|

Kur’an Ayında Kur’an’da Hayat
Bulmak
Ramazan YAZÇİÇEK
Kur’an
ayında Kur’an’dan konuşmak... Doğrusu başka sözler de derdi anlatmaya
yetmiyor ya. Allah, Ramazan ayını, "Kur’an’ın indirildiği ay" olarak
tanıtıyor. Kur’an ise "insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu
eğriden ayırmanın açık delilleri" olarak tarif ediliyor.1 Onda oruç, bir
farz, şenlik ve Kur’an sebebiyle zamana kayıt/tarih düşmedir.
Aziz Kur’an, alemler için bir zikir, hakkı batıldan ayıran bir fikir,
hidayet ve müjdedir insanoğlu için. Rabbimizin insanlığa en büyük lütfû;
sözlerin en güzeli olan Kur’an, gönüllere şifa, ihtilaflara hüküm, müjde
ile birlikte korkutucudur. Kur’an, geçmişe ve geleceğe bir mucizedir. O,
yol gösterici, hikmet ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir.
Dolayısıyla Allah, insanın bahanesi kalmasın diye, ikrâm üzerine ikrâm,
delil üzerine delil vermiştir.
Yarattıklarına karşı rahmetinin bir delili olarak Kur’an’ı gönderen
Allah, "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa,
müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."2 diye buyuruyor. Zira
Allah, insana verdiği değeri ve ona olan merhametini, herşeyi onun
emrine musahhar kılarak ortaya koymuştur.
İnsandan istenilen yine insanın dünya ve ahiret sadeti için Kur’an’a
iman; dolayısıyla, onunla gelen emirlere itaâtttir. Bu noktadan sonra
insanın imanı dolayısıyla itaâtindeki samimiyeti, Kur’an tanımı ve
yaklaşım algısıyla yakından alakalıdır. İnsan, bazen itaat bazen inkar
ederken bazen de "itaât gibi inkar"! etmiştir. Yüz çeviren insan,
itaâtten kaçış için adeta nefes nefese çaba harcamış, olanca şeytanî
yolları zorlamıştır. Oysa itaâtten kaçış için harcadığı çabanın az bir
kısmını doğru yönelim için harcasa, umulur ki murad-ı İlahiyi anlayacak
ve O’nun (c) talebine denk düşecektir.
"Elif. Lâm. Mîm. O kitap (Kur’an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler
(sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir."3 buyuran
Allah, kelamında asla şüphe olmadığına; onun, gerçeğin ta kendisi
olduğuna şahitlik ediyor.
"Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah
korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün."4 Bu ayet ile herbir
mahlukatın yüklendiği fıtrat kodlarıyla sorumluluğunu mudrik olduğunu,
Kur’an’ın insanlık için ne anlam ifade ettiğinin adeta bilgisiyle tezyin
edildiğini de öğreniyoruz.
Kur’an mesajının hedefini bulması onu doğru anlamak ile mümkündür.
Kur’an’ın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddi engel, kalpteki
eğriliktir.5 Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için uğraşır
dururlar. Bu, bir anlamda Kur’an’a karşı pozisyon almadır. Allah’ın
emirlerini sorgulamak adeta Allah’ı hesaba çekmek ile başlayan böylesi
iblisî tavır, kalplerin mühürlendiği, her aşamada sapma açısının
genişlediği zillette dönüşür artık.
Kur’an söz konusu olduğunda tekrarlamaktan bıkmadığım hatta gerekli
gördüğüm bir nokta, Rabbımızın, "Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne
oku."6 diye buyurmuş olmasıdır. Burada, ümmetin ilk eğitiminin, Kur’an’ı
tertil (anlayarak, düşüne düşüne, bilinçli ve düzenli) üzere okunması
emriyle başladığını da görüyoruz.
"Hz. Peygamber’in bir gecede Kur’an’ın tamamını okuduğu bilinmiyor.
