Türkiye'nin AB üyeliği isteği, politik ve ekonomik reformların yerine
getirilmesi için çok önemli bir teşvik edici manivela etkisi sağladı ve
muhtemelen AB içindeki bazı çevrelerde var olan şüpheler gibi
Türkiye'nin bir kısmındaki mevcut kötümserliğe rağmen, AB üyeliği
gerçekleşecek.
AB'nin
genişleme mantığı, ekonomik ve politik açıdan Türkiye'ye nispetle daha
az gelişmiş ülkelerin üyeliğine olanak veriyorsa, o zaman Türkiye de
eninde sonunda AB üyesi olacaktır. Çok kültürlülük ve küresel tutkuları
olan bir Avrupa için, kültürel ya da dinî nedenlerle bir dışlama
kesinlikle hoş görülemez.
Bununla
birlikte, Türkiye'nin AB üyeliği hususu, AB ve ABD ilişkileri arasındaki
gerilime katkıda bulunuyor. Çoğunlukla, Türkiye'nin Ortadoğu'daki
güvenilir bir stratejik ortağı olmasında çıkarları bulunan ABD,
Türkiye'nin üyeliğini hızlandırmak için sürekli bir biçimde AB'nin
başının etini yedi, ancak AB, Müslüman kimliği ve daha fazla sayıda
işçinin AB'ye akın edebileceği kalabalık nüfusuyla bir Türk üyeliğinin
Avrupa ile nasıl uyumlu hale getirileceği konusundaki şüphelerini
sürdürmekte. AB, Amerika'nın kaygılarının, Türkiye'nin ekonomik ve
politik açıdan AB'ye etkisi üzerinde fazla kafa yormadan, büyük ölçüde
stratejik olduğunun farkında. Buna ek olarak AB aynı zamanda,
Türkiye'nin sınırlarını paylaştığı İran, Suriye, Irak ve Kafkasya'daki
komşuları tarafından yaratılan sorunların Birlik'i etkilemesi konusunda
endişeli. Sonuç olarak AB, muhtemel bir biçimde ABD gücünün hegemonik
oyunları içinde bir rakip olmasını engellemek için AB projesini sabote
etmesi hususunda kaygı duyuyor. AB, ABD'nin pek çok yeni üye ülkenin,
Türkiye de dahil, kültürel homojenliği sulandırarak AB içindeki
sorunları şiddetlendirmek için, Birlik'e katılması konusunda ısrar
ettiğini seziyor. AB-ABD arasındaki uzun zamandan beri gizli kalan
gerilim, ABD içinde neo-muhafazakar ideolojinin yükselişiyle ve onun
Irak'taki açık hırsları nedeniyle daha net bir biçimde ortaya çıktı.
Avrupa, ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in, Irak Savaşı'na destek
vermeyen Fransa, Almanya ve Belçika'yı "Yaşlı Avrupa" ve eski Sovyet
bloku ülkelerini de "Yeni Avrupa" olarak aşağılayıcı biçimde
tanımlamasını zarar verici olarak algıladı.
Avrupa
Birliği ve ABD arasında sıkışan Türkiye
Bu
noktada, ABD'deki neo-muhafazakar gündem stratejik açıdan kendi
bağımsızlığı için AB'yi zayıflatmanın yollarını arayan bir güç olarak
görülüyor. Bu bağlamda, Türkiye'nin üyeliği için ABD'nin verdiği destek,
AB'nin kurucularını Avrupa merkezli fikirlerine karşı, AB'nin Atlantikçi
doğasını güçlendirme çabası olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte,
ABD içindeki bazı muhafazakarlar, Avrupa kampına karşı Türkiye'yi kendi
yanlarında tutma umuduyla Ankara'nın üyeliğine sıcak bakmıyor.
