İki
Cehennemi Yaşamak
Günümüz
insanı, modernizm ile gelenekçilik arasında iki cehennemi yaşamaktadır.
Modern olana teslimiyet ile geleneksel olanı sürdürmenin kuşatmasındadır
insan. İnsanın, Allah tanımaz ütopyaya teslimiyeti, tükenmesidir. Çünkü
pozitivist talep, manevî olan her bir değere düşmandır. İnsanın, olduğu
hal üzere kalması, geçmişin ayıklanmamış geleneğine mahkumiyettir ki,
modern olanın kuşatmasından daha az riskli değildir. Modern olanda
tükenmek veya geleneğe tabiiyette devamlılık, doğru ile yanlışın
harmanlandığı bataklığa rıza göstermektir.
Gelenek
ve modern eğilimli değişik siyasal öneriler, ideal yönetim tanımlarında;
eşitlik, adalet, özgürlük gibi kavramları ön plana çıkarmışlardır. Bir
de bunların yanında ütopik tasarımlar vardır ve bunlar, ya özendirici ya
da korkutucudurlar. Diğer öneri ve uygulamalarla birlikte bunların genel
karakteri, vahyi ve insanî gerçekliği bir bütün olarak dikkate almamış
olmalarıdır.
Bu
bağlamda farklı izm ve yönelişleri, modernizm ve gelenekçilik iki üst
kimliği altında toplayabiliriz diye düşünüyoruz. Üst ayrımını yaptığımız
bu yönelimlerin ortak paydası, İslâm vahyinin dışında mutlak değer
kriteri/leri üzerine oturmuş olmalarıdır.
Geçmişten günümüze vahyi devre dışı bırakan eğilimler geçici oldukları
gibi tarih sahnesinden çekilmeleri de kaçınılmaz olmuştur. Çözümsüz
oluşları da burada yatmaktadır kanaâtindeyiz. Başarıları mevziîdir, keza
ortaya koydukları, kalıcı ve faydalı olmanın çok uzağındadır. Zira bu
iki unsur, bir olgunun doğruyu işaret/temsil etmesi noktasında önemli
hatta belirleyicidir.
Bugün
tehdidi altında olunan globalleşme de unutulmamalıdır ki ne mutlak ne de
tartışmasızdır. Zira tarih bir çok üretmelere şahit olduğu gibi bir o
kadar da bunların tarih sahnesinden çekildiğine şahitlik etmiştir. Yine
tarih güneş batmaz imparatorluklara tanıklık ettiği gibi kudretinden hiç
bir şey eksilmeyecek sanılan nice firavunlara da tanıklık etmiştir.
Zamanında nice yenilmez sanılanlar bugün papirüsleri süslemenin ötesinde
bir işe yaramamakta çoğu kez isimleri bile hatırlanamamaktadır.
Dolayısıyla ne dünün gelenekleri ne de günümüzün modern izmleri
ebedidir.
İnsanın,
modernitenin kuşatmasından ve geleneğin gizeminden kurtulma zorunluluğu
vardır. Bunun, sosyaliteye direnme ile olmayacağı kanaâtindeyiz. Çözüm,
tarihin çöplüğüne razı olmanın dışında bir yerde aranmalıdır. Bu
zorunluluğu aşma, bir bilinç ve buna dayalı olarak da pratik
geliştirmeden olası gözükmüyor. Dolayısıyla bireysel değişim ve
toplumsal dönüşümü mümkün hatta zorunlu kılacak inşâî bir potansiyel
keşfine yeniden ihtiyaç vardır.
