Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 309 | Eylül  2004

                   

 

 


  

Türkiye İçin Yeni Bir Dönem Açılıyor (1,2,3)

Graham E. FULLER* / 25,26,27.08.2004 / ZAMAN

Türkiye'nin AB üyeliği isteği, politik ve ekonomik reformların yerine getirilmesi için çok önemli bir teşvik edici manivela etkisi sağladı ve muhtemelen AB içindeki bazı çevrelerde var olan şüpheler gibi Türkiye'nin bir kısmındaki mevcut kötümserliğe rağmen, AB üyeliği gerçekleşecek.

AB'nin genişleme mantığı, ekonomik ve politik açıdan Türkiye'ye nispetle daha az gelişmiş ülkelerin üyeliğine olanak veriyorsa, o zaman Türkiye de eninde sonunda AB üyesi olacaktır. Çok kültürlülük ve küresel tutkuları olan bir Avrupa için, kültürel ya da dinî nedenlerle bir dışlama kesinlikle hoş görülemez.

Bununla birlikte, Türkiye'nin AB üyeliği hususu, AB ve ABD ilişkileri arasındaki gerilime katkıda bulunuyor. Çoğunlukla, Türkiye'nin Ortadoğu'daki güvenilir bir stratejik ortağı olmasında çıkarları bulunan ABD, Türkiye'nin üyeliğini hızlandırmak için sürekli bir biçimde AB'nin başının etini yedi, ancak AB, Müslüman kimliği ve daha fazla sayıda işçinin AB'ye akın edebileceği kalabalık nüfusuyla bir Türk üyeliğinin Avrupa ile nasıl uyumlu hale getirileceği konusundaki şüphelerini sürdürmekte. AB, Amerika'nın kaygılarının, Türkiye'nin ekonomik ve politik açıdan AB'ye etkisi üzerinde fazla kafa yormadan, büyük ölçüde stratejik olduğunun farkında. Buna ek olarak AB aynı zamanda, Türkiye'nin sınırlarını paylaştığı İran, Suriye, Irak ve Kafkasya'daki komşuları tarafından yaratılan sorunların Birlik'i etkilemesi konusunda endişeli. Sonuç olarak AB, muhtemel bir biçimde ABD gücünün hegemonik oyunları içinde bir rakip olmasını engellemek için AB projesini sabote etmesi hususunda kaygı duyuyor. AB, ABD'nin pek çok yeni üye ülkenin, Türkiye de dahil, kültürel homojenliği sulandırarak AB içindeki sorunları şiddetlendirmek için, Birlik'e katılması konusunda ısrar ettiğini seziyor. AB-ABD arasındaki uzun zamandan beri gizli kalan gerilim, ABD içinde neo-muhafazakar ideolojinin yükselişiyle ve onun Irak'taki açık hırsları nedeniyle daha net bir biçimde ortaya çıktı. Avrupa, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in, Irak Savaşı'na destek vermeyen Fransa, Almanya ve Belçika'yı "Yaşlı Avrupa" ve eski Sovyet bloku ülkelerini de "Yeni Avrupa" olarak aşağılayıcı biçimde tanımlamasını zarar verici olarak algıladı.

Avrupa Birliği ve ABD arasında sıkışan Türkiye

Bu noktada, ABD'deki neo-muhafazakar gündem stratejik açıdan kendi bağımsızlığı için AB'yi zayıflatmanın yollarını arayan bir güç olarak görülüyor. Bu bağlamda, Türkiye'nin üyeliği için ABD'nin verdiği destek, AB'nin kurucularını Avrupa merkezli fikirlerine karşı, AB'nin Atlantikçi doğasını güçlendirme çabası olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte, ABD içindeki bazı muhafazakarlar, Avrupa kampına karşı Türkiye'yi kendi yanlarında tutma umuduyla Ankara'nın üyeliğine sıcak bakmıyor.