Türkiye'nin AB üyeliğinin, ABD ile olan yakın ilişkileriyle
bağdaşmasının neredeyse imkansız olmasına rağmen, Brüksel ve Washington
arasında cereyan eden rekabetin doğası, Türkiye'yi bazı zor seçimler
yapmak zorunda bırakacak. Böylesi bir bölünme şimdiden ABD'ye yönelmiş
ve AB'ye yönünü çevirmiş Türk politik eliti arasında ortaya çıkmış
durumda. Washington'a rotasını çeviren kesim daha çok eski elitten
oluşuyor: Washington ile Soğuk Savaş bağları bulunan askerî elit ve
Washington'un Türkiye'nin iç reform meselelerine, özellikle de Kürt
azınlığın etnik taleplerine uymayı gerektiren hususlara daha az
karışacağına inanan kesim. AB yönelimli gruplar ise daha sosyalist ya da
anti-emperyalist bir kökten gelen, AB'ye açık olan daha genç bir kuşak,
özellikle de Avrupa'da Almanya'ya göç etmiş milyonlarca aileden gelen
gençler. Bunlar AB'nin çekiciliğine daha fazla kapılanlar ve Türkiye'ye
karşı eski Rusya tehdidinden daha az korkanlar. Her ne kadar Türkiye'nin
stratejik konumu ABD ile ilişkileri sürdürmeyi teşvik etse de, AB ile
ekonomik bağlar daha fazla büyüyecektir. ABD'ye karşı AB tartışmasının
ne kadar şiddetli olacağı, gelecek yıllarda ABD ve AB'nin stratejik
çıkarlarının ne keskinlikte birbirinden ayrılacağına bağlı. Benim
düşünceme göre, dünya ABD ve AB arasındaki artan keskin ve stratejik
çıkar ayrılıklarına sahne olacak ve tüm taraflar bu alandaki
değişiklikler konusunda alarmda olmalı ve yol açacağı gerginlikleri
azaltmak için çalışmalı.
Türkiye
ve Ortadoğu: İlişkilerde yeni dönem
Stratejik açıdan Türkiye, Ortadoğu'nun bir parçası haline geldi.
Türkiye'nin bölge ile yeni stratejik ilişkisini tanımlamak, Türkiye'yi
kati bir biçimde ilerici ve Batılılaşmış bir ülkeye dönüştürmek için
yönünü Batı'ya çeviren Atatürkçülüğün özünü anlamayı gerektiriyor.
Atatürkçülerin yarım yüzyıl süren idareleri altında, Türkiye, lafzi
anlamda Ortadoğu yokmuş gibi hareket etti. Ülkenin Batı yanlısı
politikalarında olduğu gibi, Araplar, Arap dünyası üzerinde Türk
hegemonyasını genişlettikleri için ve Birinci Dünya Savaşı'ndaki
Arapların Büyük Britanya ile birleşerek Osmanlı İmparatorluğu'na ihaneti
nedeniyle, Atatürkçü Türkiye, Arap dünyası ve İslam ile yakın ilişki
kurmaktan kaçındı. Uzun süre Türk Dışişleri Bakanlığı, Arapça eğitim
almış diplomatlar yetiştirmediği için kendisiyle gurur duydu.
Türkiye'nin coğrafi konumu, onun doğu ve güneydeki Arap komşularıyla
arasında kötü niyetin beslenmesinde önemli bir rol oynadı. Rusya 500 yıl
boyunca Osmanlı İmparatorluğu'nu tehdit eden ve onun yıkılmasında etkin
olan önemli bir aktördü. Daha sonra onun devamı olan Sovyetler Birliği,
Türkiye'nin bağımsızlığını ve bölgesel bütünlüğünü tehdit etti. Diğer
yandan, pek çok Arap devleti Ortadoğu'daki emperyal ve kolonici geçmişi,
İsrail devletinin yaratılması ve Sovyetler Birliği'ne, Batı çıkarlarının
doğal bir tehdit nedeni olarak bakılması yüzünden Batı'ya karşı
öfkeliydi. Bölgesel açıdan, Arap devletlerinin Rusya'dan korkması için
pek fazla neden yoktu, çünkü hemhudut değildiler. Oysa Türkiye'nin
durumu farklıydı.
