|

Dinlerarası
Diyalog ve Bölgeye Yansımaları
Müslüman coğrafyada
yaşanan işgallerden, katliamlardan, devlet teröründen çok daha şedit
olan, hiç şüphesiz, Batı’nın, müslümanlara hayat veren, onları izzetli
kılan değerleri kontrol etme çabalarıdır. Ve tarihi derinlikleri bulunan
bu gayretlerin yeni bir versiyonu ile karşı karşıya bulunduğumuz çok
açık bir gerçektir. Üstelik, bu kez, Batı’nın çok daha planlı, kapsamlı
ve donanımlı saldırısıyla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız. İnsani
zaafları çok iyi etüd eden düşmanın bu seferki hedefi, öncelikle
müslümanların ya da kendilerini öyle tavsife edenlerin beyinleri,
kalpleri, onları müslüman kılan değerleri olarak belirginleşmektedir.
“Ilımlı İslam”, “Türk İslamı”, “Laik -demokratik İslam” vb. ucube
kavramlarla insanımızın gündemine girmiş bulunan bu ideolojik savaş, Tam
anlamıyla yeni bir din inşası çabasından başka birşey değildir. Öyle ki,
bu savaşı yürüten yerli ve yabancı aktörlerin maskelerini düşürüp gerçek
yüzlerini görmek basiretine sahip olmadan müslümanlara yönelik bu
saldırıları, psikolojik savaş tekniklerini doğru yorumlamak imkanı
bulunmamaktadır. Afganistan, Filistin, Irak, vb. coğrafyalardaki olup
bitenleri doğru kavrayıp erdemli bir duruş sergilemek mümkün
gözükmemektedir.
Öncelikle şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki, artık Batı,
global politikalarını “Medeniyetler çatışması” düzleminde oluşturmakta
ve Batı medeniyetini tehdit edebilecek yegane potansiyel güç odağı
olarak algıladığı tüm oluşumları enterne edecek bir dizi ideolojik ve
stratejik çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar sanki tek bir odaktaan
planlanıyormuşcasına birbirini tamamlayıcı bir niteliğe sahip
gözükmektedir. İşte bunlardan biri de Rand Corporation’ın hazırladığı,
“Sivil Demokratik İslami Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı
raporda ortaya konmaktadır. Rapor da, “İslam ve müslümanlar, Batı
demokrasisi, değerleri ve küresel düzene entegre edilmezse medeniyetler
çatışması ihtimalinin yüksek olduğu...” belirtilerek, müslümanların
nasıl kontrol altına alınabileceğine dair bir strateji önerilmektedir.
Bunu göre, ABD, 11 Eylül’den bu yana ulus-devlet projesinden tamamen
vazgeçerek İngiltere ve İsrail başta olmak üzere müttefikleriyle
birlikte yeni bir din oluşumuna büyük önem vermekte ve bu yöndeki
gayretler için büyük kaynaklar seferber edilmektedir. Fundamentalistlere
ve daha önce çok güvendikleri geleneksel müslümanlara da şüphe ile
bakmaya başlayan bu odaklar, artık fundamentalistlerle gelenekseller
arasında oluşabilecek yakınlıktan da tedirginlik duymaya başlamış
gözükmektedirler. Bundan böyle ABD ve Avrupa için güvenilir unsurlar
olarak, raporda, öncelikle, Kur’an’ı sınırlandırma, hayatın bazı
boyutlarına müdahaleden men etme gayretinde olan, İslam’ın toplumsal ve
siyasal boyutlarını yok varsayan laik-demokratik çizgideki modernistler
ön plana çıkmaktadır. Öyleki, modernistler güçlü bir şekilde
desteklenmeli ve diğer kesimler baskı altında tutulmalıdır. Bunlar
gerekirse yok edilmelidir. Batı’nın ortak niyetini yansıttığını
düşündüğümüz bu stratejiyi biraz daha detaylandırdığımızda hem konu
netleşmekte, hem ortaya çıkan gelişmeler daha anlamlı hale gelmektedir.
