkün ancak eğer
‘objektiflik’ bir kriter ise, hiç olmazsa, İslamcılık genel kategorisi
içinde radikalizmin tahliline ayrılan bölümün, batıdaki benzerleri
oranında bir tahlil derinliğine sahip olması gerekmez miydi? Bu bağlamda
mesela bir Shepard ya da Dökmeciyan’ın tipolojilerine benzer bir
tasnif/kategorizasyon çabası gösterilebilir veya en azından o yazılardan
iktibaslar yapılabilirdi. İslamcı olsun ya da olmasın, dergi, cemaat ya
da parti etrafında kümelenmiş pek çok kesimin, (özellikle belirli
dönemlerde) radikal düşüncenin temel tezlerine cevap yetiştirme gayreti
dışında bir düşünsel varlık gösteremediği vakıası ortada iken,
radikalizmin bazı yazılarda (üstelik vurgulu bir biçimde) ‘ütopik’,
marjinal (hatta demonik) bir siyasal akım olarak temsil edilmesi, hem bu
akıma yönelik editöryal bakışın mahiyetine ilişkin hem de dosyanın
yazarlarının bakışaçısına dair bazı ipuçları sunuyor!
Dosyanın
bir başka eksikliği, İslami Düşünce Dergileri’nin 1990’lardaki bazı
örneklerini analiz ederken (Ferhat Kentel’in analitik makalesi),
1980’lerin dergilerinin (birkaç satırarası değini hariç) tahlil
edilmiyor oluşudur. Bunun, editörün sunuş yazısında açıkladığı gibi,
çalışmanın seyrinin istenen şekilde gitmemesiyle mi yoksa daha başka bir
gerekçeyle mi ilişkisi var bilemiyoruz ancak netice itibarıyla, bu
eksiklik, dosyada kendini hissettiriyor. Herkesin yakinen bildiği gibi,
Türkiye’de 1980-sonrası dönemin (1990’lara kadar) ‘özel’ bir önemi
vardır ve Aktay’ın sunuş yazısında ifade ettiği gibi, İslamcılık,
"müntesiplerinin büyük çoğunluğunu, İslam devleti kurmanın
otantikliğini" savunarak (bu dönemde) devşirmiştir. Yayınevleri ve
dergiler özelinde gelişen bu sürecin gereğince tahlil edilmemiş olması,
dosyanın eksiklikleri arasında yer alıyor. Ayrıca Ercümend Özkan’ın
yaşam hikayesi ve görüşlerinin ele alındığı bölümün 1990’larda
Türkiye’de Radikal İslamcılık başlığı altında işlenmiş olması da önemli
bir yanılgıyı yansıtıyor. Ömrünün 35 yılını İslamcı olarak geçirdiğini
beyan etmiş olan Özkan’ın vefat tarihi (1995) göz önüne alındığında
dahi, bu tercihin yanlışlığı (1980’ler içinde incelenseydi nisbeten daha
doğru olurdu) kendiliğinden ortaya çıkar. Bu arada İktibas’ın (kısmen de
Haksöz, Değişim, Girişim, Tevhid v.d.) ‘dergi olarak’ analiz edilmemiş
olmasının da bir eksiklik olduğunu vurgulamamız lazım. Eğer buradaki
düşünce, adı geçen periyodiklerin düşünsel yeterlilik (ya da özgünlük)
düzeyi vs. ise, bunun da ne hakşinas bir değerlendirme olduğu, ne de
gerçeklerle bağdaştığı söylenebilir. Zira örneğin İktibas’ın İslamcı
kesim üzerindeki (özellikle 1980’lerdeki) ‘etkinliği’ tartışılmaz.
Ercümend Özkan’ın kendi ifadesiyle, Sebilür-Reşad’tan sonra en
uzun-soluklu ‘İslamcı’ dergi olma hüviyetinin yanısıra, İktibas’ın,
fikri düzeyi ile de, Türkiye İslamcılığına önemli katkıları olmuştur.
Nitekim daha 1984 yılında İbrahim Sadri (Yazarlar Birliği Kültür Sanat
Yıllığı’nda) İktibas’ı değerlendirirken, "genel okuyucu kitlesinin hayli
üzerinde bir dergi" tespitinde bulunmuştu (Ruşen Çakır ise Ayet ve
Slogan kitabında, İktibas’ı "en püritan tezlerin savunucusu" olarak
tarif ediyor ve böylece ona ‘ayrı’ bir konum biçiyor!)