Türkiye'nin AB üyeliğinin, ABD ile olan yakın ilişkileriyle bağdaşmasının neredeyse imkansız olmasına rağmen, Brüksel ve Washington arasında cereyan eden rekabetin doğası, Türkiye'yi bazı zor seçimler yapmak zorunda bırakacak. Böylesi bir bölünme şimdiden ABD'ye yönelmiş ve AB'ye yönünü çevirmiş Türk politik eliti arasında ortaya çıkmış durumda. Washington'a rotasını çeviren kesim daha çok eski elitten oluşuyor: Washington ile Soğuk Savaş bağları bulunan askerî elit ve Washington'un Türkiye'nin iç reform meselelerine, özellikle de Kürt azınlığın etnik taleplerine uymayı gerektiren hususlara daha az karışacağına inanan kesim. AB yönelimli gruplar ise daha sosyalist ya da anti-emperyalist bir kökten gelen, AB'ye açık olan daha genç bir kuşak, özellikle de Avrupa'da Almanya'ya göç etmiş milyonlarca aileden gelen gençler. Bunlar AB'nin çekiciliğine daha fazla kapılanlar ve Türkiye'ye karşı eski Rusya tehdidinden daha az korkanlar. Her ne kadar Türkiye'nin stratejik konumu ABD ile ilişkileri sürdürmeyi teşvik etse de, AB ile ekonomik bağlar daha fazla büyüyecektir. ABD'ye karşı AB tartışmasının ne kadar şiddetli olacağı, gelecek yıllarda ABD ve AB'nin stratejik çıkarlarının ne keskinlikte birbirinden ayrılacağına bağlı. Benim düşünceme göre, dünya ABD ve AB arasındaki artan keskin ve stratejik çıkar ayrılıklarına sahne olacak ve tüm taraflar bu alandaki değişiklikler konusunda alarmda olmalı ve yol açacağı gerginlikleri azaltmak için çalışmalı.

Türkiye ve Ortadoğu: İlişkilerde yeni dönem

Stratejik açıdan Türkiye, Ortadoğu'nun bir parçası haline geldi. Türkiye'nin bölge ile yeni stratejik ilişkisini tanımlamak, Türkiye'yi kati bir biçimde ilerici ve Batılılaşmış bir ülkeye dönüştürmek için yönünü Batı'ya çeviren Atatürkçülüğün özünü anlamayı gerektiriyor. Atatürkçülerin yarım yüzyıl süren idareleri altında, Türkiye, lafzi anlamda Ortadoğu yokmuş gibi hareket etti. Ülkenin Batı yanlısı politikalarında olduğu gibi, Araplar, Arap dünyası üzerinde Türk hegemonyasını genişlettikleri için ve Birinci Dünya Savaşı'ndaki Arapların Büyük Britanya ile birleşerek Osmanlı İmparatorluğu'na ihaneti nedeniyle, Atatürkçü Türkiye, Arap dünyası ve İslam ile yakın ilişki kurmaktan kaçındı. Uzun süre Türk Dışişleri Bakanlığı, Arapça eğitim almış diplomatlar yetiştirmediği için kendisiyle gurur duydu. Türkiye'nin coğrafi konumu, onun doğu ve güneydeki Arap komşularıyla arasında kötü niyetin beslenmesinde önemli bir rol oynadı. Rusya 500 yıl boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu tehdit eden ve onun yıkılmasında etkin olan önemli bir aktördü. Daha sonra onun devamı olan Sovyetler Birliği, Türkiye'nin bağımsızlığını ve bölgesel bütünlüğünü tehdit etti. Diğer yandan, pek çok Arap devleti Ortadoğu'daki emperyal ve kolonici geçmişi, İsrail devletinin yaratılması ve Sovyetler Birliği'ne, Batı çıkarlarının doğal bir tehdit nedeni olarak bakılması yüzünden Batı'ya karşı öfkeliydi. Bölgesel açıdan, Arap devletlerinin Rusya'dan korkması için pek fazla neden yoktu, çünkü hemhudut değildiler. Oysa Türkiye'nin durumu farklıydı.