Söz konusu stratejiye göre; modernist ve laik çevrelere güçlü bir destek
verilmesi gündeme getirilirken, geleneksel çevrelerin de
fundamentalistlere karşı desteklenme ve bu iki kesimin arasındaki
işbirliğinin torpillenmesinin önemine dikkat çekilmektedir.
Fundamentalistlerle savaş her alanda sürdürülürken, şiddet ve terör
eylemleriyle bu çevrelerin birlikte anılması için her türlü enstrümanın
kullanılması salık verilmektedir. Seçici bir şekilde, laikler
desteklenirken İslam’da din ve devletin ayrı olduğu ve bunun imanı
tehlikeye düşürmediği düşüncesine vurgu yapılması önem arzetmektedir.
“Batılı İslam” tezine destek verilmekte ve kavram kargaşası yaratılarak,
aslında, ortada net bir İslam anlayışı bulunmadığı kanaatinin
pekiştirilmesine önem verilmesi teşvik edilmektedir. Sufizmin
güçlendirilmesine büyük önem affedilmekte ve sufi öğretilerinin
müfredata sokulması önerilmektedir.
ABD’nde benzerleri çok sayıda olan bir rapor çerçevesinde aktardığımız
yukardaki hususlara dikkat edildiğinde bölgemizde yürütülen bir kısım
çalışmaların da bu stratejiden kopuk olmadığı gözükecektir. “Dinlerarası
diyolog”, “Abant Toplantıları” (Biz “Abant Konsili” olarak
niteleyegelmekteyiz.) vb. organizasyonların raporda ana hatları
belirtilen amaçlara hizmet etmediğini, müslümanların düşünsel
sorunlarını ve sıkıntılarını aşmaya yönelik iyi niyetli çalışmalar
olduğunu söyleyebilmek, herhalde safdillik olacaktır. Nitekim VII’ncisi
Washington’da toplanan Abant Konsili’nde hakim olan atmosferi de tekrar
hatırladığımızda müslümanların hangi mecraya doğru sürüklenmek istendiği
ve stratejilerde yerli aktörlerin kimler olduğu bir kez daha gözler
önüne serilecektir.
Onursal başkanlığını F. Gülen’in yaptığı Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar
Vakfı tarafından düzenlene gelen ve en son Washington’da yapılan Abant
toplantısında mutad olduğu üzere farklı çevrelerden bir çok
entellektüel, gazeteci ve yazar, din, laiklik ve demokrasi ilişkilerini
tartışmak üzere bir araya gelmişler. Abant toplantısı’na katılan zevatın
isimleri ve nitelikleriyle ilgili bilgiler İktibas Dergisi’nin geçen
ayki sayısında ayrıntılı olarak aktarılmış bulunmaktadır. Ancak, burada
asıl önemli olan, bu zevatın, yukarıda söz konusu ettiğimiz strateji
paralelinde ve birbirini tamamlayıcı misyonlara sahip olmalarıdır. Söz
konusu toplantıya sağlık sorunları nedeniyle katılamayan F. Gülen’in
aşağıda sunacağımız yazılı açıklaması da tıpkı konuşmaları gibi
Konsil’in misyonuna çok uygun düşmektedir.
“Çoğunluğunu müslümanların teşkil ettiği bir ülke olarak, anayasında yer
alan ‘laik, demokratik bir sosyal hukuk devleti” olma gayesine
Türkiye’nin ne ölçüde ulaştığını, eksik kalan noktalar varsa bunların
nasıl telafi edilebileceğini birbirinden değerli Türk ve Amerikalı,
aydınların en güzel şekilde tahlil edeceklerine kanaatim tamdır...”
“Atatürk’ün ‘Muasır medeniyet’ ve ‘yurtta sulh, cihanda sulh’
hedeflerine kenetlenmiş, iç ve dış sorunlarını çözerek uluslararası
camiayla daha fazla entegre olmuş, komşularıyla barışık Avrupa Birliği
ile bütünleşmiş, ABD ile dostluğunu pekiştirmiş, NATO’da yerini
muhkemleştirmiş, demokrasi, laiklik ve İslam’ın en güzel yorumlarıyla
taçlanmış bir Türkiye, medeniyetlerarası köprü kurmaya daha iyi namzet
teşkil edecektir.”
