|

Türkiye, AB’yi Dünya Siyasetinde
Etkili Bir Aktöre Dönüştürecek
Günter VERHEUGEN* /
07.10.2004 / ZAMAN
Türkiye’nin Avrupa’daki nihai yeri
güvenlik politikasını ilgilendiren bir konudur.
Avrupa Birliği’nin bütünleşme tarihine bakıldığında bu sıradışı bir
yaklaşım değildir. Barış ve güvenlik meseleleri Avrupa’nın bütünleşme
sürecinin ilk başlarında da söz konusu idi: Bugünkü Avrupa Birliği dünün
savaşlarından sarsılmış Avrupa’sına bir cevaptır. Bugüne kadarki beş
genişleme sürecinden en az üçü ekonomik veya kültürel sebeplerle değil,
güvenlik ve stratejik sebeplerle gerçekleştirilmiştir. Yunanistan’ın
üyeliği, Portekiz ve İspanya’nın üyeliği ve 1 Mayıs 2004’te
gerçekleştirilen sekiz Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin üyeliği bu
çerçevede gerçekleşmiştir. Bütün bu genişlemelerde genç demokrasilerin
Avrupa’ya entegre edilerek istikrara kavuşturulması amaçlanmıştır. Bu
reçete bugüne kadar etkili de olmuştur ve Avrupa sadece daha güvenli ve
daha istikrarlı olmakla kalmamış, aynı zamanda daha güçlü bir hale
gelmiştir.Tabii ki Türkiye’nin bazı özel durumları söz konusu.
Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne veya AB’nin önceki şekline sıkı bir
şekilde bağlanması Soğuk Savaş’ın bir eseri idi. Türkiye tüm Batı’nın
güvenliği için stratejik önemde bir kilit ülke konumunda idi. Bu ülkeye
Batı dünyasında güçlü bir yer tanımak çok büyük önem arz eden bir konu
idi. Bu bağlamda Türkiye 1963 yılında dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu
ile bir ortaklık anlaşması yaptı. O dönemin Alman Komisyon Başkanı
Walter Hallstein (CDU) Türkiye’ye Avrupa güçlerinin masasında eşit bir
sandalye hakkını tanıdı. Şimdi Soğuk Savaş bitti, yeni bir durumla karşı
karşıyayız. Ancak Türkiye yine gerek Avrupa ve gerekse bütün Batı için
vazgeçilmez bir ülkedir.
Avrupa Birliği’nin doğuya doğru genişlemesine karşı öne sürülen
argümanlar da gerek 9 Kasım 1989’un ve gerekse 11 Eylül 2001’in
Avrupa’nın geleceği için önemini kavrayamamış bir zihin yapısının
ifadesi idi. Bunlar dünya tarihi ile ilgili olayların yoğunlaştığı ve
bütün insanlar için ya Berlin Duvarı’nın yıkılması gibi çok güzel bir
olay olarak görüldüğü veya New York’taki ikiz kulelelere saldırı gibi
insanları dehşette bırakan gelişmelerdir. Siyasi düşüncesinde bu tür
olayları dikkate almayanların varacağı yer bir cicim Avrupa’sı
düşüncesidir, ancak 21. yüzyılın başlangıcının realiteleri değildir.
Günümüzün en önemli güvenlik politikası ile ilgili sorusu bizim Batı
demokrasileri ile İslam dünyası arasında hoşgörü ve işbirliğine dayalı
çatışmasız bir ilişki mi kuracağımız, yoksa terörist fundamentalist bir
tavırdan kaynaklanan yeni tür bir dünya savaşı ile mi karşılaşacağımız
sorusudur.
Türkiye, Avrupa Birliği’nin sigortasıdır
Başbakan Schröder’i üyelik fikrine ikna etmek durumunda kalmıştık. Böyle
bir durumda Türkiye kendini önemli bir farkı ortaya koyabilecek bir
konumda görmektedir. Türkiye Avrupa’nın İslam dünyasını geri
çevirmediğini ve bir İslam ülkesinin Avrupai değerleri tamamen kabul
edip hayata geçirebileceğini gösteren bir ülke olmaya adaydır.