Sovyet sonrası dönemde ise Ortadoğu bölgesel istikrarsızlığı nedeniyle dünyadaki stratejik önemi arttı. Türkiye bu dönemde, savunmacı bir soğuklukla soruna yanıt verdi. Aslında, 1970'li yıllardaki petrol patlamasında Türkiye, ekonomik açıdan Suudi Arabistan ve Libya'da en aktif devlet haline geldi ve bu ülkelerde yatırım yaptı. Ancak 1979 yılındaki radikal İslam devriminden sonra Türkiye temel olarak, İran, Irak ve Suriye'den sadece tehdit geleceği hissine kapıldı. İran, Türkiye'ye devrimi ihraç etmenin yollarını ararken, Suriye Fırat Nehri sularının paylaşımı nedeniyle çatıştı ve Kürt azınlığı isyan için kışkırttı. Bu gerçekler, Türkiye'nin yönünü İsrail'e çevirmesine ve son 20 yıl boyunca bu ülke ile yakın ilişkiler kurmasına neden oldu.

* Fuller, Türkiye’de görev yapan CIA’nın istasyon eski şefi. Bu yazı Fuller’in Washington Quarterly’in Yaz 2004 sayısı için yazdığı ‘Türkiye’nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler’ başlıklı 14 sayfalık makalesinin kısa bir özetini içermektedir.

****

Türkiye-İsrail arasındaki ilişkiler 1990ların ortasında en yüksek seviyesine ulaştı. Bu iki ülkenin ilişkileri, İran, Suriye ve Irak'ı stratejik açıdan düşmanca davranışlarını değiştirmeleri için sıkıştırma kabiliyeti temelinde değer buldu.

Ancak son yıllarda bu tablo değişiyor. Son birkaç yıldır Suriye, Türkiye'ye karşı stratejik düşmanlığını değiştirdi ve Türkiye'nin baskısıyla PKK lideri Öcalan'ı sınır dışı etti. Suriye, bölgesel radikalizme olan desteğini çekme ve kendini reforme etme konusunda çok büyük bir baskı altında. Düşman bir Saddam Hüseyin şu an bir tehdit değil Irak’ta. İran da son birkaç on yıldır kendini reforme etme sürecinden geçiyor. Bu üç rejim de, Türkiye için artık çok daha az tehdit unsuru oluşturuyor. Onlardan gelecek bir askerî tehdit, rahat bir biçimde Türk ordusu tarafından bertaraf edilecek durumda.

İronik bir biçimde, ABD'nin direkt ya da dolaylı olarak bu üç Ortadoğu ülkesi tarafından yöneltilen stratejik tehdidi azaltması, bölgede stratejik bir korunma için Türkiye'nin ABD'ye bağımlılık hesaplarını da değiştiriyor. Türkiye, bu üç ülke ile ekonomik çıkarları geliştirerek ve ikili ilişkileri derinleştirerek bağları geliştirme yönünde ilerliyor. Dahası, 1990'ların ortasında doruk noktasına ulaşan Türkiye'nin İsrail ile bağları zayıflıyor. Türkiye, başka yerde bulunmayan İsrail askerî teknolojisinden faydalanmayı sürdürecek ve ABD'de güçlü etkisi bulunan İsrail lobisine kur yapacak. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilemenin başat nedeni, büyük ölçüde AKP hükümetinin İslamcı görüşleri ve Türk kamuoyunun, İsrail'in Likud liderliğinde Filistinlilere karşı yürüttüğü sert politikalara karşı sahip olduğu fikirler. Türkiye'nin şimdi, politik evrimleri karmaşık ve zor bir süreçten geçecek; fakat artık Ankara'nın düşmanı olmaktan uzak bu Müslüman komşularıyla bağımsız ilişkiler kurmak için geçerli ve iyi nedenleri var. Sırasıyla, aynı ülkeler Türkiye'nin İslami köklerini yeniden keşfetmesi ve artan oranda Washington'dan bağımsız olma düşüncesi nedeniyle Türkiye'yi daha yardım edilebilir görüyorlar. Özellikle, Araplar doğruldu ve demokratik bir Türkiye'nin, despot Arap yöneticilerinin cüret edemeyeceği bir biçimde, ABD'nin Irak müdahalesine destek verme konusunda Washington'a hayır diyebileceğinin farkına vardı.

