Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 309 | Eylül  2004

                   

 

 


  

“Ya Okusun Ya da Gitsin”

Ayşenur ARSLAN / 17.08.2004 / RADİKAL

Ali Kırca, başlangıçta "anca beraber, kanca beraber" diyordu. Cem Uzan önceleri hiç karışmadı.

O haberleri Ali Kırca kendisi okumayacaktı. "Benim bir ismim var" diyordu. Ya bizim ismimiz? "Aynı şey değil" diyordu Ali Kırca

Ali Kırca, "Cem Uzan önüme öyle dosyalar koydu ki, bizim ATV'de bir gün daha kalmamamız gerekiyor" demişti. Ve o bu yüzden "evet" dediği için Star yoluna düşmüştük. O dosyada neler vardı? Bilmiyorum. "Sonra" anlatacaktı. Ama ne o anlattı, ne de benim aklıma sormak geldi. Benim aklımda bambaşka bir sorun vardı o günlerde. Çünkü, yolculuk, yalnızca menziliyle değil, "hazırlığıyla" da çok zordu.

Sophie'nin seçimi

Star'a en fazla 35 kişi gidebilecektik. Bu, bazı arkadaşlarımızı "geride" bırakmamız anlamına geliyordu. Sophie'nin seçiminden hiç farkı yoktu. Çocuklarımızdan bazılarını yanımıza alacak, bazılarınıysa belki de "yalnızlığa" teslim edecektik. Efsane ATV Haber kadrosu, ilk kez o zaman parçalandı. Sonrasında ise darmadağın oldu. Geride kalanlar, çok haklı olarak kırıldılar. Ardımızda kırgınlıklar, öfkeler; önümüzdeyse endişeler ve uzun bir "yapılacaklar" listesi, Star'a gittik. Stüdyonun bazı rötuşlarla hazırlanması. Yeni grafiklerin tasarımı. ATV Haber'i anımsatmayacak ama bizi anlatacak yeni bir biçim ve dilin oluşturulması. Deli gibi koşturuyorduk. O hızlı trafikte, bir de, "küçük bir gerilim" yaşamıştım. İnsan Kaynakları'ndan, imzalamam için sözleşme getirdiler. Ancak sözleşme üç yıllıktı. Hayatımda ilk kez bir sözleşmem olacaktı. Hem de Star'da! Bu yüzden üç yıla itiraz ettim: "Daralırım" dedim, "üç yıllık imzalamam.." Kızcağız gitti. Bir saat kadar sonra Ali Kırca odasına çağırdı: "Lütfen, daha ilk günden olay çıkmasın. İmzalayıver şu sözleşmeyi." "Ali" dedim, "burası Star. Üç yıllığına nasıl bağlarım kendimi." "Benim sözleşmem de üç yıllık."

"Ama seninki, seni koruyan özel bir sözleşme. Bize imzalatılansa prototip sözleşme ve çok ağır hükümleri var." "Olsun. Anca beraber kanca beraber. Kalırsam nasılsa sorun yok demektir. Gidersem de beraber gideriz." İşte bu "söz" üzerine, dışarıdaki kızcağız çağrıldı. Ali Kırca'nın odasında üç yıl için imzayı bastım. Ve yeniden Haber Merkezi'ne, beni bekleyen işlere döndüm.

Saate karşı koşuyorduk. Çünkü, Star'da işe 27 Mart günü başlamıştık. Ali Kırca ise, 2 Nisan'da ekrana çıkacaktı. Kaderin cilvesi, 2 Nisan 2001 günü, Dinç Bilgin tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ali Kırca da, Star'daki ilk bülteninde, o haberi sundu. Doğrusu, bu tatsız tesadüfe canı çok sıkılmıştı. Ve haberin mümkün olduğu kadar düz ve kısa yapılmasını istedi. "Ayrılır ayrılmaz 'Dinç Bilgin'e vuruyor' izlenimi vermeyelim" diyordu.

Star'daki ilk haftalar, "boşuna korkmuşuz galiba" dedirtecek kadar iyi gidiyordu. Cem Uzan hiçbir şeye karışmıyordu. Biz yine kendi üslubumuzda bültenimizi yapıyorduk. Ve bültenimiz, daha ilk günlerden, haber bültenleri arasında ilk sıraya oturmuştu. Ama, güzel günler, daha Star'a geçmeden korktuğumuz gibi, kısa sürdü. 2001 yaz ayları, Uzan grubu için çok sıcak geçecekti. Doğan grubunun gazetelerinde çeşitli haberler yayınlanmaya başlamıştı çünkü. Önceleri, aralarında Ali Kırca'nın da olduğu üst düzey kadro, Cem Uzan'ı, "yanıt vermeme" konusunda ikna etti. Aslında Cem Uzan'ı tanıyanlar, bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini biliyordu. O sessizliği bozduğunda neler yapacağını da! Nitekim, bir süre sonra Cem Uzan harekete geçmeye karar verdi. Bu, sonun başlangıcıydı.