Peygamberimiz (s), Abdullah b. Amr’in üç günden az bir süre içinde
Kur’an’ı hatmetmesini yasaklıyordu. Resulullah (s) bunun sebebini de
şöyle belirtiyordu: "Her kim Kur’an’ı üç günden daha az süre içinde
hatmederse ne dediğini anlamaz."7 Keza Peygamber, anlaşılsın diye
ümmetine Allah’ın Kitabı’na tutunmayı vasiyet ediyordu.8
Kur’an üzerindeki ihtilaf sebeplerinin özü, Kur’an’a, Kur’anî olmayan
bir tutumla yönelmektir. Vahyle gelen mesajı tam ve doğru bir şekilde
anlamanın öncülü, vahyi kendi gerçekliği içerisinde kabul yani iman ile
mümkündür. Keza Kur’an’a yaklaşımda Kur’anî olmayan tavırların, ilhâdî
düşünceleri besleyen sapmalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu, Kur’an’ın
kendisine "uyulan" olmaktan çıkartılıp "uydurulan" olarak
konumlandırılması şeklinde olabileceği gibi, gönderiliş amacı dışında
ona, daha farklı beşerî beklentileri karşılayacak misyonlar yükleme
şeklinde de olabilir. Bununla gelinen nokta, "hevâ-heves"in ilâh
edilmesidir. Ömer (r): "Siz Kur’an’a uyun; Kur’an’ı kendinize
uydurmayın. Kim Kur’an-ı Kerim’i kendisine uydurursa Kur’an onu
Cehenneme kadar sürükler, fakat kim Kur’an’a tâbi olursa, Kur’an onu
firdevs cennetlerine götürür" diye ısrarlı vurgusuyla9 buna dikkat
çekmiş olsa gerek.
Allah, "ileride ondan sorumlu tutulacaksınız."10 diye buyurarak Kur’an’ı
sınav kitabı olarak bizlere gösteriyor. Dolayısıyla iman edenlerin
Kitaba yaklaşımı, hakkını gözeterek okumalarıdır.11 Kur’anî bir okuma,
kendilerine ve içinde bulundukları topluma, Allah (c)’ın ne buyurduğunu,
kendilerinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında Allah’ın ne dediğini
öğrenmek için yaklaşmaktır. Dolayısıyla doğru okuma, Kur’an’ı ve onunla
amel etmeyi birlikte öğrenmedir.
Kur’an’a, batınî manalar yüklemek, istediği anlamları çıkarma çabası
tahrifin bir nev’idir. En doğru yola ileten, muttakîler için yol
gösterici Kur’an, kimi muharriflerin zatî alilerinden(!), eserlerinden,
talebelerinden tadât ederek (birbir sayarak) bahseden bir kitap olarak
görülür olmuştur. Hurufîler, zaman içerisinde, cifr-ebced
hesaplamalarıyla adeta Kur’an’ın sihrî şemasını çıkarttıklarını iddia
etmişlerdir.
Batınî yaklaşım, ayetlere, her isteyenin istediği şekilde manalar
yüklemesini mümkün/mazur görmüştür. Mazur görmüştür diyorum, çünkü bu,
mahkumu da hakimi de aynı olan bir telakkidir. Bu öyle bir algıdır ki,
ölçü, vahy değil heva-hevesdir. Zira bu yaklaşımda İbn-ûl Arabî’nin
koyduğu ölçü, "sufilerin delil ikame etmekten münezzeh olduklarıdır."12
S. Hüseyin Nasr ise "Bâtınî anlayış, zâhirî ölçülere göre
değerlendirilemez; onun hiçbir dış yaklaşımın üstesinden gelemeyeceği
kendine özgü bir mantığı vardır. Kur’an için de durum tamamen
böyledir."13 der ve bununla uçları açık/kayıtsızlığı ortaya koyarlar.
Böylece sofestai te’vil anlayışının meşruîyeti talebinde bulunurlar.
Konulan kurallar ile Kur’an’ın fal bakılan bir kitap haline
getirilmesinin yolu açılır. İlk ihtilaflar dönemi siyasi pozisyon
almaların, mezhep kaygılarının etkisiyle de haberleri ve siyasal
neticeleri doğrulayan çıkartımlara hep bu tür gnostik yönelim ile
gidilmiştir.14
Batınilik, Hurufilik nev’inden başvurulan hurafelerin büyük bir kısmının
İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Ancak bunu kullanan
insanlar kendilerini İslâm’a nisbet ettikleri için dokunulmaz
kılınmışlardır. Batıda yüzyıllardır var olan, "Tevrat kodu"15 adı
verilen sihrî yaklaşım, kendilerine müslüman diyenler arasında ise bu,
Kur’an’da 19 mucizesi v.s adıyla yapılmaktadır. Tek fark onların
‘Yahudi’, bizdekilerin ise isimlerinin ‘Müslüman’ olmasıdır.
