|

‘Dördüncü Dünya Savaşı’ ya da
Diplomasi
Tobias Salander*
Çeviren : Kamil CENGİZ
Zeit-Fragen, No:.38, 4.10.2004
Irak-savaşı – sadece ‘Beş-Akitli bir dramanın birinci aktinin ikinci
sahnesi’mi ?
Uluslararası siyaset takip edildiğinde alametlerin fırtınaya delalet
ettiği anlaşılır. Bununla birlikte BM’nin şemsiyesi altında olsun veya
tarafsız bir aracılık – örneğin İsviçre gibi- vasıtasıyla olsun
diplomasi için halen imkanlar mevcut. Ya da neo-muhafazakar Amerikan
Norman Podhoretz’in dördüncü dünya savaşının çoktan başladığı ve yıllar
boyu sonuna kadar sürdürülmesi gerektiğine dair karanlık kehanetinin
hakikat olduğu mu ortaya çıkacak ?
Dünya önemli seçimlerle karşı karşıya. Bununla sadece ABD’deki seçimler
değil, fakat Amerika’nın işgali altındaki Afganistan ve Irak’taki
seçimler de kasdediliyor. Ve ABD’den bazı sesler, terörün bu iki himaye
altındaki devlette seçimlerin yapılacağı güne kadar artacağını ifade
ediyorlar. Daha da artacak mı? Şu an bile radyo dinleyicilerini sabah
kalktıklarında karşılayan cinayetlerle ilgili haberler dayanılacak gibi
değil.
Almanya ve Japonya da, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, birkaç ay içinde
demokratikleşmediler; orada da Amerikan silahlı kuvvetleri, halk Batılı
standartlara ulaşana kadar senelerce çalıştı – tıpkı bunun gibi,
ABD’deki neo-muhafazakar çevreler, Irak ve Afganistan’da da aynı süreç
yaşanacak diyorlar.
Evet, Afganistan’daki seçimlerden sonra Ortadoğu’dan daha çok
Ortaasya’da’ ‘demokratik bir domino etkisi’ bile sözkonusu olabilirmiş:
New America Foundation’dan olan ve John Hopkins Ünivesitesi’nde
profesörlük yapan Peter Bergen 24 Eylül tarihli International Heralde
Tribune (IHT)’de, "Kabil’deki seçim başarılı olursa, bu Pakistan,
Özbekistan ve Tacikistan’a güçlü bir sinyal gönderecek" diyor.
Gerçi aynı tarihli gazetede, aynı sayfada’ Afganistan’da tekrar savaşçı
komutanların egemen olduğu ve afyon ticaretinin önceden hiç olmadığı
kadar canlandığı, Yüksek Mahkemenin fundamentalist İslamcıların elinde
olduğu ve seçimlere olduğundan daha fazla seçmenin kaydolduğu ifade
ediliyor.
Ve buna rağmen: Dünyanın Taliban ve Saddam Hüseyin zamanlarından daha
çok güven içinde olduğunu bir Tony Blair bile ifade etmekte yorulmuyor.
Wolfowitz Irak’da iç savaşı mı planlıyor ?
Aslında sadece uydurulan savaş gerekçesiyle değil, sözde kitle imha
silahları konusunda da büyük hatalar yapıldı.
Bu cümleden olarak National Security Council’in eski üyesi olan Mark
Brzenzinski ve Harvard Üniversitesi’nden Eric Rosenbach 14 Eylül tarihli
İHT’de, Irak’taki karmakarışıklığın suçlusunun’ Pentagon’daki burnu
havada sivil yönetim ekibi’ olduğunu ifade ediyorlar.
Onlar askeri bilirkişilerin tüm uyarılarını kulak ardı etmekle
kalmadılar ayrıca Irak’a çok az sayıda asker gönderdiler. Fakat bu da
Paul Wolfowitz’in suçuymuş! Yüzbinlerce Irak askerini, Bosna’da olduğu
gibi kışlada tutup iyi bir maaşla meşgul etmek varken salıvermek –
üstelik onları işsiz bırakarak, fakat silahlarıyla birlikte salıvermek-
akıl karı değildi!
