Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 311 | Kasım  2004

                   

 

 


  

Türkiye, AB’yi Dünya Siyasetinde Etkili Bir Aktöre Dönüştürecek

Günter VERHEUGEN* / 07.10.2004 / ZAMAN

Türkiye’nin Avrupa’daki nihai yeri güvenlik politikasını ilgilendiren bir konudur.
Avrupa Birliği’nin bütünleşme tarihine bakıldığında bu sıradışı bir yaklaşım değildir. Barış ve güvenlik meseleleri Avrupa’nın bütünleşme sürecinin ilk başlarında da söz konusu idi: Bugünkü Avrupa Birliği dünün savaşlarından sarsılmış Avrupa’sına bir cevaptır. Bugüne kadarki beş genişleme sürecinden en az üçü ekonomik veya kültürel sebeplerle değil, güvenlik ve stratejik sebeplerle gerçekleştirilmiştir. Yunanistan’ın üyeliği, Portekiz ve İspanya’nın üyeliği ve 1 Mayıs 2004’te gerçekleştirilen sekiz Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin üyeliği bu çerçevede gerçekleşmiştir. Bütün bu genişlemelerde genç demokrasilerin Avrupa’ya entegre edilerek istikrara kavuşturulması amaçlanmıştır. Bu reçete bugüne kadar etkili de olmuştur ve Avrupa sadece daha güvenli ve daha istikrarlı olmakla kalmamış, aynı zamanda daha güçlü bir hale gelmiştir.Tabii ki Türkiye’nin bazı özel durumları söz konusu. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne veya AB’nin önceki şekline sıkı bir şekilde bağlanması Soğuk Savaş’ın bir eseri idi. Türkiye tüm Batı’nın güvenliği için stratejik önemde bir kilit ülke konumunda idi. Bu ülkeye Batı dünyasında güçlü bir yer tanımak çok büyük önem arz eden bir konu idi. Bu bağlamda Türkiye 1963 yılında dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu ile bir ortaklık anlaşması yaptı. O dönemin Alman Komisyon Başkanı Walter Hallstein (CDU) Türkiye’ye Avrupa güçlerinin masasında eşit bir sandalye hakkını tanıdı. Şimdi Soğuk Savaş bitti, yeni bir durumla karşı karşıyayız. Ancak Türkiye yine gerek Avrupa ve gerekse bütün Batı için vazgeçilmez bir ülkedir.
Avrupa Birliği’nin doğuya doğru genişlemesine karşı öne sürülen argümanlar da gerek 9 Kasım 1989’un ve gerekse 11 Eylül 2001’in Avrupa’nın geleceği için önemini kavrayamamış bir zihin yapısının ifadesi idi. Bunlar dünya tarihi ile ilgili olayların yoğunlaştığı ve bütün insanlar için ya Berlin Duvarı’nın yıkılması gibi çok güzel bir olay olarak görüldüğü veya New York’taki ikiz kulelelere saldırı gibi insanları dehşette bırakan gelişmelerdir. Siyasi düşüncesinde bu tür olayları dikkate almayanların varacağı yer bir cicim Avrupa’sı düşüncesidir, ancak 21. yüzyılın başlangıcının realiteleri değildir. Günümüzün en önemli güvenlik politikası ile ilgili sorusu bizim Batı demokrasileri ile İslam dünyası arasında hoşgörü ve işbirliğine dayalı çatışmasız bir ilişki mi kuracağımız, yoksa terörist fundamentalist bir tavırdan kaynaklanan yeni tür bir dünya savaşı ile mi karşılaşacağımız sorusudur.
Türkiye, Avrupa Birliği’nin sigortasıdır
Başbakan Schröder’i üyelik fikrine ikna etmek durumunda kalmıştık. Böyle bir durumda Türkiye kendini önemli bir farkı ortaya koyabilecek bir konumda görmektedir. Türkiye Avrupa’nın İslam dünyasını geri çevirmediğini ve bir İslam ülkesinin Avrupai değerleri tamamen kabul edip hayata geçirebileceğini gösteren bir ülke olmaya adaydır. İstikrarlı ve güvenilir bir Türkiye’de Avrupa’nın çok büyük çıkarları vardır. Türkiye’nin Avrupa karşıtı bir fundamentalist İslam ülkesi haline gelmesi tüm Avrupa’nın güvenlik ve istikrarını sarsar.