"Hurefenin mantığı her yerde her çağda aynı. Uydurduğunuz hurefeye
uymadı diye, hurefenizden vazgeçmek yerine ayetten vazgeçeceksiniz. Buna
"Kur’an’a iman etmek" değil 19’a iman etmek" derler." 19’cu, Hz.
Muhammed’in sünnetini "şeytani öğreti" olarak nitelerken, Peygambere
itaâti, Peygamberi putlaştırmak olarak tanımlıyor. Allah’ın Peygamberine
dahi bildirmediği kıyametin tarihini bildiğini söyleyecek kadar aklını
ve nefsini putlaştıran bir mantığın ürünü, "Bu hesaba göre kıyamet 1710
hicri (2280 miladi) yılında kopacaktır. Bunu da Kur’an’da ki tüm huruf-u
mukatta’nın cifr hesabındaki rakamsal karşılığını alt alta toplayarak
buldular."16
Kur’an’ı, salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabul
etmenin adeta bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Bir manada;
"anlaşılır" derken, aslında bu tavır onu anlaşılmaz kılmaktır. Bu
yaklaşımla mesajın tabiîliği ve pratik hayattaki amelî boyutu
ertelendiği gibi amelî sorumluluktan kaçış ve kulluğun bütünlüğünden
uzak kalmanın bahanesine dönüştüğü de görülmektedir. Kur’an’ı belli bir
zümrenin anlayabileceği batınî yorumlardan ibaret bir kitapmış gibi
gören gnostik yaklaşımlar ile Kur’an’a dair ameli erteleyen eğilimlerin
de çakıştığı görülmektedir. Oysa "Kur’an’ın muhatabı özel bir
kabiliyette ya da ihtisasta insan değildir. Onun muhatabı sıtandart her
insandır. Âkil ve bâliğ insan."17
Kur’an’daki belli kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel
buluş ve ilmi neticeler ile izaha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme
de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla
birlikte daha çok Batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik
duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.18
Merhale ayetlerini nesh kabul etmek, çoğu kez Kur’an bütünlüğüne rağmen
yapılan bir yanlıştır. Ayetleri kendi ortamından çıkartarak ele almak ve
salt bir ayetten hareketle mutlak sonuca varmak da Kur’an’a yanlış
yaklaşıma sevk eden önemli sapmalardandır.19
Kur’an, kendi ruhuna sadık kalınarak okunmalıdır. Ona, salt bilgi elde
etmek için yaklaşmaktan imtina edilmelidir. Kur’an’ın, Allah kelamı
oluşu, doğruya iletişi, içinde şüphe olmayışı, ondan sorgulanılacağı,
öğüt almak için kolaylaştırıldığı insanda yakin bulmalıdır. Kur’an
bilincine ulaşmak, bilmekle yetinmeyip inanmak, inandığını yaşamakla
mümkündür. Geleneksel bağlardan uzaklaşarak Kur’anî özgünlüğe ulaşmak,
onun vahy olduğu vahyin de Allah sözü olduğu inancını canlı tutmakla
sağlanabilir. Statükonun, çoğunluğun etkisiyle değil, Kur’an’ın
yönlendirmesiyle davranılmalı, Kur’anî emirlerin mümini, muhalif
dayatmaların münkiri olarak yaklaşılmalıdır. Okunulan ayetler okuyana
vahyediliyormuş gibi okunmalıdır. Zira bu hal sorumluluk bilincini ve
ardından ameli getirir.
Düşünceleri, ideolojileri, yaklaşımları teyid eden değil, uyulan,
başvurularak kendisinde arınılan olarak Kur’an’a yaklaşılmalıdır.
Kur’an’dan hoşnut olma bilinci yakin bulursa, akıllarda tahayyül edilen
manaların, atalardan miras alınan din anlayışının değil, vahy islâmının
müntesibi olunur. Bu durumda, Allah’ın istediği değişimi yapmak için
Kur’an’a yönelinir ve kuşkusuz Allah’ın da böyle yöneleni değiştirmesi
umulur.
