Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 306 | Haziran 2004

                   

 

 


  Dinlerarası Diyalog ve Bölgeye Yansımaları

Müslüman coğrafyada yaşanan işgallerden, katliamlardan, devlet teröründen çok daha şedit olan, hiç şüphesiz, Batı’nın, müslümanlara hayat veren, onları izzetli kılan değerleri kontrol etme çabalarıdır. Ve tarihi derinlikleri bulunan bu gayretlerin yeni bir versiyonu ile karşı karşıya bulunduğumuz çok açık bir gerçektir. Üstelik, bu kez, Batı’nın çok daha planlı, kapsamlı ve donanımlı saldırısıyla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız. İnsani zaafları çok iyi etüd eden düşmanın bu seferki hedefi, öncelikle müslümanların ya da kendilerini öyle tavsife edenlerin beyinleri, kalpleri, onları müslüman kılan değerleri olarak belirginleşmektedir. “Ilımlı İslam”, “Türk İslamı”, “Laik -demokratik İslam” vb. ucube kavramlarla insanımızın gündemine girmiş bulunan bu ideolojik savaş, Tam anlamıyla yeni bir din inşası çabasından başka birşey değildir. Öyle ki, bu savaşı yürüten yerli ve yabancı aktörlerin maskelerini düşürüp gerçek yüzlerini görmek basiretine sahip olmadan müslümanlara yönelik bu saldırıları, psikolojik savaş tekniklerini doğru yorumlamak imkanı bulunmamaktadır. Afganistan, Filistin, Irak, vb. coğrafyalardaki olup bitenleri doğru kavrayıp erdemli bir duruş sergilemek mümkün gözükmemektedir.
Öncelikle şu gerçeğin altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki, artık Batı, global politikalarını “Medeniyetler çatışması” düzleminde oluşturmakta ve Batı medeniyetini tehdit edebilecek yegane potansiyel güç odağı olarak algıladığı tüm oluşumları enterne edecek bir dizi ideolojik ve stratejik çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar sanki tek bir odaktaan planlanıyormuşcasına birbirini tamamlayıcı bir niteliğe sahip gözükmektedir. İşte bunlardan biri de Rand Corporation’ın hazırladığı, “Sivil Demokratik İslami Ortaklar, kaynaklar ve stratejiler” başlıklı raporda ortaya konmaktadır. Rapor da, “İslam ve müslümanlar, Batı demokrasisi, değerleri ve küresel düzene entegre edilmezse medeniyetler çatışması ihtimalinin yüksek olduğu...” belirtilerek, müslümanların nasıl kontrol altına alınabileceğine dair bir strateji önerilmektedir. Bunu göre, ABD, 11 Eylül’den bu yana ulus-devlet projesinden tamamen vazgeçerek İngiltere ve İsrail başta olmak üzere müttefikleriyle birlikte yeni bir din oluşumuna büyük önem vermekte ve bu yöndeki gayretler için büyük kaynaklar seferber edilmektedir. Fundamentalistlere ve daha önce çok güvendikleri geleneksel müslümanlara da şüphe ile bakmaya başlayan bu odaklar, artık fundamentalistlerle gelenekseller arasında oluşabilecek yakınlıktan da tedirginlik duymaya başlamış gözükmektedirler. Bundan böyle ABD ve Avrupa için güvenilir unsurlar olarak, raporda, öncelikle, Kur’an’ı sınırlandırma, hayatın bazı boyutlarına müdahaleden men etme gayretinde olan, İslam’ın toplumsal ve siyasal boyutlarını yok varsayan laik-demokratik çizgideki modernistler ön plana çıkmaktadır. Öyleki, modernistler güçlü bir şekilde desteklenmeli ve diğer kesimler baskı altında tutulmalıdır. Bunlar gerekirse yok edilmelidir. Batı’nın ortak niyetini yansıttığını düşündüğümüz bu stratejiyi biraz