Sovyet
sonrası dönemde ise Ortadoğu bölgesel istikrarsızlığı nedeniyle
dünyadaki stratejik önemi arttı. Türkiye bu dönemde, savunmacı bir
soğuklukla soruna yanıt verdi. Aslında, 1970'li yıllardaki petrol
patlamasında Türkiye, ekonomik açıdan Suudi Arabistan ve Libya'da en
aktif devlet haline geldi ve bu ülkelerde yatırım yaptı. Ancak 1979
yılındaki radikal İslam devriminden sonra Türkiye temel olarak, İran,
Irak ve Suriye'den sadece tehdit geleceği hissine kapıldı. İran,
Türkiye'ye devrimi ihraç etmenin yollarını ararken, Suriye Fırat Nehri
sularının paylaşımı nedeniyle çatıştı ve Kürt azınlığı isyan için
kışkırttı. Bu gerçekler, Türkiye'nin yönünü İsrail'e çevirmesine ve son
20 yıl boyunca bu ülke ile yakın ilişkiler kurmasına neden oldu.
*
Fuller, Türkiye’de görev yapan CIA’nın istasyon eski şefi. Bu yazı
Fuller’in Washington Quarterly’in Yaz 2004 sayısı için yazdığı
‘Türkiye’nin Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler’ başlıklı 14 sayfalık
makalesinin kısa bir özetini içermektedir.
****
Türkiye-İsrail arasındaki ilişkiler 1990ların ortasında en yüksek
seviyesine ulaştı. Bu iki ülkenin ilişkileri, İran, Suriye ve Irak'ı
stratejik açıdan düşmanca davranışlarını değiştirmeleri için sıkıştırma
kabiliyeti temelinde değer buldu.
Ancak
son yıllarda bu tablo değişiyor. Son birkaç yıldır Suriye, Türkiye'ye
karşı stratejik düşmanlığını değiştirdi ve Türkiye'nin baskısıyla PKK
lideri Öcalan'ı sınır dışı etti. Suriye, bölgesel radikalizme olan
desteğini çekme ve kendini reforme etme konusunda çok büyük bir baskı
altında. Düşman bir Saddam Hüseyin şu an bir tehdit değil Irak’ta. İran
da son birkaç on yıldır kendini reforme etme sürecinden geçiyor. Bu üç
rejim de, Türkiye için artık çok daha az tehdit unsuru oluşturuyor.
Onlardan gelecek bir askerî tehdit, rahat bir biçimde Türk ordusu
tarafından bertaraf edilecek durumda.
İronik
bir biçimde, ABD'nin direkt ya da dolaylı olarak bu üç Ortadoğu ülkesi
tarafından yöneltilen stratejik tehdidi azaltması, bölgede stratejik bir
korunma için Türkiye'nin ABD'ye bağımlılık hesaplarını da değiştiriyor.
Türkiye, bu üç ülke ile ekonomik çıkarları geliştirerek ve ikili
ilişkileri derinleştirerek bağları geliştirme yönünde ilerliyor. Dahası,
1990'ların ortasında doruk noktasına ulaşan Türkiye'nin İsrail ile
bağları zayıflıyor. Türkiye, başka yerde bulunmayan İsrail askerî
teknolojisinden faydalanmayı sürdürecek ve ABD'de güçlü etkisi bulunan
İsrail lobisine kur yapacak. Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilemenin
başat nedeni, büyük ölçüde AKP hükümetinin İslamcı görüşleri ve Türk
kamuoyunun, İsrail'in Likud liderliğinde Filistinlilere karşı yürüttüğü
sert politikalara karşı sahip olduğu fikirler. Türkiye'nin şimdi,
politik evrimleri karmaşık ve zor bir süreçten geçecek; fakat artık
Ankara'nın düşmanı olmaktan uzak bu Müslüman komşularıyla bağımsız
ilişkiler kurmak için geçerli ve iyi nedenleri var. Sırasıyla, aynı
ülkeler Türkiye'nin İslami köklerini yeniden keşfetmesi ve artan oranda
Washington'dan bağımsız olma düşüncesi nedeniyle Türkiye'yi daha yardım
edilebilir görüyorlar. Özellikle, Araplar doğruldu ve demokratik bir
Türkiye'nin, despot Arap yöneticilerinin cüret edemeyeceği bir biçimde,
ABD'nin Irak müdahalesine destek verme konusunda Washington'a hayır
diyebileceğinin farkına vardı.
