|

BOP, İslam’ın Pasifize Edilmesini
Esas Alan Bir Proje
Abdurrahman ARSLAN
Cevap 1-
Büyük Ortadoğu Projesi, kanımca Amerika’nın İslam dünyasını küresel
sisteme dahil etme, böylece sisteme karşı muhalefet gücü taşıyan ve
ciddi şekilde muhalefet etmekte olan tek odağın, yani İslam’ın pasifize
edilmesini, zararsız hale getirilmesini esas alan bir proje olma
özelliği taşıyor. Bunun yeryüzünü kendine göre düzenleyerek hegemonyası
altına almakta olan küresel sistemin sahipleri için fazlasıyla önem
taşıdığını söyleyebiliriz. İslam dünyası, yaklaşık bir buçuk milyarlık
nüfusu, en önemlisi, temsil ettiği farklı dünya görüşüyle, bugün her
şeyi kendine benzeterek yutmakta olan küresel sistemin dışında duran;
her türlü teşvik ve aynı nisbette her türlü tehdite rağmen kendi
farklılığına vurgu yaparak ‘içeriye’ girmek istemeyen, yani batılı
kültürel/siyasal hegemonyaya karşı direnme kararlılığı gösteren ve bunun
yanında ‘paradigma dışı’ bir muhalefeti temsil etmesiyle önem taşıyor.
İslam dünyası küresel sistemin dışında, ya da kendi başına
bırakılamayacak kadar bugün önem taşıyor; bu önemi petrol/iktisadi
sebeplerle açıklamanın ise, Müslümanlar için müthiş bir hata olacağını
söyleyebiliriz. Bu yüzden söz konusu olan projenin başlangıç olarak iki
hedefi olduğuna inanıyorum. Bunlar biri, İslam’ın dönüştürülmesi, yani
küresel değerler ve hedeflerle uyumlu hale getirilerek,
Protestanlaştırılmasıdır. Diğeri de Müslüman dünyanın bu temelde,
dolayısıyla küresel değerler ekseninde yeniden düzenlenmeye tabi
tutulmasıdır.
Bu nedenle, kanımca Müslüman dünya, bugün kendi tarihi içinde vuku bulan
ikinci bir düzenleme faaliyetinin ‘nesnesi’ olmakla karşı karşıya
bulunuyor. İlk düzenleme, birinci Dünya Savaşı’yla beraber Müslümanlar
ve onların üzerinde yaşadıkları topraklarla ilgili olmuş; İslam dünyası
siyasal ve coğrafi olarak her biri kendi ırkı için kendine, fakat daha
sonraları açıkça görüleceği gibi asla bulamadığı, bir istikbal/egemenlik
arayan ulus-devletler haline getirilmeleriyle neticelendiğini biliyoruz.
Oysa bugün karşı karşıya bulunduğumuz bu ikinci düzenleme oldukça farklı
bir özellik taşımakta, esas olarak bizzat İslam’ın kendisini hedef
almakta; İslam’ın anlaşılma/yaşanma ve küresel dünyayla uyumuyla
alakalı, geniş kapsamlı amaca sahip bir proje saymamız gerekiyor.
Dolayısıyla bu düzenleme ilkinde olduğu gibi maddi/fiziksel olmaktan
çok, daha soyut ve muhteva ile ilgili bir özellik taşımaktadır.
Aslında İslam’ı ya da Müslümanların İslam’ı yaşama ve düşünme tarzlarını
hedef aldığı halde, bu projenin coğrafi içerikle isimlendirilmesini
kendini masum göstermeye matuf bir çaba olarak görmemiz gerekiyor. Ne
var ki bazı Müslümanların zannettiği gibi bu, asla masum bir proje
değildir; tersine Müslümanların geleceklerini ipotek altına almayı ve
kendine göre yönlendirmeyi esas almıştır. Fakat görünen o ki, bunu
yapabilmesi için önce Müslümanlara bayağı geniş ve ‘yeşili’ bol bir
‘İslami elbise’ dikeceğe benziyor; bunun yanında görünüşte İslami
motifler taşıyan bir hayatı, muhteva olarak modern/postmodern değerleri
temsil edecek şekilde yeniden inşa edeceğe benziyor. Bundan sonra
Müslümanların, bunun aldatıcı yardımıyla öze ait taleplerinden
vazgeçmeleri sağlanmaya çalışılacak, çok önemli asli unsurlar ise asla
işlevsel kılınmayacaktır. Ama Müslümanların bu elbise içinde zihnen ve
amel/hayat pratiği olarak çözülmeye uğrayacağı; İslam formel düzeyde
yaşanırken, aynı zamanda, küresel kültürün kalıpları içinde
süreçlendirilmiş mevcut hayatı onaylayan bir din anlayışı halini alacağı
varsayılmaktadır. İslam dünyasının böyle muhteva olarak derin, fiziksel
olarak geniş kapsamlı bir düzenlemeye tabi tutulma ihtiyacının hasıl
olması, her şeyden evvel bugün dünyanın içinden geçmekte olduğu köklü
değişim ve dönüşümlerle alakalı olduğu kadar, İslam ve İslam dünyasının
küreselleşmeyle olan ilişkisiyle de alakalı bulunmaktadır.
