|

Sahabe
‘Sâhib’ kelimesi Kur’an dilinde
arkadaş, dost anlamına gelir. Rağıb el-İsfehani ‘sahib’i ‘mülazim’
kelimesiyle açıklamakta ve bunun da örfte, sohbetleri çok olanlara
dendiğini belirtmektedir. Mülazim ise, birbirinden ayrılmayan, birbirine
tabi kimseler anlamına gelmektedir. Bir şeyin mülkiyetini elinde
bulunduran ve onun üzerinde tasarruf sâhibi olan kimseye de ‘sahip’
denir. ‘es-Sahibu bi’l-Cenb’, ‘yakınınızdaki arkadaş’ demektir ve iyilik
edilmesi tavsiye edilenlerden biridir. (4/Nisa, 36). Bu kelime Yunus
Peygamber’i, ‘sahibu’l-Hut’ olarak nitelendirir. Yunus’u balık yuttuğu
için, ‘balık sâhibi’ denmiştir. Çünkü bir süre balıkla çok yakın bir
birlikteliği olmuştur…
Kur’an’da ayrıca, ‘Sahibikum’ (arkadaşınız), ‘sahibihum’ (arkadaşları),
‘sâhibuhû’ (arkadaşı) ve ‘sâhibî’ (arkadaşım) biçiminde kullanımlar da
mevcuttur. Arkadaş, dost manasına gelen ‘sâhib’ kelimesi ‘sâhibikum’
(arkadaşınız) veya ‘sâhibihum’ (arkadaşları) biçimleriyle Muhammed (a.s)
için kullanılmıştır. (34/Sebe, 46; 53/Necm, 2; 81/Tekvir, 22; 7/A’raf,
184). Bir yerde de, Salih Peygamber’in azgın kavminden, deveyi kesen
kişi hakkında kullanılmış, o kişi, o azgın çetenin ‘arkadaşları’ olarak
nitelenmiştir.
Muhammed (a.s)la ilgili kullanıldığı dört yerde, onun, mecnun olmadığı,
cinnetle bir ilgisinin bulunmadığı açıklanmaktadır. "Arkadaşınız
(Muhammed) dalalete düşmedi ve aldatılmadı" (53/Necm, 2); "…Bu
arkadaşınızda bir cinnet yoktur, o size, önünüzde bulunan şiddetli bir
azapla uyaran bir uyarıcıdır." (34/Sebe, 46); "Sizin arkadaşınız mecnun
değildir." (81/Tekvir, 22); "Hiç düşünmediler mi, arkadaşlarında bir
cinnet yoktur, o apaçık bir uyarıcıdır." (7/A’raf, 184). Burada dikkat
çeken husus, Muhammed (a.s)ın, nasıl olup da, ona iman etmeyen kafir
Mekke halkının ‘arkadaşı/dostu’ olarak anıldığıdır. Muhammed’le, kafir
kavmi arasında hiçbir velayet bağı, dostluk, kardeşlik bağı
bulunmadığına göre, bu kelime, "sizden, içinizden biri" anlamında
kullanılmıştır. Peygamber (a.s) elbette onlardan biri idi, onlar gibi
bir insandı, onlarla aynı soydan, bir kısmıyla aynı kabileden, aynı
aileden geliyordu. Tevhidin en azgın düşmanlarıyla ya kan bağı vardı, ya
komşuluk ilişkisi, ya da hiç değilse her gün görüştükleri, birbirlerini
tanıyan hemşehriler idiler. Kısacası, din ayrılığı dışında Muhammed
(a.s) o kavimden biri idi. Ayrıca Muhammed, melek değildi, insanüstü bir
varlık değildi. Onlar gibi bir beşerdi. Bu anlamda ‘arkadaşınız’
denmiştir.
‘Arkadaşınız’ denmesinin şöyle bir inceliği de var elbette: Bununla,
Mekkeliler’e, "daha düne kadar sizler birçok şeyi paylaşıyordunuz,
Muhammed’le bir alıp veremediğiniz yoktu, ondan değil şikayetçi olmak,
hatta ona emin ünvanını bile takmıştınız. Şimdi ne oldu da ona düşman
kesildiniz?!" mesajı verilmektedir. Sizler deniyordu Mekkeliler’e,
Muhammed’i uzun zamandır tanıyor, biliyorsunuz. Onun hakkında neredeyse,
bilmediğiniz hiçbir şey yok. Dolayısıyla onda ne bir delilik, ne bir
akıl zaafı v.s. olmadığını da çok iyi biliyorsunuz.
‘Sâhib’ kelimesi belki de en ideal anlamına, Muhammed (a.s)la, Ebubekir
(r.a)ın arkadaşlığına, dostluğuna işaret etmek üzere kullanıldığı yerde
(9/Tevbe, 40) ulaşmıştır. Hicret esnasında mağaraya sığındıkları esnada,
izlerini bulan müşriklerin konuşmalarını işitip biraz telaşlanan
Ebubekir’i Peygamber (a.s) şu şekilde teskin etmişti: "…Hani onlar
mağarada idiler, arkadaşına: ‘üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu…"
(9/Tevbe, 40). Ebubekir, Peygamber’in gerçek anlamda dostu, arkadaşı ve
kardeşi idi.