Türkiye'nin daha fazla bağımsızlık doğrultusunda rotasını Washington'dan
başka yöne çevirmesi, Arap dünyası ile gelişen ilişkiler, Rusya ile daha
önceden ilerletilen bağlar ve daha açık bir biçimde İslami geçmişiyle
barışması gibi adımlar, Türkiye'yi şimdiye kadar olduğundan daha fazla
Ortadoğu'nun bir parçası yapmaya hizmet edecek. Şimdi, Türkiye'nin
görünümü Müslüman devletler için daha sempatik ve onun iç meselelerinde
kazandığı muvaffakiyetler daha geniş bir saygı ve sempati ile
karşılanıyor, bu durum Türkiye'nin bölgede kısmen bir model olarak
hizmet etmesini kolaylaştırıyor.
İdeolojik ve Soğuk Savaş kaygılarının dışında, Türkiye'nin İran, Suriye
ve Irak ilişkileri büyük ölçüde Kürt meselesinin etkisinde kaldı.
Türkiye'nin, bölgedeki diğer ülkelere oranla sahip olduğu Kürt nüfusu
çok daha fazla ve uzun süre topraklarındaki ayrılıkçı Kürt hareketi
korkusuyla yaşadı. Türkiye'nin, Suriye, İran ve özellikle de Irak'a
karşı politikaları, kendi Kürt problemi doğrultusunda şekillendi.
Dahası, Türkiye'nin istikrarsızlaştırılmasını ya da zayıflatılmasını
isteyen Büyük Britanya, Rusya, Ermenistan, Yunanistan, İran, Irak ve
Suriye gibi ülkeler uzun yıllar boyunca Türkiye'ye karşı Kürt kartını
oynadı.
Mutsuz
bir Diyarbakır, Türkiye'nin istikrarına yönelik sürekli bir tehdit
oluşturuyor ve ülkeyi, düşmanları tarafından yöneltilen dış tehditlere
maruz kılıyor. Hoşnut bir Diyarbakır ya da mutlu bir biçimde Türkiye ile
entegre olmuş, devletin hizmetlerinden faydalanan bir Kürt nüfusu
aslında mevcut dinamiği tersine çevirebilir. Bu senaryoya göre, çok
kültürlü, ilerleme merkezli ve Avrupa ile bütünleşmiş demokratik yaşamın
hakim olduğu bir Türkiye, tüm Kürtler için bir çekim alanı haline
gelirken, diğer üç ülkede hoşnutsuzluk içinde olan Kürt azınlık bu
ülkeler için bir tehdit oluşturur hale gelebilir. Son beş yıldır
Türkiye, bu yaklaşımın mantıkîliğini kavramaya başladı ve Kürtlerin
kültürel korunma, kültürel bağımsızlık, dilsel haklar ve Kürtlerin ayrı
bir kimlik olduğu yönündeki talepleri doğrultusunda kayda değer adımlar
attı.
Washington'un politikaları, Türkiye'yi ABD kampında tutma arzusu
tarafından yönlendirilmeye ve tümüyle ABD'nin bölgedeki çıkarlarına
hitap etmesi yönünde devam ederse Türkiye ile arasındaki gerilim
artacaktır. Türkiye, giderek ABD'den bağımsız düşünür hale geliyor ve
ona duyduğu aşk azalıyor, ayrıca Türkiye iç işlerinde istikrarlı kaldığı
sürece, ciddi anlamda Ankara'nın güvenliğini tehdit eden düşmanların
varlığı olmayacak.
Washington, Türkiye'nin giderek artan ölçüde kendi ulusal çıkarları
doğrultusunda hizmet etmesi için dizayn edilmiş bir biçimde, Ortadoğu'da
güçlü bir rol oynayacağını kabul etmek zorunda. Türkiye'nin son
zamanlarda kendi tayin ettiği politikayı ilerletmesi-politik açıdan,
komşularıyla politik İslam’ın daha demokratik bir şeklini uygulayan--
uzun vadede ABD'nin vekaleti altında bir dış politika çizgisi belirleyen
bir Türkiye'den daha fazla bölgedeki istikrara katkıda bulunacak. Bu
çizgisi nedeniyle Türkiye, ABD ile dönemsel bir ihtilaf içine düşecek;
fakat bu zarar verici olmak zorunda değil. Açık bir biçimde, daha
hegemonik ve tek taraflı Washington politikaları, gerilimin daha da
artmasına ve muhtemelen Türkiye'nin kendisini, daha fazla stratejik
bağımsızlık çabası veren, AB'ye yakınlaşmış bulmasına neden olacak.