Türkiye’de otoriter sistemin modern bir demokrasi ve açık topluma dönüşmesi yönündeki büyük değişim doğrudan Avrupa perspektifi ile alakalıdır. Türkleri birleştiren husus Avrupalı olma ve eşit olarak tanınma arzusudur. Türkler bu hedef için, ama sadece bu hedef için daha birkaç yıl öncesine kadar hiç kimsenin gerçekleşme şansı tanımadığı reformları kabul etmeye hazır bir durumdalar. Türkiye’nin AB’ye yakınlaştırılması Türk tarafında hayal kırıklığı ile biten umutların, bizim tarafımızda ise tutulmayan vaatlerin uzun bir tarihidir. Türklere en avantajlı bir konumu sağlayan ortaklık anlaşması ve Gümrük Birliği’ne rağmen AB 1997 yılında Lüksemburg’da sadece Türkiye’nin günün birinde AB’ye üye olabileceğini tanımaya hazırdı. Yerine getirdiğinde üye olacağı şartları ortaya koymaya hazır değildi. Bu, AB ile Türkiye arasındaki en ağır krize neden olmuştu. O zamanlar hayatımda ilk defa Türkiye ile ilgilendim. Daha henüz SPD dış politika koordinatörü iken 1998 yılında Türkiye’ye AB’ye üye olabileceğini gösterme şansının verilmesini ve bu konuda kendisine yardımcı olunmasını tavsiye ettim. Başbakan Schröder’i 1998 yılının yazında Clinton ile görüşmek üzere Washinton’a yola çıkmadan önce bu çizgiyi kabul etmeye ikna etmeyi başardım. Haziran 1999’daki Köln Zirvesi’nde Başbakan Schröder, Avrupalı meslektaşlarını bu çizgiye çekmeye çalıştı. Ancak bu, komisyonun da bu yönde bir teklifte bulunmasından sonra Aralık 1999’da Helsinki’de gerçekleşti.
AKP iktidarı yeni bir süreç başlattı
Aralık 2002’de Kopenhag’da ise hükümet ve devlet başkanları komisyonun teklifinden farklı olarak Türkiye’nin 2004 sonunda siyasi kriterleri yerine getirmesi durumunda üyelik görüşmelerine zaman kaybetmeden başlanması kararı aldı. Türkiye 2002 yılı boyunca bir tarih verilmesini istedi. Komisyon ise tarih üzerinde konuşmayı kesinlikle reddetti. Benim çizgim ise şöyleydi: Önce ev ödevleri yapılsın, ondan sonra diğer adım atılsın. Kopenhag kararı ise sadece Irak krizi öncesinde anlaşılabilecek bir uzlaşma idi. Ancak bu bir problem de doğurdu. Açık ve net bir evet olmayan her şey ret olarak görülebilir ve 1997’den daha ağır bir krize yol açabilirdi. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP’nin Kasım 2002’de seçimleri kazanması durumu kökten değiştirdi. O zamana kadar Türkiye reformlara istekli değildi. Reformlar sadece AB istediği için kağıt üzerinde isteksiz bir şekilde vaat ediliyordu. Şimdi ise demokratikleşmeyi, liberalleşmeyi ve modernleşmeyi kendiliğinden ilerleten ve bunu Türkiye’nin kendi çıkarına gören bir hükümet iktidara gelmişti. Sonuç hakikaten görmeye değer. Anayasa ve yasamada neredeyse tamamen modern çağa geçildi. Sadece çok az bazı projeler henüz bitmedi. Bu, Atatürk devrimlerinden farklı olarak Türklerin büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen bir inkılaptır. Bunların hayata geçirilmesinin yavaş olması kimseyi şaşırtmamalı. Tabii ki bilinen bürokratik engeller var, yönetimle ilgili zaaflar mevcut, özellikle de bürokrasinin, adalet ve güvenlik organlarının otoriter ve milliyetçi kesimlerinde engelleme gayretleri var.
Komisyon, Türkiye’deki reformların geldiği noktanın değerlendirmesinde son yıllarda diğer 12 adayda uyguladığı prensiplere riayet etti. Bunu yaparken hukuk çerçevesinin şekilci bir değerlendirmesinden uzaklaşarak good governance de istiyor. "İyi hükümet" Kopenhag Kriterleri’nden çok kolay bir şekilde çıkarılacak bir olgu değil. Hukuk çerçevesi az çok iyi ise, ancak yönetim zayıf ise nasıl bir değerlendirmeye varacağız? Tartmak lazım. Reformların dinamiğini değerlendirmemiz lazım, bütün bir sürecin inandırıcılığını, hayata geçirmede o güne kadarki başarıları ve gelecekle ilgili şansları değerlendirmek lazım.
Komisyonun kararı belirleyici bir şekilde olmasa bile önemli ölçüde Türkiye’deki gayrimüslim toplulukların liderlerinin, sendika, kadın örgütleri ve insan hakları temsilcilerinin sözlerinden etkilendi. Hepsi aynı şeyi söylüyordu: Bizim hâlâ problemlerimiz var, ancak reform süreci devam ederse bunların hepsi gidecek diyorlardı. Hepsi müzakerelerin başlamasını istiyordu. Özellikle de Hıristiyan cemaat liderleri, Avrupalı Hıristiyan demokratlara bir mesaj gönderiyordu. Bunlar Türkiye’deki Hıristiyanların durumunun Türkiye’nin AB perspektifine karşı kullanılmasına karşı çıkıyorlardı. Benden Türkiye’deki Hıristiyanların durumunu ön plana çıkarmamam konusunda özellikle ricada bulundular. Bunu niçin söyledikleri malum. Hepsi Avrupa seçeneğine güveniyor.
