Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 309 | Eylül  2004

                   

 

 


  

Söze ve İşe Besmeleyle Başlamak

Mustafa TORUNOĞLU

Günümüz dünyasında doğru olduğunu iddia eden o kadar çok "bilgi", o kadar çok "söz" ve o kadar çok "eylem" var ki hangisinin gerçekten doğru olduğunu anlamakta zorluk çekmemek elde değil. Her şey birbirinin içine girmiş bir halde. Birbirine zıt olan fikirler aynı potada eriyor. Birbirine zıt olan davranışlar "hoşgörü" kisvesinin altında bir arada bulunabiliyor. Objektif bir bakışla baktığımızda "yanlış" diyebileceğimiz hiçbir bilgi ve "kötü" diyebileceğimiz ya da hoş göremeyeceğimiz hiçbir eylem yok.

Bu objektif bakışın aslında bizi kör ettiğinin farkına varmakla önemli bir dönemece gelmiş oluruz. Bu körlük, herkese hak vermenin beraberinde getirdiği haksızlığa benzeyen, her bilgiye doğru olarak, her eyleme de hoş görü ile bakmanın beraberinde getirdiği bir körlüktür. Bu yüzden subjektif bir bakışa sahip olma gereğini duyarak objektif bakış açımızı bir kenara bırakıp, ilkin, kimin ne dediğinden daha çok ne adına konuştuğuna ve ne yaptığından daha çok ne için yaptığına dikkatimizi çevirelim. Belki bu şekilde doğru ile yanlışı, ya da daha doğru bir tabirle hak ile batılı birbirinden ayırma gücüne sahip olabiliriz. Sözgelimi Amerika, Irak’a özgürlük getirmek için bu topraklara geldiğini ileri sürdü. Gerçekten, Irak’ın işgal öncesi durumuna bakarsak bir diktatörün elinde oyuncak olmuş bir halkı görürüz ve Amerika’nın sözlerinin doğru, yaptıklarının da haklı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak Amerika gerçekten özgürlük adına mı oraya gitti, yoksa başka bir şey adına mı? Neticede Napolyon da Cezayir’i sözde özgürlük adına işgal etmişti. Ya da daha somut bir örnek olmak üzere, farz edelim ki "A" şahsına bir suç isnat edildi ve çıktığı mahkemede adaletten söz ediyor ve adalet hakkında gerçekten doğru sözler söylüyor. Adama hak vermemek mümkün değil; ama istediği adalet, kendi adına bir adalet mi, yoksa herkes adına bir adalet mi? Eğer herkes adına adalet istiyorsa neden şimdiye kadar sustu da, şimdi konuşuyor?  Yine farz edelim ki "B" şahsı televizyona çıktı ve Türkiye’de bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik reformların yapılması gerektiğinden söz ediyor; ciddiyetle dinliyoruz ve söylediklerinin pek çoğuna hak veriyoruz. Ama mesele burada bitmiyor. Bu şahıs kimin adına bunları söylüyor? Gerçekten kendi ülkesi adına mı, yoksa Amerika, İran, İsrail, Rusya, Fransa ya da başka bir ülke adına mı? Yine farz edelim ki "C" şahsı da Allah adına söze başlayarak ve amacının sadece Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu ileri sürerek doğru olduğundan kuşku dahi  duymadığımız ayetler ve hadisler de sözlerini süsleyerek bir şeyler söylüyor. Ama bu söylediklerini gerçekten Allah adına mı söylüyor, yoksa başka şeyler adına mı?

Amacım hiç kimsenin zihninde şüphe yaratmak değil. Ancak sözgelimi, ülkesi küfrün işgali altında iken birisi çıkıp Müslüman halkına yeryüzünde, gökyüzünde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğinden, namazın ve orucun faziletlerinden, ta’dîl-i erkân ve Kur’an-ı Kerim’in tilavet üzere nasıl okunması gerektiği gibi konulardan söz ediyorsa, bu şahsın ne adına konuştuğunun sorgulanması gerektiğini ifade etmek istiyorum.        