Lâ İlâhe
İllâllah’a Kilitlenmek
İnsanlık
tarihiyle birlikte sürekliliği kesintiye uğramayan tek değer, vahyin
işaret ettiği tevhidtir. Karşısındaki şirke de tanımını veren aslında
yine tevhidin tanımıdır. Değişen sorunlara değişmeyen değerlerle çözüm
bulma dinamizmi, çağı şekillendirme ve dizayn etmede başat rol oynama
kabiliyeti, "lâ İlâhe illâllah" eksenli ebedî İslâm inancındadır. Gelip
geçmiş izm ve paradigmalar, çağı şekillendirebilecek bir yaklaşım
olmadıkları gibi bu potansiyele de sahip değillerdir. Aksine bunlar,
tarihin/çağın şekillendirdiği zihin ürünü birer felsefî yaklaşımdan
öteye gidememişlerdir. Ancak maddi ve manevi bütün unsurlarıyla
medeniyet inşâ etmiş "lâ İlâhe illâllah" inancı, çağı şekillendirmeye
ma’tûf epistemik ve tecrübî imkanlarıyla medeniyetini yeniden inşâ
yetkinliğine sahiptir. Bu potansiyel onun İlâhi bir sistem oluşundan
kaynaklanmaktadır.
Binaenaleyh çözüm vardır ve adeta göremeyeceğimiz kadar yakınımızdadır.
Bu, "Lâ İlâhe İllâllah" hakikatıdır. Farklı bir ifadeyle değişim bilinci
de, alternatif pratik de özün özetinde saklıdır. Buna ulaşmanın yolu,
inananların inandıklarını söyledikleri asıllarına dönmeleri,
inanmayanların ise iki cehennemden birine razı olmayarak çözüm keşfine
çıkmalarındadır.
İslâm,
tarih boyunca yaşama müdahale hedefli olmuştur ve müdahale karakteri de
hiç değişmemiştir. İslâm, vahye rağmen merkeze alınanlara itibar
etmediği gibi bireysel ve toplumsal yaşama müdahalesini hep tevhid; yani
"Lâ İlâhe İllâllah" eksenli kılmıştır. Bu, ister kadîm dönemlerde olsun
isterse modern toplumların problemlerine dayalı olarak gelişen sorunlar
karşısında olsun fark etmez. Dolayısıyla İslâmî anlayışta süreklilik,
üretilmiş değerlere karşı netlik ve kararlılığı muhafaza ile
sağlanabilir.
Ancak
günümüzde tehlike, "Lâ İlâhe İllâllah"ın, profan veya metafizik
yönelimlere eklemlenmesindedir. Bizce İslâmî popülizm(!), sosyolojisi
reddedilen diğer paradigmalardan daha az tehlikeli değildir. Bu sebeple
adı ne olursa olsun İslâm, beşeri bir paradigmaya eklemlenmeden kendi
inanç ve yöntem gerçekliği içerisinde sahiplenilmelidir.
İslâm,
sosyal-siyasal hayata müdahaleyi gerekli gördüğü gibi bunun imanın
zorunlu sonucu olduğunu gündeme taşımayı da ihmal etmez. Bu sebeple
islâm, her sapmada vahye rücû edişi telkin eder. Vahye dönüşte öncelik,
tevhîd ve ümmet bilincini yeniden ihya ile mümkündür. Çünkü sonraki
sorunların çözümü bu merkezi noktanın doğru anlaşılmasına bağlıdır. Biz,
bu ahenk ve bütünlüğü, "İslâmî bütüncü yaklaşım" olarak tanımlamış;
bunu, İslâm’ın sosyal yaşama müdahale talebi yani bütüncü özelliğinin
gereği olarak izah etmiştik. Buradan hareketle, "gökte İlâh olanın yerde
de İlâh olduğu", "yaratmanın da emrin de Allah’a ait olduğu" hakikatini
hatırlatmıştık. Bu ön değerlendirmeden sonra şimdi de, İslâm’a bütüncül
yaklaşımın, ancak tevhide yani "Lâ İlâhe İllâllah"a kilitlenmek ile
yaşama aktarılabileceğini izaha çalışacağız.
"Lâ
İlâhe İllâllah" İmanî Zorunluluktur.
