|

Moore Vesilesiyle Yeni Gerçekçilik
Ahmet
İNSEL /04.08.2004 / RADİKAL
ABD'de
belgesel filmler gişe rekorları kırıyor. Sinema çevresi ise "Fahrenheit
9/11", "The Corporation", "The Fog of War/100 Yılın İtirafları", "Super
Size Me", "A Day Without a Mexican" ve diğerleri, sanat mı değil mi diye
tartışıyor.
Michael
Moore'un bu yaz Cannes Film Festivali'nde ödül alan son filmi,
"Fahrenheit 9/11", hem olumlu hem de olumsuz anlamda bir propaganda
şaheseri mi, başarılı bir belgesel film mi yoksa bütün bunları içinde
barındıran, siyaseti taşlama yoluyla yapan yeni kuşak bir militan film
akımının örneği mi? Moore'un tarzından esinlenen bir başka eleştirel
mizahi belgeselden "Super Size Me/Beni Şişmanlat"tan bu sütunlarda
birkaç hafta önce söz etmiştik.
İtalya'da yayımlanan Republicca gazetesinde, Federico Rampini, bu iki
filmin tek başlarına değerlendirilmelerinin yanlış olduğunu, çok güçlü
bir yeni gerçekçilik akımının içinde yer aldıklarını belirten bir yazı
yayımladı. San Fransisco'dan yolladığı yazısında, bu iki filmin dışında,
beklenmedik biçimde sükse yapan başka belgeselleri de tanıtıyor.
Bunlardan birisi, IBM, General Electric, Monsanto ve Pfizer gibi
uluslararası şirketleri konu alan, "The Corporation". Önünde uzun
kuyruklar oluşan bu filmin, büyük şirketlere bireysel ahlak kurallarını
uygulamak gerekse, bütün bu kapitalistlere psikopat cani muamelesi
yapmak lazım geleceğini çok inandırıcı biçimde gözler önüne serdiğini
iddia ediyor Rampini.
Tür
olarak benzeyen bir başka film, "A Day Without a Mexican". Belgeselle
kurmacayı birleştiren bu filmde, Kaliforniya'da yaşayan bütün
Meksikalıları birdenbire yok eden gizemli bir bulutun ardından,
hizmetçi, çöpçü, inşaat işçisi bulamayan zengin beyazların biçare
durumları ele alınıyor. Hastaneler, kreşler kapanmak zorunda kalıyor.
İnsanlar panik halinde toplanan son sebze ve meyveleri satın almak için
dükkânlara koşuyor. Ya da ilk kez zengin hanımefendiler bulaşıklarını,
çamaşırlarını kendileri yıkamak zorunda kalıyorlar. Konu göçmen işçi
konusuna aşina olan Avrupa solu için yeni değil ama ABD'de sınıf
mücadelesinin bir boyutunun beyazlar ve beyaz olmayanlar arasında
sürdüğünü gösteriyor. Kaliforniya eyaletinde nüfusun üçte biri Latin
Amerikalı.
"The Fog
of War/100 Yılın İtirafları" ise Vietnam savaşı sırasında Savunma Bakanı
olan, ondan sonra Dünya Bankası'nın başkanlığını yapan Robert McNamara
ile yapılan uzun bir söyleşi, daha doğrusu onun itiraflarından oluşuyor.
Aylardan beri gösterimde olan bu filmde McNamara'nın insanı dehşet
içinde bırakan şu cümleyi söylediğini aktarıyor Rampini: "Eğer dünyanın
en güçlü ülkesi olmasaydık, kendimizi bir Nuremberg mahkemesinin suçlu
sandalyelerinde bulurduk". Vietnam savaşı için McNamara'nın yaptığı bu
değerlendirme binlerce sayfalık incelemelere bedel.
Sadece
Moore'un filmi değil, bütün bu filmler bugün ABD'de bir belgeselden
beklenmeyecek gişe başarıları elde ediyorlar. Amerikan solu içinde yer
alan bu filmlerin yönetmenlerinin hepsi, Moore gibi çok aktif biçimde
önümüzdeki seçimlerde oğul Bush'un kaybetmesi için siyaset sahnesinde
yer almasalar da, yeni Amerikan sol radikalizminin önde gelen
temsilcileri. Kerry'nin kazanmasından çok, gelecek başkanlık seçimlerini
Bush'un kaybetmesine odaklanmış demeçler veriyor, bazı mitinglere
katılıyorlar. Moore ise, tek başına bir anti-Bush seçim kampanyasını
ulusal planda yürütüyor. Kerry'yi sağa eğilim göstermekle itham etmeyi
ihmal etmeyerek.