Şimdi bu durumu genelleyelim ve diyelim ki, birileri hep birşeyler söylüyor. Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, caddelerde, sokaklarda, kahvelerde, evlerin içinde ve dışında sürekli konuşuyor. Bu konuşanlara şunu sormak isterim: Bu senin söylediklerin gerçekten senin özgün düşüncelerin mi yoksa başkalarına ait olan ve onların çıkarlarına hizmet eden, sana da senin düşüncelerin izlenimi veren birer kopya düşünce mi? Sen ne adına ve ne için bu şekilde konuşuyorsun?

Bir şeyler söyleyen bu kişilerin, bu soruya nasıl bir cevap vereceğini gerçekten merak etmekteyim. Fakat bundan daha çok, bir Müslüman bu soruyu nasıl cevaplamalıdır? Yani bu soruya cevabında Müslümanı başkalarından ayıran şey ne olmalıdır? Elbette bir Müslüman kelime-i tevhid’de ifadesini bulan Allah’tan başka tapınılacak bir varlık olmadığını ikrar ettiği için, ancak Allah adına konuşabilir ve sırf Allah rızası için eylemde bulunabilir. Bu yüzden bir Müslümanın elbette bu soruya cevap verirken, "Ben Allah adına böyle konuşuyorum ve işlerimde Allah’ın rızasını kazanmayı umuyorum" demesini bekleriz. Çünkü Müslümanın yaptığı her işe ve söylediği her söze Allah’ın adıyla başlamak gibi bir ayrımı vardır. İşe ve de söze "Allah’ın adıyla" başlamakla Allah’tan başka hiç kimse adına konuşmadığımızı ve sadece Allah’ın rızası için eylemde bulunduğumuzu belirtmiş oluruz. Ancak yukarıda örneğini verdiğimiz gibi şu da ileri sürülebilir ki, Allah’ın adıyla başlayan her söz hak mıdır, yada bir işe Allah’ın adıyla başlamakla o iş meşrulaşmış mı olur? Nitekim söze Allah’ın adıyla başlayarak hiç de Allah adına konuşmayan ve İslam’da olmayan nice hurafeyi, batıl itikadı Müslüman topluma yerleştirmeye çalışan insanlar olabilir. Yine bir işe besmeleyle başlayarak Kur’an’ın ölçülerine taban tabana zıt bir eylemi Müslüman toplumda gelenek haline getirmeye çalışanlar olabilir. Eğer bir sözün ya da bir eylemin besmeleyle başlamasını o sözün hakikat olduğunun ölçüsü olarak alırsak, bu gibi kimselerin tuzağına düşmüş oluruz. Ayrıca iyi niyetli de olsa besmele ile başlamasına rağmen gerek bilgi noksanlığı yüzünden gerekse de arzu ve hevasının üzerindeki iktidarı ile bâtıl söz söyleyen ve kötü eylemlerde bulunan nice insan vardır.

Bu haklı itiraza karşı,  bir sözün ancak Allah’ın adıyla başlayan ve hak olduğunda şüphe olmayan Kur’an-ı Kerim’e uygun olduğu ölçüde gerçekten Allah’ın adıyla söylenmiş olabileceğini söyleyerek cevap vermek isterim. Başka hiçbir ölçü, bir sözü ya da işi, Allah için ve Allah’a inanan Müslümanlar için değerli kılamaz.

Bununla birlikte, Allah’ın adıyla olmamasına rağmen insanlığa faydalı olan sözler ve işler için ne demeli? Sözgelimi insanlık için hayli faydalı bir çok bilimsel ve teknolojik buluş Müslüman dahi olmayan insanlar tarafından ortaya konulmuştur. Sırf Allah’ın adıyla söylenmedi yada yapılmadı diye tüm bu faydalı şeyleri ret mi etmeliyiz? Elbette böyle bir genelleme yanlış olur, ancak şunu da belirtmek gerekir ki tüm bunlara karşı şüpheyle yaklaşabilir ve faydaları olmakla birlikte pek çok zararı da beraberlerinde getirdikleri gerçeğini de ihmal edemeyiz. Şöyle ki, günümüz bilim ve teknolojisinin görünüşte insan hayatını rahata kavuşturmasının yanısıra bedeni âtıl bırakan ve zihinleri tahrif eden bir yapısı olduğu da kuşku götürmez. Her şeyden önemlisi, tüm bu bilimsel ve teknolojik gelişmeler ne adına ve ne için yapılmaktadır? Sermaye birikimine yol açmak, insanları daha fazla sömürmek, haktan ve adaletten yoksun düzenini herkese zorla kabul ettirmek amacıyla yürütülen silah teknolojisindeki çalışmalara bu açıdan bakmakta yarar vardır.