Modern dönemin problemlerine yönelik çözüm arayışlarında daha çok
Hrıstiyan teolojisi merkezli üretmelere karşı Kur’an’dan izdüşümlerle
nazireler geliştirmek de Kur’an’a yanlış yönelimlerdendir. Bu yeni
paradigmaların, geleceğin, ciddi ve tehlikeli alanını oluşturduğu
kanaâtindeyiz.20
İman-küfr mücadelesinde özellikle şu nokta göz ardı edilmemelidir:
Allah’ın arzının hemen her yerinde olduğu gibi, üzerinde yaşadığımız
coğrafyada da İslâmî düşünceye yöneliş hızlanmış, şeklen de olsa artık
İslâmî söylem ve motifler daha bir ağırlık kazanmıştır. Bir zamanlar
söylenilen, "Biz Kur’an’ı anlayamayız" v.s. sözlerinin yerini,
şimdilerde, "Kur’an’daki İslâm", "Kur’an İslâm’ı", "Kur’an ve Sünnet
ölçüdür" gibi ifadeler almıştır. Kur’an vurgusunun ön plana çıktığı bu
aşama, kuşkusuz sevindirici ve düne göre önemli bir kırılma noktasıdır.
Ancak burada da, "Kur’an uyulması gereken ölçüdür" denildiği halde,
fırka, indî görüş ile Kur’an’a gelindiği gibi yine saptıran elebaşlarla,
arınmadan Kur’an’dan çıkılıyorsa, o zaman, "Kur’an ölçüdür"
söylenmesinin faydadan öte zararı olacaktır. Zira Kur’an’a dönüş ne
kadar gerekli ve değerli ise Kur’an’a yönelişten ne anlaşıldığı da bir o
kadar önemlidir. Keza, "Kur’an’daki İslâm"dan kitleleri şeytanizme ram
etme, ayetlere batınî manalar verenleri kutsama, Allah’a ağız dolusu
küfreden mistik hezeyanları "hak ve aşk şehidi" ilan etme anlaşılıyorsa,
öncelikli olarak bu inanış, Kur’an inanışı değildir.
Bid’at ve hurafelerin din diye yaşandığı günümüzde, "Kur’an" vurgusu
olumlu karşılık bulmuştur. Zaten olması gereken önce ve sonra "Kur’an"ın
esas alınmasıdır. Her müslümanın kaygı ve çabası bu noktada
yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş din algısı, bid’at ve hurafelerle
örülü din telakkisi, doğruları Kur’anî olan bu söylemin ilgi ile
izlenilmesine sebep olmuştur. Ancak "Kur’an" vurgusu, insana, Allah’tan
başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun
bütün çeşitleriyle inkarını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle
Allah’ın oluncaya kadar Allah yolunda mücadeleyi emretmektedir. Burada,
birileri "geleneksel din anlayışı"nın reddi ile elde ettikleri primi,
şeytanizme, profan sistemlere meşruiyet tanımakta kullanmaktadır. Oysa
kof kültür dininin iflası, Kur’an’ın bütün boyutlarıyla hayata ikamesini
zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı
meşrulaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de
doğruluğuyla bir anlam ifade eder.