Brzezinski ve Rosenbach devamında çoğu durumlarda ayaklanmacıların
Saddam Hüseyin’in bahsi geçen işsiz eski askerleri olduğunu,
Wolfowitz’in kendilerine bıraktığı silahlarla Necef ve Felluce’da
Amerikan askerlerine kurşun sıktıklarını ifade ediyorlar.
Avrupa’lı okur şaşırıyor:
Pentagon’un 2 Numaralı yetkilisi, işsiz, mağlup olmuş, aşağılanmış
askerlerin silahlarıyla birlikte ne yapabileceklerinin bilincinde değil
miydi? Bu silahların yatak altına ya da elbise dolabına konulacağına
inanacak kadar saf birisi miydi? Ya da burada oyunun içinde gizli bir
plan mı vardı? Bütün Ortadoğuyu’ ‘demokratikleştirme’, daha açık
ifadeyle, bütün mevcut devletleri daha küçük birimlere bölmek planı
mıydı bu?
Yüzbinlerce silahlı Irak’lı, bir iç savaşta, Irak’ın devlet yapısını üçe
bölmeye; bir kürt, bir sünni ve bir şii devletine bölmeye muktedirler.
Irak’ın Amerikan şemsiyesi altındaki başbakanı, Wolfowitz’in bu işine ne
demiştir acaba?
Cumhurbaşkanı adayı John Kerry’nin iddialarına baktığımızda Bush
yönetimininsavaş taraftarı tutumu esas itibariyle yanlış değildi; sadece
yanlış zamanda, yanlış yerde yapılan yanlış bir savaştı. Cumhurbaşkanı
Kerry acaba nerede savaş yapacak? George W.Bush ile yaptığı ilk konuşma
düellosunda atom bombasına sahip olduğunu iddia eden Kuzey Kore ve
nükleer vurucu gücün eşiğinde olan İran’dan bahsetmişti.
İsrail ABD’den Bunker-Buster bombaları satın alıyor
İran-savaşı. İran dışişleri bakanı Kemal Harrazi’nin New York’da
gazeteciler karşısında açıkladığı gibi İran, Amerikan hükümetini neo
muhafazakar çevrelerin İran’da bir rejim değişikliği yapmaya
zorladıkları konusunda endişeleniyor. (‘İHT’ 1 Ekim)
Ve gerçekten de bunun için sadece Kerry’nin ekibinde bütün çalışmalar
yüksek turda sürmüyor. Basından İsrail’in kendisini ‘Bunker
Buster’-bombalarıyla doldurduğunu ve bunu 319 Milyar dolara yaptığını
öğrendik. İsrail’li güvenlik çevrelerinden açıklandığı üzere bu ‘bir
Filistin’li cepheye karşı kullanılmak üzere’ bir sipariş değildi.
‘Bunker Buster’lar daha çok İran’a ve bir ihtimal Suriye’ye karşı hizmet
görebilirlermiş (‘IHT’ 22 Eylül).
İsrail’li gazete ‘Haaretz’e göre bu bombalar İsrail’in stratejik bir
tehdit olarak algıladığı İran’ın Atom programına karşı muhtemel bir
saldırıda kullanılacak.
Irak’lı yüksek atom uzmanı ABD’nin maaşı altında
Tecrübelerini kitaplaştırmış olan ve ABD de hür bir insan olarak yaşayan
Irak’lı diktatör Saddam Hüseyin’in yüksek düzey atom uzmanı olan Mehdi
Obeydi’nin açıklamaları da bu bağlamda enteresan.
O 28 Eylül tarihli ‘İHT’de büyük bir makalesinde Irak’ın Baba Bush’un
savaşından sonra artık bir tehdit oluşturmadığını, ancak bir atom
programının Saddamın parmak işaretiyle yeniden başlatılabileceğini ifade
ediyor. Ve sonra enteresan link: tıpkı bugün İran’da olabileceği gibi.