Ali Kırca, "cevap haberleri" için, "ne yapalım mecburuz" diyordu. Ama, o haberleri kendisi okumayacaktı: "Benim bunca yıl koruduğum bir ismim var." Peki ya bizim ismimiz? "Aynı şey değil" diyordu Ali Kırca. Tartışma "mecburen" noktalanmıştı. Çünkü herşey zaten kontrolümden çıkmış durumdaydı.

Cem Uzan karışıyor

Bir süre, Ali Kırca gözlerden uzak kaldı. Ama kamera arkasında, her "cevap haberinin" yazılışına müdahale etti, dikkatle gözden geçirdi, ondan sonra yayın izni verdi. Fırtına diner gibi olduğunda, ekrandaydı. Tıpkı o unutulmaz günde, 11 Eylül'de olduğu gibi. Dünya altüst olmuştu. Bizse, çoktan iki takla bir perende, yerlerdeydik. İpler her geçen gün biraz daha geriliyordu. Çünkü Cem Uzan, artık Ali Kırca'nın "malum" haberleri okumamasını, "kendisine karşı bir hareket" olarak düşünmeye başlamıştı. Bir süre sonra mesajlar sertleşmeye başladı: "Ya okusun ya da gitsin". Ali Kırca'nınsa ne okumaya niyeti vardı, ne de gitmeye! İşte böyle bir dönemde, 11 Eylül'le ilgili gelişmeler, bir fırsat gibi göründü. Ali Kırca, ABD'ye gidip, olayları "oradan" izlemeye, yani hiç değilse bir süreliğine uzaklaşmaya karar verdi.

Onun gidişinden bir süre sonra, Cem Uzan cephesinden en korktuğum haber geldi. "Ekonomik nedenlerle" en az 20 kişinin işten çıkartılmasını istiyordu. Hemen Ali'ye telefon edip, kötü haberi verdim. Yine, "yapacak bir şey yok" cevabı aldım. Çekip gitmek geliyordu içimden.. Ama bir yanda elimi kolumu bağlayan sözleşme vardı; bir yanda da, eğer gidersem bütün arkadaşlarımın kapının önüne konması ihtimali. Sonunda çaresiz, bir kez daha Sophie'nin seçimiyle yüzyüze gelecektim.

Önce, binbir dil dökme ve pazarlıkla, sayıyı azalttım. Ardından, Ülker'le listeyi önümüze aldık. İsimleri saptamaya başladık. Ne başarıları, ne ekrana yakışmaları; tek bir kriter vardı seçimimizde: Ailesinin durumu iyi olanlar ya da eşi çalışanlar listede öncelikliydi. Ekonomik krizin etkilerini daha atlatamamış, zor durumdaki medyada yeni kapıların açılmasının zorluğunu biliyorduk. O nedenle, hiç değilse aç kalmayacağını bildiğimiz arkadaşlarımızı gönderecektik. Onlardan biri de, yıllarca birlikte çalıştığımız sevgili Nilgün Akay Ertop'tu. Eşi çalışıyordu, maddi zorluk yaşamayacaklardı. Üstelik hamileydi. Ve bu süre içinde bebeğiyle ilgilenirdi.

Kötü haberi Nilgün'e, bir mektup yazarak ben verdim. Beni "affetmese" de, anlayacağını umduğumu yazdım. Anladı mı, bilmiyorum, ama affetmedi. Kendince haklıydı da elbette. Benim, bizim haklı olmamızınsa, galiba hiçbir önemi yoktu. Bizi bir kez daha parçalayan bu fırtınanın sonrasında Ali Kırca ABD'den döndü. Aynı gün karşısına geçtim ve bir "muhtıra" da ben verdim: "Eğer hep birlikte başka bir yere geçme imkanımız yoksa kararını ver. Ya oku ya git. Çünkü bütün bunlar, senin canını acıtmak için. Her gün çıtayı yükseltecekler. Yarın öbürgün, seni zorlamak için belki Baki'yi atacaklar.." "Saçmalama" dedi Ali, "Baki'yi atmaya cesaret edemezler." Oysa, Baki'nin, "iş takibi" yapmadığı için; iş takibi bir yana, Cem Uzan Ankara'ya gittiği zaman, çağrılmadıkça ortalara çıkıp kendisini göstermeye çalışmadığı için pek "sempatik" bulunmadığını biliyordum.

Kırca'ya öfke

Korktuğum, kısa süre sonra gerçekleşti. Bir gün Baki, İstanbul'a çağrıldı. Hem de bu konuda bize en ufak bir bilgi bile verilmeden. Ali hâlâ, "dur bakalım, belki başka bir şey için çağırmışlardır" diyordu ama, Baki de ben de farkındaydık olacakların. Nitekim, Baki, Genel Müdür Ufuk İlkiz'in odasına çağrıldı. Ve "güle güle" dendi. O günü asla unutamam.