Netice "Kur’an’daki İslâm" bize Kur’an dışı hezeyanları tereddütsüz
reddi emreder. Uçları açık olan batınî, hurufî yaklaşımlar Hallac-ı
Mansur savunuları Kur’an İslâm’ından öte Kur’an dışı oluşturulan
islâm’ın(!) söylemleridir. Zira Hallacı Mansur’un ne Allah inanışı ne
Kur’an’ı tanımlayışı, ne Kabe’nin islâm inancı içerisindeki fonksiyonu
tanımı ne de diğer telakkileri Kur’an’a uymaktadır. Aksine Allah’a karşı
ağız dolusu küfür kokmaktadır. Hallac; "Benim ölümüm salib (haç) dini
üzere olacaktır" der. Hallac’ın etkilendiği önemli kişilerden biri,
Fazlullah el- Hurufi el- Esterebadi’dir. O, Hallac’ın bu dualist
inancını şöyle belirtmektedir: "Hurufiliğin insanı Allah’ın en ileri
tecellisi sayan görüşü, Hallac’ın lahut-nasut ilişkisinin "Enel Hak"
olarak sonuçlanmasını değişik bir tarzda ifadeden başka bir şey
değildir. Hallac, Vahdet-i vücut inancını savunur. Kabeye put diyen
Rabiatu’l Adeviyye’nin inancı Hallac’da; "Hacca gitmek yerine kişilerin
kendi evlerinde temiz birşeyin etrafını yedi kez tavaf etmeleri"ni
söylediği, bu telakkinin İbni Arabi, Celaleddin-i Rumi ve Bayazid
Bistami’de de olduğunu görüyoruz. O, İblis’i masum ve mazlum göstermek
için elinden gelen gayreti gösterir. İbn Arabi ve Abdulkerim El-Cili de
aynı inancı (İblis’i takdis etme) Hallac’dan almışlardır.21
"Hululiye’nin ilk büyük etkili şahsı Hüseyin b. Mansur el-Hallac’dır.
Hallac’a göre Allah varlıklara ve insana hulûl etmektedir. Enel Hak
(yani ben Allah’ım) sözünü de bu felsefeye inandığı için söylemiş ve
şeriat uleması tarafından din dışı kabul edilmiştir. Aynı şekilde
Beyazıd Bestami’nin de "cübbemin içinde Allah’tan gayrı nesne yoktur"
görüşü, Allah’ın varlıkların ve insanın suretine girdiği inancına
dayanmaktadır. Hristiyanlar da Hz. İsa’ya Allah’ın hulûl ettiğini
düşünerek onu ilâh konumuna yükseltmişlerdir. Hallac ve Beyazıd Bestami
gibi mutasavvıflar da aynı kanaâttedirler. Kavga aynı muharref din
anlayışından kaynaklanan ve tasavvufla kendini savunan Türk kültürüyle,
idareye hakim olmak isteyen İran kültürünün müdavimlerinin saltanat
kavgasıdır. Bu kavgada din adına ileri sürülen görüşler şamanist,
Budist, eski İran kültürünün izlerini taşıyan bulanık bir kültürdür."22
Bu kısa değiniler, Kur’an vurgusunun Kur’an’a rağmen bir inanış
içermemesi gerektiği, aksi taktirde, ‘Kur’an’, ‘Kur’an’ demenin de
anlamının olmadığı hatta yanılgı içerdiğinin önemli tespitleri olduğu
kanaatindeyiz. Keza Kur’an İslâmı’nın kirli ve bulanık fikirlere
tahammülü yoktur.
Kur’an’ın sahibi Allah, münafıkların imanını yalanlamaktadır.
"İnanacaksanız müslümanlar gibi inanın"23 diye buyurmaktadır. "Nitekim
biz, (Kur’an’ı) kısımlara ayıranlara azabı indirmişizdir. Onlar,
Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbin hakkı için, mutlaka onların hepsini
yaptıklarından dolayı sorguya çekeceğiz. Sana emrolunanı açıkça söyle ve
müşriklerden yüz çevir!"24 Kur’an, Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık
kılınmış, öğüt almak için kolaylaştırılmıştır.25 O, en doğruya ileten,
rehber, yol gösterici26 zikirdir. O, diri olanların uyarılması27 için
gönderilmiştir. Kur’an’ın rehber oluşu her ihtilafta yol
göstericiliğidir. Müslümanın, Kur’an ile bir anı dahi kopuk olamaz.
Kur’an dışı beslenenler ise problemlerinin çözüm kaynağını başka
zeminlerde ararlar. İman edenler ise,"İleride ondan sorumlu
tutulacaksınız."28 diye buyurulan Kitapta çözümü ararlar.
Netice itibariyle, Kur’an’ı uyan olmaktan çıkartır, hayat tarzımızda ona
uyar; onu, uyulan kılarsak o zaman "Kur’an müslümanı" oluruz. "İman
edenlerin Allah’ı anma ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin
ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap
verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de
kalpleri katılaştı."29
Oruç ayı, Kur’an ayı, Kur’an’a dönüş ayıdır. Kur’an ayında hayat bulmak
dedik. Bayram, oruca mukabil bir ikram, bir sevinçtir. Oruç ayı ise,
Kur’an’dan ötürü; zamana, tekrarlanan bir kayıt düşmedir adeta. O halde
haydi rahleye. Kur’an'ınız mübarek olsun.