Bütün
bunlara rağmen, İslamcılık dosyasının olumlu yönlerini de belirtmemiz
gerekiyor. Öncelikle Ercümend Özkan’ın cildin kapağındaki 6 portreden
biri olarak tespit edilmesi, (dolayısıyla İslamcılığın farklı –ve
önemli- tonlarından biri olarak ‘kabul edilmiş’ olması) dosyanın
isabetli tercihlerinden biri olarak kaydedilmelidir. Böylece, pek çok
çevrenin görmezden geldiği bir ‘varoluş’un, İletişim’in İslamcılık
dosyasında ‘görülmüş’ olması, bu çalışmanın artı hanesine yazılması
gereken hususlardan biri olarak zikredilmelidir. Ayrıca İslamcı diye
bilinen pek çok ismin görüşleri ve hayat hikayelerine dair derli-toplu
bir değerlendirme olması yönüyle, İletişim’in bu çalışmasının, okuyucuyu
enformatif anlamda müstefid kılacağı açık. Bunun özellikle İslamcı
kesimler dışındaki –bilhassa sol- çevreler için geçerli olduğunun da
altını çizmek gerekiyor. Ayrıca her ne kadar bazı isimler (örneğin Ali
Bulaç ve kısmen İsmet Özel) üzerindeki ‘önem vurgusu’ makul düzeyin
üzerinde görünüyorsa da*, dosyada kimi yazarların makalelerinde bu
isimlere yönelik yer alan bazı eleştirel –hatta cesaretli- ifadelerden
yola çıkarak, bu mahzurun kısmen telafi edildiği sonucunu çıkarmak da
mümkün. Örneğin dosya yazarlarından Fatma Bostan Ünsal ve Ertan
Özensel’in Ali Bulaç’ı değerlendirdikleri bölümde kullandıkları şu
ifadeler, içerisinde ciddi bir eleştiriyi –hatta bir takbihi-
barındırıyor: "önce ifade ettiği fikirleri daha sonra değiştiren ve
şimdi vazgeçtiği fikirlerle ilgili olarak bir şey söylemeyen" ve " daha
önce şiddetle reddettiği kavramları, daha sonra olumlu referans olarak
kullanan", "etkisizleşmiş" bir portre. Benzer şekilde, Yaşar Nuri Öztürk
isminin, ‘Kur’an İslamı’ kavramının en mümtaz ismi olarak lanse edilmesi
yanlışının işlenmesine rağmen, önerileri ve –bilhassa siyasal- duruşu
itibarıyla İslamcılık zaviyesinden çok da önemsenecek bir portre
olmadığı yönündeki imalar nedeniyle, dosyanın, Öztürk’ün görüşleri ve
siyasi tavrının değerine ilişkin isabetli bir değerlendirmede
bulunduğunu söylemek mümkün.
Son
olarak, Yasin Aktay editorlüğünde yayımlanan İslamcılık dosyasının,
siyasal ve entelektüel gündemin önemli bir maddesi etrafında canlı bir
tartışma imkanı sunduğu vakıasına dikkatleri çekiyor ve bu arada
muhtemelen ikinci baskısını kısa sürede yapacak olan dosyanın kimi
eksikliklerinin giderilmeye çalışılması noktasında hassas olunması
talebimizi de dile getirmek istiyoruz.
·
İsmet
Özel vurgusu’nun ‘gereğinden fazla’ oluşunu, yazılarında temel İslami
referansların başarılı bir şekilde kullanılıp-kullanılmadığına yönelik
bir eleştirinin yer almaması ve hatta kimi kavramsal çelişkiler (Türklük
mesela), düşünsel zaaflar (sistemin değiştirilmesine yönelik haddinden
fazla pesimist söylem) ve siyasi basiretsizlik (parti siyaseti güden
kesimlerin tabanına dair ‘ümit’ taşımak veya bu siyasetin ‘muzır’
sonuçlarını önceden kestirememek gibi) sayılabilecek tutumlarına yönelik
yeterince eleştirel bir yaklaşım sergilenmemiş olmasına, Ali Bulaç
vurgusu’nun ‘gereğinden fazla’ oluşunu ise, dönemler boyunca birbiriyle
kabil-i te’lif olmayan görüşler serd eden bir yazarın ‘önemi’nin,
tutarlılık kriterinden ziyade ‘popülarite’ ölçütüyle tayin edilmiş
olduğu izlenimine dayandırıyoruz.)
|