Saddam’ın atom ajanı Obeydi’nin ABD’ye açıktan İran’a karşı bir savaş
önerdiğini iddia etmiyoruz, ancak makalesinin sonunda Irak örneğinin
nükleer silahların yayılması tehlikesiyle nasıl başedilebileceğini
anlama konusunda insanlara yardımcı olacağını yazıyor. Yani tehdit ve
savaşla ! Ve yüzlerce yüksek düzey atom fizikçileriyle ne yapılmalı ?
Onlar yüksek maaş almalılar ve Batı’lı üniversiteler, laboratuvarlar ve
özel sektörde iyi iş imkanlarına kavuşmalılar.
Büyük haydut Saddam’ın top-atom uzmanının şerefiyle ABD’de
yaşayabilmesini ona fazla görmeyiz, ancak Bush-yönetiminin bir hayduttan
ne kadar çabuk ‘iyi’ bir bilim adamı yapabildiği şaşırtıcı olsa gerek.
Fakat bunun bir metodu var sanki: Yüksek düzey Nazi-bilim adamları da
her türlü şuçtan beraat ettirilip ABD’nin hizmetine alınmadılar mı,
hatta toplama kampı doktorları olarak korkunç insan deneyleri yaptıkları
halde ? Ve belki de onun için ? Bu cümleden olarak Egmont R. Koch ve
Michael Wech’in ‘Kod ismi Artischocke. CİA’in gizli insan deneyleri’
isimli kitapları okunmalı.
Tahran’a bomba atmaktansa...
Fakat: İran’a karşı, Bush ya da Kerry altında olsun ya da Amerikan
‘Bunker Buster’larla donatılmış İsrail’li savaş uçakları tarafından
uygulanan bir önleyici darbe için tam da sırası değil mi ? Eğer İran bir
atom bombası inşa ediyorsa ? Eğer İran teokratik bir diktatörlük ise ?
Ya da burada çifte standart mı uygulanıyor ? Bir taraftan İsrail’e
Atombombası inşa etmesi için izin veriliyor, İran’a ise yasaklanıyor ?
İsrail’li Bar-İlan-Üniversitesi’nin Çatışma yönetimi ve müzakere
yönetimi programının direktörü Gerald M. Steinberg ‘İHT’nin 1 Ekim
tarihli yayınında hayır, ‘it’s not a double standard’, hayır, iki
ölçüyle ölçülmüyor diyor:
Çifte standarddan bahsedilince sadece nükleer silahlara istinad
ediliyormuş.
Halbuki ciddi bir kıyasta jeo politik durum ve Ortadoğu’daki ittifak
sistemler gibi daha birçok başka faktör de gözönünde bulundurulmalı.
Aksi takdirde İsrail’in bütün bölgede tek başına olduğu ve İran
örneğinde olduğu gibi var olma hakkını kabul etmeyen düşmanlar
tarafından kuşatma altında bulunduğu unutulabilir. İsrail ise bunu diğer
devletlere yapmıyormuş. İran İsrail’i kitle kıyımıyla açıkça tehdit
ediyor, Hizbullah’ı, Hamas’ı destekliyormuş ve molla rejimi tarafından
halen ‘büyük şeytan’ olarak damgalanan ABD’yi de tehdit ediyormuş.
Tahran bunun ötesinde bir de atom bombasına sahip olsa, ne olacağını
tasavvur etmek imkansız olur. Bütün bunlar İsrail’in nükleer potensiyali
değerlendirildiğinde dikkate alınmalıymış.
İsrail son dört on yıl nükleer caydırıcılığıyla ayakta kalmış. Şimdi ise
Tahran’ı uluslararası baskıyla atom silahlarından vazgeçirmeye çalışmak
daha bir önem kazanıyor. Zira denge kaybolabilir.
Steinberg’in ümidine göre belki ilerideki İran’lı liderler Mısır’lı
Enver Sedat’ın örnekliğini takip edip Tahran’da barış müzakerelerini
başlatmaya karar verebilirler.