Kehf suresinde, biri varlıklı, diğeri varlıksız iki kişinin meseli
anlatılırken, şımarık varlıklıyla, ötekinin ilişkisi ‘arkadaş’ (sahip)
kelimesiyle ifade edilmiştir. (18/Kehf, 34, 37).
Yusuf Peygember de, zindan günlerinde, aynı kaderi paylaştıkları zindan
arkadaşlarına "ey zindan arkadaşlarım" diye hitap etmiştir. (12/Yusuf,
39, 41).
Demek ki, ‘sahib’ kelimesi arkadaş anlamında, belirli zorunlu
tanışıklıklar, irade dışı paylaşmak durumunda kalınan birliktelikler
için kullanılabilmektedir.
‘Sâhib’ kelimesi, dişil formuyla (sâhibe) kullanıldığında insanın hayat
arkadaşı, yani zevcesi kastedilmektedir. Kafirlerin, ahiret gününde,
Allah’ın azabından kurtulmak için, tüm yakınları gibi, hanımını (sâhibe)
da fidye olarak vermek isteyeceği fakat bunun mümkün olmayacağı
(70/Mearic, 12), yahut da o gün aynı kimselerin kardeşinden, annesinden
ve babasından, eşinden (sahibe) ve oğullarından kaçacağı (80/Abese, 36)
hatırlatılmaktadır.
‘Sahibe’ kelimesi ‘eş’ (zevce) anlamında Allah’la ilgili de kullanılır
ve Allah’ın, kafirlerin kuruntularının aksine eş edinmekten münezzeh
olduğu beyan edilir. (6/En’am, 101; 72/Cin, 3).
‘Sâhib’in çoğulu olan ‘ashab’ kelimesi sözlükte, bir şeye iyice bağlanan
anlamına gelmektedir. Kur’an’da birkaç manada kullanılmaktadır.
a) Bir yere mensup, oranın ehli, sakinleri, orada devamlı kalacak olan
kimseler anlamında kullanılır. ‘Ashabu’l-Cenneh’ (2/Bakara, 82; 59/Haşr,
20 v.d.); ‘Ashabu’n-Nâr’ (2/Bakara, 39, 81; 59/Haşr, 20 v.d.);
‘Ashabu’s-Saîr’ (35/Fatır, 6) gibi. ‘Ashabu’l-Cenneh’ tabiri, cennette
kalacak olan kimseler, cennet ehli, cennette kalmayı hak etmiş, Allah’ın
adaleti ve merhameti sonucu lütfettiği, orada ebediyen kalacak kimseler
demektir. ‘Ashabu’n-Nâr’ ise, cehennem ehli demektir. Bunlar da,
Allah’ın adaleti gereği cehennemde ebediyen kalmayı hak etmiş
kimselerdir. ‘Ashabul a’raf’ (7/A’raf, 48) da, ahirete ilişkin bir
tanımlamadır.
Yine ahirete özgü olarak ‘Ashabul yemin’ (56/Vakıa, 27) (sağ ehli) ve
‘Ashabul meymene’ (56/Vakıa, 8 v.d.) (bu surede yemin ve şimal
kelimeleri çok geçiyor) (sağ ehli, yani amel defterleri sağ
taraflarından verilen, dolayısıyla cennete girmeyi hak etmiş kimseler
demektir); ‘Ashabuşşimal’ (56/Vakıa, 41) ve ‘Ashabul meş’eme’ (56/Vakıa,
8) (sol ehli, uğursuzluk ehli, bahtı kara olanlar, yani cehennemlikler)
terkipleri de, insanların ahiretteki akıbetlerini ifade etmektedir.
‘Ashabu’s-Sıratı’s-Seviyyi’ (20/Taha, 135), mecazen, ‘düz yolun ehli’
anlamına gelmektedir. Hakikatte, Allah’ın şeriat yolu üzere yaşayan
mü’minler kastedilmektedir.
b) ‘Ashab’, bir bölgenin ahalisi, "felan yerliler" demek gibi bir
anlamda kullanılır. Ress halkı (25/Furkan, 38), Medyen’liler (9/Tevbe,
70), Hıcır’lılar (15/Hıcr, 80), Eyke’liler (15/Hıcr, 78) gibi. ‘Ashabul
karye’ (36/Yasin, 13), bir şehrin ya da bölgenin halkını ifade eder.
c) Belirli nedenlerle, halkın geri kalanından ayrışmış, özel bir grup
anlamında kullanılır: Uhdud grubu (85/Büruc, 4) ve Mağara arkadaşları
(ashabu’l-kehf) (18/Kehf, 9) gibi. ‘Ashabu’s-Sefine’ (29/Ankebut, 15),
Nuh Peygamber’in gemisinde bulunan, onunla birlikte gemiye bindikleri
için boğulup helak olmaktan kurtulan mü’minler için kullanılmıştır.
‘Gemi ashabı’, aynı ortak akide üzerinde birleşen bir grubu ifade
etmektedir. ‘Ashab-ı Musa’ (26/Şuara, 61) da bu anlamdadır. Musa’nın
ashabı tabiri, ‘sahabe’ kavramına en çok yakınlaşmış kelimedir. Bunlar,
Musa’ya iman etmiş ve onunla birlikte gitmeye karar vermiş mü’minlerdir.
En’am suresinin 71. ayetinde ashab kelimesi, sahabe anlamında
kullanılmıştır.
