|

Bir Yöntem Sorunu Olarak Maslahat
Ramazan YAZÇİÇEK
Giriş
Tevhidîn özü olan "La ilahe illallah" kavramı başta olmak üzere
günümüzde bir çok temel kavram aslî anlamını yitirmiş; gayr-i islâmî,
ircaî anlamlar yüklenmiştir. Aynı kavram ile farklı kasıtların güdülmesi
hemen her dönemde düşün karmaşasının önemli bir sebebi olmuştur. Bunun
özünde bilgi eksikliği vardır. Her ne kadar kasıt ehli sözkonusu olsa da
taklit edenler açısından bu yine böyledir.
Anlam kaymasına uğratılan kavramların en önemlilerinden biri
"maslahat"tır. Bu kavram, zaman içerisinde farklı anlamlarda
kullanılmıştır. Esas itibariyle maslahat muteber olduğu gibi hakkı ve
takvayı hedefleyen pozitif içerikli bir ıstılahtır. Ancak, adına
"maslahat" konularak takınılan çoğu nefsî tavır, İslâm’ı
anlamada/yaşamada en ciddi metodik yanlışlardan biri haline gelmiştir.
Bu olguyu, bir yöntem sorunu çerçevesinde tartışmaya vardıran sebepleri
iki noktada toplayabiliriz: Birincisi, düşünsel bozulmanın beraberinde
ürettiği metoda dair yanlışlıktır. İkincisi ise profan egemen güçlerin
kuşatmasında kalan inananların ‘müslümanca’ yaşamak çabasıyla
ürettikleri samimi ancak yine yanlış çözüm yöntemidir. Bu durum haktan
uzaklaşmanın sonucu sayılabileceği gibi yeni bozulmaların önemli bir
sebebi de görülebilir.
Bu yazımızda, maslahata kısa fıkhî değinilerde bulunmakla birlikte esas
itibariyle yöntem sorunu açısından bakacağız.
Salâh ve Fesad
Maslahat (sa-la-ha), Arapça bir kelime olup, lûgat manası menfaât ve
iyiliğe vasıta olan, sulhün gerektirdiği şey, rahatlık, dine olan
bağlılık demektir. Kur’an’da doğru olan ameller için kullanılır.
Maslahat, mefsedet (fe-se-de)in zıddı bir kavramdır. Onu bu anlam
bütünlüğü içerisinde düşünebiliriz. Mefsedet, fesad kökünden türemiş;
bozgunculuk, haddi tecavüz edip zulmetmek, istikametten sapma, ibadetin
bozulması, ameller için geçersiz olma, hükmü olmama, uygunluktan
uzaklaşma, itidalden çıkma anlamlarına gelir. (Apaydın, 1990; Kerimoğlu,
1990; Ünal, 1990; Apaydın, 1995; Köse, 1991)
"Cümhur-i fukahâ, İslâm hukukunda maslahatın muteber olduğunu ittifakla
kabul eder. Onlara göre nefsî arzunun mahsulü olmayan ve nass’lara
aykırı düşmeyen maslahatla amel etmek gerekir."(Ebu Zehra, 1990: 242;
Zeydan, 1982) Keza maslahatın şer’î bir delile aykırı olmaması, kat’î ve
küllî (umûmî) olması da alimlerimizce şart koşulmuştur (Köse, 1991).
İslâm hukukçuları, bilgi elde etmenin ilk yolunun haber-i sâdık olduğunu
söylemektedirler. Keza Allahü Teâlâ’nın emirleri maslahat’ı kavramamızda
ilk yoldur. O’nun nehiyleri de mefsedet’i gösterir. Gazalî: "Maslahattan
maksat, şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmektir" der.
İlâhi teklife muhatap olan her insan, emrin en yüksek derecesi olan
‘tevhid akidesini’ muhafaza etmek, en şiddetli nehiy olan ‘tağut’a
kulluktan’ da kaçınmak durumundadır. Zira küfür mefsedet hükmündedir.
Mefsedetin izalesi imkân olduğunda her müslümanın üzerine vaciptir.