Tevhid,
birlemek; Allah’tan başka İlâh olmadığına inanmaktır. Bu tanım İlâh
kavramının anlamıyla yakından ilgilidir. İlâh, yaratmada eşi ve dengi
olmadığı gibi emr, irade, kudret ve otoritesinde de eşi ve ortağı
olmayandır. Hangi anlamda olursa olsun; ister umut ve korkuların sevk
ettiği duygusal yönelişler şeklinde, ister Allah katında bir vesile ya
da aracı arama tavrı içinde, isterse toplumsal ve siyasal planda egemen
beşeri yasa ve düzenlere uyup, itaat etmek şeklinde olsun Allah’tan
başkasını bu mevkiye koymak Allah’tan başkasını İlâh edinmektir.
Kur’an’ın bize öğrettiği İlâh kavramının anlam bütünlüğü; İlâhın bir tek
İlâh olduğu, yaratanın ancak "O" olduğu, yaratamayanların yaratan gibi
olmadığı, O’nun göklerin ve yerin İlâhı olduğu; rızıklandıranın, gaybı
bilenin, evirip çevirenin, yaratma gibi emrin de kendisine ait olduğu
şeklindedir. Tevhid inancında dualar Allah’a yapılır ve dualara ancak O
cevap verebilir. Yaratan, diriltecek ve daha sonra hesaba çekecek O’dur.
İzni olmadan hiç bir şefaât ve şefaâtçinin fayda vermediği es-Sâmed olan
da O’dur. Dilediklerini rahmetiyle yargılayacak da yine O’dur.
"İlâhınız bir tek Allah’tır.
O’ndan
başka İlâh yoktur."
Kur’an-ı
Kerim muhatabını terbiye etme ve onu hareket adamı kılma merhalelerinin
hiç birinde "lâ İlâhe illâllah"tan bahsetmeyi ertelememiştir. Bireysel
ve toplumsal yaşamın her merhalesinde kılavuz "o" olmuştur. Bu
hassasiyet, Peygamberimizin de her söz ve pratiğinde aşikardır. Zira bu
inşâ parolası, salt bir akide olmayıp yaşamın tümüne müdahaleyi
hedefleyen İlâhi yönlendirme bütünüdür.
"Lâ
İlâhe İllâllah", iman ile küfrün yol ayırımıdır. Varlığın
gayesi/yaratılışın gerekçesi olan kulluk, ancak "Lâ İlâhe İllâllah"
hakikatinin doğru anlaşılması ile gerçekleşebilir. Bu kabul, sözün
telâffuzundan öte anlamıyla birlikte gereklerine teslim olmakla
sağlanır. İnsan-Allah, insan-çevre ilişkisi, bu hakikatin içselleşirken
sosyalleşmesi üzerine anlam kazanır. Bu tercih öylesine ehemmiyet arz
eder ki, "o" doğru anlaşıldığında her şey doğru anlaşılacak; "o" yanlış
anlaşıldığında her şey yanlış anlaşılacaktır. Zira bu hakikat bir defaya
mahsus bir kabul itirafı olmayıp karşılaşılan her bir sorun karşısında
kendisine yeniden başvurulması gerekli bir ölçü, formül hatta mutlak bir
kriterdir. Yaşama dair değişkenler karşısında tevhidin gözetilmemesi,
doğru yoldan sapma riskini kaçınılmaz kılacaktır.
İlkokulda öğrenilmeye başlanan harfler ve rakamlar yaşamın sonraki her
bir okuma-yazma eyleminde nasıl zorunlu ise "müslümanca" duruş
belirleyebilmek için de yaşamın her anında "lâ İlâhe İllâllah" öylece
bir zorunluluktur. Hafızada tutulması açısından vermek istediğim bir
örnek de çarpım tablosu (kerrat cetveli)dur. Çarpım tablosu, ilkokul
matematiğinde öğrenilir. Bu bilgi, daha sonra bir tarafa bırakılmayıp
matematiksel işlemlerde esas alınır. Bir işlemin en basitinden en
karmaşığına kadar doğru yapılabilmesi için bu cetveli ilk öğrenildiği
değerleriyle kullanma zorunluluğu vardır. İşte öylece "lâ İlâhe
İllâllah"ta önce ve sonra bir zorunluluktur ve yaşamın her anında ve de
alanında gerekli ve değişmez bir ölçüdür. Hülâsa yaşamak için nefes
almak nasıl bir zorunluluk ise doğru inanç ve istikamet için de "lâ
İlâhe İllâllah" öylece zorunluluktur. Zira o, bir yapıyı ayakta tutan;
temel, sorunlu sütunlar gibi hayat-memat meselesidir.
