|

“AB, Türkiye ve İslam”
Şahin ALPAY /
09.10.2004 / ZAMAN
Son
zamanlarda yayımlanan çok sayıdaki Türkiye’nin AB üyeliği konulu
araştırmalar arasında bana en ilginç geleni, Hollanda Hükümet
Politikaları Bilim Konseyi (WRR) tarafından gerçekleştirilen "Avrupa
Birliği, Türkiye ve İslam" konulu araştırma. Araştırmanın cevaplamayı
amaçladığı soru şu: Nüfus çoğunluğunun Müslüman olması Türkiye’nin AB
üyeliği önünde bir engel midir? Araştırmanın "Avrupa Birliği, Türkiye ve
İslam" başlıklı raporu, Hollanda hükümetine resmen 21 Haziran 2004 günü
sunuldu; İngilizce metni yakınlarda Amsterdam Üniversitesi Yayınları
tarafından basıldı.
Hollandalı sosyal bilimciler W. Asbeek Brusse ve I.J. Schoonenboom’un
imzasını taşıyan rapordaki analizler kısmen E. J. Zürcher ve H. Ven der
Linden’in kaleme aldıkları ve kitapta rapora ek olarak verilen "Kırılma
Hattı’nı Arayış: ‘Uygarlıklar Çatışması’ Işığında Türk İslamı’nın
Türkiye’nin AB’ye Katılımındaki Rolü" başlıklı incelemenin verilerine
dayanıyor. Kitapta imzaları bulunan araştırmacılar arasında Türkiye’nin
(ve dünyanın) yakından tanıdığı isim Erik Jan Zürcher. Profesör
Zürcher’in Türkiye’de modernleşmenin tarihi üzerine okunması gereken bir
numaralı eser diyebileceğim "Türkiye’nin Modern Tarihi" başlıklı kitabı
yakınlarda (1993 ve 1997 baskılarını izleyen) Genişletilmiş 3. Basımını
da yaptı (I.B. Tauris, 2004). Umarım, 3. Basımın Türkçe yayımı da
gecikmez.
Hollandalı sosyal bilimcilerin "AB, Türkiye ve İslam" araştırmasında
altını çizdikleri hususları şöyle özetlemek mümkün: Türkiye’nin nüfus
çoğunluğu Müslüman olan bir ülke oluşu, elbette ki AB’yi benzersiz bir
durumla karşı karşıya bırakıyor. Ancak kurucu antlaşmaları ve
hükümetlerce kabul edilen anayasasına göre din, AB’nin dayandığı temel
değerlerden değildir. AB’nin dayandığı temel değerler, devletin ve
dinsel kurumların birbirlerinin bağımsızlığına saygı göstermesi; tüm
yurttaşların din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmaları; azınlık dinlerine
mensup olanların, ateistlerin ve agnostiklerin inançları yüzünden siyasi
ve medeni haklarının kullanımında hiçbir sınırlamaya tabi
tutulmamalarıdır.
Türkiye, AB ülkeleri gibi laik bir rejime sahiptir. Türkiye’de rejimin
laikleşmesi 1920’lerde Cumhuriyet’le değil, 1830’larda Tanzimat’la
başlamıştır. Türkiye’nin mirasçısı olduğu Osmanlı devleti resmen bir
İslam devleti idiyse de, dinî kurallara göre değil hükümdarların
çıkardığı kanunlarla yönetilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Fransa’yı model
alan laiklikte o kadar ileri gitmiştir ki, AB Parlamentosu Türk
hükümetini "İslam’a ve genel olarak dine yaklaşımında daha makul bir
tavır takınmaya" davet etmiştir. Türkiye’nin 1960’ların sonlarından
itibaren demokratik sürece dahil ettiği İslamcı partiler rejimin laik
niteliğine karşı çıkmamış, ancak Kemalist resmi ideolojinin
savunduğundan farklı, din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaların
kalktığı türden bir laiklik önermişlerdir. Bunların hiç biri demokratik
rejimi sorgulamamış, hepsi demokratik kurallar içinde faaliyet
göstermiştir. Olgular Türkiye’de siyasal İslam’a karşı gösterilen aşırı
tepkileri haklı kılmamaktadır. İslamcı hareket AB konusunda görüş
değiştirmiştir. Devletin bir bölümü AB’yi Kemalist milliyetçiliğe bir
tehdit olarak görmeye başlarken, İslamcı hareket giderek AB’nin din
özgürlüğünü temel bir hak olarak kabul eden türden bir laikliği temsil
ettiğine kanaat getirmiştir.
Raporda varılan sonuç şu: Tarihsel gelişim, günümüzün gerçekleri ve Türk
İslamı’nın özellikleri ışığında değerlendirildiğinde, nüfusunun çoğunun
Müslüman olması Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle engel değildir.
Aksine, Türkiye’nin üyeliği "uygarlıklar çatışması" tahriklerine
verilecek en iyi cevaptır. Geçenlerde Avrupa’nın gerçekten "İslam
nehrinin laiklik yatağında akmasını" isteyip istemediğini soran Fransa
Başbakanı Jean-Pierre Raffarin’in bu kitabı okumasını isterdim. Fakat
okuyup öğrenmeye vakit ayıran biri olduğunu sanmıyorum. |