Bununla birlikte Allah’ın, "Allah’tan başkası için kesilen hayvanın etini" yasaklamış olduğunu  göz önüne alacak olursak, işlerin ve sözlerin değerini belirleyen biricik ölçütün Allah’ın adıyla yapılması olduğunu da söyleyebiliriz. Nitekim fiziksel anlamda Allah’ın adıyla kesilen hayvanla başkası adına kesilen hayvan arasında hiçbir fark yoktur. Hatta ikincisi sağlık açısından daha faydalı da olabilir. Fakat bu faydalılığı, ona hiçbir değer kazandırmaz.

 Bilakis değerli olan ve putların pisliği kendisine bulaşmamış olan birincisidir.

Keza, Yüce Allah İbrahim sûresinde, Rablerini inkar edenlerin işlerini (amellerini) "fırtınalı bir günde rüzgarın sertçe savurduğu küle" benzetir ve "inkarcıların kazandıklarından hiçbir şey elde edemeyeceklerini" söyler.  Yine Nur sûresinde Allah ilkin,  inkarcıların işlerini "engin çöllerdeki seraba" benzetir; "susayan kimse onu su sanır, fakat oraya geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulur ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir."  Daha sonra da Allah, yine o inkarcıların işlerini, "derin bir denizin karanlıklarına" benzetir; öyle bir karanlık ki, "onu üstüste dalgalar ve dalgalar üstünde bulutlar örter, Karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzattığı zaman onu bile göremez. Allah’ın ışık (nur) vermediği kimsenin ışığı olmaz." Tüm bu benzetmeler bize şunu açıkça göstermektedir ki, bütün işler ancak Allah’a imanla değer kazanır. Günümüzde batının bilim ve teknolojisi bize iyi ve faydalı görünebilir; ancak bunun bir serap, karanlıklar içinde bir karanlık ve  fırtınalı bir günde rüzgarın savuracağı kül olduğunu fark etmemiz, bütün işlerin sonunun Allah’a ulaşacağının bilincinde olmamız gerekmektedir.

Tüm bunlardan daha da önemlisi, söze ya da işe Allah’ın adıyla başlamakla bu sözü ya da işi dine dayandırmış oluruz ve hiçbir meşrû şeyin dindışı olmadığını ifade etmiş oluruz. Bu yüzden bir Müslümanın besmeleyle söze ve işe başlaması, onun oturmasını, kalkmasını, yatmasını, yemesi ve içmesini, konuşmasını ve her türlü eylemini bir ibadet haline getirir. Elbette bu durum, Allah’ın helal kıldığı şeyler ve onun Kur’an-ı Kerim’de insanlara bir hidayet olarak sunduğu ölçüler doğrultusundadır. Aksi durumda Allah adına günah işlemek dini alaya ve hafife almaktan ve inkarcılığın bir türü olmaktan  başka bir şey değildir. Bu yüzden, söze ve işe Allah adına başlamak Kur’an bilgisini şart koşar. 

Sonuç olarak, şu subjektif bakışaçısı hak ile batılı birbirinden ayırmada bizi bir noktaya götürebilir: Bir söz Allah adına söylendiği ve bir iş Allah rızası için yapıldığı ölçüde değer kazanır. Söze ya da eyleme değer kazandıran şey, sağladığı yarar veya çıkar, zevk veya memnuniyet, haz veya hoşnutluk değil, Allah’ın rızasıdır. Bu yüzden bir Müslümanın okuduklarında, dinlediklerinde, izlediklerinde ve bizzat kendisinin yaptıklarında sorgulaması gereken şey, bunların kimin ya da neyin adına yapıldığıdır. Özellikle her şeyin birbiri içine girdiği günümüzde oldukça zor olan bu uğraş neticesinde basiret dediğimiz, dünyayı hakikî veçhesiyle görme sağlanacaktır. Çünkü sadece Allah’ın adıyla, dünyayı hakikat üzere görmek mümkündür.

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...