Lâ İlâhe
İllâllah,
Mücadeleye Rengini Vermiştir
İlâhi
mesaja muhatap olan insanın karşılaştığı ilk çağrı, yaratanın biricik
Rabb olduğu uyarısıdır. Ve son emir de tevhidin, toplumsal boyuttaki
karşılığı olan dini Allah’a has kılmadır. Bu, Allah nezdinde dinin ancak
İslâm olduğu ve ondan başka dinin kabul olunmayacağı çağrısıdır.
Peygamberlerin mücadele tarihine baktığımızda herşeyin kendisiyle anlam
bulduğu, her tavrın kendisine endekslendiği nokta, tevhid yani "lâ İlâhe
İllâllah" olmuştur. Peygamberimiz, bu değeri hep canlı tutmuş, onun,
arı-duru saflığı hep muhafaza edilmiştir. İlk gelen hakikatle birlikte
son hakikatte de bu nokta vurgulanmıştır.
Peygamberimiz (s), son hastalığının ızdırabı içinde ümmetini tevhide
karşı duyarlı olmaya çağırıyordu. Yaşamının son anında dahi O’nun, "lâ
İlâhe İllâllah" hakikatini canlı tutmaya çaba sarf ettiğini görmekteyiz.
O, kendisinden sonra muhtemel şirk tehlikesine karşı ümmetini uyarırken,
tevhid toplumunun oluşmasının da ancak "lâ İlâhe İllâllah"a kilitlenmek
ile mümkün olabileceğini öğretiyordu bizlere.
Kur’an’ın muhatabına kazandırdığı bu hassasiyet davet tarihine adeta
rengini vermiştir. Davetin her safhasında "lâ İlâhe İllâllah" mührünü
görmek mümkündür. "Lâ İlâhe İllâllah" bütünlüğü, iki temel başat
karakter ile ön plana çıkar. Bu özellikler, netlik ve kararlılıktır. Bu
temel ayraçlar İslâm davet tarihi boyunca, tevhid akidesinden ayrılmaz
prensipler olmuşlardır. Bu bütünlüğün, akide, amel ve hareketi kapsadığı
kanaâtindeyiz. Bütün bunlara yön ve renk veren aslî unsur yine "lâ İlâhe
İllâllah"tır.
Mücadele
tarihinde peygamberlere yapılan nice teklifler vardır ki salt aklî
değerlendirmeyle bakıldığında cazip, hatta nihaî hedefe götürücü gibi
gözükebilir. Bunların içinde, mal-mülk, başkanlık, kadın ve daha başka
dünyalık teklifler olduğu bilinen gerçeklerdir. Peygamberimiz (s)’in
kendisine yapılan tekliflere verdiği cevaplar tarihsel birer vakıadan
öte ümmetin önüne konulan yol işaretleridir. Bu örneklik bütün İslâm
tarihi boyunca yaşanmıştır. Dolayısıyla bu örnekler sonraki kuşaklar
için haberî olmaktan öte inşâî nitelik taşımaktadırlar. Bu sebeple
ilkeselliğe riayet, dönemsel olmayıp neredeyse bütün peygamberlerin
davet aşamalarında vardır; dolayısıyla evrenseldir.
İslâm,
olaylara faydacı bir yaklaşımla bakmayı baştan reddeder. Ayrıcalıklı
statülere; başkanlık, reislik, zenginlik gibi fırsatlara ulaşmak,
‘istediğini gerçekleştirmek için imkan’ olarak düşünülebilir. Ancak
bütün bunlar kolaycı ve sınırlı mantık ürünü yaklaşımlardır ve
Peygamberî tarz olmadığı görülmektedir.