Baki, "beklenen haberle" döndü. İçinde belli ki fırtınalar kopuyordu ama, her zamanki "beyefendiliğiyle" sükunetini koruyordu. Ali Kırca da, -kendi ifadesiyle sakinleştirici aldığı için- sakindi. Ama ben, her zamanki heyecanımla gözyaşlarımı koyuvermiştim. Bir bakıma gıpta ediyordum Baki'ye. "Kurtulduğu" için. Ali Kırca'ya ise, hiç saklamadığım bir öfke duyuyordum: Bizi Star'a getirdiği için. Hepimizi o fırtınadan kurtaracak yolları aramadığı için. Ve belki en çok da, o anda sakin kalabildiği için..

Benimle birlikte çalışanlar çok iyi bilir. Yayınla ilgili herhangi bir hatada, arkadaşımdan tek bir şey beklerdim: En az benim kadar sinirlenip üzülmesini! Çünkü, bu bence, hatasını yani işini önemsediğini, umursadığını gösterirdi. O Star günlerindeyse, pek çoğumuz için sinirlenip üzülecek çok şey vardı. Ali Kırca odasında oturmaya devam ederken, bizler, onun adının ilk sırada geçtiği künyeyle biten bültenleri yapıyorduk. Ve bekliyorduk. Tıpkı Ali Kırca gibi!Onun beklediği her ne idiyse, sonunda o gün geldi ve Ali Kırca gitti.

Hemen ardından Cem Uzan'ın odasına çağrıldım. Bunu beklediğim için, çağrılmadan önce editör ve bazı muhabir arkadaşlarımla bir toplantı yapmıştım. Hemen herkes aynı görüşteydi: Sözleşmelerimiz nedeniyle Star'da rehin gibiydik. Üstelik, en azından o sıralarda gidecek bir yer görünmüyordu. Bu yüzden, eğer "kal" denirse kabul etmeyi kararlaştırdık. Nitekim Cem Uzan, "sizinle ve ekibinizle çalışmak istiyoruz" dedi. "Bir tek şartla" dedim, "Arkadaşlarım işten çıkartıldı. Baki Şehirlioğlu da, hiç haketmediği bir tavırla gönderildi. Ve bütün bunlar bizi çok incitti. Bundan sonra kimsenin atılmayacağı sözünü verirseniz, çalışırım." "Peki" dedi ve maaşım dahil, başka hiçbir şey konuşmadık. Bu konuşmayla, Star'da ve hayatımda yeni bir dönem başlıyordu.

Bu yeni dönemde, Cem Uzan'la aramızda çok ilginç bir ilişki kuruldu. Herkesin kafasındaki, benim de geçmişte tanık olduğum Cem Uzan'a "yabancı" bir ilişkiydi bu. Son derece kibar davranıyordu. Haberle ilgili taleplerini hep, "rica" sözcükleriyle dile getiriyordu. Ben o taleplere karşı çıktığımda beni sonuna kadar dinliyor ve belki inanması zor ama, kimi zaman hak da veriyordu.

Yalnızca bir kez, -amiyane tabiriyle- "fırça" yemiştim.

Bir akşam, bültenin bitimine az kala telefonum çaldı. Arayan Cem Uzan'dı. "Ayşenur Hanım, ne zamandan beri Star Haber'de Uzan ailesine küfrediliyor?" "Anlamadım Cem Bey." "Siz haberleri izlemiyor musunuz!"

"İzliyorum elbette, ama biraz önce süre hesabı yaptığım için görüntülerine dikkat edemedim." "O zaman Fenerbahçe ile ilgili haberi izleyip beni arayın." Hemen Fenerbahçe bandını istettim. İzledim. Aslında sıradan bir haberdi. Ancak prodüktör arkadaşımız, görüntüye çeşni olsun diye, internetten bir sayfanın çekimini yapmıştı. Cem Uzan'ın neden sinirlendiği de, o çekime bakar bakmaz anlaşılıyordu. Çünkü sayfada şu slogan vardı: "Fener'e UZAN'an eller kırılacak."

Yeniden telefonun başına geçip Cem Uzan'ı aradım. "Cem Bey, söyleyebileceğim bir şey yok. Çok haklısınız." "Nasıl olmuş peki?"

"Prodüktör kızlarımızdan biri, muhtemelen ne anlama geldiğini bile farketmeden koymuş görüntüyü." "Kim o?" "Söyleyemem. Haberin sorumlusu benim çünkü. Sorumluluk da bana ait. Ben de sadece istifamın kabulünü rica edebilirim." "Estağfurullah Ayşenur Hanım.. Neyse, yarın salim kafayla konuşuruz bunu." İster inanın, ister inanmayın, konuşma, neredeyse kelimesi kelimesine böyle geçti. Ve konu kapandı. Sonrasında da kızdığı zaman kendisi aramadı. Mesajlarını başkaları aracılığıyla iletti.

Bana karşı en ilginç tavrıysa, haberlerde "yaylım ateşine" başlanacağı zaman görevden alınmam, ortalık durulduğundaysa geri dönmem oldu. Kısacası, Star için "olabilecek en zararsız" bir dönem yaşıyorduk. Cem Uzan siyasete atılma kararı verip, beni ve diğer yöneticileri Hakan Uzan "vakasıyla" karşı karşıya bırakıncaya kadar!

 

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...