Türkiye'nin daha fazla bağımsızlık doğrultusunda rotasını Washington'dan başka yöne çevirmesi, Arap dünyası ile gelişen ilişkiler, Rusya ile daha önceden ilerletilen bağlar ve daha açık bir biçimde İslami geçmişiyle barışması gibi adımlar, Türkiye'yi şimdiye kadar olduğundan daha fazla Ortadoğu'nun bir parçası yapmaya hizmet edecek. Şimdi, Türkiye'nin görünümü Müslüman devletler için daha sempatik ve onun iç meselelerinde kazandığı muvaffakiyetler daha geniş bir saygı ve sempati ile karşılanıyor, bu durum Türkiye'nin bölgede kısmen bir model olarak hizmet etmesini kolaylaştırıyor.

İdeolojik ve Soğuk Savaş kaygılarının dışında, Türkiye'nin İran, Suriye ve Irak ilişkileri büyük ölçüde Kürt meselesinin etkisinde kaldı. Türkiye'nin, bölgedeki diğer ülkelere oranla sahip olduğu Kürt nüfusu çok daha fazla ve uzun süre topraklarındaki ayrılıkçı Kürt hareketi korkusuyla yaşadı. Türkiye'nin, Suriye, İran ve özellikle de Irak'a karşı politikaları, kendi Kürt problemi doğrultusunda şekillendi. Dahası, Türkiye'nin istikrarsızlaştırılmasını ya da zayıflatılmasını isteyen Büyük Britanya, Rusya, Ermenistan, Yunanistan, İran, Irak ve Suriye gibi ülkeler uzun yıllar boyunca Türkiye'ye karşı Kürt kartını oynadı.

Mutsuz bir Diyarbakır, Türkiye'nin istikrarına yönelik sürekli bir tehdit oluşturuyor ve ülkeyi, düşmanları tarafından yöneltilen dış tehditlere maruz kılıyor. Hoşnut bir Diyarbakır ya da mutlu bir biçimde Türkiye ile entegre olmuş, devletin hizmetlerinden faydalanan bir Kürt nüfusu aslında mevcut dinamiği tersine çevirebilir. Bu senaryoya göre, çok kültürlü, ilerleme merkezli ve Avrupa ile bütünleşmiş demokratik yaşamın hakim olduğu bir Türkiye, tüm Kürtler için bir çekim alanı haline gelirken, diğer üç ülkede hoşnutsuzluk içinde olan Kürt azınlık bu ülkeler için bir tehdit oluşturur hale gelebilir. Son beş yıldır Türkiye, bu yaklaşımın mantıkîliğini kavramaya başladı ve Kürtlerin kültürel korunma, kültürel bağımsızlık, dilsel haklar ve Kürtlerin ayrı bir kimlik olduğu yönündeki talepleri doğrultusunda kayda değer adımlar attı.

Washington'un politikaları, Türkiye'yi ABD kampında tutma arzusu tarafından yönlendirilmeye ve tümüyle ABD'nin bölgedeki çıkarlarına hitap etmesi yönünde devam ederse Türkiye ile arasındaki gerilim artacaktır. Türkiye, giderek ABD'den bağımsız düşünür hale geliyor ve ona duyduğu aşk azalıyor, ayrıca Türkiye iç işlerinde istikrarlı kaldığı sürece, ciddi anlamda Ankara'nın güvenliğini tehdit eden düşmanların varlığı olmayacak.

Washington, Türkiye'nin giderek artan ölçüde kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hizmet etmesi için dizayn edilmiş bir biçimde, Ortadoğu'da güçlü bir rol oynayacağını kabul etmek zorunda. Türkiye'nin son zamanlarda kendi tayin ettiği politikayı ilerletmesi-politik açıdan, komşularıyla politik İslam’ın daha demokratik bir şeklini uygulayan-- uzun vadede ABD'nin vekaleti altında bir dış politika çizgisi belirleyen bir Türkiye'den daha fazla bölgedeki istikrara katkıda bulunacak. Bu çizgisi nedeniyle Türkiye, ABD ile dönemsel bir ihtilaf içine düşecek; fakat bu zarar verici olmak zorunda değil. Açık bir biçimde, daha hegemonik ve tek taraflı Washington politikaları, gerilimin daha da artmasına ve muhtemelen Türkiye'nin kendisini, daha fazla stratejik bağımsızlık çabası veren, AB'ye yakınlaşmış bulmasına neden olacak. Balkanlardan, Ortadoğu'ya ve Kafkaslara kadar tüm bölge ülkelerinde, Türkiye müthiş ilerlemeler kaydediyor ve gelişen demokrasisi içinde komşularıyla ekonomik ilişkilerini artırıyor. Türkiye, İslam dünyası için gerçek bir model olma ve pek çok Müslüman arasında kabul görme yolunda ilerliyor.