‘Ashabu’s-Sebt’ (4/Nisa, 47), bazı ortak karakterlere sahip, Allah’ın
lanetini hak etmiş İsrailoğulları’nı ifade etmektedir. Bazen de,
‘ashabu’l-fil’ (Fil Suresi) gibi, haksız yere saldırıda bulunan güçlü
bir ordu için kullanılabilmektedir.
Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılan odur ki, ‘sahip’ (arkadaş)
kelimesi Kur’an dilinde mutlaka akidevi (ideolojik) ayrışmayı
çağrıştırıcı biçimde kullanılmamaktadır. Peygamber’le, toplumunun
ilişkisi gibi, tamamen din ayrılığı durumunda bile ‘arkadaş’ tabiri
kullanılabilmektedir. Fakat bu kelime mesela ‘velayet’ kavramı gibi,
başta akide olmak üzere hemen her şeyde ortak olan, en ileri düzeyde bir
kardeşlik ve dostluğu ifade etmemektedir. İnsanlar askerlikte,
hapishanede, herhangi bir kursta v.b. tanışıklıklar elde ederler,
‘sohbet’ ederler, iş icabı bazı şeyleri paylaşırlar ve ‘askerlik
arkadaşım’, ‘cezaevi arkadaşım’, okul arkadaşım v.b. tabirleri
kullanırlar. Ama bunların hepsinde velayet türünde bir dostluk ve
kardeşlik gerçekleşmez. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Her
arkadaşlık bir velayet değildir; ama her velayet aynı zamanda bir
arkadaşlıktır.
‘Sahabî’ deyince akla, Peygamber Muhammed (a.s) zamanında yaşayan,
Müslüman olarak onu görmüş, onunla sohbet etmiş insanlar gelmektedir.
Çoğulu sahabe ve ‘ashab’dır. Bir kimsenin sahâbî olabilmesi için,
Müslüman olarak Rasulullah’ın sohbetinde bulunmuş ve Müslüman olarak
ölmüş olması gerekmektedir. Sahâbî olmak için, çok az bile olsa
Rasulullah’la sohbet etmiş olmak şart koşulmuştur. İman ettiği halde
uzakta olup Peygamber’i görmemiş, onuna sohbet etmemiş kimselere sahâbî
denmemiştir. Denileni anlamayacak veya sözlere karşılık veremeyecek
kadar küçük, yani temyiz çağına erişmemiş çocuklara sahâbî sıfatı
verilmemişken, mesela âmânın görme özrü, sahâbî olmasına mani
sayılmamıştır. Çünkü görmemek sohbet etmeye mani değildir. Sahâbî olmak
hususunda kadın-erkek ayrımı söz konusu değildir.
Sahâbînin tanımı önemlidir. Çünkü bazı alimler, uzaktan bile bir kere
olsun Rasulullah’ı görmenin, sahâbî olmak için yeterli olduğuna
hükmetmişlerdir. Halbuki, önemli olan, Allah Rasulü ile sohbet etmiş
olmak, onu dinlemek, onu yakından tanımak, onunla arkadaşlık etmektir.
Temyiz çağına ulaşmayan çocukların sahâbe sayılmaması manidardır. Çünkü
çocuk, Peygamber’in yanında birkaç yıl kalmış olsa bile, onunla sohbet
etmiş olmayacaktır.
Sahâbî nesli, 610 yılında Rasulullah’a vahiy gelmesiyle başlar. En son
H. 100 yılında ölen Ebu Tufeyl Amir b. Vasile’nin ölmesiyle son
bulduğuna inanılır. Peygamber (a.s) vefat ettiğinde 114 bin sahâbînin
bulunduğu ileri sürülmektedir. Bu rakam, Nasr suresinde açıklandığı
üzere, Mekke’nin fethinden sonra insanların fevc fevc Din’e girdikleri
göz önüne alınacak olursa, makuldür. Ne var ki, bu kadar büyük grupların
hepsi, ‘sahabe’ tanımının gereği olan Rasulullah’la sohbet etme
bahtiyarlığına ermiş olmasa gerektir. Büyük çoğunluk, sadece
Rasulullah’ı görmüş olmalıdır.
Sahabe deyince akla hadis rivayeti gelmektedir. Sahabenin rivayet ettiği
hadisler, zamanla kitaplar halinde tasnif edilmişler ve Kur’an’dan sonra
en çok başvurulan kaynak haline gelmişlerdir. Fakat bu hadislerin büyük
çoğunluğu hala tartışma doğurmaya namzettir. Kuşkusuz hadis rivayetinde,
sahabeden bizzat rol alanlar olduğu gibi, kendi adına hadis
uydurulanlar, dolayısıyla adı bu işe alet edilenler de vardır. Hadis
rivayet eden sahâbînin toplam sayısı 1300 olarak verilmektedir. Bunların
bin kadarı yalnızca bir-iki hadis rivayet etmiştir. Yalnızca yedi kişi
binin üzerinde hadis rivayet etmiştir. Çok hadis rivayet eden bu meşhur
sahâbîler şunlardır: Ebu Hüreyre (5374 hadis); Abdullah b. Ömer (2630);
Enes b. Malik (2286); Ümmül mü’minîn Aişe (r.a) (2210); Abdullah b.