Türkiye içindeki ve dışındaki insan hakları savunucuları Türkiye’nin işkence ile mücadelede de büyük ilerlemeler kaydettiğini söylüyor. Sadece tek bir örgüt siyasi bir tavırla sistematik işkence olduğu suçlamasını yapıyor. Bu örgüt bu sonuca çok kaba bir kanun yorumu ve polis ile göstericiler arasındaki her türlü itiş kakışı işkence şeklinde yorumlamak suretiyle varıyor. Ben, Türkiye’nin olası üyeliğine karşı yapılan itirazları biliyorum. Yeterince Avrupalı değilmiş, yeterince Hıristiyan değilmiş, çok büyükmüş, çok uzakmış, çok fakirmiş, çok geri kalmışmış vesaire.. Buna ilişkin olarak şu notlar düşülebilir:
Herşeye rağmen Türkiye Avrupalı
Türkiye hızlı bir dönüşümden geçmiştir. Bu süreç daha da hızlanacaktır. Tuhaf zina krizi de göstermiştir ki, çelişkili zamanlarda modern ve Avrupalı Türkiye, varlığını hâlâ korumakta olan gelenekselci ve tepkisel Türkiye’den daha güçlüdür.
Ankara ile Kopenhag arasındaki fark, temelde, İtalya’nın güneyi ile İsveç’in kuzeyi arasındaki farktan daha azdır. AB, dini değerlerin değil; aksine seküler değerlerin üzerine kurulmuştur: Özgürlük, insan onuru, adalet, demokrasi, hukuk devleti olma. İnanç hürriyeti insan haklarına dahildir. Fakat hiçbir kimsenin de, bir insana neye inanacağını emretmeye hakkı yoktur.
Türkiye’nin AB’ye olası üyeliğine karşı ortaya koyulan stratejik itirazların başında ‘aşırı genişleme’ gelmektedir. Tarihte hemen hemen bütün büyük güçlerin aşırı büyüme sonucu yıkıldığı doğrudur: Roma, Napolyon İmparatorluğu, sömürge krallıklar, bereket versin kısa süren Büyük Alman Ülkesi, Sovyetler Birliği. Bu ülkelerin ortak özelliği şiddetle ortaya çıkıp, yine şiddetle ayakta tutulmuş olmalarıydı. AB, ne bu anlamda, ne de başka anlamda böyle bir krallık değildir. Onun temelinde gönüllülük, eşitlik ve demokrasi vardır. AB, topraklarını savunmak için hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadığından dolayı aşırı genişleyemez. AB’nin genişlemesi, aşırı yayılma değil, ortak Avrupa değerlerimizin geçerliliğe sahip olacağı alanda genişlemedir.
Türkiye ile yapılacak olan katılım raporunun nasıl görüneceği tamamen belli görünmüyor. Yönlendirilmemiş bir göçe karşı duyulan korku, üye ülkelerin katılımdan sonra Türkiye’den gelecek olan göçü istedikleri vakit düzenlemelerine izin verebilir. Masraflar konusunda da bir otomasyon söz konusu değildir. Üyelik anlaşmasında, büyük tarım ve yapı fonları gibi büyük masraf kümeleri için birlik bütçesinde net para transferini sınırlayacak özel uygulamalar öngörülebilir. Türkiye, AB ülkelerinin bu proje için ödeyebileceklerinden ve ödemek istediklerinden 1 Euro fazla masrafa sebep olmayacaktır. Üyelik müzakerelerinin otomatik olarak hedefe götürmeyeceğine işaret etmiştim. Garanti söz konusu değildir. Garanti olmayışının bir sebebi de, Türkiye’nin üyeliğinin uygun görüldüğü hem Avrupa Parlamentosu’nda hem de AB üyesi ülkelerin milli parlamentolarında teyit edilmelidir. O bakımdan sürecin sonu açık kalacaktır. Ama şunu netleştirmem gerekiyor: Burada söz konusu olan müzakerelerin açılmasıdır.
AB reform yapma gücünü sorgulamalı
Müzakerelerde iki seçim hakkı yoktur. İlişkiler, ya AB’de ya da Türkiye’de proje politik olarak hayata geçirilemeyecek derecede değiştiğinden dolayı bir alternatifin orta vadeli olarak kullanımı gerekiyorsa, o zaman bu konuda düşünmek gerekir. İmtiyazlı ortaklık alternatifi boş bir lakırdıdan ibarettir. Bu ortaklık içerik olarak hiçbir zaman tanımlanmamıştır. Türkiye’ye sunulabilecek her şey imtiyazlı ortaklık yanlıları tarafından reddedilmektedir. Türkiye’nin AB yolu daha da uzayacak ve zorlaşacaktır. Eğer bu gerçekleşirse, AB güçlü siyasi ve ekonomik avantajlar elde edecektir. Ancak Avrupa kendi reform yapabilme gücünü de sorgulamalıdır. Özellikle de birçok masrafa neden olan tarım ve yapılanma siyasetinde. Son olarak: AB Türkiye’nin katılımı ile dünya siyasetinde bir aktör konumuna geçecektir. Ortak bir dış ve güvenlik politikası olmadan AB bunların üstesinden gelemez.
Bu yazı, bugün sadece Zaman’da ve Alman gazetesi DIE ZEIT’te yayınlanıyor.

*AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...