İstikrarlı ve güvenilir bir Türkiye’de Avrupa’nın çok büyük çıkarları
vardır. Türkiye’nin Avrupa karşıtı bir fundamentalist İslam ülkesi
haline gelmesi tüm Avrupa’nın güvenlik ve istikrarını sarsar.
Türkiye’de otoriter sistemin modern bir demokrasi ve açık topluma
dönüşmesi yönündeki büyük değişim doğrudan Avrupa perspektifi ile
alakalıdır. Türkleri birleştiren husus Avrupalı olma ve eşit olarak
tanınma arzusudur. Türkler bu hedef için, ama sadece bu hedef için daha
birkaç yıl öncesine kadar hiç kimsenin gerçekleşme şansı tanımadığı
reformları kabul etmeye hazır bir durumdalar. Türkiye’nin AB’ye
yakınlaştırılması Türk tarafında hayal kırıklığı ile biten umutların,
bizim tarafımızda ise tutulmayan vaatlerin uzun bir tarihidir. Türklere
en avantajlı bir konumu sağlayan ortaklık anlaşması ve Gümrük Birliği’ne
rağmen AB 1997 yılında Lüksemburg’da sadece Türkiye’nin günün birinde
AB’ye üye olabileceğini tanımaya hazırdı. Yerine getirdiğinde üye
olacağı şartları ortaya koymaya hazır değildi. Bu, AB ile Türkiye
arasındaki en ağır krize neden olmuştu. O zamanlar hayatımda ilk defa
Türkiye ile ilgilendim. Daha henüz SPD dış politika koordinatörü iken
1998 yılında Türkiye’ye AB’ye üye olabileceğini gösterme şansının
verilmesini ve bu konuda kendisine yardımcı olunmasını tavsiye ettim.
Başbakan Schröder’i 1998 yılının yazında Clinton ile görüşmek üzere
Washinton’a yola çıkmadan önce bu çizgiyi kabul etmeye ikna etmeyi
başardım. Haziran 1999’daki Köln Zirvesi’nde Başbakan Schröder, Avrupalı
meslektaşlarını bu çizgiye çekmeye çalıştı. Ancak bu, komisyonun da bu
yönde bir teklifte bulunmasından sonra Aralık 1999’da Helsinki’de
gerçekleşti.
AKP iktidarı yeni bir süreç başlattı
Aralık 2002’de Kopenhag’da ise hükümet ve devlet başkanları komisyonun
teklifinden farklı olarak Türkiye’nin 2004 sonunda siyasi kriterleri
yerine getirmesi durumunda üyelik görüşmelerine zaman kaybetmeden
başlanması kararı aldı. Türkiye 2002 yılı boyunca bir tarih verilmesini
istedi. Komisyon ise tarih üzerinde konuşmayı kesinlikle reddetti. Benim
çizgim ise şöyleydi: Önce ev ödevleri yapılsın, ondan sonra diğer adım
atılsın. Kopenhag kararı ise sadece Irak krizi öncesinde anlaşılabilecek
bir uzlaşma idi. Ancak bu bir problem de doğurdu. Açık ve net bir evet
olmayan her şey ret olarak görülebilir ve 1997’den daha ağır bir krize
yol açabilirdi. Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP’nin Kasım
2002’de seçimleri kazanması durumu kökten değiştirdi. O zamana kadar
Türkiye reformlara istekli değildi. Reformlar sadece AB istediği için
kağıt üzerinde isteksiz bir şekilde vaat ediliyordu. Şimdi ise
demokratikleşmeyi, liberalleşmeyi ve modernleşmeyi kendiliğinden
ilerleten ve bunu Türkiye’nin kendi çıkarına gören bir hükümet iktidara
gelmişti. Sonuç hakikaten görmeye değer. Anayasa ve yasamada neredeyse
tamamen modern çağa geçildi. Sadece çok az bazı projeler henüz bitmedi.