Allah
Resulüne (s) yapılan uzlaşı tekliflerine verdiği cevaplar da maalesef
sonraki kuşaklar tarafından gereği gibi değerlendirilmemiştir. Bu
tekliflerin, davetin en zorlu dönemlerinde yapılıyor olması da
manidardır. Ancak yaşanılan zorluklar takınılması gerekli tavrı
değiştirmiyordu. Peygamberimiz, Ebu Cehil’in, "bizden istediğin nedir?"
sorusuna verdiği cevapta net ve kararlıdır: "Sadece putlardan vazgeçip
Allah’u Teâla’ya ibadet etmenizdir." Ebu Cehil’in, "sen bizden başka bir
şey isteyemez misin?" teklifine karşılık ise Allah Rasûlü; "gökyüzünden
güneşi indirip elime koysalar yine bu sözden yani "lâ İlâhe İllâllah"tan
vaz geçmem" diyordu. Peygamberimiz, mücadelenin her aşamasında tevhidî
tavrını tekrarlamıştır. O, "lâ İlâhe İllâllah"a muhalif çözüm (!)
önerilerine yönelik, "Ben huzur ve rahat aramaya görevli değilim.
Hicrette Allah-u Teâlâ’nın emrini beklerim. Ne emrederse ona göre
hareket ederim" diyerek stratejisinin de Allah (c)’ın emirine dayalı
olduğunu bildirmiştir. Görülüyor ki, davanın, başı da sonu da aynı
hakikattır. Bununla da yaşanılanların, anın haberî olmakla birlikte
sonraki kuşaklar için inşâî bir nitelik taşıdığı tescil edilmektedir.
Peygamberimizin Ebu Cehil’e cevabındaki "Sadece putlardan vazgeçmeniz",
farklı ifadelendirmeyle; "Allah’tan başka İlâh olmadığına inanmanız"
uyarısını onlar çok iyi anlıyorlardı. Onlar, dini, bütünüyle Allah’a has
kılmanın, hayatlarına nasıl bir değişim getireceğinin farkındaydılar.
Nitekim davetin zorlu yıllarında, "Mekke halkının, "Ya Muhammed! eğer
dilersen biz senin tanrına tapalım. Sen de bizim tanrılarımıza tap"
dediklerinde, Allah, ümit ve direniş telkiniyle, "yalnız Allah’a kulluk
et" diye emrediyordu.
Tevhid
mücadele tarihinde çok farklı değişim gerekleri bu olgu ile anlam
kazanmış, değişimin yönünü bu kelime belirlemiştir. Rasûlullah (s), "Ey
insanlar lâ İlâhe İllâllah deyin felâhı bulacaksınız" derken, Ebu Lehep
ise ardından giderek; "bu adam sizi Lât ve Uzzâ’dan uzaklaştırıp bid’ate
ve sapıklığa götürmek istiyor. Sözlerini hiç dinlemeyin ve O’na itaât
etmeyin. Bu yalancıdır" diyordu. Ebu Lehep bunu söylerken kendisinden
istenenin kuşkusuz sadece lafızdan ibaret bir kabul itirafı olmadığını
iyi biliyordu. Arap toplumunda akrabalık bağı son derece ehemmiyetliydi.
O’nun, böyle bir yapıda karşı çıkmayı göze alması, değişim talebinin
boyutunu ortaya koymaktadır. O’nun, Kur’an’da ismiyle zikredilmeye
taşıyan canhıraş karşı çıkışı bundandı. O, Peygamber yakını olması
itibariyle mesajı etkisiz kılmaya çalışırken, buna mukabil
Peygamberimiz(s)’de yakınlarına rağmen dinin değişmezlerini yani lâ
İlâhe İllâllah’ı tekrarlıyordu.
