Ali
Kırca, başlangıçta "anca beraber, kanca beraber" diyordu. Cem Uzan
önceleri hiç karışmadı.
O
haberleri Ali Kırca kendisi okumayacaktı. "Benim bir ismim var" diyordu.
Ya bizim ismimiz? "Aynı şey değil" diyordu Ali Kırca
Ali
Kırca, "Cem Uzan önüme öyle dosyalar koydu ki, bizim ATV'de bir gün daha
kalmamamız gerekiyor" demişti. Ve o bu yüzden "evet" dediği için Star
yoluna düşmüştük. O dosyada neler vardı? Bilmiyorum. "Sonra"
anlatacaktı. Ama ne o anlattı, ne de benim aklıma sormak geldi. Benim
aklımda bambaşka bir sorun vardı o günlerde. Çünkü, yolculuk, yalnızca
menziliyle değil, "hazırlığıyla" da çok zordu.
Sophie'nin seçimi
Star'a
en fazla 35 kişi gidebilecektik. Bu, bazı arkadaşlarımızı "geride"
bırakmamız anlamına geliyordu. Sophie'nin seçiminden hiç farkı yoktu.
Çocuklarımızdan bazılarını yanımıza alacak, bazılarınıysa belki de
"yalnızlığa" teslim edecektik. Efsane ATV Haber kadrosu, ilk kez o zaman
parçalandı. Sonrasında ise darmadağın oldu. Geride kalanlar, çok haklı
olarak kırıldılar. Ardımızda kırgınlıklar, öfkeler; önümüzdeyse
endişeler ve uzun bir "yapılacaklar" listesi, Star'a gittik. Stüdyonun
bazı rötuşlarla hazırlanması. Yeni grafiklerin tasarımı. ATV Haber'i
anımsatmayacak ama bizi anlatacak yeni bir biçim ve dilin oluşturulması.
Deli gibi koşturuyorduk. O hızlı trafikte, bir de, "küçük bir gerilim"
yaşamıştım. İnsan Kaynakları'ndan, imzalamam için sözleşme getirdiler.
Ancak sözleşme üç yıllıktı. Hayatımda ilk kez bir sözleşmem olacaktı.
Hem de Star'da! Bu yüzden üç yıla itiraz ettim: "Daralırım" dedim, "üç
yıllık imzalamam.." Kızcağız gitti. Bir saat kadar sonra Ali Kırca
odasına çağırdı: "Lütfen, daha ilk günden olay çıkmasın. İmzalayıver şu
sözleşmeyi." "Ali" dedim, "burası Star. Üç yıllığına nasıl bağlarım
kendimi." "Benim sözleşmem de üç yıllık."
"Ama
seninki, seni koruyan özel bir sözleşme. Bize imzalatılansa prototip
sözleşme ve çok ağır hükümleri var." "Olsun. Anca beraber kanca beraber.
Kalırsam nasılsa sorun yok demektir. Gidersem de beraber gideriz." İşte
bu "söz" üzerine, dışarıdaki kızcağız çağrıldı. Ali Kırca'nın odasında
üç yıl için imzayı bastım. Ve yeniden Haber Merkezi'ne, beni bekleyen
işlere döndüm.
Saate
karşı koşuyorduk. Çünkü, Star'da işe 27 Mart günü başlamıştık. Ali Kırca
ise, 2 Nisan'da ekrana çıkacaktı. Kaderin cilvesi, 2 Nisan 2001 günü,
Dinç Bilgin tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ali Kırca da, Star'daki
ilk bülteninde, o haberi sundu. Doğrusu, bu tatsız tesadüfe canı çok
sıkılmıştı. Ve haberin mümkün olduğu kadar düz ve kısa yapılmasını
istedi. "Ayrılır ayrılmaz 'Dinç Bilgin'e vuruyor' izlenimi vermeyelim"
diyordu.
Star'daki ilk haftalar, "boşuna korkmuşuz galiba" dedirtecek kadar iyi
gidiyordu. Cem Uzan hiçbir şeye karışmıyordu. Biz yine kendi üslubumuzda
bültenimizi yapıyorduk. Ve bültenimiz, daha ilk günlerden, haber
bültenleri arasında ilk sıraya oturmuştu. Ama, güzel günler, daha Star'a
geçmeden korktuğumuz gibi, kısa sürdü. 2001 yaz ayları, Uzan grubu için
çok sıcak geçecekti. Doğan grubunun gazetelerinde çeşitli haberler
yayınlanmaya başlamıştı çünkü. Önceleri, aralarında Ali Kırca'nın da
olduğu üst düzey kadro, Cem Uzan'ı, "yanıt vermeme" konusunda ikna etti.
Aslında Cem Uzan'ı tanıyanlar, bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini
biliyordu. O sessizliği bozduğunda neler yapacağını da! Nitekim, bir
süre sonra Cem Uzan harekete geçmeye karar verdi. Bu, sonun
başlangıcıydı.
Ali
Kırca, "cevap haberleri" için, "ne yapalım mecburuz" diyordu. Ama, o
haberleri kendisi okumayacaktı: "Benim bunca yıl koruduğum bir ismim
var." Peki ya bizim ismimiz? "Aynı şey değil" diyordu Ali Kırca.