daha detaylandırdığımızda hem konu netleşmekte, hem ortaya çıkan gelişmeler daha anlamlı hale gelmektedir. Söz konusu stratejiye göre; modernist ve laik çevrelere güçlü bir destek verilmesi gündeme getirilirken, geleneksel çevrelerin de fundamentalistlere karşı desteklenme ve bu iki kesimin arasındaki işbirliğinin torpillenmesinin önemine dikkat çekilmektedir. Fundamentalistlerle savaş her alanda sürdürülürken, şiddet ve terör eylemleriyle bu çevrelerin birlikte anılması için her türlü enstrümanın kullanılması salık verilmektedir. Seçici bir şekilde, laikler desteklenirken İslam’da din ve devletin ayrı olduğu ve bunun imanı tehlikeye düşürmediği düşüncesine vurgu yapılması önem arzetmektedir. “Batılı İslam” tezine destek verilmekte ve kavram kargaşası yaratılarak, aslında, ortada net bir İslam anlayışı bulunmadığı kanaatinin pekiştirilmesine önem verilmesi teşvik edilmektedir. Sufizmin güçlendirilmesine büyük önem affedilmekte ve sufi öğretilerinin müfredata sokulması önerilmektedir.
ABD’nde benzerleri çok sayıda olan bir rapor çerçevesinde aktardığımız yukardaki hususlara dikkat edildiğinde bölgemizde yürütülen bir kısım çalışmaların da bu stratejiden kopuk olmadığı gözükecektir. “Dinlerarası diyolog”, “Abant Toplantıları” (Biz “Abant Konsili” olarak niteleyegelmekteyiz.) vb. organizasyonların raporda ana hatları belirtilen amaçlara hizmet etmediğini, müslümanların düşünsel sorunlarını ve sıkıntılarını aşmaya yönelik iyi niyetli çalışmalar olduğunu söyleyebilmek, herhalde safdillik olacaktır. Nitekim VII’ncisi Washington’da toplanan Abant Konsili’nde hakim olan atmosferi de tekrar hatırladığımızda müslümanların hangi mecraya doğru sürüklenmek istendiği ve stratejilerde yerli aktörlerin kimler olduğu bir kez daha gözler önüne serilecektir.
Onursal başkanlığını F. Gülen’in yaptığı Türkiye Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlene gelen ve en son Washington’da yapılan Abant toplantısında mutad olduğu üzere farklı çevrelerden bir çok entellektüel, gazeteci ve yazar, din, laiklik ve demokrasi ilişkilerini tartışmak üzere bir araya gelmişler. Abant toplantısı’na katılan zevatın isimleri ve nitelikleriyle ilgili bilgiler İktibas Dergisi’nin geçen ayki sayısında ayrıntılı olarak aktarılmış bulunmaktadır. Ancak, burada asıl önemli olan, bu zevatın, yukarıda söz konusu ettiğimiz strateji paralelinde ve birbirini tamamlayıcı misyonlara sahip olmalarıdır. Söz konusu toplantıya sağlık sorunları nedeniyle katılamayan F. Gülen’in aşağıda sunacağımız yazılı açıklaması da tıpkı konuşmaları gibi Konsil’in misyonuna çok uygun düşmektedir.
“Çoğunluğunu müslümanların teşkil ettiği bir ülke olarak, anayasında yer alan ‘laik, demokratik bir sosyal hukuk devleti” olma gayesine Türkiye’nin ne ölçüde ulaştığını, eksik kalan noktalar varsa bunların nasıl telafi edilebileceğini birbirinden değerli Türk ve Amerikalı, aydınların en güzel şekilde tahlil edeceklerine kanaatim tamdır...” “Atatürk’ün ‘Muasır medeniyet’ ve ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ hedeflerine kenetlenmiş, iç ve dış sorunlarını çözerek uluslararası camiayla daha fazla entegre olmuş, komşularıyla barışık Avrupa Birliği ile bütünleşmiş, ABD ile dostluğunu pekiştirmiş, NATO’da yerini muhkemleştirmiş, demokrasi, laiklik ve İslam’ın en güzel yorumlarıyla taçlanmış bir Türkiye, medeniyetlerarası köprü kurmaya daha iyi namzet teşkil edecektir.”