Abbas (1660); Cabir b. Abdillah (1540); Ebu Said el-Hudri (1170). Bunun
yanında, sahabenin en meşhurlarından ve Rasulullah’ın ilk günden son
nefesine kadar yanında olan Ebubekir’in Rasulullah’dan sadece 142 hadis
rivayet ettiği, Buhari’nin bunlardan 22’sini kitabına aldığı
bilinmektedir. Ömer (r.a)ın 50 kadar, Ali b. Ebi Talib’in 58, Osman b.
Affan’ın Buhari ve Müslim’de sadece 14 hadisi bulunduğu tespit
edilmiştir.
Sahabeyi, İlk Müslüman olanlar; Hz. Ömer’in Müslümanlığından sonra
Müslüman olanlar; Akabe biatından sonra Müslüman olanlar;
Biat’ür-Rıdvanda bulunanlar; hicretten sonra; Bedir’den sonra Müslüman
olanlar gibi tasniflere tabi tutmak suretiyle, onların dinî mevkiine
atıfta bulunulmak istenmektedir.
Sahabenin hepsi ilim, anlayış, Kur’anı ve Peygamber’i anlama,
okuduğundan anlam çıkartabilme (ictihad), dinde sebat ve kararlılık,
inisiyatif alma, cihada malıyla, canıyla katılma gibi daha pek çok
konuda bir ve aynı değildir. Onlar da insandı, aralarında bütün bu
sayılan alanlarda derece farkının bulunması gayet doğaldı. Doğal
olmayan, onların hepsini her konuda bir ve aynı görmektir. Bu, insanın
fıtratını da inkar etmek olur.
Muhammed (a.s)ın getirdiği dine iman eden, bu uğurda her türlü ezaya ve
cefaya katlanan, her türlü külfeti göğüsleyen sahabe gerçekten övgüye
layıktır. Mekke’de İslamî tebliği tasdik edip, vahye iman eden ilk
mü’minler sahâbîlerdir. Bu bağlamda, aslında bütün peygamberlerin
sahabesi vardır. İsa’nın sahâbîlerine ‘havarî’ denmektedir. İsa
peygamber, "Allah yolunda yardımcılarım kimlerdir?" diye sormuş,
havariler ise: "Allah (yolunun) yardımcıları bizleriz" demişlerdi. İşte
bu hadiseyi örnek göstererek Kur’an, Muhammed (a.s)ın sahabesine, "Allah
(yolunun) yardımcıları olun!" emrini vermektedir. (61/Saf, 14).
Muhammed (a.s)ın ilk sahabesi, daha doğru bir deyişle, ‘sahâbî’ tanımına
dahil edeceğimiz, onun Allah yolundaki ilk yardımcısı hiç kuşkusuz,
‘kübrâ’ adını fazlasıyla hak eden, hanımı Hatîce’dir. Peygamber’in sadık
bir eşi, iyi bir hayat arkadaşı olan Hatice, aynı zamanda İslam
davasının ilk ve en sadık bağlısıydı. Peygamber (a.s)ın en önemli
destekçisi ve dert ortağıydı. Ev dışından ise önceden de arkadaşı olan
Ebubekir’di. Ebubekir (r.a), 23 yıllık risalet dönemi boyunca, gerçek
bir Müslüman şahsiyetini ortaya koymuş, "işte Müslüman dediğin böyle
olur" dedirtecek bir sohbet/arkadaşlık örneği olmuştur.
Mekke döneminde, Muhammed (a.s)ın yanında olmanın, yani putperest bir
dünyada, putperest bir Arabistan ve putperest Mekke’de tevhide iman
etmenin -seküler manada- hiçbir nimeti bulunmadığı, tamamen ‘külfet’
yüklenmek demek olduğu bir dönemde Peygamber’in yanından ayrılmayan, her
ne pahasına olursa olsun Müslüman kalmaya, Allah’ın hizbinden kalmaya
devam eden bu ilk Müslümanlar kuşkusuz övgüye layıktırlar. Ve nitekim
Allah da bu insanları övmüştür. Ammar b. Yasir gibi, annesinin ve
babasının vahşi bir biçimde, gözünün önünde şehadetini izleyen
mü’minler, "ben ne için bu kadar acıya katlanıyorum?" diyerek dinlerini
terk etmemişlerdir. Habeşistan hicretine katlanmak, evini barkını terk
etmek, üç yıllık boykota katlanmak, anasıyla, babasıyla, akrabalarıyla
arayı açarak, aileden/kabileden dışlanmak, Mekke’de her şeyini terk
ederek Medine’ye hicret etmek kolay katlanılır işler değildi. Bilahare
Medine döneminde, Allah ve Rasulü’nün yanında oldukları için hiç
gamlanmayan, büyük bir coşku içinde Yesrib’i ‘Medine’ yapan, elleriyle
yaptıkları kerpiçten mescidin etrafında "bünyanün mersus" (birbirine
kenetlenmiş duvar) (61/Saf, 4) gibi kenetlenen, Bedir’de, Uhud’da ve
diğer bütün savaşlarda Allah Rasulü’nün yanından ayrılmayan, canını ve
malını Allah yolunda feda eden mü’minlerin bu fedakarlıkları gerçekten
az bir fazilet, sıradan bir fedakarlık değildir. Fakat o, "Allah yolunun
ilk yardımcıları" bütün bunlara, iktidar nimeti beklentisi için v.s.
değil, sadece ve sadece "la ilahe illallah" davası için katlandılar.