Balkanlardan, Ortadoğu'ya ve Kafkaslara kadar tüm bölge ülkelerinde,
Türkiye müthiş ilerlemeler kaydediyor ve gelişen demokrasisi içinde
komşularıyla ekonomik ilişkilerini artırıyor. Türkiye, İslam dünyası
için gerçek bir model olma ve pek çok Müslüman arasında kabul görme
yolunda ilerliyor.
*
ZAMAN’ın notu: "Dünün özeti: Fuller dün yayınlandığımız yazısında ABD
ile AB arasında sıkışan Türkiye’nin Ortadoğu’da sivrilen bir model ülke
haline geldiğini, hem AB hem de ABD için stratejik bir konuma
yükseldiğini yazmıştı."
*****
Türkiye'nin Batı versiyonlu geçmişi bir mit ise, bununla beraber, bugün
iyi haber son yıllarda geçirdiği evrim gerçeği temelinde, Türkiye'nin
sonunda bölge için gerçek bir çekim merkezi olma yönünde ilerlemesidir.
Bu yeni
model, demokrasi sürecinden ciddi bir biçimde yararlanılmasına
dayanıyor; sadece Batılı bir güç olarak değil, aynı zamanda Doğulu bir
güç gibi de hareket etme isteği; halk tarafından desteklenen ulusal
egemenliğin etkin bir biçimde uygulanması; artık ABD'ye bağımlı olmayan
büyük bir bağımsızlık hareketi, ya da dış politika uygulamalarında başka
herhangi bir ülkeye bağlı kalmayan, Kürt sorununun çözümüne doğru kayda
değer adımlar atan ve bugün Müslüman dünyasının yüz yüze kaldığı sorunu
çözme kapasitesi gösteren: politik İslam'ın entegrasyonu ve idare
edilmesi.
Her ne
kadar Washington'da eski mitsel modeli korumayı umut eden bir kesim
bulunsa da Türkiye açısından Avrupa, dünya ve bölge için bundan daha iyi
bir model olamazdı. Türkiye'nin stratejik bakış açısını ve
politikalarını yönlendirecek çok önemli değişiklikler önümüzdeki
yıllarda İslam, Türk milliyetçiliği, onun Avrupa Birliği'ne girişi, bir
Ortadoğu ve çok etnikli bir devlet olarak rolü ve onun ABD ile
ilişkileri nedeniyle vuku bulacak.
Geleneksel olarak, Türkiye'nin laikliği Batı'nın bu ülke hakkında en çok
sevdiği şey. Fakat Türkiye asla gerçek bir laikliğe sahip olmadı.
ABD'nin kilise ile devleti birbirinden ayıran ve devletin din işlerinin
tamamen dışında kalmasını öngören laikliğinin tersine, Türk laikliği,
hemen her aşamada devletin din üzerinde tam hakimiyet kurmasını ve
kontrol sağlamasını teşvik etti. 1920'lerde modern Türkiye'nin kurucusu
Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan bu model, laikliğin Fransız
versiyonuna dayanıyordu. Bu Fransız modeli, dini küçümseyen Fransız
devriminin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Erken Atatürk reformları da
İslam'a aynı şekilde muamele etti: Yöneten elitin üyeleri titiz bir
biçimde bir dinî inancın kamuoyu önünde açıklanmasından kaçındı. İslam
yasaklanmamasına rağmen, devlet tarafından marjinal bir noktaya taşınmak
istendi ve dindarlık Orta Anadolu'daki geleneksel düşünceli insanları
tanımlayan geride kalmış bir özellik olarak kaldı. Ne kadar cami
açılacağına ve başlarında kimin olacağına devlet karar verdi, hatta cuma
günleri verilen hutbenin içeriğini bile devlet kaleme aldı. Özellikle
Türk ordusu gayretkeş ve kıskanç bir biçimde bu Atatürkçü ideolojinin
bekçisi oldu ve örgütlü bir dinî gücün oluşumunu ya da dindar insanların
politikaya girmelerini engelleme mücadelesine liderlik etti. Son birkaç
on yıldır, demokratikleşmenin artmasıyla birlikte devlet işleri eski
haline dönmeye başladı ve iki yıl önce, her ne kadar dindar köklerinin
reklamını yapmaktan kaçınsa ve ihtiyatlı olsa da dindar bir parti
iktidara geldi.