Sol
Moore'u tartışıyor
ABD'de
genel olarak sağ basının nefret kustuğu Moore için, sol arasında ise bir
tartışma konusu. Bazı sol düşünürler, Moore'un tehlikeli bir popülist
propaganda geleneği başlattığını, kurmacayla belgeseli karıştıran bu
çarpıcı sinemanın gelecekte tam tersi yönde de etkili biçimde
kullanılabileceğine işaret ediyor. İyi propaganda diye bir şey
olamayacağını, propagandanın iyi niyetle de yapılsa olayları
çarpıttığını, bunun ise gerçek illüzyonu arkasında yapıldığında daha da
tehlikeli olduğunu söylüyorlar. Ayrıca filmi izleyenlerin, zaten bu
konuda kanaat sahibi olmuş kişilerden oluştuğunu, bu nedenle sola seçmen
kazanma kabiliyetinin çok az olduğunu belirtiyorlar.
Moore'un
filmlerinde tüm detayların gerçekliğini ince eleyip sık dokuyan bir
danışman grubu çalışıyor. Yönetmen, daha önceki filmlerindeki yöntemi
izleyerek, edilgin bir belgesel çekme tekniği değil, genellikle çekilen
olayı provoke eden aktif çekimler yapıyor. Bu ise, "Beni Şişmanlat"ta
olduğu gibi, filme bir tür realty show kıvamı veriyor. Hem gerçek hem
değil. Ama bu yeni belgesel film akımının savunduğu bir tarz.
Yaptıklarının propaganda olduğunu saklamadıklarını, buna karşılık egemen
medyada propagandanın dikalası yapılırken buna nesnellik kisvesi
verildiğini, asıl tehlikeli olanın bu olduğunu haklı olarak
belirtiyorlar.
Moore,
"Fahrenheit 9/11"de televizyon haberlerinin çok sık başvurdukları gözü
yaşlı tanıklıklar gibi, insanların bir yay gibi gerilmiş hisleri
üzerinde keman çalma tekniklerine de çekinmeden başvuruyor. Sonuçta
yürütülen bir savaş. Karşı tarafın silahlarının kullanılmaktan
sakınılmadığı, ama bunun bir savaş olduğunun açıkça belirtildiği bir
propaganda mücadelesi bu. Gösteri toplumunu (şimdilik?) can alıcı
yerinden vuruyor. Bu yeni radikalizmin en büyük silahı, gerçek olarak
sunulanın gizli yüzüne ışık tutması. Işık tutmakla yetinmeyip, bu
gerçeği sahneye çıkarması ve oynatması. Kurmacadan belgesele gitmesi.
Cumhuriyetçiler Moore'a karşı
ABD'de
Cumhuriyetçi basın, Moore'un filmi kadar kendisinin de Bush Jr.'ın
seçilmesini tehlike altına atacağını kestirerek, bu kez Moore hakkında
karşı propaganda başlattı. Yönetmenin geçimsiz, son derece egoist bir
kapris kumkuması ve paragöz olduğu, işçi sınıfından gelmekle sürekli
övünmesine rağmen tam bir yeni zengin hayatı yaşadığı, yanında
çalışanların kısa zamanda işi bırakıp kaçtıklarını, tanıklıklarla
anlatan yazılar, Cannes'da filmin ödül almasının hemen ardından basında
yer almaya başladı. Bu, büyük basının alışık olduğu türden, tam bir
sinsi propaganda örneğiydi. Moore'un önayak olduğu yeni radikal
belgeselcilik akımının prestijini magazinel olgularla yıpratmayı
hedefliyor.
Bu
propaganda mücadelesinde, öne çıkan konulardan birisi, bu yeni militan
belgeselcilik akımının ürünlerinin bir sanat eseri sayılıp
sayılmayacakları tartışması. Cannes ödülüyle bu tartışma daha da
canlandı. Siyasal içeriği açık olan bir ürün, aynı zamanda izleyicilerin
tahayyül dünyalarında yankı uyandırdığı, onları etkilediği zaman sanat
eseri tanımına layık değil midir? Böyle bir ürünün sanat eseri olarak
tanımlanmaması gerektiğini iddia edenler, Eisenstein'ın filmlerini de,
sinemacılık yeteneği bir yana, benzer biçimde değerlendiriyorlar.
Sonuçta propaganda yaparak ve bunu gizlemeyerek sanat olur mu olmaz mı
tartışmasına dönüyoruz.
Sanat
veya değil, bu yeni gerçekçilik akımının önümüzdeki dönemde başka
ülkelerde de egemen medyanın ördüğü duvarlarda delikler açmaya
başlamasını dileriz. Ayrıca McNamara'ya yukarıdaki itirafı söyletmek,
bunu kaydetmek ve herkese göstermek, önünde şapka çıkarılacak bir sanat
değil midir? |