Günümüz
dünyasında doğru olduğunu iddia eden o kadar çok "bilgi", o kadar çok
"söz" ve o kadar çok "eylem" var ki hangisinin gerçekten doğru olduğunu
anlamakta zorluk çekmemek elde değil. Her şey birbirinin içine girmiş
bir halde. Birbirine zıt olan fikirler aynı potada eriyor. Birbirine zıt
olan davranışlar "hoşgörü" kisvesinin altında bir arada bulunabiliyor.
Objektif bir bakışla baktığımızda "yanlış" diyebileceğimiz hiçbir bilgi
ve "kötü" diyebileceğimiz ya da hoş göremeyeceğimiz hiçbir eylem yok.
Bu
objektif bakışın aslında bizi kör ettiğinin farkına varmakla önemli bir
dönemece gelmiş oluruz. Bu körlük, herkese hak vermenin beraberinde
getirdiği haksızlığa benzeyen, her bilgiye doğru olarak, her eyleme de
hoş görü ile bakmanın beraberinde getirdiği bir körlüktür. Bu yüzden
subjektif bir bakışa sahip olma gereğini duyarak objektif bakış açımızı
bir kenara bırakıp, ilkin, kimin ne dediğinden daha çok ne adına
konuştuğuna ve ne yaptığından daha çok ne için yaptığına dikkatimizi
çevirelim. Belki bu şekilde doğru ile yanlışı, ya da daha doğru bir
tabirle hak ile batılı birbirinden ayırma gücüne sahip olabiliriz.
Sözgelimi Amerika, Irak’a özgürlük getirmek için bu topraklara geldiğini
ileri sürdü. Gerçekten, Irak’ın işgal öncesi durumuna bakarsak bir
diktatörün elinde oyuncak olmuş bir halkı görürüz ve Amerika’nın
sözlerinin doğru, yaptıklarının da haklı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak
Amerika gerçekten özgürlük adına mı oraya gitti, yoksa başka bir şey
adına mı? Neticede Napolyon da Cezayir’i sözde özgürlük adına işgal
etmişti. Ya da daha somut bir örnek olmak üzere, farz edelim ki "A"
şahsına bir suç isnat edildi ve çıktığı mahkemede adaletten söz ediyor
ve adalet hakkında gerçekten doğru sözler söylüyor. Adama hak vermemek
mümkün değil; ama istediği adalet, kendi adına bir adalet mi, yoksa
herkes adına bir adalet mi? Eğer herkes adına adalet istiyorsa neden
şimdiye kadar sustu da, şimdi konuşuyor? Yine farz edelim ki "B" şahsı
televizyona çıktı ve Türkiye’de bir takım sosyal, siyasal ve ekonomik
reformların yapılması gerektiğinden söz ediyor; ciddiyetle dinliyoruz ve
söylediklerinin pek çoğuna hak veriyoruz. Ama mesele burada bitmiyor. Bu
şahıs kimin adına bunları söylüyor? Gerçekten kendi ülkesi adına mı,
yoksa Amerika, İran, İsrail, Rusya, Fransa ya da başka bir ülke adına
mı? Yine farz edelim ki "C" şahsı da Allah adına söze başlayarak ve
amacının sadece Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu ileri sürerek doğru
olduğundan kuşku dahi duymadığımız ayetler ve hadisler de sözlerini
süsleyerek bir şeyler söylüyor. Ama bu söylediklerini gerçekten Allah
adına mı söylüyor, yoksa başka şeyler adına mı?
Amacım
hiç kimsenin zihninde şüphe yaratmak değil. Ancak sözgelimi, ülkesi
küfrün işgali altında iken birisi çıkıp Müslüman halkına yeryüzünde,
gökyüzünde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyin Allah’ı tesbih
ettiğinden, namazın ve orucun faziletlerinden, ta’dîl-i erkân ve
Kur’an-ı Kerim’in tilavet üzere nasıl okunması gerektiği gibi konulardan
söz ediyorsa, bu şahsın ne adına konuştuğunun sorgulanması gerektiğini
ifade etmek istiyorum.
Şimdi bu
durumu genelleyelim ve diyelim ki, birileri hep birşeyler söylüyor.