Bunun içindir ki, Rableri onları övmüş, bu uğurdaki faziletlerini
yadsımamıştır.
Musa Peygamber’i kendi inananlarının (beni İsrail) terk ettiğini,
kendisi Tur dağına gittiğinde bir kısmının irtidat edip buzağıyı tanrı
edindiklerini, Musa’nın, zorba bir topluluğa karşı savaşmayı teklif
etmesi karşısında Peygamberlerine: "Sen ve Rabbin gidin ve savaşın! Biz
burada oturacağız!" diyecek kadar haddi aştıklarını (5/Maide, 24; ayrıca
bkz. 2/Bakara, 246), Musa’nın, "Rabbim, ben kendimden ve kardeşimden
başkasına hakim olamıyorum" demek durumunda kaldığını (5/Maide, 25) ve
kavminin, Allah’ın "aşağılık maymunlar olun!" gazabına muhatap olmasını
(2/Bakara, 65) göz önüne aldığımızda, Muhammed (a.s) ashabının bu
faziletleri daha iyi anlaşılacaktır. Fakat şunu unutmamak gerekir ki, o
Müslümanlar (sahabe), Müslüman oldukları için Allah’dan minnet
beklemiyorlar, bilakis bunun için Allah’a minnet duyuyorlar,
şükrediyorlardı. İslam terbiyesi onlara bu ahlakı kazandırmıştı.
Kur’an’da, Muhammed (a.s)ın ashabına yer yer övgüler yağdırılmaktadır.
Mesela ‘rıdvan bey’ati’ olarak bilinen, Hudeybiye’de, Mekke’ye elçi
olarak gitmiş bulunan Osman b. Affan’ın öldürülmüş olması durumunda,
ölünceye kadar savaşmak üzere Müslümanlar peygamberimize biat
etmişlerdi. İşte bu beyate iştirak eden (sayıları 1400 kadar olduğu
rivayet edilmektedir) mü’minler (ashab) bizzat Allah tarafından vahiyle
övülmüştür. "Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat
etmektedirler. Allah’ın eli onların elleri üzerindedir…" (48/Fetih, 10);
"Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah mü’minlerden
razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara güven indirmiş ve onları
pek yakın bir fetihle mükafatlandırmıştır." (48/Fetih, 18); "…Allah da
Rasulü’ne ve mü’minlere sükunet güvenini indirdi. Onlara takva sözü
(bilinci) aşıladı. Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah
her şeyi bilendir." (48/ Fetih, 26). Fetih suresinin son ayetinde yine
Muhammed ashabı övgü ile anılmış, ekin meseli ile şeref ve haysiyet
payesi verilmiştir. (48/ Fetih, 29).
Kur’an, özellikle hicret olayını sıklıkla tebcil etmektedir:
"…Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkartıldılar, benim yolumda
eziyetlere uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler. Andolsun ben de
onların kötülüklerini örteceğim ve onları, içinden ırmaklar akan
cennetlere koyacağım. Bu mükafat Allah tarafındandır. Allah;
mükafatların en güzeli O’nun katındadır." (3/Al-i İmran, 195).
"İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla
cihad edenler Allah katında en büyük derecenin sâhibidirler. Kurtulanlar
da işte onlardır. Rableri onlara kendinden bir rahmet ve rıza ile, onlar
için, içinde ebedi, tükenmez bir nimet bulunan cennetleri müjdeler."
(9/Tevbe, 20-21. Ayrıca bkz. 2/Bakara, 218). Kur’an daha başka ayetlerde
de yurtlarından (Mekke’den) ve mallarından uzaklaştırılan Mekke’li
mü’minlere atıf yaparak, onların, Allah’dan lütuf ve rıza dileyen,
Allah’a ve Rasulü’ne yardım eden kimseler olup, bunların ‘sadıklar’
olduklarını belirtir. (59/Haşr, 8).
Öte yandan, Medine’li Müslümanlar (ensar) da, gönüllerine imanı
yerleştirmiş, Mekke’den göç ederek kendilerine gelen mü’minlere kucak
açmış, onları seven, onlara verilenler karşısında içlerinde bir sıkıntı
duymayan, fakirlerinin bile muhacir kardeşlerini kendilerine tercih eden
kimseler olarak övülmektedirler. (59/Haşr, 9). İman edip Allah yolunda
hicret edenler, onları barındıran ve yardım eden (ensar) mü’minler
gerçek mü’minler olarak anılmaktadır. Onlar için mağfiret ve bol bir
rızık olduğu da müjdelenir. (8/Enfal, 74). Ensar ve muhacirler ve
güzellikte onlara tabi olanlardan Allah’ın razı olmuş, kendileri de
Allah’dan razı olmuşlardır. Onlar, içinde ebedi kalacakları cennetle
müjdelenmektedirler. (9/Tevbe, 100).
Peygamber mescidi, temeli takva üzere atılan mescid olarak yad edilir.
(9/Tevbe, 108). Bu, o temeli atan mü’minlerin de takva üzere olduklarını
tasdik etmek anlamına gelmektedir. Münafıklara en ağır eleştirileri
yönelten Kur’an, mü’minlere eleştiri getirmiyorsa, bu da ayrıca, zımnen
onları tasvip ettiği anlamına gelir.