Her şeyi izafi bir temel oturtmak veya her şeye izafi bir içerik katmak
isteyen küresel felsefe ve onun kültürü, kendine ait bir hakikat
anlayışına sahip her düşünceyi, ideolojiyi, dünya görüşünü ya da inanma
biçimini ve tabii ki dini, bugün kendine ve kendi siyasal düzenlemesine
yönelik bir tehdit şeklinde algılamaktadır. Bu yüzden barış ve
güvenliğin nihai kaynağının her hangi bir başka yerde değil, sadece
neoliberal/küresel değerlerde aranması gerektiğine sık sık vurgu
yapmakta; özelde ise İslam ve Müslüman dünyanın bunu onaylamasını
istemektedir. Zira küresel sistem kendi güvenliğini, İslam’ın modern
dünyayı kendine göre düzenleyen sistem ve uygarlıkla veya neoliberal
ideolojiyle uyumunda görmektedir. Bu ideolojiye uyum göstermeyen
herhangi bir şey, potansiyel tehlike, zararsız hale getirilmesi gereken
bir hedef olarak görülmektedir.
Burada, Büyük Ortadoğu Projesi bağlamında söz konusu ettiğimiz
düzenlemenin üç önemli temelde gerçekleştirilmeye çalışılacağı veya bu
düzenlemeye işlerlik kazandırılacağını söyleyebiliriz. Bunları askeri,
iktisadi ve kültürel olarak sınıflandırabiliriz. Projenin askeri yönden
sorumluluğu, görünen o ki, NATO’ya verilecek; gerektiğinde güç kullanımı
NATO kanalıyla meşrulaştırılacaktır. Böylece NATO, İslam dünyasını –daha
önce ‘demir perde’ ülkelerine yapıldığı gibi- kuşatma ve gözetim altında
tutan ve bundan sorumlu olan bir yapıya dönüştürüleceğe benziyor. Zaten
bu durum büyük nisbette bugün dönüştürülmüş sayılır. Projenin iktisadi
yönden finansmanı eğer anlaşma sağlanırsa, ki sağlanacağına kesin
gözüyle bakabiliriz, G-8’ler tarafından karşılanması planlanmakta. Diğer
üçüncüsü, muhtemelen en önemlisi medyanın yükleneceği ve yakın bir
gelecekte de giderek bombardımanı artacak olan görevidir. Bu iletişim
teknolojisinin insan zihninin yeniden şekillendirilmesi hususunda açtığı
yeni imkanlarla ilgilidir. Postmodern kültürün ‘erotizm’ yüklü
özelliğini burada hesaba katmamız lazım. Dolayısıyla kültürel temeldeki
düzenleme, kadın-eksenli yoğun bir medya bombardımanı altında insanlar
–bir süreden beri yapılagelmekte olan- İslam’a karşı şüphe altına
alınacak, Müslümanlar hayat tarzı olarak çözülmeye ve en önemlisi
zihniyet olarak dönüştürülmeye çalışılacağa benziyor. Zaten
Müslümanların giderek yaşadıkları gibi inanmaya başlaması, bu hususun
yabana atılamayacağını gösteriyor, dolayısıyla diğerlerine cesaret
vermektedir diyebiliriz. Son yıllarda medyanın yeni düşünce ve hayat
kategorileri/pratikleri sunarak müthiş bir dönüştürücü güç olduğu artık
biliniyor. Bilhassa 1980’lerden itibaren toplumun modernleşmesi ve
dönüştürülmesi işlevini devletten medyanın devraldığını, bunun da
batı-dışı toplumlarda modernleştirici misyonunu kaybeden devleti
meşruiyet krizine soktuğunu görüyoruz. Bu yüzden kurucu ideolojilerin
içine düştüğü krizi bundan sayabiliriz.