* ZAMAN’ın notu: "Dünün özeti: Fuller dün yayınlandığımız yazısında ABD ile AB arasında sıkışan Türkiye’nin Ortadoğu’da sivrilen bir model ülke haline geldiğini, hem AB hem de ABD için stratejik bir konuma yükseldiğini yazmıştı."

*****

Türkiye'nin Batı versiyonlu geçmişi bir mit ise, bununla beraber, bugün iyi haber son yıllarda geçirdiği evrim gerçeği temelinde, Türkiye'nin sonunda bölge için gerçek bir çekim merkezi olma yönünde ilerlemesidir.

Bu yeni model, demokrasi sürecinden ciddi bir biçimde yararlanılmasına dayanıyor; sadece Batılı bir güç olarak değil, aynı zamanda Doğulu bir güç gibi de hareket etme isteği; halk tarafından desteklenen ulusal egemenliğin etkin bir biçimde uygulanması; artık ABD'ye bağımlı olmayan büyük bir bağımsızlık hareketi, ya da dış politika uygulamalarında başka herhangi bir ülkeye bağlı kalmayan, Kürt sorununun çözümüne doğru kayda değer adımlar atan ve bugün Müslüman dünyasının yüz yüze kaldığı sorunu çözme kapasitesi gösteren: politik İslam'ın entegrasyonu ve idare edilmesi.

Her ne kadar Washington'da eski mitsel modeli korumayı umut eden bir kesim bulunsa da Türkiye açısından Avrupa, dünya ve bölge için bundan daha iyi bir model olamazdı. Türkiye'nin stratejik bakış açısını ve politikalarını yönlendirecek çok önemli değişiklikler önümüzdeki yıllarda İslam, Türk milliyetçiliği, onun Avrupa Birliği'ne girişi, bir Ortadoğu ve çok etnikli bir devlet olarak rolü ve onun ABD ile ilişkileri nedeniyle vuku bulacak.

Geleneksel olarak, Türkiye'nin laikliği Batı'nın bu ülke hakkında en çok sevdiği şey. Fakat Türkiye asla gerçek bir laikliğe sahip olmadı. ABD'nin kilise ile devleti birbirinden ayıran ve devletin din işlerinin tamamen dışında kalmasını öngören laikliğinin tersine, Türk laikliği, hemen her aşamada devletin din üzerinde tam hakimiyet kurmasını ve kontrol sağlamasını teşvik etti. 1920'lerde modern Türkiye'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan bu model, laikliğin Fransız versiyonuna dayanıyordu. Bu Fransız modeli, dini küçümseyen Fransız devriminin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Erken Atatürk reformları da İslam'a aynı şekilde muamele etti: Yöneten elitin üyeleri titiz bir biçimde bir dinî inancın kamuoyu önünde açıklanmasından kaçındı. İslam yasaklanmamasına rağmen, devlet tarafından marjinal bir noktaya taşınmak istendi ve dindarlık Orta Anadolu'daki geleneksel düşünceli insanları tanımlayan geride kalmış bir özellik olarak kaldı. Ne kadar cami açılacağına ve başlarında kimin olacağına devlet karar verdi, hatta cuma günleri verilen hutbenin içeriğini bile devlet kaleme aldı. Özellikle Türk ordusu gayretkeş ve kıskanç bir biçimde bu Atatürkçü ideolojinin bekçisi oldu ve örgütlü bir dinî gücün oluşumunu ya da dindar insanların politikaya girmelerini engelleme mücadelesine liderlik etti. Son birkaç on yıldır, demokratikleşmenin artmasıyla birlikte devlet işleri eski haline dönmeye başladı ve iki yıl önce, her ne kadar dindar köklerinin reklamını yapmaktan kaçınsa ve ihtiyatlı olsa da dindar bir parti iktidara geldi.