Peki Kur’an’ın bu övgüsü ne anlama gelir? Bunu en doğru biçimde nasıl
anlamamız gerekir? Buradan, mesela sahabenin günahsız, masum olduğu gibi
bir anlam çıkabilir mi?
Kur’an, Muhammed (a.s)ın ashabının imanını, imanda, İslam’da sebat
edişini, Allah yolunda hicret ederek savaşmasını ve ölünceye kadar
Müslüman kalmalarını övmüştür. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Kur’an’ın
sahabeyi övmesi, anılan bu hayırlarla alakalıdır. Mü’minler bu hayırlara
bağlı kaldıkları sürece övgüye layıktırlar. Bununla beraber, sahabe
dendiği zaman, tamamen Allah’ın övgüsüne mahzar olmuş, içinde hiç zaaf
sâhibi kimselerin olmadığı anlamı çıkmaz. Bunun çok örnekleri de vardır.
Mesela, Uhud savaşında, Rasulullah’ın ayneyn geçidine yerleştirdiği elli
kadar okçunun zaafları yüzünden Müslümanlar büyük zayiat vermişti. Bu
olay Kur’an’da değerlendirilirken, sahabeye yönelik, "zaafa düştünüz",
"emir konusunda tartışmaya kalktınız ve asi oldunuz", "dünyayı
isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de" (3/Al-i İmran, 152),
"Peygamber sizi çağırdığı halde siz boyuna uzaklaşıyor, hiç kimseye
dönüp bakmıyordunuz" (3/Al-i İmran, 153) gibi, hiç de hafif olmayan
kınayıcı sözler irad edilmiştir. Huneyn savaşında, çokluklarına
güvendikleri için yeryüzü bütün genişliğine rağmen müslümanlara dar
gelmiş ve savaş alanından kaçanlar olmuştu. (9/Tevbe, 25).
Tebük savaşına katılmayan “münafıkların haricinde” bazı Müslümanlar
Allah tarafından tekdir edilmiş, Peygamber tarafından da
cezalandırılarak, bir tür boykot uygulanmıştır. Bu Müslümanlardan Ka’b
b. Malik’in, Medine’yi başına dar getiren ünlü boykotu meşhurdur.
(9/Tevbe, 117).
Kur’an, Rasulullah’ı gördüğü, yani ‘sahabî’ olduğu halde, ‘arab’
(bedevî) tabiriyle andığı bazı kimseler üzerinde, iman-islam ayrımı
yapmak suretiyle, her ‘iman ettim’ diyenin gerçekten sahabe kapsamına da
girmeyeceğine dair ipucu vermektedir. Bedevilerin ‘iman ettik’ iddiaları
reddedilmekte, onun yerine, ‘teslim olduk’ diyebilecekleri
öğretilmektedir. (49/Hucurat, 14).
Yine aynı surenin başlarında, Allah ve Rasulü’nün ‘önüne geçen’,
Peygamber’in yanında sanki sıradan bir arkadaşlarıymış gibi bağırarak,
neredeyse amelleri boşa gidecek derecede onu rahatsız eden (49/Hucurat,
2), Peygamber’in odalarının arkasından ona bağırarak seslenen akıl
erdirmez kimselerin (49/Hucurat, 4) varlığından bahsedilmektedir.
Ayrıca, yemek için davet edildiği Peygamber’in evinde lafa dalarak uzun
süre oturup, onu rahatsız eden sahabe de eleştirilir. (33/Ahzap, 53).
Peygamber’in hanımı Aişe’ye (r.a) iftira atılması karşısında, hüsnü
zanda bulunup, "bu açık bir iftiradır" demeyen mü’minler yerilmiş
(24/Nur, 12), bunu duyar duymaz, ağızlarında bu sözü taşımak, gevelemek
yerine "bu çok büyük bir iftiradır" demeleri gerektiği ısrarla
vurgulanmış (24/Nur, 15-16), bunun basit bir olay olduğunu zannetmemek
gerektiği, Allah katında büyük bir hadise olduğu belirtilmiştir.
(24/Nur, 15).
Cuma suresinin son ayetinde, bir ticaret ve eğlence gördüklerinde
hemencecik dağılıp oraya koşan ve Peygamber’i ayakta yalnız bırakan
kimselerden bahsedilir. (62/Cuma, 11). Rivayetlerde bu olayın bir Cuma
namazı kılınırken, bir ticaret kervanı gelmesi üzerine yaşandığı
anlatılmaktadır. Bu insanlar da ‘sahabe’ydiler.
Bedir ve Uhud savaşlarında babasına, amcasına veya kardeşine karşı
savaşan Müslüman sahabe olduğu gibi, Rasulullah’ın bir savaş
hazırlığını, kiraladığı bir kadınla Mekke’ye, müşriklere haber vermeye
çalışan sahâbî de mevcuttu.
Hadis usulü ilminde, sahabe toptan adil midir, değil midir diye bir
tartışma bulunmaktadır. Yani, sahabe tanımına giren bütün insanlar,
yalan ve yanlış söylemezler, onların hepsinin de sözleri birbirine
eşdeğerde kabul edilmeye layık kimseler midir, değil midir? Bir bütün
halinde sahabeyi ‘adil’ sayarak, adeta bir kutsallık şemsiyesi
oluşturmak doğru değildir. Bunun bazı nedenleri vardır.