Günümüzde küresel ölçekte bütün toplumlar bulundukları/yaşadıkları
mekanlar içinde/köylerinde iletişim teknolojilerinin aracılığı ile
zihnen dönüştürülmekte; belirli bir düşünce ve hayat tarzını, ona
ilişkin davranış kodlarını kolayca zihinleştirmeleri artık imkan
dahilindedir. Aslında bu yeni durum, yeni bir iktidar ve tahakküm
biçimini temsil etmeye aday olmasıyla, kanımca Müslümanlar tarafından
tahlil edilmeyi bekliyor. Aslında bu sürecin İslam’ı, Müslümanlarda
artık sıkça semptomlarını gördüğümüz Protestanlaşmaya yönelik yeni
kapılar açtığına, bunun ise trajik bir şekilde İslam dünyası için örnek
alınacak bir misyon şeklinde görüldüğüne yaşayarak şahit olmaktayız.
C. 2. Büyük Ortadoğu Projesinin, salt İsrail’in geleceğine
indirgenemeyecek kadar önemli ve geniş çaplı bir proje olduğunu
düşünüyorum. Bu, Batı’nın kendi tarihinde gerçekleşmesi birkaç asır
süren bir tecrübenin İslam dünyasına mümkün olan en kısa zamanda
neticelerini almak üzere uygulanmasıdır. Bu bir dinin bindörtyüz yıllık
tarihi tecrübesine rağmen dönüştürülmesini içeren bir projedir kanımca.
Dolayısıyla bu her şeyden evvel batının kendini güvenceye alma isteğini
yansıtıyor. Bunun yanında İsrail’in en azından bugüne kadar Batı’nın bir
parçası olarak algılandığını biliyoruz. Büyük Ortadoğu Projesi’yle ümit
edilen neticeye varıldığında, bu Batı’nın kurduğu dünya sistemini olduğu
gibi, İsrail’in güvenliğini de elbette ki teminat altına almış
olacaktır. Bu projenin öngördüğü gibi, küresel değerlere göre
Müslümanların elleriyle düzenlenen İslam’ın sistemle uyumlu hale
getirilmesi; hem Birinci Dünya Savaşı’yla beraber gerçekleştirilen ilk
düzenlemeyle İslam dünyasının ‘Ortadoğu’ haline getirilişini –zira bu
isimlendirme İngiltere’ye göre yapılmıştır- meşrulaştıracak, hem de
güvenlik sorunlarının Batı lehine çözüme kavuşturulduğu anlamına
gelecektir. Bu İsrail’in güvenliği için de aynı geçerliliği taşıyor.
Kişisel olarak Anglo-Sakson dünyasının, bugün Avrupa’nın yaptığı gibi,
orta bir gelecekte İsrail’e verdiği desteği çekebileceğini düşünüyorum;
Batı çıkarlarına karşı sonuna kadar muhalefet eden bir zihniyetin sahibi
değil.
C.3. Büyük Ortadoğu Projesi’nin her şeyden evvel iktisadi/siyasal bir
proje olmadığına inanıyorum. Yani uzun bir zamandan beri bir kısım
Müslümanların, Ortadoğu’da cereyan eden hadiseleri, bıkmadan tekrar
ettikleri bir açıklama modeli var: ben buna ‘enerji/petrol paradigması’
diyorum. Bu paradigma klasik emperyalizmi açıklamada kullanılan bir
model olarak, artık günümüzde cereyan eden olayları açıklayıcı
olamadığından giderek tedavülden kalkmakta. Şunu söylemek istiyorum;
bugün Ortadoğu’da sürmekte olan olaylar sadece petrol ya da başka
iktisadi çıkarlar temelinde açıklanamayacak kadar karmaşık bir özellik
taşıyor. Zira Müslümanların yaşadıkları topraklar siyasal/iktisadi
kaynaklar olarak zaten Batı tarafından ‘düzenlenmiş’ bir dünya; hem
petrolün satışı hem de diğer iktisadi nedenlerle Batı’ya bağlı ve
bağımlı bir dünyadır. Bunun yanında Müslümanlar elbette ki petrollerini
satmak isteyeceklerdir, kuyularda tutmayı düşündükleri söylenemez. Fakat
burada esas söylemek istediğim, olayları sadece iktisadi sebeplere
dayandırarak açıklamaya çalışmayı, doğrusu İslami bulmadığımdır. Biz
buna Müslümanca bir gözle bakmayı ve bunu öğrenmenin yolunu bulmalıyız
diye düşünüyorum. Eğer bu kanaatimiz doğruluk payı taşıyorsa, bugün
Büyük Ortadoğu Projesi’nin birinci dereceden dini/kültürel/sosyal bir
proje olduğunu kaydetmemiz gerekiyor: dolayısıyla sorun birinci
dereceden Müslümanlarla ilgili olmaktan önce, İslam’la ilgilidir. Bir
‘hayat tarzı’ olarak İslam’ın, başka bir hayat tarzı bağlamında yeniden
düzenlenmesi; tevhid ve adalet dini olan İslam’ın, izafiyeti esas alan
sözüm ona çoğulcu bir dünyada yeniden düzenlenmesi; böylece İslam’ın
küreselleşme süreçleriyle uyumlu hale gelmesi ve sisteme entegre
edilmesi meselesidir bu. Fakat Müslümanların bunun yeterince farkında
olduklarını maalesef söyleyemiyoruz.