Tağutî güçlerle savaşmak maslahatın en üst derecesidir. Yine İbn-i
Abidin: "Dinin muhafazası, maslahatların en üstünüdür" hükmünü
zikreder." (Kerimoğlu, 1992).
Maslahat, aynı zamanda meşruiyet sınırları belirlenme zorunluluğu olan
bir ıstılahtır. Aksi taktirde Allah’ın sınırlarının büsbütün ihlâli
sözkonusu olabilir. Zira şer’î hükümlere aykırı olan herhangi bir tavır,
maslahat değil mefsedettir. Bundan ötürü küllî maslahatların cüz’î
maslahatlardan öne alınmasında ilk etapta faydalı gözükenin terki
sanılabilir. Örneğin, gerektiğinde, savaş faydasının hayatta kalma
faydasının önüne alınması gibi (Köse, 1991). Şüphesiz şer’î hükümler
genel anlamda küllî bir maslahat; özel anlamda da her bir meselede cüz’î
bir maslahat içerirler. Şerî yükümlülüklerde, kendisi için meşrû
kılınandan başkasını arayan kimse, şerîata ters düşmüş olur. Çünkü meşrû
kılınan hükümler, sadece maslahatların temini, mefsedetlerin de
uzaklaştırılması için konulmuştur. Şerîata muhalefet edildiği zaman,
muhalif bulunan amellerde maslahatın temininden ya da mefsedetin
uzaklaştırılmasından söz etmek mümkün olmayacaktır (Şâtıbî, 1990:
2/389,334).
İslâm, kulu hevasına uymaktan kurtarmak için gelmiştir. İslâm şerîatı,
Allah’a kulluğun en üst düzeyde gerçekleşmesi için getirdiği hükümler
ile maslahatın teminine yönelmiş; neyin maslahat olduğunu belirlemiş ya
da belirlenmesinde uyulacak kuralları koymuştur. Maslahat, arzu ve
heveslerle belirlenmez. Zira arzu ve heveslere uyulursa yer gök her şey
fesada gider (Erdoğan, 2000: 34).
"Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve
yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi." (Kur’an 23: 71).
Tâkat üstü yükümlülükler (teklîf-i mâ lâ yutâk) şer’an bâtıldır (Şâtıbî,
1990: 2/27). Mükellefin, ikrâh; zorlama, tehdit ve tazyik etme
karşısında istemediğini; tasvip etmediğini yapmak zorunda kalması
mümkün, belki gereklidir. Ancak bunun boyutları, ‘yapılabilirlik’ cevabı
bizatihi muhatabın kendisiyle alakalıdır. Bir insan için ikrah sebebi
bir diğer insana cevaz (ruhsat) olmayabilir. Dolayısıyla mazur muhatap
ilgili mazeretinde fesad ehli sayılmaz. Özürlünün müsadeli hali
sığındığı çözümü esas itibariyle ‘fâsid’ olmaktan çıkarmadığı gibi,
kesinlikle genel bir çözüm kaidesi haline de getirmez. Zarurete dayalı
ruhsatları kullanmak gereklidir. Burada zaruretin sınırının ne/neresi
olduğu cevabı ise faile bırakılmıştır. Bunun sebebi tamamen sıkıntı,
rahatsızlık halidir. Ancak, ara çözüm ile ana/esas çözümü bir birine
karıştırmamak gereklidir. Ara çözüm, sürekli/esas çözüm değildir
(Şâtıbî, 1990: 1/302; Karaman, 2001).
Bu yaklaşım aslında şartların söz konusu olduğu her alan için
geçerlidir. Burada, zaruretle orantılı olması gerekli ruhsat halini
umumileştirmemek, çözüm arayışını ertelememek gerekir. Aksi taktirde
mücadele iptal edilmiş, dolayısıyla gidişat tersine çevrilmiş olunur.
Bu, cevaz olmaktan çıkar, yanlışı mutlaklaştırmak olur ki, bu da dinen
merduttur. Keza zorluk karşısında başvurulan bireysel ruhsatı
umumileştirmek çözümsüzlüğü çözüm sanmaktır, hamhayalliktir. Bu tutum
zaman içerisinde düşünsel tükenişi hızlandırdığı gibi ikiyüzlülük ve
münafıklığı da artırır ve kendiyle çelişik bireyler ortaya çıkarır.