Sahabenin de insan olduğunu unutmamak gerekir. Bütün insanlar gibi
onların da hata yapmaları, yanlışa düşmeleri pekala mümkündür. İnsanları
hatasız kabul etmek, İslam’ın en fazla savaş açtığı dogmalardan biridir.
Yahudiler’in ve Hristiyanlar’ın insanları putlaştırması böyle
başlamıştır. Peygamberlerin dahi, vahiy ve vahyin tebliği dışında hata
yapmalarının mümkün olduğu göz önüne alınırsa, masum insan yoktur.
Allah’ın Kur’an’da sahabeyi övmesi, onları masum kabul etmesi demek
değildir. Bir insan topluluğu olarak sahabe, blok halinde toptan adil
olamaz. Çünkü onlar da insandır. Hata yaparlar, unuturlar,
yanılabilirler. Kaldı ki, dini anlamak, insanın dikkati, ince anlayışı,
keskin zekası, muhakeme gücü, sebep-sonuç ilişkilerini idrak etme
kabiliyeti ve Rasulullah’ın yanında bulunma süresi gibi faktörlere göre
değişkenlik arzeder. Ömer ibnül Hattab’la, oğlu Abdullah’ı aynı kefeye
koymak nasıl mümkün olabilir? Ömer b. Hattab, tam bir müctehid örneği
iken, oğlu Abdullah, Rasulullah’ı taklid etmeyi dindarlık
zannetmektedir.
Sahabenin adil olup olmadığı tartışmasının daha çok, Ebu Hüreyre gibi
çok hadis rivayet eden bazı sahâbîler bağlamında cereyan ettiği, sahâbî
kavramının içini ilk başta ve esas olarak dolduran kimseler üzerinde
böyle bir tartışmanın yaşanmadığı hatırdan çıkartılmamalıdır.
Muaviye ve Mervan b. Hakem gibi kişilerin, sırf ‘sahâbî’ tanımına uyuyor
olması, bunların yaptıkları gayri islami icraatları, Müslümanlar arasına
kıyamete kadar sürecek olan bir fitne ve fesadın girmesine sebep
olmalarını affettirmez. Bu aslında bir imtihan sebebidir. Bu
faaliyetlere gayri islamidir dememek, meşru-gayrı meşru, helal-haram,
salih-fasid, zulüm-adalet, nifak-ıslah gibi kavramları ve ayrıştırmaları
anlamsız kılacaktır. Dolayısıyla tehlikelidir.
Sahâbî kavramı kesinlikle, İslam dinine hurafe sokuşturulmasına,
Rasulullah adına yalan yanlış rivayetlerin uydurulmasına; doğru olan
sözlerin başının ya da sonunun atlanarak eksik veya fazla
aksettirilmesine meşruiyet kazandırmaz. Sahabe de insandır ve sözü
yanlış anlayabilir. Bazen hiç anlamamış da olabilir. Nitekim Hz.
Aişe’nin Ebu Hüreyre’yi birçok hadisi yanlış anlamakla eleştirmesi
meşhurdur.
Eğer sahabenin, daha doğrusu, hadis rivayet işinde aktif olarak rol alan
birçok sahâbînin bu tür yanlış anlamaları olmasaydı, işittikleri sözleri
yanlış anlamasalar, yanlış aksettirmeselerdi, Emevi iktidarının
taleplerine göre hadis irad etme işine alet olmasalardı, bugün din
konusunda bu kadar tartışmalar olmayacak, Kur’an’la Peygamber karşı
karşıya kalıyormuş gibi bir görüntüye mahal verilmeyecekti. Peygamber’i
Kur’an’dan farklı konuşmuş gibi bir duruma düşürmek işinde, en büyük
rol, ‘sahâbî’ ünvanını taşıyan bazı kimselere aittir.
Sahabenin asıl ve gerçek kimliği, Rasulullah öldükten sonra ortaya
çıkmıştır. Rasulullah hayatta iken onun otoritesi ve şerefli konumu
şemsiyesi altında kenetlenen Müslümanlar, onun aralarında olmadığı
günlerde, zaaflarını ortaya koymuşlar, birbirlerini öldürenlerin sayısı
hiç de az olmamıştır. Yaşadığı döneme damgasını vuran çok önemli simalar
yanında, belki de İslam’ın yayılmasında hiçbir etkinliği olmamış, adını
sanını kimsenin bilmediği sahâbîler de vardır. Bunu kınamak için dile
getiriyor değiliz. Bu, insanların yapısıyla yakından alakalıdır. Önemli
olan, bu farkı hatırda tutarak insanları kutsamamaktır.
Peygamber (a.s)a, "İnsanların en hayırlısı benim zamanımdakiler, sonra
onları takip edenler, sonra onları takip edenlerdir…" diye bir hadis
nispet edilmektedir. Bu hadise göre, bizim zamanımıza gelinceye kadar,
insanların derecesi, düzenli bir şekilde sürekli düşmektedir. Kıyamete
kadar artık bu derecenin sıfırlanması gerekir. Böyle bir kategorik
ayrımı İslam’ın hiçbir kuralıyla bağdaştırmak olanaklı değildir. 21.
Yüzyılla, 7. yüzyıl arasında, insanların Müslüman ve kafir; mü’min ve
müşrik; muttaki ve facir; muslih ve müfsid olabilirlik açısından bir
farkı yoktur ve olamaz.