Öte yandan İslam’ın demokrasiyle bağdaşma sorunu, bugün aslında İslam’ın
neoliberal ideolojiyle bağdaşma ya da bağdaşmama sorunudur. Ama kanımca
demokrasiyi salt bir yönetme/yönetilme meselesine, dolayısıyla ‘teknik’
bir meseleye indirgeyerek anlamada ısrarlı olan Müslümanlar cihetinden
bu projenin, yanlış bir şekilde sadece siyasal veya sadece iktisadi
kaygılar taşıyan bir proje şeklinde anlaşılmasına sebep olmaktadır.
Aslında demek istediğim şu: Müslümanlar Batı’yı inşa eden temel
siyasal/sosyal kavramları, aslında hepsi de ideolojik kavramlardır,
kendilerine göre yeniden tanımlayıp, istedikleri hedefler bağlamında
kullanma alışkanlıklarını terk etmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu
pragmatizm bizi zihnen ve ahlaken yıpratmaktadır. "Ben tanımladım, oldu
: istediğim bağlamda ve daha önemlisi ‘istediğim sosyal/siyasal
gerçekliği inşada kullanırım" gibi bir mantığı terk etmemiz gerekiyor;
bu çok zararlı bir inşacı mantıktır. Liberal demokrasinin günümüzde
bütün toplumlara ihraç edilmeye çalışılması, serbest Pazar ekonomisine
uygun olarak, aslında onun kapitalizmin siyasal ideoloji olmasındandır.
Aslında bu proje demokrasi ve iyi tahlil edilmemiş bir kadın meselesiyle
İslam’ı ve İslam dünyasını çözmeye çalışmaktadır. Demokrasi ihracı,
özgürlük sağlamaktan çok bütün toplumların küreselleşme lehine
çözülmesine kapı açmakta; kendinin öngördüğü belirli bir düşünme ve
hayat tarzına göre bu toplumların sosyal dünyalarını yeniden inşa etmek
istemesiyle dikkat çekiyor. Onları hegemonya yüklü küreselleşmeye karşı
korunmasız hale getiriyor. Ama yıllardır otoriter ve tahakkümcü
rejimlerin altındaki insanlar için demokrasiye bu boyutları için
eleştiride bulunmak, biraz lüks sayılabilir.
C.4. Sanırım evvela şunu hatırlamamızda fayda var: bugün Batı ile
Ortadoğu arasındaki ilişki, Batı ile İslam arasındaki ilişkiden başka
bir şey değil. Günümüz Amerikan önderliğindeki Batı’nın İslam dünyasına
yönelik tavrı, dün sosyalist bloka karşı takındığı tavırdan hiç farklı
değil; demek ki Batı eski alışkanlığını sürdürdüğü gibi, bir ideolojiyle
İslam dinini aynı düzeyde ele aldığından, aynı zamanda da yanıldığını
gösteriyor. Dün sosyalist bloku askeri/ekonomik kıskaca aldığı ve kendi
cilalı lüks hayatına insanları imrendirici propaganda yaptığı gibi;
bugün İslam dünyasını da aynı şekilde, askeri ve ekonomik olarak kontrol
altında tutmakta, Batılı hayatı, kadın hakları, demokrasi ve tüketimi
öne çıkartarak kendine göre yeniden düzenlemek istemekte. NATO’yu da
nöbet tutmak üzere bu iş için görevli kılmaya çalışmaktadır. Aslında
bütün bunlara rağmen yaşanan ciddi sıkıntılar ve hesapların istenildiği
şekilde tutmaması, ideolojiyle karıştırılan İslam’ın/İslam dünyasının
gösterdiği ‘paradigma dışı’ bir muhalefeti temsil etmesindendir. Bu
yüzden de muhalifin ‘dilini’ anlamakta zorlanıyor, dolayısıyla alınan
tedbirler istenilen neticeyi vermiyor.