Azimeti tercih ise direnme gücü kazandırır, onurlu bireylerin
yetişmesini sağlar, geleceğe hayırlı bir miras bırakma sermayesi
oluşturur.
Maslahat’tan Mefsedet’e
Açık ve kesin olan nass’ların zıddına veya terkine yönelik tavıra
gelince bu maslahat değildir. Maslahat kavramının asıl manası, şer’î
şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmek iken, günümüzde bu kavram
özellikle hareket fıkhı açısından çarpık ve yanlış bir anlam
yüklenmiştir. Dinin emir ve yasaklarına uysun uymasın menfaât elde
etmek, içinde bulunulan ‘an’ neyi gerektiriyorsa öyle davranmak maslahat
diye algılanır olmuştur. Dolayısıyla kavram aslî anlamını yitirince
ehven-ü şerr’e sığınılır ve oradan da hile-i şer’îye doğar. Bu durum da
maslahatın mefsedete dönüşmesidir. Oysa ki şer’î şerif’te hile olmaz.
Burada da maslahatın anlamı ve hedefleri farklı iken nefsî arzuların
eylemlerine dönüştüğünü görürüz. Bunun bireysel olmaktan çıkartılıp
umumileştirilmesi ise vahametin azametini göstermektedir.
Kur’an’da salah, hakka uyma, tevhidi ikame etme anlamında övülmüşken,
maslahat formunun adeta haktan imtina etme, menfaât elde etme, ‘an’ı
kurtarma anlamında konumlandırıldığı görülür. Keza salah ve fesad
kelimeleri birbirinin zıddıdır. Fesad, bir çok âyette kınanmış, insanın
ve âlemin haktan sapmışlığı, bozulmuşluğu olarak bildirilmiştir. Ancak
zaman içerisinde fesad adeta salah gibi görülmeye başlanılmıştır. Dine
rağmen yapılagelen fasid işlerin adı maslahat konulmuş, müfsidler de
ıslah ediciler olarak görülür olmuştur. Bu arada Allah’ın dosdoğru
yolunun ifsad edilmesine razı olmayan muslihler ise bozguncular, tekere
taş koyucular gibi gösterilmeye çalışılmış; eziyete, ithama maruz
bırakılmışlardır.
Bütün bunlar, dinin, uçları açık bir ideoloji gibi görülmesinden,
üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılmasından kaynaklanmaktadır. Oysaki
din, salt fayda-zarar (çıkar) kriterli değil tamamlanmış emir ve
yasaklar manzumesidir. Tecdide dayalı üretmeler ise öze muhalif olmayan;
özün, yaşamın gerçekliğine dair yorumudur; şartlar ile kayıtlıdır, yani
mutlak değildir.
Şâtıbî, şerîatı tanımlarken şunları söylüyor: "Şerîat, kulun dünya ve
âhiret işlerini en üst düzeyde gerçekleştirebilmesi için gerekli olan
her şeyi getirmiş ve açıklamıştır. Hiç bir yeni olay yoktur ki, şerîatte
ona dair bir hüküm mahalli bulunmasın; bu mümkün değildir. Dolayısıyla
"meskûtun anh" yani hakkında sükût geçilmiş bir şey yoktur." (Şâtıbî,
1990:1/42,165) Demek ki dine rağmen yapılan bir işe, oluşa tavra
maslahat denilemez. Böylesi davranışlar olsa olsa mefsedet olur ki, bu
ise indî görüştür. Böylesi pervasız bir tavır dini tahrife ve de ifsada
kalkışmaktır. Çünkü Allah geçmişin bilgisine sahip olduğu gibi geleceğin
bilgisine de sahiptir. Keza Allah, kıyamete kadar olmuş, olacak her
hususa cevap içeren bir din göndermiştir.
"Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy;
bilmeyenlerin keyfi arzularına uyma." (Kur’an 45:18) "Hakkında bilgin
bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi
ondan sorumludur."(Kur’an 17: 36)
Muaz b. Cebel (r)’ın rivâyet ettiği bir hadiste Allah’ın Rasûlü (s):
"İlim amelin imamıdır, amel ona uyar" buyurulmuştur. Ömer b. Abdulaziz
(r), "Kim ilmi olmadan Allah’a kulluk etmek isterse ifsad ettiği ıslah
edeceğinden daha fazla olur" söylemektedir (İbni Teymiyye, Tarihsiz:
97).