Türkiye'nin meşhur Batı yanlısı eğilimi gerçekçilik temelinde ilerlemeye
başladı, hatta bu yöndeki kararlılık daha da arttı. Türkiye gerçekte,
Ankara'nın güçlü bir biçimde NATO'ya sarılmasına neden olacak şekilde,
Soğuk Savaş sırasında Sovyet tehdidini karşılamanın stratejik
gerekliliği olarak Batı'nın güvenlik garantisini aradı. Yine de Türkiye
bir gecede Batılı olmadı. Türk Osmanlı İmparatorluğu coğrafi yakınlığı
ve pek çok Batı devleti ile etkileşimi nedeniyle en Batılılaşmış
Müslüman devletti. Birinci Dünya Savaşı sonrasında yıkılan son yüzyıl
boyunca Türk yönetimli Osmanlı İmparatorluğu yönetimi sırasında, Türkiye
hukuk sistemini, İslamcı ve Batı yasalarını uzlaştırmaya çalışan
parlamenter hükümet tarzını benimseyerek ve Batı tarzı eğitim reformları
gerçekleştirerek büyük bir liberalleşme ve Batılılaşma sürecinden geçti.
Böylece, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yeni Türk Cumhuriyeti'nin
Atatürkçü reformları Türkiye'nin Batılılaşma süreci içinde devrimci yeni
bir dönemi başlatsa da bu açık bir biçimde ilan edilmedi.
Atatürk'ün 1920'lerde yeni Türkiye'deki dinci güçleri ve prestiji ezmesi
ancak 70-80 yıl sonra yavaş yavaş iyileşmeye başlayan sosyal ve
psikolojik izler bıraktı. Türk nüfusunun büyük bir çoğunluğu Batı'nın
etkisine maruz kalmadı ve böylece Atatürkçü elitin Batı ile bağlarını
paylaşmadı. Onlar yeni cumhuriyetin sadık vatandaşları olarak kalmaya
devam ederken, dindar kaldılar ve Osmanlı'nın mirası ile gurur duymayı
sürdürdüler. Geleneksel Anadolu insanının eğitimden, reformlardan,
özelleştirmeden ve daha geniş ekonomik reformlardan faydalanması ve
politik, sosyal ve ekonomik arenada aktör olarak sahneye çıkmaları için
birkaç kuşak geçmesi gerekti. Yıllar geçtikçe, "Anadolu kaplanları"
olarak tanımlanan bu yeni güç, Türkiye'nin İslami mirasını küçümsemeyen,
dinî geleneğine saygı duyan politik partileri destekledi.
Bu
sürecin doruk noktası, 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP)
zaferi oldu. Şimdi, kendisini açık bir biçimde "İslami background"dan
gelmiş bir parti olarak tanımlayan AKP, halkın desteğiyle ülkedeki
iktidar partisi oldu. Benzer şekilde, en geniş halk hareketi olan Nur
cemaati (Fethullah Gülen hareketi) aynı geleneksel, apolitik, toleransa
dayanan, eğitim, demokrasi ve İslam'ın temel prensipleri üzerinde
yükselen sivil toplumdan oluşan köklerden geliyor. Aslında bu iki önemli
hareket, modern olma mücadelesi verirken İslami mirasla da barış içinde
olan, teknolojiyi temel alan ve İslam kimliğinin bütünüyle kaybolması
anlamına gelmediği sürece Avrupa Birliği'ni destekleyen yeni Anadolu
ufkunu (elitini) temsil ediyor.
·
ZAMAN’ın
notu: "İki günden bu yana CIA Türkiye İstasyonu eski Şefi Graham
Fuller’in Washington Quarterly 2004 için kaleme aldığı Türkiye’nin
Stratejik Modeli: Mitler ve Gerçekler başlıklı yazısını okuyucularımıza
aktarıyoruz. Fuller, hatırlanacağı üzere geride kalan iki günlük
yazısında Türkiye’nin AKP iktidarı ile birlikte AB sürecine güçlü ve
sağlıklı bir dönüşüm geçirerek girmeye hazır olduğunu belirtiyordu."