Televizyonlarda, radyolarda, gazetelerde, caddelerde, sokaklarda,
kahvelerde, evlerin içinde ve dışında sürekli konuşuyor. Bu konuşanlara
şunu sormak isterim: Bu senin söylediklerin gerçekten senin özgün
düşüncelerin mi yoksa başkalarına ait olan ve onların çıkarlarına hizmet
eden, sana da senin düşüncelerin izlenimi veren birer kopya düşünce mi?
Sen ne adına ve ne için bu şekilde konuşuyorsun?
Bir
şeyler söyleyen bu kişilerin, bu soruya nasıl bir cevap vereceğini
gerçekten merak etmekteyim. Fakat bundan daha çok, bir Müslüman bu
soruyu nasıl cevaplamalıdır? Yani bu soruya cevabında Müslümanı
başkalarından ayıran şey ne olmalıdır? Elbette bir Müslüman kelime-i
tevhid’de ifadesini bulan Allah’tan başka tapınılacak bir varlık
olmadığını ikrar ettiği için, ancak Allah adına konuşabilir ve sırf
Allah rızası için eylemde bulunabilir. Bu yüzden bir Müslümanın elbette
bu soruya cevap verirken, "Ben Allah adına böyle konuşuyorum ve
işlerimde Allah’ın rızasını kazanmayı umuyorum" demesini bekleriz. Çünkü
Müslümanın yaptığı her işe ve söylediği her söze Allah’ın adıyla
başlamak gibi bir ayrımı vardır. İşe ve de söze "Allah’ın adıyla"
başlamakla Allah’tan başka hiç kimse adına konuşmadığımızı ve sadece
Allah’ın rızası için eylemde bulunduğumuzu belirtmiş oluruz. Ancak
yukarıda örneğini verdiğimiz gibi şu da ileri sürülebilir ki, Allah’ın
adıyla başlayan her söz hak mıdır, yada bir işe Allah’ın adıyla
başlamakla o iş meşrulaşmış mı olur? Nitekim söze Allah’ın adıyla
başlayarak hiç de Allah adına konuşmayan ve İslam’da olmayan nice
hurafeyi, batıl itikadı Müslüman topluma yerleştirmeye çalışan insanlar
olabilir. Yine bir işe besmeleyle başlayarak Kur’an’ın ölçülerine taban
tabana zıt bir eylemi Müslüman toplumda gelenek haline getirmeye
çalışanlar olabilir. Eğer bir sözün ya da bir eylemin besmeleyle
başlamasını o sözün hakikat olduğunun ölçüsü olarak alırsak, bu gibi
kimselerin tuzağına düşmüş oluruz. Ayrıca iyi niyetli de olsa besmele
ile başlamasına rağmen gerek bilgi noksanlığı yüzünden gerekse de arzu
ve hevasının üzerindeki iktidarı ile bâtıl söz söyleyen ve kötü
eylemlerde bulunan nice insan vardır.
Bu haklı
itiraza karşı, bir sözün ancak Allah’ın adıyla başlayan ve hak
olduğunda şüphe olmayan Kur’an-ı Kerim’e uygun olduğu ölçüde gerçekten
Allah’ın adıyla söylenmiş olabileceğini söyleyerek cevap vermek isterim.
Başka hiçbir ölçü, bir sözü ya da işi, Allah için ve Allah’a inanan
Müslümanlar için değerli kılamaz.
Bununla
birlikte, Allah’ın adıyla olmamasına rağmen insanlığa faydalı olan
sözler ve işler için ne demeli? Sözgelimi insanlık için hayli faydalı
bir çok bilimsel ve teknolojik buluş Müslüman dahi olmayan insanlar
tarafından ortaya konulmuştur. Sırf Allah’ın adıyla söylenmedi yada
yapılmadı diye tüm bu faydalı şeyleri ret mi etmeliyiz? Elbette böyle
bir genelleme yanlış olur, ancak şunu da belirtmek gerekir ki tüm
bunlara karşı şüpheyle yaklaşabilir ve faydaları olmakla birlikte pek
çok zararı da beraberlerinde getirdikleri gerçeğini de ihmal edemeyiz.
Şöyle ki, günümüz bilim ve teknolojisinin görünüşte insan hayatını
rahata kavuşturmasının yanısıra bedeni âtıl bırakan ve zihinleri tahrif
eden bir yapısı olduğu da kuşku götürmez. Her şeyden önemlisi, tüm bu
bilimsel ve teknolojik gelişmeler ne adına ve ne için yapılmaktadır?