Bu proje kapsamında Türkiye’ye düşen önemli görevlerden biri önce NATO
ülkesi olmasıyla ilgilidir; diğeri de Batının öngördüğü tarzda
şekillendirilmeye çalışılan bir Müslüman toplum olarak Türkiye’nin diğer
Müslüman toplumlara örnek olarak gösterilmeye aday seçilmiş olmasıdır.
Kanımca bu iki görev aslında birbirleriyle çatışmaktadır; zira
jandarmalık görevi örnek alınmaya engeldir her zaman. Zaten tam da
burada, bu projenin ‘yerli’ seslendiricileri söz konusu ettikleri
‘Osmanlı Misyonu’ ile jandarmalığa soyunmanın arasındaki hassas farkı
gözden kaçırdıklarını görememektedirler; ya da ikisini aynı görevin
boyutları olarak kabul etmektedirler, bilemiyoruz. NATO’nun halkı
Müslüman olan tek üyesi olarak Türkiye, aslında NATO bağlamında bu
projeyle ilgili olarak ciddi sıkıntılar yaşamaya aday görünüyor. Soğuk
Savaş döneminde yüzünü kuzeye çeviren Türkiye, nihayette sosyalist bloka
karşı halkın görece desteğini alarak yabancı bir ülkeye hasım konum
içinde bulunması kolay olmuştu. Halbuki Soğuk Savaş’ın bitimiyle
NATO’nun Ortadoğu merkezli, daha doğrusu İslam dünyasına yönelik
stratejileri, Türkiye’nin yüzünü kuzeyden güneye çevirmekte. Bu sıradan
bir yön değiştirme değil, Türkiye’nin yüzünü kuzeyden güneye çevirmek
demek, aslında bir hasım olarak yüzünü ‘kendisine’ ve ‘tarihine’
çevirmesi demektir. Dolayısıyla bu oldukça riskli bir duruma işaret
ediyor. Ama bu durum küçük bir azınlığın yanlış bir tarih ‘okuması’, ya
da İslam adına tedavülden kalkmış bir sağcılıkla aşılmaya çalışılıyor;
hiç te meşru entelektüel temellere sahip bulunmayan, aslında özünde
İslam’dan soyutlandırıldığını ustaca kamufle edebilen ve diğer
Müslümanlara ‘abilik’ taslamanın imkanı olarak görülen ‘Osmanlıcılık’
ile bunu aşmayı düşünenler yanılmaktadırlar. Bu kabul, İslam dünyasının
tecrübe ve entelektüel kapasitesinin ağabeylik taslayanlara şans
tanımayacağını görmek istemiyor maalesef. Bu anakronik düşünce
Ortadoğu’nun kendi dinamizmi içinde bugün yeniden kurulmakta olduğunu
göremediği gibi, bunu bir ‘ihale’ olmaktan çok kendi yeteneğinin bir
ürünü sayarak yanılgısını gösteriyor.
Türkiye’nin İslam dünyası için model olma meselesine gelince; burada dış
güçlerin Türkiye’ye biçtiği misyonun, diğer İslam ülkeleri tarafından
kabul görüp görmeyeceğini bir yana bırakarak; model olma derken ne kast
edildiği, ne gibi hususlarla ilgili olduğu önem taşıyor. Anlaşılan o ki,
model olmak, her şeyden evvel İslam’ın kendisiyle ilgili bir meseledir.