Bir şey hakkında şer’î yasağın bulunmuş olması, o konuda mükellefin bir
maslahatının bulunmamasını gerektirir. Bazen ilk bakışta bir konuda
mükellefin maslahatının bulunabileceği düşünülebilir; ancak iyice
üzerinde durulduğunda öyle olmadığı görülecektir. Buna yeltenen kimse
farklı düşünse bile Allah Teâlâ o şeyde kula yönelik bir maslahat
olmadığını bilir ve o yüzden de onu yasaklar (Şâtıbî, 1990: 1/294).
Peygamberimiz, "Sizi gecesi gündüzü gibi aydın bir yol üzere bıraktım"
(Ebû Davud, Mukaddime) diye buyurmaktadır. Hakkında özel bir delil
bulunmayan maslahat, indî bir görüş mahsulü olup nefsî arzulara dahil
bir şeydir. Keza bir nass’a dayanmaksızın maslahatı delil olarak almak,
şerîat hükümlerinden sıyrılmak ve maslahat adına insanlara zulmetmektir
(Ebu Zehra, 1990: 242). İnsanların dine rağmen izzeti başka yerlerde ve
İslâm’ın hoş görmediği hatta yasakladığı yöntemler ile aramaları gayr-i
islâmîdir. Bu tavır insanı, İslâm’ın gerçekleştirmeyi hedeflediği salaha
değil bilakis fesada götürür. İslâm faydacı (pragmatist) bir mantığı
asla kabul etmez. Bireyine ilkeli olmayı emreder. Faydacı, çıkarcı bir
yaklaşım İslâm’ın izzetiyle örtüşmez. Maslahatı gözetmek, ilkeli
davranmaktır. Bunu insanın sınırlı cephesinde değil, vahyin aydınlığında
aramak ve emredilene uymak gerekir. Kaldı ki aksi tavır dünya ve ahiret
bütünlüğü içerisinde düşünüldüğünde faydadan ziyade birçok zararı
barındırmaktadır.
İnsanın her bir talep ve ihtiyacı İslâmî yaşam çerçevesinde
karşılanmıştır. Can, akıl, nesil, din ve malı koruma maslahatları
bunların başında gelir (Şâtıbî, 1990: 2/9; Ebu Zehra, 1990: 238).
Bunları koruma çabası İslâm’ın hükümleri kapsamında olmalıdır. Nitekim
yaşam zarureti ruhsatları mümkün/gerekli kılarken yaşamı İslâmîleştirmek
ise ertelemeksizin mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
"Yahut ‘Bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda
olurduk’ demeyesiniz diye (Kur’an’ı indirdik). İşte size de Rabbinizden
açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın âyetlerini
yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalimdir! Ayetlerimizden yüz
çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle
cezalandıracağız." (Kur’an 6:157)
"O ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği
emreder, onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helâl, pis
şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir.
O Peygamber’e inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla
birlikte gönderilen nûr’a (Kur’an’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa
erenler onlardır."(Kur’an 7:157)
Şâtıbî maslahatın uygulamasına dair şunları söylemektedir: "Küllî bir
durumla cüz’î bir durum teâruz (zıddiyet) halinde bulunursa, küllî olan
takdim edilir. Kısmî maslahatların ihlâle uğramasıyla âlemdeki nizam
bozulmaz. Cüz’î maslahatın küllî maslahattan öne alınması durumu ise
bunun aksinedir. Çünkü küllî maslahatların ihlâl ve dumûra uğramasıyla
âlemdeki nizam bozulur." (Şâtıbî, 1990: 1/327) Allah, insanın
maslahatının gerçek manada ne olduğunu en iyi bilirken, yine insanın
heva ve hevesiyle işlemiş olduklarında mefsedetin maslahattan fazla
olması da muhakkaktır.
"De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?"(Kur’an 2:140).