Dipnotlar
1- Bakara, 2/185.
2- Yûnus, 10/ 57.
3- Bakara, 2/1-2.
4- Haşr, 59/21.
5- l-i İmrân, 3/7.
6- Müzzemmil, 73/4; İsra, 17/106
7- el- Bani, M. Nasuriddin, Hadislerle Peygamberimizin Namaz Kılma
Şekli, Aksa yay., s. 85-86; Bak: Sahîh-i Buhâri Muhtasarı, Tecri-i
Sarih, D.İ.B. Yayı., Mütercim: Ahmed Naim, Ankara, 1981, 2/770.
8- Buhârî, "Kur’an’ın Faziletleri Kitabı", Mütercim: Mehmet Sofuoğlu,
Ötüken Yayınları, İstanbul, 1987, 11/5115.
9- Bkz.: Yazçiçek, Ramazan, "Aidiyet Bilinci ve Farkında Olmak",
İktibas, Ankara, 2004, sayı: 307, s. 24-26; Özdemir, Şemseddin,
"Kur’an’a Sımsıkı Sarılmak", Umran Dergisi, İstanbul, 1996, s: 34, s.
60.
10- Zuhruf, 43/44.
11- Bakara, 2/121.
12- İbn’ûl Arabî, Muhyiddin, El-Futûhât El-Mekkiyye, Prof. Dr. Nihat
Keklik, Kültür Bakanlığı, 1184, Ankara, 1990, s. 25.
13- Nasr, S. Hüseyin, İslâm İdealler ve Gerçekler, İz Yayınları, Terc.:
Ahmet Özel, İstanbul, 1996, s. 74.
14- Geniş bilgi için bkz.: Öztürk, Mustafa, Kur’an ve Aşırı Yorum,
Kitâbiyât, Ankara 2003.
15- Bkz.: Yeni Şafak Gazetesi, 15 Haziran 1997.
16- İslamoğlu, Mustafa, Yahudileşme Temayülü, Denge Yayınları, İstanbul,
1995, s. 232-234.
17- Zeyveli, Hikmet, İktibas, Ank, s: 220, s. 29.
18- Bkz.: Açar, HalilRahman, "Bilimin Dinleşmesi Dinin
Bilimselleştirilmesi", İslâmî Araştırmalar, Ank., 1998, c: 11, s: 1-2.
19- Bkz.: Toplu Çalışma, İlkeler ve Hareket,Ekin Yay., İstanbul, 1996,
s. 35-54; Hasan, Ahmed, Çev.: Mehmet Paçacı, İslâmî Araştırmalar, Ankara
1987, s: 3, s. 105-109.
20- Yazçiçek, Ramazan, "Değişim Sürecinde ‘Millî Din’ ‘Millî İktidâr’,
-Dinsel Irkçılık Bağlamında;Ümeyyecilik, Şu’ûbiyye ve Türk
Müslümanlığı-" Tezkire, s: 34, Eylül/Ekim 2003, s. 93-110; Yazçiçek,
"Dinsel Çoğulculuk ya da A’mak-ı Hayal", 115-147.
21- Yaşar Nuri Öztürk’ün ‘Kur’an’ vurgusunu ön plana çıkartırken
taşıdığı Kur’an karşıtı düşünceleri için bkz.: Sarmış, İbrahim, Haksöz,
İst., 1997, s: 71, s. 14-19.
22- Çiftçi, Arif, "Mevlana ve Mesnevi Üzerine Yapılan Tartışmalar",
Haksöz, İstanbul, 2002, s: 136-137, s. 82-83.
23- Bkz.: Bakara, 2/13
24- Hicr,15/90-94
25-Kamer, 54/17,22,32,40; Duhan, 44/2; En’am, 6/98,114,157; Yusuf, 12/1;
Şuara, 26/2; Nur, 24/1,34,46...
26- Casiye, 45/11; Bakara, 2/2; İsra, 17/9.
27- Yasin, 36/70; Bkz.: 27/80,30/52,35/22..
28- Zuhruf, 43/44.
29- Hadîd, 57/16.
|