F. Gülen’in yukarıda aktardığımız çok net açıklamalarını gölgede bırakacak ve global emperyalizmin öncüsü ABD’nin etkili zevat ve kurumlarının dikkatini üzerine çekecek nitelikteki bir konuşmayı da Prof. Dr. Mehmet Aydın yapmış. Geçmişte farklı yüzüyle kamuoyu karşısına çıkan, ancak 80’li yıllardan bu yana global sistem ve onların yerel uzantılarının ortaklaşa yürüttükleri yeni “din” inşası çalışmalarında etkin bir rol oynayan Devlet Bakanı Mehmet Aydın, bu son performansıyla, artık “güçlü” desteklere sahip olarak misyonunu yerine getirecektir. Hiç belli olmaz, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki güç dengeleri izin verdiği takdirde, dış dinamiklerin baskısıyla yeni cumhurbaşkanı olarak karşımıza çıkarılmasına şaşmamak gerekecektir. Öyle ya, nereden nereye... Kur’an-merkezli bir din anlayışından, MGK danışmanlığına, oradan da Abant Konsili’ndeki önemli misyon ile birlikte yeni dünyalara... Böyle bir hayat seyrinin ne anlama geldiği bizler açısından malum. Ancak, “İkbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını tevil” gibi ölümcül bir mikrobu alanların bu hayat çizgisini gıpta ile alkışladıklarını bilmekte ve bu sürecin müslümaanlar arasındaki kritik işlevinin altını bir kez daha çizmekte yarar görmekteyiz. Ne var ki, bu durumdan birileri çok memnun gözükmektedir. Maocu bir çizgiden 80’li yıllarda esen İslami rüzgarın etkisine giren, sonra da bir Ortadoğu uzmanı sıfatıyla ABD’ne danışmanlık yapmaya başlayan gazeteci Cengiz Çandar bunlardan biri. Bir diğeri de, M. Aydın’ın konuşmasından o kadar etkilenmiş ki, keşke laiklik anlayışına çok önemli katkılar getirebilecek bu çok önemli konuşma bir “Manifesto” niteliğinde tartışmaya açılabilse! diye iç geçirmekten kendini alamamış....
Bir kez daha görülüyor ki, ta Osmanlı’dan bu yana devam eden “özür dileyici” “kimliksiz” ve “Batılı değerler sistemi içerisinde” sorunlara çözüm arayışları yeni bir versiyonu ile karşımızda durmaktadır. Ve yeni olmayan bu gayretler gemiyi azıya almış bulunmaktadırlar. Tabii, burada asıl sorun, ABD, AB ve diğer güç odaklarıyla Türkiye’deki işbirlikçilerinin düşünceleri ve fikirleri değildir. Gerçekte önemli olan, müslümanların ya da kendini İslam ile tavsif etmekten öte bir çıkış bulamayanların bu planlı, güçlü ekonomik ve siyasi desteğe sahip ideolojik saldırılar karşısındaki komik tavırlarıdır. Bu durum ise, maalesef global empreryalizm ve onların yerli işbirlikçilerinin hem işlerini kolaylaştırmakta, hem de İslam’a ve müslümanlara yönelik bu saldırılara karşı bir çıkış yolunu kapatmaktadır.
Dolayısıyla, global sistemin yeni bir din inşası üzerine oturttuğu Ortadoğu politikaları temel hedeflerine doğru ilerlerken, buna karşı Kur’an merkezli ciddi bir duruş ve bu duruşa uygun politikalar henüz ortaya konulamamaktadır. Ancak, korunmuş bir Kur’an gerçeği varolduğu sürece (ki hep varolacaktır) müslümanca bir duruşun, tavrın güçlenmesi ve insanlık için umut haline gelmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Müslümanlar, bundan şüphe duymamaktadırlar.
 

 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...