Sırf peygamber’in zamanında yaşamamak, onunla çağdaş olmamak ne bizler
için bir eksikliktir, ne de onun çağdaşı olmak başlı başına bir artıdır.
Biz Müslümanlar kendimizi, aramızda bindörtyüz seneden daha fazla bir
zaman dilimi olmasına rağmen, peygamber’in sahâbîsi gibi hissedebiliriz
ve de hissediyoruz. Fakat önemli olan, hissin dışında, fiilen Kur’an’ın
övdüğü sahabe kadar İslam’ın bağlısı olabilmektir. Savaştan geri kaldığı
için Kur’an’ın ve Peygamber’in azarına maruz kalan sahabeyi eleştirmemiz
kolaydır. Fakat önemli olan, acaba biz de savaşa çağrılsak, o sahabeden
daha kaypak mı oluruz, yoksa Bedir ehli gibi düğüne gider gibi gider
miyiz? İşte gerçek sınav yeri burasıdır.
Yine Peygamberimize atfen, "ashabım gökteki yıldızlar gibidir, onların
hangisine uyarsanız hidayete erersiniz" mealinde bir hadis söylenmiştir.
Bu hadisler, erbabı tarafından yeterince eleştirilmiştir. Biz şu
kadarını söyleyebiliriz ki, ashabın, kendisine uyulduğunda hidayete
erdirecek olanla dalalete düşürecek olanları, Cemel ve Sıffin savaşları,
Abdullah b. Zübeyr hadisesi, Hüseyin’in katli, Emevi saltanatı, Yezid’in
bizzat ‘sahâbî’ babası tarafından halife tayin edilmesi gibi birçok
olayda gün yüzüne çıkmıştır. Bu hadiselerin öğretemediği gerçekler,
hamasi nutuk atmadan öte bir anlam ifade etmemektedir. Ama bilmeliyiz
ki, biz de eğer sahabenin gösterdiği şecaat ve yiğitliği
gösterebilirsek, biz de sahabe kadar Allah katında değere sahip oluruz.
Sahabeyi toptan hatasız, yanlışsız ‘udûl’ görmek ne kadar yanlışsa,
onlara gereksiz yere dil uzatmak, gereği olmayan yerlerde ileri geri
konuşmak da o derece yanlıştır. Özellikle Kur’an’ın övgüyle bahsettiği
mü’minler hakkında edep ölçüsünü bırakmamak gerekir. Sahabe içinde
yanlışları bilinenleri kastederek, bütün sahabeyi genelleştiren
zemmedici sözlerden kaçınmak Müslümanca bir ödevdir. Kur’an bu ilk
Müslümanlar için "İşte böylece sizin insanlar üzerinde şahidler olmanız,
Rasul’ün de sizin üzerinizde şahid olması için sizi vasat ümmet kıldı…"
buyurmaktadır. (2/Bakara, 143). Buradaki ‘vasat ümmet’ ölçüsü itidalli
olmayı da davet etmektedir. Biz de o vasat ümmetin bir parçası olarak
adaleti elden bırakamayız.
Sahabenin, İslam kültürüne pek çok hurafeyi karıştıran olumsuz tipleri
olduğu gibi, Ebubekir, Ömer, Ali, Mus’ab, Erkam gibi pek çok meziyeti
ile bize örneklik teşkil eden, Ammar ve Bilal gibi cesaret ve iman
timsali kimseler de mevcuttur. Ayrıca, vefa, sadakat, bağlılık, saygı,
sevgi, hürmet örneği Hatice ile, zeka, anlayış ve müctehid kadın
örnekliğiyle Aişe gibi peygamber zevcesi (ümmül mü’minin) hanım
sahâbîler de, Müslüman kadın tipinin ilk örnekleridir. Bunlara hayır
duadan başkası Müslümanlara yaraşmaz.
Kur’an’ın derlenip kitap halinde bize ulaşmasını büyük oranda
kendilerine borçlu olduğumuz Ebubekir ve Ömer sahabe idiler; hatta
Ebubekir, "Rasulullah’ın yapmadığı bir işi yapmam uygun olur mu acaba?"
derken, Kitab’a olan saygısını gösteriyordu. Peygamber’e ve Kur’an’a
saygısızlık etmekten çekiniyordu. Aynı Kur’an’ı, askerlerinin mızrakları
ucuna taktıran, yani Kur’an’ı entrikalarına alet edenler de sözde
‘sahabî’ idiler.
Sahabeyi gereksiz ve nâ-hak yere eleştirmek, hele de kendimizin sahip
olmadığımız meziyetler alanında onlardan fazlasını beklemek ne kadar
yanlışsa, onları hamasi sloganlarla kutsamak ve yapılan hataları
görmezden gelmek de o kadar yanlıştır, İslam dışıdır. Şu halde, övgü ile
yergi; şerikleştirme ile küfretmenin ortasında, hak edenlerin hakkını
teslim etmeli, hak etmeyenleri de gereksiz yere yüceltip haddi
aşmamalıdır.
Allah’ın, bizden önce geçenlerle ilgili bize öğrettiği nihai ölçü şu
değil midir?:
"Onlar bir ümmetti, gelip geçtiler. Onların kazandıkları kendilerinin,
sizin kazandıklarınız da sizindir. Siz onların yaptıklarından
sorulmazsınız." (2/Bakara, 134, 141).
|