Sözün
Özü
Sözün
özü, "lâ İlâhe İllâllah" hakikatinin doğru anlaşılması her meselenin
doğru anlaşılmasını sağlayacaktır. Çünkü o söz, var oluş hakikatinin önü
ve sonudur. O söz, özdür. ‘Kopmak bilmez kulp’ olarak ona kilitlenmek,
ona tutunmak zorunluluğumuz vardır. İslâmî kimliğin başlangıcı olan iman
için "lâ İlâhe İllâllah" gerekli olduğu gibi, İslâmî mücadelenin sonu
olan şahitlik de vefa da yine "lâ İlâhe İllâllah" ile mümkündür. Bu
mübarek kelime salt bir akide olmayıp yaşamın tümüne müdahaleyi
hedefleyen İlâhi bir yönlendirmedir.
İslâm
açısından sorunların farklılaşması çözüm arayışında başvuru kaynağını
değiştirmemektedir. Adres vahiydir. Bunun özeti de "Lâ İlâhe
İllâllah"dır. Lâ İlâhe İllâllah’ı sorunlara uyarlamak, tecdidtir. Her
peygamberde gördüğümüz kendi kavminin sapmasına yönelik, "lâ İlâhe
illallah" mesajının tekrarıdır. Çünkü çözüm ondadır. Peygamberliğin sona
ermesiyle ihya hareketlerinde de sorunlara Lâ İlâhe İllâllah ile çözüm
arama esastır.
Bu
mübarek kelimenin süreç içerisinde içinin boşalması; yükümlü olunmayan,
tekrarlanan, anlamsız bir söze(!) dönüşmesi, onu olduğu yerde bırakmayı
değil bilakis daha bir kaygı ve coşkuyla bu kelimeye yönelmeyi ona
kilitlenmeyi zorunlu kılmaktadır. Çünkü inanmayanların sorunu onunladır.
Biz de inanıyoruz ki çözüm ondadır. Modernlik ve gelenek kıskacında
ızdırap çeken günümüz insanı için çare öze dönüştür. Zira köpük gider öz
kalır.
O
halde ilk günkü gibi, ertelemeden, hem de şimdi: Lâ İlâhe İllâllah.
1-
Bkz.: Yazçiçek, Ramazan "İslam’a Bütüncü Yaklaşım ya da Tevhid", İktibas
Dergisi, Ankara, 2004 s: 305, s. 30-37.
2- Bakara, 2/163; Bkz.: Maide, 5/73; En’am, 6/19.
3- Bkz.: Mevdudî, Kur’an’ı Kerimde Dört Terim, Türkçesi:Cahit Koytak,
Seçkin Yayınları, İstanbul, 1990, s. 23-50; Mevdudî, İslâmîKavramlar,
Türkçesi: Süleyman Akyüz, Pınar Yayınları, İstanbul, 1991; Kutup,
Muhammed La İlâhe İllallah, Çev.: M. Lütfü Özbey, İhtar Yayıncılık,
İstanbul, 1996; Kavram, "Tevhid" , İktibas, Ankara, 2004, s: 307, s.
8-18.
4- Zariyat, 51/ 56.
5- Bkz: Sahîh-i Buhârî ve Tercemesi, Terc.: Mehmed Sofuoğlu, Ötüken.
İstanbul, 1987, 9/4133.
6- İbn İshak, Siyer, Yayına haz.: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Çev.:
Sezai Özel, Akabe Yayınları, İstanbul, 1988, s. 257, 267; Siret-i İbn-i
Hişam, Terc. Müterc.: Hasan Ege, Kahraman Yayınları, İstanbul, 1985,
1/389.
7- Mahmud Esad Seydişehri, Tarihi Dini İslâm, Sadeleştiren: A. Lütfi
Kazancı, Osman Kazancı, Marifet Yayınları, İstanbul, 1995, s. 420
8- Tarih-i Taberî Terc. Müellifi: Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerir
et-Taberi, Can Kitapevi, Musatfa Can, İstanbul, 1982, 2/ 369.
9- Zümer, 39/64,65,66.
10- Mevdudi, Tevhid Mücadelesi, Türkçesi: Ahmed Asrar, Pınar Yay.
İstanbul, 1985, 3/170.