"Size ancak az bir bilgi verilmiştir."(Kur’an 17:85) "Allah bilir siz
bilmezsiniz." (Kur’an 24:19) "Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri
görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır." (Kur’an 67:14) "Sizden,
sözü gizleyenle onu açığa vuran, geceleyin gizlenenle gündüzün yürüyen
(onun ilminde) eşittir." (Kur’an 13:10) "Sözünüzü ister gizleyin, ister
açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir." (Kur’an
67:13) "Onlar ancak zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki
kendilerine Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir." (Kur’an 53:23)
Maslahat her zaman faydacı bir kasıtla çıkar elde etmek için başvurulan
bir yöntem olmayabilir. Bazen de, "hamaset duygularına veya davanın
zafer ve yayılmasına duyulan arzulara kapılan davetçiler; şu insan veya
bu unsurları kazanayım diye davadan taviz verme yoluna gitmektedirler.
Gene bu davetçiler aynı noktadan hareketle davetin duyarlı ölçüsüyle hiç
bağdaşmayan ve dosdoğru davet metoduyla hiç uyuşmayan araç ve yöntemlere
de başvurmaktadırlar. Davanın zafer ve yayılmasına duydukları aşırı
hırstır kendilerini bu hale getiren. Davaya maslahat (avantaj)
sağlayayım diye bu duyguya kapılmaktadırlar. Oysa ki davanın gerçek
maslahatı, müstakim çizgiden ayrılmamaktır. Ne az ne de çok
saptırılmadan bu istikameti korumaktır. Sonuç ise, gayba kalmış bir
şeydir. Bunu Allah’tan başka hiç kimse bilmez. Bundan dolayı dava adamı,
bu tür sonuç hesaplarına girişemez. Çünkü davetçinin görevi; davanın,
duyarlı, net ve açık yolunu izlemek ve bu istikametin sonucunu ise
Allah’a havale etmektir. Sonra bu sonucun hayırlı olacağı da
muhakkaktır.
Yüce Allah, resul ve peygamberlerini koruyarak şeytanların; beşerin
fıtrî rağbetleri yoluyla davaya karışmasını önlemiştir (Bak.: Kur’an
22:52-54; 17:73-75). Bundan dolayı masumiyet vasfı bulunmayan diğer
davetçilerin çok (daha) dikkatli olmaları zorunludur. Çünkü işin bu yönü
sonsuz dikkat ve uyarı istemektedir. "Davanın zaferi" veya "dava
maslahatı"na ilişkin olarak duyulan arzuyu fırsat bilen şeytanın bu
boşluktan yararlanarak vesvese salmasına meydan vermemek gerekir.
Davetçinin son derece sakınması gereken nokta budur.
Davanın maslahatı kelimesinin, dava adamlarının sözlüğünden çıkarılması
gerekir. Çünkü bu bir alçalış noktasıdır. Şeytanın baskın yapabileceği
bir noktadır. Şu veya bu şahsın maslahatını koruyayım derken şeytanın
vesvesesine kapı açılır. Bu açıdan bakılırsa, "davanın maslahatı" (yani
davanın çıkarı) meselesi; dava adamlarını peşine takıp davetin
vazgeçilmez metodunu unutturan bir put haline dönüşebilmektedir. Bundan
dolayı davetçinin görevi, dava metodundan ayrılmamak ve doğabileceği
sanılan sonuçlara bakılmadan bu metoda bağlı kalmaktır. Kaldı ki
maslahatın nerede olduğunu en iyi bilen Allah’tır." (Faiz, 1995:
1/306-308)
Müminlerin mücadelesinde vahyin devre dışı bırakılması, esasında
inananların hayat damarının koparılması demektir. Hemen her dönemin
mele’ erki (Bkz.: Kavram, 2004) mücadeleyi sistemin içine çekebilmenin
çabası içinde olmuştur. Oysa İslâm tabiatı itibariyle salt dünyevî olana
muhaliftir ve yöntemi de vahye rağmen belirlenmemiştir. İslâm’ın, islâmî
olmayan metotlarla başarıya ulaşamayacağı ilkesel olarak bildirildiği
gibi bu, tarihsel olarak da test edilmiştir. Farklı yöntemler ile İslâmî
çabaları sistem içine çekme gayreti gösterenler aynı zamanda
Müslümanları sürekli töhmet altında bırakarak, sistemin insanına sunduğu
nimetleri sayıp döker, minnet ile rencide ederler. Ayarttıklarının
burunlarını yere sürte sürte putlarına taptırırken, hem de sistem içine
almış olmanın güvenini yaşarlar. Aldananlar ise şâyet ders almamışlarsa
döner şeytanın aldatmasının adını "davanın maslahatı" koyarlar. Keza
onlar mücadeleyi küfrî yol ve yöntemlerle yapmayı ganimet sayar, her
yönteme mal bulmuş mağribi gibi sarılırlar.