…İsrail ve İran arasında barış görüşmeleri mi ?
Bunlar savaşın dışında müzakere yolu gibi başka imkanların da
bulunduğunu gösteren ümit uyandıran sözler. BM’nin, AB’nin ve
İsviçre’nin de en asil görevi İsrail’li vatandaşların ve fakat
Ortadoğu’daki bütün diğer insanların da endişelerini hesaba katıp büyük
bir Ortadoğu barış konferansı tertib etmek olurdu. Çünkü
70-Milyonluk-halk olan İran’lılara saldırılması kime yarar ? Ortadoğu’da
yeni bir savaş insanlık üzerine ne kadar acı, kin ve sefalet getirir ?
Teröre karşı savaş Dördüncü Dünya Savaşıdır "World War IV"
Norman Podhoretz gibi ABD’nin en yüksek sivil liyakat madalyasını -
‘Presidential Medal of Freedom’- alan, Aylık magazin Commentary’nin
Editor-at-large olan bir şahıs ‘World War IV: How it started, what it
means, and why we have to win’ isimli makalesinde serdettiği
görüşlerinde haklı mı çıkacak:
"But as I will attempt to show, we are only in the very early stages of
what promises to be a very long war, and Irak is only the second front
to have been opened in that war: the second scene, so to speak, of the
first act of a five-act play." (Fakat göstereceğim gibi biz çok uzun bir
savaş olacak olan bir şeyin en başlarındayız ve Irak bu savaşta açılan
ikinci cephedir: bir nevi beş aktlı bir parçanın birinci aktının ikinci
sahnesi.) (Commentary, September 2004, S. 18).
Kendisini neo muhafazakarlardan gören bu yüksek dekorlu Amerikan
entellektüelinin analizi rahatsızlık verici. Buna göre Dördüncü Dünya
Savaşı – Üçüncüsü Podhoretz’e göre Soğuk Savaştı- beş akttan oluşuyormuş
ve biz daha henüz birinci aktında ve yine sadece ikinci
sahnesindeymişiz. Üçüncü sahne ne olur o zaman ? İran savaşı mı ? Ve
dördüncü sahne ? Ve ikinci akt bize ne getirir ? Ve üçüncüsü, klasik
domino teorisine göre zirve ve dönüm noktası, peripesiyi. Ve bundan
sonra nihayet, yine teoriye göre, gerilim oluşturmak amacıyla oluşan bir
gecikme ve yavaşlamadan sonra "Katastrophé", yunanca: ‘aşağıya düşüş’
gelir.
Ve Podhoretz’e göre gidecek olursak dimdik sonuna kadar ayakta
durmalıyız ve İkinci ve Üçüncü Dünya Savaş’larında olduğu gibi arasıra
‘sabırsızlık, cesaretsizlik ve muhalefet’ göstermemeliyiz ve ortaya
çıkmasını önlemeliyiz.
"In World War II and then in World War III, we persisted in spite of
impatience, discouragement, and opposition for as long as it took to
win, and this is exactly what we have been called upon to do today in
World War IV." (Commentary, September 2004, S. 18)
Silahlar yerine kelimeleri konuşturun
İsrail ve Filistin, Irak ve İran ve bütün dünyadakileri insanlar için
–ta 1999’da Kosova’da Cumhurbaşkanı Bill Clinton ve Dışişleri Bakanı
Albright’ın altında başlamış- büyük savaşın diğer sahneleri ve
aktlarının daha fazla kan akıtmayla doldurulmayacağını ümit ediyoruz,
fakat yukarıda kendisinden iktibas yapılan İsrail’li çatışma-menecerliği
ve müzakere yönetimi uzmanı Gerald M. Steinberg’in vizyonuyla geçmesini
diliyoruz: yani müzakerelerle. Müzakerelerin zamana muhtaç olduklarını
tarih öğretiyor. Fakat insanlık severek uzun tarihinin bazı aktlarını
bunun için feda eder.
*Tarihçi |