Sermaye birikimine yol açmak, insanları daha fazla sömürmek, haktan ve
adaletten yoksun düzenini herkese zorla kabul ettirmek amacıyla
yürütülen silah teknolojisindeki çalışmalara bu açıdan bakmakta yarar
vardır.
Bununla
birlikte Allah’ın, "Allah’tan başkası için kesilen hayvanın etini"
yasaklamış olduğunu göz önüne alacak olursak, işlerin ve sözlerin
değerini belirleyen biricik ölçütün Allah’ın adıyla yapılması olduğunu
da söyleyebiliriz. Nitekim fiziksel anlamda Allah’ın adıyla kesilen
hayvanla başkası adına kesilen hayvan arasında hiçbir fark yoktur. Hatta
ikincisi sağlık açısından daha faydalı da olabilir. Fakat bu
faydalılığı, ona hiçbir değer kazandırmaz.
Bilakis
değerli olan ve putların pisliği kendisine bulaşmamış olan birincisidir.
Keza,
Yüce Allah İbrahim sûresinde, Rablerini inkar edenlerin işlerini
(amellerini) "fırtınalı bir günde rüzgarın sertçe savurduğu küle"
benzetir ve "inkarcıların kazandıklarından hiçbir şey elde
edemeyeceklerini" söyler. Yine Nur sûresinde Allah ilkin, inkarcıların
işlerini "engin çöllerdeki seraba" benzetir; "susayan kimse onu su
sanır, fakat oraya geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulur
ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir." Daha sonra da
Allah, yine o inkarcıların işlerini, "derin bir denizin karanlıklarına"
benzetir; öyle bir karanlık ki, "onu üstüste dalgalar ve dalgalar
üstünde bulutlar örter, Karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini
uzattığı zaman onu bile göremez. Allah’ın ışık (nur) vermediği kimsenin
ışığı olmaz." Tüm bu benzetmeler bize şunu açıkça göstermektedir ki,
bütün işler ancak Allah’a imanla değer kazanır. Günümüzde batının bilim
ve teknolojisi bize iyi ve faydalı görünebilir; ancak bunun bir serap,
karanlıklar içinde bir karanlık ve fırtınalı bir günde rüzgarın
savuracağı kül olduğunu fark etmemiz, bütün işlerin sonunun Allah’a
ulaşacağının bilincinde olmamız gerekmektedir.
Tüm
bunlardan daha da önemlisi, söze ya da işe Allah’ın adıyla başlamakla bu
sözü ya da işi dine dayandırmış oluruz ve hiçbir meşrû şeyin dindışı
olmadığını ifade etmiş oluruz. Bu yüzden bir Müslümanın besmeleyle söze
ve işe başlaması, onun oturmasını, kalkmasını, yatmasını, yemesi ve
içmesini, konuşmasını ve her türlü eylemini bir ibadet haline getirir.
Elbette bu durum, Allah’ın helal kıldığı şeyler ve onun Kur’an-ı
Kerim’de insanlara bir hidayet olarak sunduğu ölçüler doğrultusundadır.
Aksi durumda Allah adına günah işlemek dini alaya ve hafife almaktan ve
inkarcılığın bir türü olmaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden, söze
ve işe Allah adına başlamak Kur’an bilgisini şart koşar.
Sonuç
olarak, şu subjektif bakışaçısı hak ile batılı birbirinden ayırmada bizi
bir noktaya götürebilir: Bir söz Allah adına söylendiği ve bir iş Allah
rızası için yapıldığı ölçüde değer kazanır. Söze ya da eyleme değer
kazandıran şey, sağladığı yarar veya çıkar, zevk veya memnuniyet, haz
veya hoşnutluk değil, Allah’ın rızasıdır. Bu yüzden bir Müslümanın
okuduklarında, dinlediklerinde, izlediklerinde ve bizzat kendisinin
yaptıklarında sorgulaması gereken şey, bunların kimin ya da neyin adına
yapıldığıdır. Özellikle her şeyin birbiri içine girdiği günümüzde
oldukça zor olan bu uğraş neticesinde basiret dediğimiz, dünyayı hakikî
veçhesiyle görme sağlanacaktır. Çünkü sadece Allah’ın adıyla, dünyayı
hakikat üzere görmek mümkündür.