F. Gülen’in yukarıda aktardığımız çok net açıklamalarını gölgede
bırakacak ve global emperyalizmin öncüsü ABD’nin etkili zevat ve
kurumlarının dikkatini üzerine çekecek nitelikteki bir konuşmayı da
Prof. Dr. Mehmet Aydın yapmış. Geçmişte farklı yüzüyle kamuoyu karşısına
çıkan, ancak 80’li yıllardan bu yana global sistem ve onların yerel
uzantılarının ortaklaşa yürüttükleri yeni “din” inşası çalışmalarında
etkin bir rol oynayan Devlet Bakanı Mehmet Aydın, bu son performansıyla,
artık “güçlü” desteklere sahip olarak misyonunu yerine getirecektir. Hiç
belli olmaz, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki güç dengeleri izin verdiği
takdirde, dış dinamiklerin baskısıyla yeni cumhurbaşkanı olarak
karşımıza çıkarılmasına şaşmamak gerekecektir. Öyle ya, nereden
nereye... Kur’an-merkezli bir din anlayışından, MGK danışmanlığına,
oradan da Abant Konsili’ndeki önemli misyon ile birlikte yeni
dünyalara... Böyle bir hayat seyrinin ne anlama geldiği bizler açısından
malum. Ancak, “İkbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını tevil” gibi
ölümcül bir mikrobu alanların bu hayat çizgisini gıpta ile
alkışladıklarını bilmekte ve bu sürecin müslümaanlar arasındaki kritik
işlevinin altını bir kez daha çizmekte yarar görmekteyiz. Ne var ki, bu
durumdan birileri çok memnun gözükmektedir. Maocu bir çizgiden 80’li
yıllarda esen İslami rüzgarın etkisine giren, sonra da bir Ortadoğu
uzmanı sıfatıyla ABD’ne danışmanlık yapmaya başlayan gazeteci Cengiz
Çandar bunlardan biri. Bir diğeri de, M. Aydın’ın konuşmasından o kadar
etkilenmiş ki, keşke laiklik anlayışına çok önemli katkılar
getirebilecek bu çok önemli konuşma bir “Manifesto” niteliğinde
tartışmaya açılabilse! diye iç geçirmekten kendini alamamış....
Bir kez daha görülüyor ki, ta Osmanlı’dan bu yana devam eden “özür
dileyici” “kimliksiz” ve “Batılı değerler sistemi içerisinde” sorunlara
çözüm arayışları yeni bir versiyonu ile karşımızda durmaktadır. Ve yeni
olmayan bu gayretler gemiyi azıya almış bulunmaktadırlar. Tabii, burada
asıl sorun, ABD, AB ve diğer güç odaklarıyla Türkiye’deki
işbirlikçilerinin düşünceleri ve fikirleri değildir. Gerçekte önemli
olan, müslümanların ya da kendini İslam ile tavsif etmekten öte bir
çıkış bulamayanların bu planlı, güçlü ekonomik ve siyasi desteğe sahip
ideolojik saldırılar karşısındaki komik tavırlarıdır. Bu durum ise,
maalesef global empreryalizm ve onların yerli işbirlikçilerinin hem
işlerini kolaylaştırmakta, hem de İslam’a ve müslümanlara yönelik bu
saldırılara karşı bir çıkış yolunu kapatmaktadır.
Dolayısıyla, global sistemin yeni bir din inşası üzerine oturttuğu
Ortadoğu politikaları temel hedeflerine doğru ilerlerken, buna karşı
Kur’an merkezli ciddi bir duruş ve bu duruşa uygun politikalar henüz
ortaya konulamamaktadır. Ancak, korunmuş bir Kur’an gerçeği varolduğu
sürece (ki hep varolacaktır) müslümanca bir duruşun, tavrın güçlenmesi
ve insanlık için umut haline gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.
Müslümanlar, bundan şüphe duymamaktadırlar.
|