Önceki kavimlerde bu minnet Firavunlar ile ortaya konulmuştur. Onlardan
biri Musa’nın başına şöyle kakmıştı: "Biz seni çocukken himayemize alıp
büyütmedik mi?"(Kur’an 26:18) Musa (s) ise; "O nimet diye başıma
kaktığın ise, (aslında) İsrailoğullarını kendine kul köle
etmendir."(Kur’an 26:22) der. Böylece Musa (s), ilâhî cevabı haykırır;
kafirlerin yüreğinde hasret bırakacak şekilde gerçek
hallerini/niyetlerini de ifşa eder.
İnsanların maslahatları Allah’ın emir ve yasaklarına mutlak itaat
etmektedir. Bu istikamette, gayelerin meşruluğu gerekli olduğu gibi,
gayeyi gerçekleştirecek vasıtanın da meşruluğu şart koşulmuştur.
"İnsanların maslahatı, Allah’ın indirdiğinde, Rasûlü’nün de tebliğ
ettiği gibi O’nun şerîatindedir. Eğer maslahatları, onlara Allah’ın
kendileri için koyduğuna karşı çıkmada görünüyorsa, o zaman onlar
yanılgı içindedirler. Maslahatın Allah’ın teşri ettiğinin dışında bir
şeyde olduğunu iddia eden bir kimse bir an dahi bu din üzere kalamaz, bu
dinin ehlinden olamaz."(Kutup, 1995) Keza İslâm gayeci bir dindir. İslâm
hukukunun değişmeye asla tahammülü olmayan ve evrenselliğini,
ebedîliğini sağlayan hükümleri vardır. İslâm’ın gayeci ruhu bir tarafa
itilerek her değişim ‘değişim’ adına kabullenilirse İslâm hukuku kısa
bir süre sonra "ne hukuku" olduğu bilinmeyen; ilâhî hukuk olmaktan
çıkmış beşerî bir hukuk şeklini almış olacaktır (Erdoğan, 2000: 52).
Anlatmaya çalıştığımız netlik ve kararlılığı Peygamberimizin (s)
örnekliğinde görmek mümkündür. Peygamberî harekete teklif edilen,
makam-mevki, müşriklerle dönüşümlü olarak birbirinin dinine tabiiyyet,
ataların dinini kötülememek, statükonun devamı şartıyla istenilenlerin
söylenilebileceği şeklinde özetleyebileceğimiz avantajlara (!) itibar
edilmediği görülmektedir. Sunulan avantajlar bireysel rahat ve kolaylığı
sağlasa bile bunlar mesajın aslını zayi edici olduğu gerekçesiyle red
edilmiştir.
Mekke’li müşrikler, farklı çözüm önerileriyle sistemin alternatifini
kendi içinden çıkartma hesapları yapıyorlardı. Ancak bu teklifler her
seferinde vahiyle açık ve net olarak reddedilmiştir. Bütün bu önerilere
davanın çıkarı (maslahatı) mantığıyla yaklaşmak yasaklanmıştır. Bu
bağlamda Peygamberimiz (s) birazcık meylediş endişesine karşı şiddetli
tehdid ile korkutuluyordu.
"Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat
etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o
taktirde seni candan dost kabul edeceklerdi. "Eğer seni sebatkâr
kılmasaydık, gerçekten, nerdeyse onlara birazcık meyledecektin." "O
zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat
tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da
bulamazdın."(Kur’an 17:73-75)
"Eğer sana gelen bir ilimden sonra, onların arzularına uyarsan, (işte o
zaman) Allah tarafından senin ne bir dostun ne de koruyucun vardır."