Bu da yeni bir şeye, daha çok İslam’ın diğer İslam ülkelerinde
görülmeyen yeni bir versiyonuna işaret ediyor. Aslında Malezya bu iş
için çok da ‘kötü’ bir model sayılmaz, ama periferide olması sebebiyle
herhalde önemli bulunuyor. Bu versiyonun özelliği neoliberal/küresel
ideolojiyle uyumlu olmasında yatıyor; bunun yanında üretimden, tüketime,
hakim kılınmak istenen hayat tarzına kadar uzanan; İslam’ın batılı
kalıplar içine döküldüğü Protestanlaştırılmış bir İslam anlayışı söz
konusudur. Hıristiyanlığın yaşadığı tecrübenin bir benzerinden
geçirilerek çarpıtılmış bir İslami düşünce ve hayat tarzını, örnek
almaları için Müslüman dünyaya sunulmak istenmesi, kendi meşruiyetini
daha başlangıçta model olarak yitirmiş bir İslam anlayışı demektir.
Kişisel olarak bunu kediye ciğer gösterme metaforuyla açıklamak
istiyorum. Nasıl ki Japonya Uzakdoğu ülkeleri için batılı gibi
olunabileceğinin temsilcisi olduysa; İslam dünyası için batılı
olunabileceğinin temsilcisi olarak Türkiye model olarak düşünülmekte.
Böyle bir model olmak evvela İslam’a ait meşruiyet imkanlarının büyük
nisbette kaybedilmesini beraberinde taşıyan bir süreç olma özelliğine
sahip. Küresel sistemle uyumlu bir toplum haline gelmeyi, başkaları
tarafından örnek alınmayı gerektirecek yeterli sebep sayamıyoruz. Bir
Müslüman toplumun –hatta Müslüman olmayan bir toplumun- küresel sistemle
uyumlu hale gelmesinin vebali de bedeli de varsayıldığı kadar az
değildir. Bunu Osmanlı misyonuyla meşrulaştırmaya çalışmak, meşruiyeti
kendinden menkul bir tarih ‘okuması’ olmaktan başka bir şey değil.
C.5. Batı’nın İslam’la diyalog kurma arayışında karşılaştığı en ciddi
sorun kanımca İslam’ın ‘kurumsal’ bir temsilcisini bulamamasıdır.
Bilindiği gibi İslam kendi temsilini Hıristiyanlıktaki Vatikan gibi
kurum aracılığı ile yapan bir din değil; zaten yapısı gereği istese de
yapamaz. Bu yüzden de İslam, kıblesi olan ama ‘merkezi’ olmayan bir din
olma özelliği taşıyor. Bu Müslümanların ‘kontrol altında’ tutulmalarına
imkan vermez. Soruyla doğrudan alakası olmasa da önce şunu ifade
etmemizde fayda var: Hilafet, Vatikan tarzı bir ‘temsili’ asla ifade
etmez. Ne var ki, bugün İslam’ın bu tip bir temsiline fazlaca ihtiyaç
duyulduğundan bunun imkanlarının arandığını söyleyebiliriz. Nasıl olsa
kukla rejimlerin meşrulaştırılması için Afganistan’da gördüğümüz gibi
hanedanlar sürgünden geri döndürülürken, Osmanlı hanedanlığını sembolik
de olsa geri getirmeyi dış güçler kendi çıkarları için uygun
bulabilirler. İslam dünyasını halifelik gibi bir kurumla
‘merkezileştirmek’, bu dünyanın kontrolünü kolaylaştırıcı gelebilir
küresel güçler için. Büyük Ortadoğu gibi İslamizasyon yüklü bir projeyi
şekillendirenlerin bu hususu dışta tuttukları söylenemez. Son zamanlarda
bazı çevrelerin "Türkiye tarihiyle barışmalıdır" gibi savundukları
fikirler, aslında ‘özgün’ olmaktan çok, buna işaret ediyor diyebiliriz.
Böyle bir ‘proje’nin Müslümanlarda yapacağı bölücü etkiler eminim ki
düşünülmüştür.
Her ne kadar bugün Ortadoğu şartlarında yaşadığımız olaylar Birinci
Dünya Savaşı öncesi dönemle büyük benzerlikler taşısa da, Müslüman dünya
o günlerden bugünlere kadar, Allah’a hamdolsun ki hiç tahmin edilmeyecek
kadar büyük bir tecrübenin ve onun lütfuyla kazanılan derin bir
basiretin sahibidir. Bir avuç Osmanlıcının aksine, Müslümanlar balığın
baştan koktuğunu iyi bilmekteler: yaşadıkları yoğun ve çok acılı bir
tecrübeden sonra Halifelik gibi yüce bir makamı, kokuşmuş bir
hanedanlığa teslim edecek kadar saf olmalarını beklemek, ümit ederim ki,
yanıltıcı olacaktır.
|
 |
|