Tartışma "mecburen" noktalanmıştı. Çünkü herşey zaten kontrolümden
çıkmış durumdaydı.
Cem Uzan
karışıyor
Bir
süre, Ali Kırca gözlerden uzak kaldı. Ama kamera arkasında, her "cevap
haberinin" yazılışına müdahale etti, dikkatle gözden geçirdi, ondan
sonra yayın izni verdi. Fırtına diner gibi olduğunda, ekrandaydı. Tıpkı
o unutulmaz günde, 11 Eylül'de olduğu gibi. Dünya altüst olmuştu. Bizse,
çoktan iki takla bir perende, yerlerdeydik. İpler her geçen gün biraz
daha geriliyordu. Çünkü Cem Uzan, artık Ali Kırca'nın "malum" haberleri
okumamasını, "kendisine karşı bir hareket" olarak düşünmeye başlamıştı.
Bir süre sonra mesajlar sertleşmeye başladı: "Ya okusun ya da gitsin".
Ali Kırca'nınsa ne okumaya niyeti vardı, ne de gitmeye! İşte böyle bir
dönemde, 11 Eylül'le ilgili gelişmeler, bir fırsat gibi göründü. Ali
Kırca, ABD'ye gidip, olayları "oradan" izlemeye, yani hiç değilse bir
süreliğine uzaklaşmaya karar verdi.
Onun
gidişinden bir süre sonra, Cem Uzan cephesinden en korktuğum haber
geldi. "Ekonomik nedenlerle" en az 20 kişinin işten çıkartılmasını
istiyordu. Hemen Ali'ye telefon edip, kötü haberi verdim. Yine, "yapacak
bir şey yok" cevabı aldım. Çekip gitmek geliyordu içimden.. Ama bir
yanda elimi kolumu bağlayan sözleşme vardı; bir yanda da, eğer gidersem
bütün arkadaşlarımın kapının önüne konması ihtimali. Sonunda çaresiz,
bir kez daha Sophie'nin seçimiyle yüzyüze gelecektim.
Önce,
binbir dil dökme ve pazarlıkla, sayıyı azalttım. Ardından, Ülker'le
listeyi önümüze aldık. İsimleri saptamaya başladık. Ne başarıları, ne
ekrana yakışmaları; tek bir kriter vardı seçimimizde: Ailesinin durumu
iyi olanlar ya da eşi çalışanlar listede öncelikliydi. Ekonomik krizin
etkilerini daha atlatamamış, zor durumdaki medyada yeni kapıların
açılmasının zorluğunu biliyorduk. O nedenle, hiç değilse aç
kalmayacağını bildiğimiz arkadaşlarımızı gönderecektik. Onlardan biri
de, yıllarca birlikte çalıştığımız sevgili Nilgün Akay Ertop'tu. Eşi
çalışıyordu, maddi zorluk yaşamayacaklardı. Üstelik hamileydi. Ve bu
süre içinde bebeğiyle ilgilenirdi.
Kötü
haberi Nilgün'e, bir mektup yazarak ben verdim. Beni "affetmese" de,
anlayacağını umduğumu yazdım. Anladı mı, bilmiyorum, ama affetmedi.
Kendince haklıydı da elbette. Benim, bizim haklı olmamızınsa, galiba
hiçbir önemi yoktu. Bizi bir kez daha parçalayan bu fırtınanın
sonrasında Ali Kırca ABD'den döndü. Aynı gün karşısına geçtim ve bir
"muhtıra" da ben verdim: "Eğer hep birlikte başka bir yere geçme
imkanımız yoksa kararını ver. Ya oku ya git. Çünkü bütün bunlar, senin
canını acıtmak için. Her gün çıtayı yükseltecekler. Yarın öbürgün, seni
zorlamak için belki Baki'yi atacaklar.." "Saçmalama" dedi Ali, "Baki'yi
atmaya cesaret edemezler." Oysa, Baki'nin, "iş takibi" yapmadığı için;
iş takibi bir yana, Cem Uzan Ankara'ya gittiği zaman, çağrılmadıkça
ortalara çıkıp kendisini göstermeye çalışmadığı için pek "sempatik"
bulunmadığını biliyordum.
Kırca'ya
öfke
Korktuğum, kısa süre sonra gerçekleşti. Bir gün Baki, İstanbul'a
çağrıldı. Hem de bu konuda bize en ufak bir bilgi bile verilmeden. Ali
hâlâ, "dur bakalım, belki başka bir şey için çağırmışlardır" diyordu
ama, Baki de ben de farkındaydık olacakların. Nitekim, Baki, Genel Müdür
Ufuk İlkiz'in odasına çağrıldı. Ve "güle güle" dendi. O günü asla
unutamam.