(Kur’an 13:37)
Sözün Özü
Sözün özü, şer’î şerifin gayelerini korumak ve gerçekleştirmek hedefli
olan maslahat, itaâtten kaçışın, heva ve hevesin "meşru"(!) sığınağı
değildir. Küllî asıla muhalif eylem maslahat olamaz. İlâhi teklife
muhatap olan her insan; emrin en yüksek derecesi olan ‘tevhid akidesini’
muhafaza etmek, en şiddetli nehiy sebebi olan ‘tağut’a kulluktan’
kaçınmak zorundadır. Asılda kaybedilenlerin tavizle elde edilenlerden
çok daha fazla olduğu unutulmamalıdır. Şer’î hükümler dikkate alınmadan
salt aklî kıyasla gidilecek olunursa mefsedet kaçınılmazdır. Bu sapmanın
önemli sebebi, Şârîi dikkate almamak ve/veya İslâm’ın bütüncü
özelliğinden uzaklaşmaktır (Yazçiçek, 2004). Müslümanlar rahat yaşamak
için sarf ettikleri mesailerini müslümanca yaşamak için sarf ederlerse
elde edecekleri kaybedeceklerinden fazla olacaktır. Kaldı ki Allah,
neyin kaybedilen neyin de kazanılan olduğunu en iyi bilendir. Hoşumuza
gitmediği halde farz kılınan ameller, sevmediğimiz halde daha hayırlı
olabilirken yine sevdiğimiz halde esasında daha kötü olanların bilgisi
de hep Allah’ın nezdindedir (Bak.: Kur’an 2: 216) Keza temiz şeylerin
helâl pis şeylerin haram kılınmasında (Bkz.: Kur’an 7:157) da hep bu
ilâhî hikmetler vardır. Zira bizim güzel dediklerimizin helâl olmama
ihtimaline karşın Allah’ın helâl dediklerinin güzel olduklarında şüphe
yoktur.
Salâh üzere bir ömür duası ile...
KAYNAKÇA
Apaydın, H. Yunus (1995) T.D.V.İslâm Ansiklopedisi, "Fesad" mad.,
İstanbul: T.D.V.Y.
Apaydın, H. Yunus (1990) Şâmil İslâm Ansiklopedisi, "Fesad" mad.,
İstanbul: Şâmil Yayınları.
Ebu Zehra, M. (1990) İslâm Hukuku Metodolojisi, Çev.: Abdulkadir Şener,
Ankara: Fecr Yay., 5. Baskı.
Erdoğan, Mehmet (2000) İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul:
İFAV. 4. Baskı.
Faiz, Ahmed (1995) Davet Yolu, Çev.: Ubeydullah Dalar, İstanbul: Seçkin
Yayıncılık.
İktibas (2004) "Kavram: Mele", Ankara: s: 305.
İbn Teymiyye, (Tarihsiz) Hapishane Mektupları, Terc.: M. Emin Akın,
Ankara: Birleşik.
Kutup, Seyyid (1995) Yoldaki İşaretler, Çev.: Mustafa Özel, İstanbul:
Özgün Yayıncılık, 6. Baskı.
Karaman, Hayreddin (2001) İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul:
İz Yayıncılık.
Kerimoğlu, Yusuf (1990) Kelimeler Kavramlar I., İstanbul: İnkılâb
Yayınları, 11. Baskı.
Köse, Saffet (1991) Şâmil İslâm Ansiklopedisi, "Maslahat" mad.,
İstanbul: Şâmil Yayınevi.
Ünal, Ali (1990) Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları.
Şâtıbî, (1990) el- Muvâfakât, Çev., Mehmed Erdoğan, İstanbul: İz
Yayınları.
Yazçiçek, Ramazan (2004) İktibas, "İslâma Bütüncü Yaklaşım ya da
Tevhid", Ankara: s: 305.
Zeydan, Abdulkerim (1982) Fıkıh Usulü, Çev.: Ruhi Özcan, Emek
Matbaâcılık, 2. Baskı.
|
 |
|