Bu, Atatürk devrimlerinden farklı olarak Türklerin büyük bir çoğunluğu
tarafından desteklenen bir inkılaptır. Bunların hayata geçirilmesinin
yavaş olması kimseyi şaşırtmamalı. Tabii ki bilinen bürokratik engeller
var, yönetimle ilgili zaaflar mevcut, özellikle de bürokrasinin, adalet
ve güvenlik organlarının otoriter ve milliyetçi kesimlerinde engelleme
gayretleri var.
Komisyon, Türkiye’deki reformların geldiği noktanın değerlendirmesinde
son yıllarda diğer 12 adayda uyguladığı prensiplere riayet etti. Bunu
yaparken hukuk çerçevesinin şekilci bir değerlendirmesinden uzaklaşarak
good governance de istiyor. "İyi hükümet" Kopenhag Kriterleri’nden çok
kolay bir şekilde çıkarılacak bir olgu değil. Hukuk çerçevesi az çok iyi
ise, ancak yönetim zayıf ise nasıl bir değerlendirmeye varacağız?
Tartmak lazım. Reformların dinamiğini değerlendirmemiz lazım, bütün bir
sürecin inandırıcılığını, hayata geçirmede o güne kadarki başarıları ve
gelecekle ilgili şansları değerlendirmek lazım.
Komisyonun kararı belirleyici bir şekilde olmasa bile önemli ölçüde
Türkiye’deki gayrimüslim toplulukların liderlerinin, sendika, kadın
örgütleri ve insan hakları temsilcilerinin sözlerinden etkilendi. Hepsi
aynı şeyi söylüyordu: Bizim hâlâ problemlerimiz var, ancak reform süreci
devam ederse bunların hepsi gidecek diyorlardı. Hepsi müzakerelerin
başlamasını istiyordu. Özellikle de Hıristiyan cemaat liderleri,
Avrupalı Hıristiyan demokratlara bir mesaj gönderiyordu. Bunlar
Türkiye’deki Hıristiyanların durumunun Türkiye’nin AB perspektifine
karşı kullanılmasına karşı çıkıyorlardı. Benden Türkiye’deki
Hıristiyanların durumunu ön plana çıkarmamam konusunda özellikle ricada
bulundular. Bunu niçin söyledikleri malum. Hepsi Avrupa seçeneğine
güveniyor.
Türkiye içindeki ve dışındaki insan hakları savunucuları Türkiye’nin
işkence ile mücadelede de büyük ilerlemeler kaydettiğini söylüyor.
Sadece tek bir örgüt siyasi bir tavırla sistematik işkence olduğu
suçlamasını yapıyor. Bu örgüt bu sonuca çok kaba bir kanun yorumu ve
polis ile göstericiler arasındaki her türlü itiş kakışı işkence şeklinde
yorumlamak suretiyle varıyor. Ben, Türkiye’nin olası üyeliğine karşı
yapılan itirazları biliyorum. Yeterince Avrupalı değilmiş, yeterince
Hıristiyan değilmiş, çok büyükmüş, çok uzakmış, çok fakirmiş, çok geri
kalmışmış vesaire.. Buna ilişkin olarak şu notlar düşülebilir:
Herşeye rağmen Türkiye Avrupalı
Türkiye hızlı bir dönüşümden geçmiştir. Bu süreç daha da hızlanacaktır.
Tuhaf zina krizi de göstermiştir ki, çelişkili zamanlarda modern ve
Avrupalı Türkiye, varlığını hâlâ korumakta olan gelenekselci ve tepkisel
Türkiye’den daha güçlüdür.
Ankara ile Kopenhag arasındaki fark, temelde, İtalya’nın güneyi ile
İsveç’in kuzeyi arasındaki farktan daha azdır. AB, dini değerlerin
değil; aksine seküler değerlerin üzerine kurulmuştur: Özgürlük, insan
onuru, adalet, demokrasi, hukuk devleti olma. İnanç hürriyeti insan
haklarına dahildir. Fakat hiçbir kimsenin de, bir insana neye
inanacağını emretmeye hakkı yoktur.