Türkiye'nin meşhur Batı yanlısı eğilimi gerçekçilik temelinde ilerlemeye başladı, hatta bu yöndeki kararlılık daha da arttı. Türkiye gerçekte, Ankara'nın güçlü bir biçimde NATO'ya sarılmasına neden olacak şekilde, Soğuk Savaş sırasında Sovyet tehdidini karşılamanın stratejik gerekliliği olarak Batı'nın güvenlik garantisini aradı. Yine de Türkiye bir gecede Batılı olmadı. Türk Osmanlı İmparatorluğu coğrafi yakınlığı ve pek çok Batı devleti ile etkileşimi nedeniyle en Batılılaşmış Müslüman devletti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılan son yüzyıl boyunca Türk yönetimli Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında, Türkiye hukuk sistemini, İslamcı ve Batı yasalarını uzlaştırmaya çalışan parlamenter hükümet tarzını benimseyerek ve Batı tarzı eğitim reformları gerçekleştirerek büyük bir liberalleşme ve Batılılaşma sürecinden geçti. Böylece, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yeni Türk Cumhuriyeti'nin Atatürkçü reformları Türkiye'nin Batılılaşma süreci içinde devrimci yeni bir dönemi başlatsa da bu açık bir biçimde ilan edilmedi.

Atatürk'ün 1920'lerde yeni Türkiye'deki dinci güçleri ve prestiji ezmesi ancak 70-80 yıl sonra yavaş yavaş iyileşmeye başlayan sosyal ve psikolojik izler bıraktı. Türk nüfusunun büyük bir çoğunluğu Batı'nın etkisine maruz kalmadı ve böylece Atatürkçü elitin Batı ile bağlarını paylaşmadı. Onlar yeni cumhuriyetin sadık vatandaşları olarak kalmaya devam ederken, dindar kaldılar ve Osmanlı'nın mirası ile gurur duymayı sürdürdüler. Geleneksel Anadolu insanının eğitimden, reformlardan, özelleştirmeden ve daha geniş ekonomik reformlardan faydalanması ve politik, sosyal ve ekonomik arenada aktör olarak sahneye çıkmaları için birkaç kuşak geçmesi gerekti. Yıllar geçtikçe, "Anadolu kaplanları" olarak tanımlanan bu yeni güç, Türkiye'nin İslami mirasını küçümsemeyen, dinî geleneğine saygı duyan politik partileri destekledi.

Bu sürecin doruk noktası, 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) zaferi oldu. Şimdi, kendisini açık bir biçimde "İslami background"dan gelmiş bir parti olarak tanımlayan AKP, halkın desteğiyle ülkedeki iktidar partisi oldu. Benzer şekilde, en geniş halk hareketi olan Nur cemaati (Fethullah Gülen hareketi) aynı geleneksel, apolitik, toleransa dayanan, eğitim, demokrasi ve İslam'ın temel prensipleri üzerinde yükselen sivil toplumdan oluşan köklerden geliyor. Aslında bu iki önemli hareket, modern olma mücadelesi verirken İslami mirasla da barış içinde olan, teknolojiyi temel alan ve İslam kimliğinin bütünüyle kaybolması anlamına gelmediği sürece Avrupa Birliği'ni destekleyen yeni Anadolu ufkunu (elitini) temsil ediyor.

·         ZAMAN’ın notu: "İki günden bu yana CIA Türkiye İstasyonu eski Şefi Graham Fuller’in Washington Quarterly 2004 için kaleme aldığı Türkiye’nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler başlıklı yazısını okuyucularımıza aktarıyoruz. Fuller, hatırlanacağı üzere geride kalan iki günlük yazısında Türkiye’nin AKP iktidarı ile birlikte AB sürecine güçlü ve sağlıklı bir dönüşüm geçirerek girmeye hazır olduğunu belirtiyordu."

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...