Baki,
"beklenen haberle" döndü. İçinde belli ki fırtınalar kopuyordu ama, her
zamanki "beyefendiliğiyle" sükunetini koruyordu. Ali Kırca da, -kendi
ifadesiyle sakinleştirici aldığı için- sakindi. Ama ben, her zamanki
heyecanımla gözyaşlarımı koyuvermiştim. Bir bakıma gıpta ediyordum
Baki'ye. "Kurtulduğu" için. Ali Kırca'ya ise, hiç saklamadığım bir öfke
duyuyordum: Bizi Star'a getirdiği için. Hepimizi o fırtınadan kurtaracak
yolları aramadığı için. Ve belki en çok da, o anda sakin kalabildiği
için..
Benimle
birlikte çalışanlar çok iyi bilir. Yayınla ilgili herhangi bir hatada,
arkadaşımdan tek bir şey beklerdim: En az benim kadar sinirlenip
üzülmesini! Çünkü, bu bence, hatasını yani işini önemsediğini,
umursadığını gösterirdi. O Star günlerindeyse, pek çoğumuz için
sinirlenip üzülecek çok şey vardı. Ali Kırca odasında oturmaya devam
ederken, bizler, onun adının ilk sırada geçtiği künyeyle biten
bültenleri yapıyorduk. Ve bekliyorduk. Tıpkı Ali Kırca gibi!Onun
beklediği her ne idiyse, sonunda o gün geldi ve Ali Kırca gitti.
Hemen
ardından Cem Uzan'ın odasına çağrıldım. Bunu beklediğim için,
çağrılmadan önce editör ve bazı muhabir arkadaşlarımla bir toplantı
yapmıştım. Hemen herkes aynı görüşteydi: Sözleşmelerimiz nedeniyle
Star'da rehin gibiydik. Üstelik, en azından o sıralarda gidecek bir yer
görünmüyordu. Bu yüzden, eğer "kal" denirse kabul etmeyi kararlaştırdık.
Nitekim Cem Uzan, "sizinle ve ekibinizle çalışmak istiyoruz" dedi. "Bir
tek şartla" dedim, "Arkadaşlarım işten çıkartıldı. Baki Şehirlioğlu da,
hiç haketmediği bir tavırla gönderildi. Ve bütün bunlar bizi çok
incitti. Bundan sonra kimsenin atılmayacağı sözünü verirseniz,
çalışırım." "Peki" dedi ve maaşım dahil, başka hiçbir şey konuşmadık. Bu
konuşmayla, Star'da ve hayatımda yeni bir dönem başlıyordu.
Bu yeni
dönemde, Cem Uzan'la aramızda çok ilginç bir ilişki kuruldu. Herkesin
kafasındaki, benim de geçmişte tanık olduğum Cem Uzan'a "yabancı" bir
ilişkiydi bu. Son derece kibar davranıyordu. Haberle ilgili taleplerini
hep, "rica" sözcükleriyle dile getiriyordu. Ben o taleplere karşı
çıktığımda beni sonuna kadar dinliyor ve belki inanması zor ama, kimi
zaman hak da veriyordu.
Yalnızca
bir kez, -amiyane tabiriyle- "fırça" yemiştim.
Bir
akşam, bültenin bitimine az kala telefonum çaldı. Arayan Cem Uzan'dı.
"Ayşenur Hanım, ne zamandan beri Star Haber'de Uzan ailesine
küfrediliyor?" "Anlamadım Cem Bey." "Siz haberleri izlemiyor musunuz!"
"İzliyorum elbette, ama biraz önce süre hesabı yaptığım için
görüntülerine dikkat edemedim." "O zaman Fenerbahçe ile ilgili haberi
izleyip beni arayın." Hemen Fenerbahçe bandını istettim. İzledim.
Aslında sıradan bir haberdi. Ancak prodüktör arkadaşımız, görüntüye
çeşni olsun diye, internetten bir sayfanın çekimini yapmıştı. Cem
Uzan'ın neden sinirlendiği de, o çekime bakar bakmaz anlaşılıyordu.
Çünkü sayfada şu slogan vardı: "Fener'e UZAN'an eller kırılacak."
Yeniden
telefonun başına geçip Cem Uzan'ı aradım. "Cem Bey, söyleyebileceğim bir
şey yok. Çok haklısınız." "Nasıl olmuş peki?"
"Prodüktör kızlarımızdan biri, muhtemelen ne anlama geldiğini bile
farketmeden koymuş görüntüyü." "Kim o?" "Söyleyemem. Haberin sorumlusu
benim çünkü. Sorumluluk da bana ait. Ben de sadece istifamın kabulünü
rica edebilirim." "Estağfurullah Ayşenur Hanım.. Neyse, yarın salim
kafayla konuşuruz bunu." İster inanın, ister inanmayın, konuşma,
neredeyse kelimesi kelimesine böyle geçti. Ve konu kapandı. Sonrasında
da kızdığı zaman kendisi aramadı. Mesajlarını başkaları aracılığıyla
iletti.
Bana
karşı en ilginç tavrıysa, haberlerde "yaylım ateşine" başlanacağı zaman
görevden alınmam, ortalık durulduğundaysa geri dönmem oldu. Kısacası,
Star için "olabilecek en zararsız" bir dönem yaşıyorduk. Cem Uzan
siyasete atılma kararı verip, beni ve diğer yöneticileri Hakan Uzan
"vakasıyla" karşı karşıya bırakıncaya kadar!