Türkiye’nin AB’ye olası üyeliğine karşı ortaya koyulan stratejik
itirazların başında ‘aşırı genişleme’ gelmektedir. Tarihte hemen hemen
bütün büyük güçlerin aşırı büyüme sonucu yıkıldığı doğrudur: Roma,
Napolyon İmparatorluğu, sömürge krallıklar, bereket versin kısa süren
Büyük Alman Ülkesi, Sovyetler Birliği. Bu ülkelerin ortak özelliği
şiddetle ortaya çıkıp, yine şiddetle ayakta tutulmuş olmalarıydı. AB, ne
bu anlamda, ne de başka anlamda böyle bir krallık değildir. Onun
temelinde gönüllülük, eşitlik ve demokrasi vardır. AB, topraklarını
savunmak için hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadığından dolayı aşırı
genişleyemez. AB’nin genişlemesi, aşırı yayılma değil, ortak Avrupa
değerlerimizin geçerliliğe sahip olacağı alanda genişlemedir.
Türkiye ile yapılacak olan katılım raporunun nasıl görüneceği tamamen
belli görünmüyor. Yönlendirilmemiş bir göçe karşı duyulan korku, üye
ülkelerin katılımdan sonra Türkiye’den gelecek olan göçü istedikleri
vakit düzenlemelerine izin verebilir. Masraflar konusunda da bir
otomasyon söz konusu değildir. Üyelik anlaşmasında, büyük tarım ve yapı
fonları gibi büyük masraf kümeleri için birlik bütçesinde net para
transferini sınırlayacak özel uygulamalar öngörülebilir. Türkiye, AB
ülkelerinin bu proje için ödeyebileceklerinden ve ödemek istediklerinden
1 Euro fazla masrafa sebep olmayacaktır. Üyelik müzakerelerinin otomatik
olarak hedefe götürmeyeceğine işaret etmiştim. Garanti söz konusu
değildir. Garanti olmayışının bir sebebi de, Türkiye’nin üyeliğinin
uygun görüldüğü hem Avrupa Parlamentosu’nda hem de AB üyesi ülkelerin
milli parlamentolarında teyit edilmelidir. O bakımdan sürecin sonu açık
kalacaktır. Ama şunu netleştirmem gerekiyor: Burada söz konusu olan
müzakerelerin açılmasıdır.
AB reform yapma gücünü sorgulamalı
Müzakerelerde iki seçim hakkı yoktur. İlişkiler, ya AB’de ya da
Türkiye’de proje politik olarak hayata geçirilemeyecek derecede
değiştiğinden dolayı bir alternatifin orta vadeli olarak kullanımı
gerekiyorsa, o zaman bu konuda düşünmek gerekir. İmtiyazlı ortaklık
alternatifi boş bir lakırdıdan ibarettir. Bu ortaklık içerik olarak
hiçbir zaman tanımlanmamıştır. Türkiye’ye sunulabilecek her şey
imtiyazlı ortaklık yanlıları tarafından reddedilmektedir. Türkiye’nin AB
yolu daha da uzayacak ve zorlaşacaktır. Eğer bu gerçekleşirse, AB güçlü
siyasi ve ekonomik avantajlar elde edecektir. Ancak Avrupa kendi reform
yapabilme gücünü de sorgulamalıdır. Özellikle de birçok masrafa neden
olan tarım ve yapılanma siyasetinde. Son olarak: AB Türkiye’nin katılımı
ile dünya siyasetinde bir aktör konumuna geçecektir. Ortak bir dış ve
güvenlik politikası olmadan AB bunların üstesinden gelemez.
Bu yazı, bugün sadece Zaman’da ve Alman gazetesi DIE ZEIT’te
yayınlanıyor.
*AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri |